Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

Maden işçisi bir babanın oğlu olarak Erzurum’da hayata gözlerini açmış. Geçim sıkıntısı ağırlaşınca, daha iyi bir yaşam hayaliyle ailece Darıca’ya göçmüşler. Çocukluğu da orada geçmiş. Hani “Hayat okulundan mezun” derler ya, işte tam öyle bir adam Nusret. İlkokulu bitirir bitirmez ekmek kavgasına düşmüş.

13 yaşında, abisinin yanında Bostancı Kasaplar Çarşısı’nda başlamış etle macerası. Ve o gün bugündür sektöre adını ‘biraz kanlı ama altın harflerle’ yazdırmayı başarmış. Elbette sıfırdan zirveye çıkarken çelme takanı, kuyusunu kazanı çok olmuş. Bu hafta azmin, inancın ve çok çalışmanın getirdiği zaferin parlak örneklerinden biriyle, ‘Et virtüözü’ Nusret’le konuştum. Aslında bu söyleşiden önce Nusret’e karşı mesafeliydim ama hikâyesini dinleyince tamamen fikrim değişti. Umarım sizler de ‘hayallerini gerçekleştirmeyi başarmış’ bu adamın azminde ve hikâyesinde kendinizden bir şeyler bulursunuz. Çünkü itiraf ediyorum, ben buldum...

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

* Bırak şimdi sosyeteye hizmet veren, Kızıldereli görünümlü, ‘Etlerin Efendisi’ Nusret’i de bize biraz o pek bilinmeyen geçmişinden söz et haydi...

- Gel o zaman en başından anlatayım abi… Maden işçisi bir babayla ev hanımı bir annenin 5 çocuğunun sondan ikincisi olarak Erzurum’da doğdum. Geçim sıkıntısı yüzünden daha 2 yaşına basmadan ailece toplanıp Darıca’ya göç ettik. Zaten bütün tahsil hayatım da orada geçti.

* Ne tahsili gördün, hangi bölümde okudun?

- Abi ne bölümü, topu topu 5 yıl okudum (gülüyor). O da yanlış anlama ilkokula kadar (kahkahalar)... Ortaya geçince işler sarpa sardı. 6 zayıf getirip sınıfta kaldım. Bir sonraki sene, ha gayret diye zorladım ama yine fena çaktım. Maddi sıkıntılar da boyumuzu aşınca, bu sevdadan vazgeçip çalışmaya başladım.

* Ailen “Bari sen oku da adam ol” diye baskı yapmadı mı?

- Ekonomik durumlar nanay olduğundan buna sevindiler bile diyebilirim. Zaten babamın çalışma şartları çok ağırdı. Maden işçiliği zor iştir. Haftada ancak 1-2 kere görebiliyorduk yüzünü... Evdeki nüfusun fazlalığı da eklenince, işe girmek farz olmuştu.

* Peki gelelim Nusret’in çocukluk hayallerine...

- Sen benimle dalga geçiyorsun galiba! Daha 13 yaşında abimin yanında Bostancı Kasaplar Çarşısı’nda işe başladım. Anlayacağın çocukluğum olmadı benim, hep çalıştım. Her sabah 06.00‘da kalkıp trene biniyordum. Yol tam 1.5 saat sürüyordu. Oturacak koltuk bulursan şanslısın, çünkü gün içinde bir daha kıçın hiç yer görmüyordu. 10 ustanın emrinde, oradan oraya koşuşturuyordum.

* Etle ilk görüşte aşk diyebilir miyiz senin durumuna?

- (Gülüyor) Başlangıçta ete dokunmam bile yasaktı. Zaten ben getir götür, temizlik, taşıma, ayakçılık ne varsa onu yapıyordum. Ancak kasap çırağı olunca etin kemiklerini sıyırmaya başladım.

* Peki ustan kim?

- Bu insanın içinden gelen bir şey ama ustan kim dersen Allah vergisi derim. Çünkü bu meslekte ustalar bildiklerini öğretmek bir yana, seni adam yerine bile koymazlar. Uyanıksan sen öğreneceksin. Zaten bu kadar yoğunlukta, ustanın ince ince hocalık yapmasını da bekleyemezsin.

