Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Resimle hayatımı kazanıyorum ama daha ziyade kendimi öldürüyorum...

1938 yılının ilk yarısında sıradan bir Beyoğlu akşamı... Geceyi sıra dışı yapacak olay henüz gerçekleşmemiştir. Orta yaşlarda, yolun yarısındaki ünlü ressam, feneri söndürmek için kendini devrin ünlü meyhanesi Degüstasyon’a atar. Duvarda Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nden çok sevdiği hocası Arthur Kampf’ın yapmış olduğu Atatürk portresi asılıdır.

Alman hocasını çok sevmiştir sevmesine de yaptığı bu portreden hiç hazzetmez. “Neden her yerde aynı kötü portre var?” diye geçirir içinden.
Daha önce defalarca gördüğü resmi uzun uzun inceler. Küçük bir çocukken bile sık sık öfkesinin ‘kurbanı’ olan bu adam, etraftakilerin şaşkın bakışları karşısında “Böyle çirkin Atatürk resmi mi yapılır?” diye bağırarak elindeki sigara izmaritini tabloya fırlatır.
Müşteriler arasında bulunan Ekrem Muhittin Yeğen -ki kendisi annemin dayısı olur-, büyük hayranı olduğu Atatürk’e yapılan bu ‘hakaret’ karşısında hemen polise durumu haber verir. Polisler ressamı, Ata’ya hakaretten yaka paça tutuklayıp sabaha kadar falakaya yatırırlar.
Bu travma, hayatı boyunca onunla ‘el ele’ yürüyecektir. Ertesi gün yakın dostları Bedri Rahmi ve Fikret Adil’in araya girmesiyle, ‘akli dengesi yerinde değil’ raporu alınarak Bakırköy Ruh ve Akıl Hastanesi’ne gönderilir.
Devrin ünlü doktoru Mazhar Osman, ressamı o sırada aynı hastanede tedavi gören Neyzen Tevfik’in odasına yerleştirir. Aralarında derin bir dostluk başlar. İşte bu yüzden meşhur Neyzen Tevfik tablosunda onun imzası vardır.
Bu sıkıntılı günlerde önünde iki seçenek kalmıştır, ya Bakırköy’de yatıp iyice akıl sağlığını kaybedecek ya da hapse girecektir. Bu sırada olay abartılarak ta Atatürk’ün kulağına kadar gider. Ata, onu hiçbir zaman affetmeyecektir.
Nazım Hikmet’in de askeri mahkemede yargılanarak 28 yıla mahkûm edilmesi, onun psikolojini iyice altüst etmiştir. Artık öylesine çaresizdir ki, kendisine bir seçenek daha yaratır; yurtdışına kaçmak!
Karakolda yaşadıklarından sonra kendi tabiriyle ona ‘cennet gibi’ gelen hastaneden dokuz ay sonra çıkar ve Abidin Dino’dan aldığı borçla ömrünün sonuna kadar sessiz bir tarih yazacağı Paris’in yolunu tutar.

Resimle hayatımı kazanıyorum ama daha ziyade kendimi öldürüyorum...

Efendim, bahsettiğim kişi Fikret Mualla’dan başkası değil. Mualla, 1903’te Kadıköy Bahariye’de Bakla Tarlası diye adlandırılan mahallede doğar. En sevdiği şair Nazım Hikmet’le aşağı yukarı aynı zamanlarda dünyaya gelmiştir. Babası Ekrem Bey’in tek arzusu bir kız evlat sahibi olmaktır. Kader, Ekrem Bey’e bir erkek evlat verince kendisi bu duruma çok üzülmüş, ancak o da oğluna hem kızlara hem de erkeklere konulan Mualla ismini vermiştir. Koyu bir Tevfik Fikret hayranı olan Ekrem Bey Mualla’ya bir de Fikret adını ekler.
Birinci Dünya Savaşı sırasında bir felaket gibi İstanbul’a da yayılan İspanyol Gribi’ne yakalanan küçük Fikret, bu hastalığı evdeki annesi ve anneannesine de bulaştırır. Kendi iyileşse de bu çok sevdiği iki kadın arka arkaya hayata veda eder. Aile perişan olmuştur.
Fikret’in çocukken en büyük hayali, 1907 Kulübü’nün kurucularından biri olan dayısı gibi futbolcu olmaktır. Babası, oğlunun her gün artan futbol merakından rahatsızdır, daha disiplinli bir hayat yaşayacağını düşünerek onu yatılı olarak Mekteb-i Sultaniye’ye (Galatasaray Lisesi) yazdırır.
Ama Fikret top peşinde koşmaktan vazgeçmez. 12 yaşındayken okulda yaptıkları maç sırasında kendini bir çelme sonucu yerde bulur, acılar içinde hemen hastaneye kaldırılır. Çok kötü sakatlandığı için aylarca yürüyemez, okula gidemez. Artık top oynayıp koşamadığı için herkesin kendini küçümsediğini düşünüp, hazin bir aşağılık kompleksine kapılır. Topal kalması da işin tuzu biberi olmuştur.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi okuldan döndüğü bir gün babasıyla beraber yakaladığı hanımın üstüne “Ne arıyorsun burada orospu” diye yürüyerek savurduğu yumruk, kadının kulağının zarını patlatmıştır. Fikret artık babasının düşmanıdır.
Ancak Ekrem Bey, bu Çerkez güzeli kadına nikâh kıyar. Ardından da üvey anne, bir kız çocuğu dünyaya getirir. Babasının hayalleri gerçekleşmiş, Fikret ise çılgına dönmüştür. O günleri şöyle anlatır:
“Galatasaray’da yatılıydım. Babam, anamın eti daha toprakta çürümeden geceleri eve uygunsuz bir kadın almaya başlamış. Bunu hizmetçiden duyunca, bir gece mektepten kaçtım. Evde bu yabancı kadını bulunca da, bir yumrukta kulağını patlattım.”