* Aklını kullanıp kapman lazım...

- Öyle ama yetmez. Mesela ben senin yazdıklarını sabaha kadar evirip çevirsem yine de beceremem kalem oynatmayı. İçinde o yetenek olacak. Bu et için de geçerli, dokunmadan anlayacaksın neyin ne olduğunu...

* Ee nasıl olacak o zaman düşünce gücüyle mi?

- Azimle abi! İlk zamanlarda eti ellemeye kalktığımızda alttan tekmeyi yiyorduk. Ancak 7 sene çıraklıktan sonra yetenekli olduğumu görünce bana seyyar bir tezgah ayarladılar. Ardından da “Kuşbaşı yap”, “kıyma çek” diye siparişlere başladım.

* Sonunda bıçağı eline verdiler yani...


- Zorla aldım desem daha doğru olur. Tökezledikçe daha çok çalıştım. Askerden geldikten sonra işe iyice hükmetmeye başlamıştım. Tezgahta sipariş aldığımdan, o dönem bir sürü insan tanıdım.

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

İŞİ BIRAKTIM, GİDİP RECEP İVEDİK’İ İZLEDİM

* Ve adını et tarihine ‘kanlı’ harflerle yazdırmaya başladın...


- (Kahkahalar) Baktılar iyiyim, açılır açılmaz beni İstinye Park’taki şubede kasap sorumlusu yaptılar. Ee steak revaçta, ben döktürüyorum, müşteriyle ilişkilerim desen 10 numara 5 yıldız... Kısaca sahada ayak basmadığım yer yok, Süpermen gibi her yerdeydim.

* Korkarım biraz sonra “Gizli güçlerim de var” diyeceksin..
.
- Yalan yok, öyleydim ama! İnsanlar gelince onların tarzına uygun et seçip pişiriyorum. Pat tezgahtayım, pat müşteriyle ilgileniyorum, pat ocak başındayım. Herkese kendi seçtiğim eti, ellerimle yediriyorum. Garsona bile vermeden ben servis ediyorum. Şefi falan hiç iplemiyorum...

* Hayret bizim meslekte senin gibileri çok yaşatmazlar...


- Zaten öyle oldu (kahkahalar). İyice göze batmaya başladım. Çünkü artık herkes adımı biliyordu. “Oraya gidince mutlaka Nusret’i bul” lafı hızla yayılmıştı.

* ‘Kulaktan kulağa fısıltı gazetesinin’ manşeti artık Nusret’ti desene...

- Aynen öyle! Bir süre sonra iş, “Sen ne dersen biz onu yeriz”e döndü. Hâl böyle olunca diğer çalışanlar ayaklandı. Bir sabah patronlar beni arayıp, “Hemen Bostancı’ya toplantıya gel” dediler.

* Ooh sonunda beklediğin terfi geldi!

- Nerdeeeee (gülüyor). Öğrendim ki beni İstinye’den alıp ilk başladığım yere, Bostancı’ya göndermek istiyorlar. Patrona “Oraya dönersem 10 sene geri giderim. Ben kötü bir şey yapmıyorum ki, üstelik müşteriler de beni çok seviyor” dedim ama cevapları, “Orası da bizim oğlum, ne fark eder” oldu. İş “Ya Bostancı ya hiç” durumuna geldi. Benden taviz göremeyince, “Sen bilirsin” deyip kapıyı gösterdiler. Ben de kardeşlerimi toplayıp, ayrıldım.

* Haydi sen kendi başının çaresine bakarsın da, neyine güvenip kardeşlerinin ekmeğiyle de oynuyorsun?

- Kendime! Başka da sermayem yoktu zaten. Uzun zamandır iş dışında bir şey yapmamıştık. O zamanlar “Recep İvedik” de vizyona yeni girmiş, “Hadi girelim, havamız değişsin” diyerek yıllar sonra ilk kez hep beraber sinemaya gittik.

* Tencerem kaynarken, maymunum oynarken misali işi bırakınca herhalde parasızlık da kapıya dayandı.

- 10 gün sonra ekmek derdine düştük. Armutlu’daki ‘Dükkan Steakhouse’un da en popüler olduğu zamanlar. Atladım, sahibinin yanına gittim, “3 kardeş bizi işe al, gerisini de düşünme abi” dedim. “Ben sana haber veririm Nusretçiğim” deyip kibarca beni yolladı.

* “Biz sizi ararız” diyenlerin yarısı gerçekten arasaydı, memlekette işsiz kalmazdı.


- Vallahi öyle ama şimdi düşünüyorum da adam bir “He” deseydi bugün hâlâ sadece onun yanında çalışan bir elemandım. Kaderden öte köy yok işte, onun sayesinde kendi markam oldu.

* Peki eski patronların “Geri dön, geri dön, n’olur geri dön. Uzanıp tutuver elimi” demedi mi hiç?

- Sorma ne şarkılar, ne türküler (gülüyor)... 15 gün sonra “Biz baba- oğuluz, et tırnaktan ayrılmaz” diye beni aradılar. Kardeşlerimin de gelmesi şartıyla kabul ettim. Onlar Bostancı’ya gitti, ben önce Nişantaşı’nda başlayıp oradan Etiler’deki şubeye geçtim.

* Etiler’in karmanda önemli bir yeri düşünüyor musun?

- Tabii ki! Orada zaten iyi bir çevrem vardı. Patronlar, aynı isimdeki kebapçının karşısına küçük bir steakhouse açtılar. Ben kebapçıya gelenlere tadımlık hediye etler gönderiyorum. O ufacık dükkan, ciro olarak koca kebapçıya kafa tutmaya başladı.

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

PATRONLAR, “KASAPSIN SEN KASAP KAL” DEDİ

* Patronlar da herhalde hem hallerinden, hem de senden memnunlardır artık.


- Yok ya, müşteriyle samimiyetimi görünce bozuldular. Masalara çıkıp servis yapmamı yasakladılar. “Bundan sonra sadece kasaplık yapacaksın. Kasapsın, kasap kal” dediler.

* Yoksa yine mi kovuldun?


- Bende bir ampul yandı. Kafayı etin başkenti, Arjantin’e gitmeye taktım. Onlar ne kadar “Deli misin sen?” deseler de patronlardan ücretsiz izin alıp, cebimdeki 3-5 kuruşla düştüm yollara... Çok sevdiğim bir müşterim yardım edip, Buenos Aires’e gittiğimde görüşmem gereken insanların numaralarıyla birlikte biraz da harçlık verdi.

YABANCI DİLİM YOKTU AMA FULL HIRSIM VARDI

* Sende yabancı dil de yok değil mi?


- Sıfır, ne İspanyolca var ne İngilizce! Ama full hırs var. Kendime güvenim de tam. İnat ettim, yapacağım bu işi. Uçaktan iner inmez konsolosluğa gidip, ticari ataşemiz ile tanıştım. O da benim gibi deli çıktı... Acayip yardım etti. “Abi ben et işi yapıyorum, çiftlik, kesimhane neresi olursa olsun, bana bir yol göster” dedim. Adam etkilendi ve “Elimden ne geliyorsa” diye cevap verdi.

* Ve Nusret firarda!

- Aynen, hem de tam gaz! Adam ‘Nusret’ dedi, ‘Ben de psikopatım tamam ama senin kadar deli cesareti olanı görmemiştim.

* Deli kendinden delisini görünce sopasını saklarmış...

- Bizimki de o hesap oldu. Aklımda sadece et var. Başladık kesimhaneleri, çiftlikleri gezmeye. İyi restoranları da gördükten sonra bütün mantığı kaptım.

* Dünyanın bir ucuna gitmişken kalsaydın 3-5 ay...


- Önce 1 ay, sonra bir daha gidip 3 ay kaldım. “1 ayda ne öğrendin” demesinler diye de sorduklarında “1 yıl” diyorum. Bir yandan da Türkiye’ye dönmem lazım, yoksa bu sefer kesin kovacaklar.