Yine cinnet getirdiği bir gün, üvey annesi Behice Hanım’ın evdeki eşyalarını bavullara doldurup sokağa atar. Mualla’nın bu fevri davranışları, babasını fazlasıyla rahatsız etmektedir. Onu engellemeye çalışan Ekrem Bey, o gün oğlundan yediği yumrukla yere serilir.
Doktorlar, onun bir süre İstanbul’dan uzaklaşmasını önerince İsviçre’ye yollanır. Oradaki mühendislik eğitimini hiç umursamayan Mualla’nın aklı fikri resimdedir. Bu yüzden Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne yazılır.
Almanya’da tanıştığı bir kadına deliler gibi aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğunu zanneden genç adam, kadının “Aramızdaki sadece bir arkadaşlık. Çok akıllısın, çok başarılısın ama bu, aşk yaşamamız için yeterli değil. Sakat olduğunu görmüyor musun?” sözleri üzerine yıkılır.

Resimle hayatımı kazanıyorum ama daha ziyade kendimi öldürüyorum...

Yıl 1947... Mualla, Seine Nehri’nin kıyısında resim yapmaktadır. Adamın biri yanına yaklaşır ve onu izlemeye başlar. Görmezden gelir bir süre bizimki onu... Ancak sonra adam büyük bir cüretle “Bitti işte, at imzanı da satın alayım resmini” der. Fikret Mualla sinirden küplere biner. “Sen kimsin de bana resmimin bittiğini söylüyorsun” diye haykırır. Adam usulca cevap verir: “Benim adım Picasso.”
Sonradan çok iyi dost olurlar. Picasso, ona bir tablosunu hediye eder. Ancak daha sonra maddi sıkıntılarla boğuştuğu için bu resmi bir koleksiyonere, bugünün parasıyla 22 Euro’ya satar. Bu büyük ihtimalle tarihte en ucuza satılmış Picasso tablosudur.

Ünlü ressam, Paris’te bir otel odasında son günlerini yaşamaktadır. Acılar içinde ve beş parasızdır. Bir gece kaldığı otelin resepsiyonunu arayıp şunu sorar: “Acaba bana kim olduğumu söyleyebilir misiniz?”
Resepsiyonistin cevabı ise şöyle olur: “Efendim bu soru, bu saatte cevap vermek için uygun bir soru değil...”
Ömrünün son yılları Alp Dağları’nın güneyindeki Reillane adlı bir kasabada geçer. Ve 64 yaşında hayata gözlerini uzun yıllar yaşadığı Paris’te kapar. Kimsesizler mezarlığına defnedilir.
Ancak 1974’te, eski Dışişleri Bakanı Hasan Esat Işık aracılığıyla Mualla’nın naaşı İstanbul’a getirilip Karacaahmet Mezarlığı’na, ebedi istirahatgâhına defnedilir.

Resimle hayatımı kazanıyorum ama daha ziyade kendimi öldürüyorum...

Hayatının her anını nevi şahsına münhasır bir kişilik olarak yaşamış bir sanatçı Fikret Mualla.
Tanıklık ettiği çağını “İçkide keramet, resimde saadet var! Resimle hayatımı kazanıyorum ama daha ziyade kendimi öldürüyorum. Elimde avucumdaki ne ölecek, ne de yaşayacak kadar. Üstüm başım bitik, ne elbisem kaldı, ne de çamaşır. Kış fena halde geldi. Sanat bu vaveylalı alemde tıpkı bir kedi miyavlaması gibi geliyor bu alem insanlarına” cümleleriyle tarif eder.
Yine son günlerinde kaleme aldığı mektubu “Sanırım çok fazla resim yaptım” diye bitirecektir...

Hıfzı Topuz’un “Paris’te Bir Türk Ressam” kitabı kardan ve buz gibi havadan dolayı evde mahsur kaldığım günlerde elime geçti.
Fikret Mualla’nın ağzından Fikret Mualla’yı dinlerken etkilenip kitapta ilgimi çeken bazı bölümleri sizlerle de paylaşmak istedim. Umarım bu hayat hikâyesi, 3-5 kuruş için o mahalleden bu mahalleye taraf değiştiren bugünün bazı sanatçılarına ışık tutar.

X