ÖMER FARUK SORAK BELGESELiMi ÇEKSiN

* Etin kitabını yazmayı düşünüyor musun?

- O değil de abi belgeselim çekilsin istiyorum.

* İlla bir görsellik olacak, hep bir şov yapacaksın...

- Etrafımdaki herkes, benim hayatım için inanılmaz bir başarı hikâyesi diyor. İnsanlar görsün, bilsin istiyorum. Gerçekten mücadelenin içinden, sıfırdan geliyorum ama etin kitabını da yazarım...

* Kim çeksin peki bu ‘Etlerin Efendisi’ belgeselini?

- Ömer Faruk Sorak yapsa ne güzel olur!

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

SOSYAL MEDYADA İNSANLARI EĞLENDİRİYORUM

* Bir yanda “Nusret havaya girdi, poposu kalktı” diyenler, öte yanda “O bizim kardeşimiz, oraya gidelim”ciler... İyi ya da kötü herkes senden bahsediyor, aynaya baktığında “Helal olsun bana” diyor musun?

- Diyorum, çünkü bunu hak ediyorum! Ama asla havalarda falan değilim. Nereden geldiğimi biliyorum. Etten anladığım kadar insandan da anlıyorum artık. Hakkımda söylenenlere kulak tıkamıyorum ama herkesi de kaale almıyorum.

* Nedir bu Instagram çılgınlığın Allah aşkına?


- Eğleniyorum, seviyorum bu fotoğraf işini. Arada müşterilerim arayıp, “Nusret moralim bozukken hesabına bakıp eğleniyorum” diyor. Bu da benim acayip hoşuma gidiyor.

* Bir de profilinde kendini “Godfather” yapmışsın o nereden çıktı?

- Ee bizim yaşam tarzımız abi (gülüyor). Şaka bir yana, kendi hayatımı ona çok benzetiyorum.

* Nasıl yani, mafyacılık da mı var sende?

- Yok şöyle; zamansızlıktan ömrümde en fazla 5 kere sinemaya gitmişimdir... Zamanında küçük bir operasyon geçirmiştim. Arkadaşım geldi hastaneye, bu filmi taktı canım sıkılmasın diye. Bir izledim, o kadar gerçek geldi ki... Çok etkilendim, sonra da profil fotoğrafı yaptım işte.

* Sen ünlülerle fotoğraf çekiliyorsun, halk da seninle...


- Özellikle Dubai’de, alışveriş merkezlerinde, uçakta, ızgaranın başında, salonda, her yerde yolumu kesip, selfie çekmek istiyorlar.

* Oralardaki ünün Kıvanç Tatlıtuğ’unkini yakalamış desene...

- Türk dizi ve oyuncularının Dubai’deki modası artık bitti, bize geçti. Şimdilerde sadece Nusret konuşuluyor. Biz “Bismillah” deyip, hiç reklamsız ve PR’sız anahtarı çevirdik. Sadece benim Instagram hesabımı kullandım. Rezervasyonlar patladı, kapıda yine kuyruklar...

PATRON LOKUMU GÖRÜNCE LOKUM GiBi OLDU

* Patronlar da burada çıldırıyor tabii...

- Hem de ne... Bugüne kadar 1 ay izni kim kullanmış? O işyerinde sadece nüfus sayımlarında gitmezdik dükkana, çünkü sokağa çıkma yasağı vardı (kahkahalar). Neyse ki Arjantin’den dönüşte yaptığım lokumu görünce yumuşayıp bildiğin lokum gibi oldular!

* Hayat üniversitesini İstanbul’da okudun, master Arjantin’de. Peki ya doktora?

- Ayıptır söylemesi Amerika... Gidip iyi restoranların pişirme tekniklerini öğrenmek istiyordum. Ama bana bir türlü vize vermediler, 5 kere ret yedim konsolosluktan.

* Ama Nusret bu, hiç vazgeçer mi?

- Asla! Bir de Amerika’da nereye gideceğim, ne yapacağım hep ayarlanmış, ret aldıkça kabıma sığamıyorum, çıldırıyorum.

* Bu arada hâlâ aynı yerde mi çalışıyorsun?

- Adamlar beni kovmak istiyor ama bu kadar çalışkan bir adamı kaybetmekten de korkuyorlar. Bir yanda da artık yavaş yavaş hakkımda yazılar falan da çıkmaya başlamıştı. Hepsini kesip vize bölümündeki adamın önüne koydum. Bir de Türk-Amerikan İşadamları Derneği’ndeki bir müşterimden yazı patlattım, “Bu işi seviyorum, farklı şeyler öğrenmek istiyorum” dedim. Sonunda vizeyi kaptım, hem de halay çeke çeke (gülüyor)...

* Sen halay çekiyorsun, peki ya patronlar?

- Zaten “Senin arkanda kim var, sen ne yapıyorsun” lafları çıkmaya başladı. O sırada şimdiki ortağım Mithat Abi arayıp konuşmak istediğini söyledi. “Beraber çalışalım” dedi ama o zamanlar da günde milyon tane adam arıyıp ortaklık teklif ediyordu.

* Milyon tane adamın içinde tanıdığımız isimler de var mıydı?

- Olmaz olur mu? Kenan Doğulu, Ajda Pekkan, Orhan Baba bile ortaklık teklif etti. Ama biliyordum ki onlarla bu işi yaparsam bugünkü kadar mutlu olamayacağım. Neyse iş teklif edenlerin hepsine mesai bitimine randevu veriyorum. Gece 1’e 2’ye kadar atıp tutuyor, konuşma bitiyor, herkes arazi. Biri de düşünmüyor ki “Bu herifin cebinde para var mı? Eve nasıl gidecek?” Çay içip, iş konuşuyoruz sonra Nusret tabanvayla eve dönüyor. “Bu adam daha beni burada yarı yolda bırakıyor, ortaklık nasıl olacak?” deyip hepsini eliyorum.

* Mithat Abin giderken seni eve bıraktı o zaman...

- Hem de kapıya kadar. “Eğer seninle ortak olursam hiçbir şeye karışmayacaksın. Markamızın adı Nusret olacak” dedim, hiç itiraz etmedi. “Ben emeğimi koyuyorum, sen sermayeyi koy, 6 ay sonra sana para sayma makinesi hediye alıp, geleceğim” diye de ekledim. Ve dükkanı açıktan 4 ay sonra yatırımın yarısını ödedim. Ardından da gerçekten gidip en afilisinden bir para sayma makinesi aldım.

* Biz şimdilik Nusret’in şu ‘Amerikan Rüyası’na geri dönsek...


- Kafaya koymuşum bir kere, gideceğim! Bu sırada da beklenen son oldu ve eski işyerimden kovuldum. Dükkanı tadilata sokmuşlardı, aylar önceden rezervasyon yaptırmış bir turist grubu vardı. Bizim taraf açılmayınca, onları kebapçıda ağırladım diye kıyametler koptu! Düşünsene dükkan kapalıyken para kazandırdık, bir de üzerine kovulduk. O gazla aldım biletimi, bastım gittim Amerika’ya... Mithat Abi’yle sözleştik bu sırada, dönünce açacağız dükkanı...

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

ViZEYi ZOR ALDIM AMA NEW YORK TIMES’A ÇIKTIM

* Amerika’ya da ne kadar deli olduğunu gösterdin mi?

- Tabii tabii, hemen belli ettim kendimi. Orada restoran sahibi bir abimiz vardı. Havaalanında beni karşılayınca “Önce git dinlen, sabah buluşuruz” dedi. “Abi ben çalışmaya geldim ne dinlenmesi” deyip, girdim mutfağa. Malzemeleri aldıktan sonra şovuma başladım. Restoranda Meksikalı aşçılar çalışıyor ve doğru dürüst ne yaptıklarını bilmiyorlar. Etin yarısı çöpe gidiyor...

* Peki sen ne yaptın?

- Aldım bıçağı elime, kuzuları havada kesmeye başladım. Meksikalıların ağızları bir karış açık, cep telefonlarını çıkarmış beni kameraya kaydediyorlar. Bu arada dinlenmek falan gözümde yok, deli gibi çalışıyorum. Bir yandan da Mithat Abi arayıp yoklama çekiyor. Adam korkuyor tabii orada kalacağımdan. “Abi mekan bakmaya devam, geleceğim” diyorum.

* Ee ama hakikaten göreceğini gördün, dön memleketine de aç şu dükkanı be kardeşim...

- Dur abi daha karpuz keseceğiz (kahkahalar). En büyük hayalim Türk gecesiydi, onu yapmadan dönmem dedim, başardım da... Müthiş bir organizasyon oldu. Mönüyü hazırlayıp, üzerine Nusret yazdırdım. Millet bir yandan yiyor bir yandan mest oluyor. Bir baktım ertesi gün New York Times’ta haberiz. Vizeyi zor verdiler ama adamların en önemli gazetesine haber olduk.

FERİT ABİ İSTERSE AKAN SULAR DURUR!

* Peki Ferit Şahenk’le yollarınız nasıl kesişti?


- Zaten Ferit Abi, hayata bakışına hayran olduğum bir müşterimdi. Mekâna özellikle ‘kafes’ yemeğe gelirdi. Yaptığımız işi takdir etmiş olacak ki sağ olsun ortaklık teklif etti. “Ferit Abi isterse benim için akan sular durur, onurlandırmış olur” deyip kabul ettim.

* Tabii Ferit Abi’ni bulunca hemen Mithat Abi’ni sattın...


- Yapar mıyım öyle şey? Onunla da konuştum. Abi Ferit Şahenk sana ortaklık teklif ediyor, bir dakika düşünür müsün?

* Valla bana hiçbir teklifte bulunmadığı için bu soruya cevap veremeyeceğim...

- (Gülüyor) Biz o nasıl istiyorsa, şartları neyse tamamdır dedik, yarı yarıya başladık işe. Ferit Abi’nin şöyle bir özelliği var, ben bir adım ötesini düşünürken o çoktan 5 hamle sonrasını hesaplamış oluyor. İnsanlara verdiği enerji, elini tutuşu çok farklı. Ben artık onu çok iyi tanıyorum, ne yapıp ne yapmamam gerektiğini de biliyorum!

* Ferit Abi’nin ortak olmak için sana 6 milyon dolar verdiği doğru mu, yoksa şehir efsanesi mi?

- Şehir efsanesi. Herkes 6 milyon olarak biliyor ama daha fazlası var...

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

İTALYAN PİZZAYI MARKA YAPTI, BEN ETİ

* Sonrası malum, “Allah yürü ya kulum” dedi. Ama bu topraklar sana dar geldi, yolun Arap çöllerine düştü...


- Doğru söylüyorsun abi, Dubai Nusr-et’i açalı 3 ay oldu. Dışarıda ülkemizi temsil eden belli başlı bir yemeğimiz yok ya, ben bu duruma evvel ezel uyuz oluyorum. Elin İtalyan’ı bir makarna, pizza tutturmuş, dünyaya satıyor. Bizde malzeme çok daha zengin. Mutfağımızı markalaştırmak istediğimden açıldım Dubai’ye.

* Steakhouse çok bizim kültürümüz değildir ama neyse... Dubai Şeyh’i geliyor mu lokum yemeğe sen ondan bahset?

- Gelmez olur mu! Hatta gittiği hiçbir restoranda 20 dakikadan fazla kalmazmış, bana gelince 2 saat oturuyor.

* Kral sofrası hazırlamanın diğerlerinden farkı ne?

- Önden protokol görevlileri gelip elime bir liste veriyorlar ama ben yine de bildiğimi okuyorum. Onlar geldiğinde istedikleri mönüyle sofra donatılmış olacak sanıyorlar. Ben çıplak masaya oturtup hemen soğuk etimi, salatamı veriyorum.

* Ee adamlar “Sen kimsin de kralın mönüsünü değiştiriyorsun” demiyorlar mı?

- Önceleri bir huysuzluk oldu ama ben onları sakinleştirdim. Kral geldiğinde sadece et verip, tek tek hepsini anlatıyorum. “Bu spagettimiz, bu lokumumuz, bu kafesimiz” diye. Kralla aramız gayet iyi. Mekânda da mutlu oluyor. İnsanlarla fotoğraf çektiriyor, selamlaşıyor, halkla kaynaşıyor yani...

* İster misin Kral seni kapsın Ferit Şahenk’in elinden...


- Biz her zaman onun yanındayız zaten. Mekanımız, onun sarayının mutfağı gibi...

ÖNCE ETİN İYİ OLACAK, GERİSİ KOLAY

* Nedir peki bu Nusr-et çılgınlığı, insanlar neden kapında kuyruk oluyor?


- Kimisi tablo yapar kapışılır, kimi kitap yazar bestseller olur... Ben de bu işin sanatçısıyım. Şiir gibi et kesiyorum, pişiriyorum. Sevgimi katıp, muhabbet ediyorum etle. İlk günden beri böyle çalışıyorum. Bu yüzden “Havaalanından direkt buraya geldik” diyen bir sürü müşterim var.

* Eti hâlâ kendin mi alıyorsun, yoksa artık patron mu oldun?


- Ete gitmek bu işin kalbi abi, onu kimseye bırakamazsın. Sabah 06.00‘da “Bismillah” deyip çıkarım yola. Kadıköy’e, Bostancı’ya, Tuzla’ya... İstediğimi bulamazsam Afyon’a, Kayseri’ye kadar yolu var. En güvendiğim adamım olsa yine bırakmam. Her şeyden önce etin iyi olacak, gerisi kolay.

* Mekânlarında ayda toplam ne kadar et tüketiliyor?

- Sadece Etiler’de günde 1 tona yakın et gidiyor.

* Senin yediklerin de dahil mi?

- Valla bir günde 4 kilo götürürüm, üzerine bir de baklava çakarım (kahkahalar).

* Aman dikkat et oğlum, bu gidişle gut olursun sen...


- Merak etme abi, ben olsam olsam ‘very gut’ olurum (kahkahalar)...

Orhan Baba da Ajda da ortaklık teklif etti

18 SAAT ÇALIŞIYORUM İŞİMLE AŞK YAŞIYORUM

* Para tamam, kıyafet en iyisinden, araba en fiyakalasından. Peki hayatındaki mutluluk tanımı sadece bunlardan mı ibaret?

- Müşteri geliyor, o ilk lokmayı yedikten sonra gülümsüyor ya abi, hah işte benim için mutluluk dediğin şey o. Bu da bana yetiyor zaten!

* “Bir karım olsun, çocuklarım evimde koştursun” durumun yok mu?

- Aslında 5 çocuğum olsun istiyorum ama günde 18 saat çalışıyorum. Bu tempoda beni kim alsın? Evlensem karımı da mutsuz ederim, ben de mutsuz olurum. Çünkü aileme zaman ayırmak için mesleğimden ödün vermek zorundayım, oysa en güvendiğim adama bile işimi bırakamam. Bu yüzden aşkımı işimle yaşıyorum!

MODACI STEFANO GABBANA İLE KANKAYIZ!

* Herkes başarın kadar, bu aralar Nurella’ya “Kuş uçtu babyyy” dedirtecek tarzdaki kıyafetlerini konuşur oldu.

- İş dışında bir bu zevkimiz var, ondan acımıyorum harcadığıma. İçkim, kumarım, tatil alışkanlığım yok. Bir üst baş, bir de araba... Bunları hak ettiğimi ve iyi giyinmem gerektiğimi düşünüyorum.

* Peki ‘styling’ini kim yapıyor?


- Stefano Gabbana’yla da aram çok iyi. Fırsat buldukça yazışıyoruz. Yeni modeller çıktığında kendisi ya da stilistleri arayıp “Bu ürünler sana çok yakışır” deyip haber veriyorlar. Moda günlerine bile çağırıyorlar. Ama onun dışında kafama göre giyiniyorum.

X