Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

İş arkadaşlığını çeyrek asırlık bir ilişkiye çevirmiş, mutlular mutlusu, tatlılar tatlısı bir çift onlar. Bir oğulları bedensel engelli. Baba Tamer Yılmaz, çok ünlü bir fotoğrafçı. Anne Ayten Alpün, kansere yakalanıp göğsü alındıktan sonra hayata daha sıkı sarılmış.

Hayata aynı objektiften bakıyorlar. Bu röportajda hem fotoğrafçılık sanatının önemli satır başlarını bulacaksınız, hem de yıllarca aynı heyecanla birlikte olabilmenin ipuçlarını... Çünkü Tamer ve Ayten her ikisini de başarabilmiş. Ne diyelim, darısı bütün çiftlerin başına...

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

* Karşıdan bakınca “Abi gerçekten de aşk diye bir şey var” dedirten cinsten örnek bir ilişki sizinki... Bu kadar sene birlikteliğinizi ayakta tutabilmeyi nasıl başarabildiniz?

Ayten Alpün Yılmaz: Galiba bunun için çok değişik bir yöntem bulduk. 20 yılı nikâhlı, 5’i de nikâhsız olmak üzere çeyrek asırdır birlikteyiz ama birbirimize hiçbir zaman âşık olmadık (kahkahalar). Bununla beraber aramızda her gün büyüyen gerçek bir sevgi var.

* ‘Yılları durduracak, güneşi doğduracak, dünyanı dolduracak’ bu sevginin tohumları nasıl atıldı peki?


Tamer Yılmaz: Hayırdır İzzet, bugün pek romantik gördüm seni (gülüyor). O zamanlar Tarlabaşı’ndaki bir kilisenin içinde stüdyom vardı. Sarışın bir hatunun ortağım Feyyaz’la kapıda muhabbet ettiğini gördüm. Açıkçası pek de oralı olmadım. Feyyaz; “Abi kız İsveçli, fotoğrafçılık asistanlığı yapıyormuş. İşe alalım, havamız olur” deyince, “Bana kalsa almam, sen bilirsin” dedim.

KİRAYA ORTAK OLACAKTI HAYATIMA ORTAK OLDU

* Haydi ya, ilk görüşte aşk değil mi yani bu filmin adı?


Tamer: Yok yok değil (gülüyor). Ama gün geçtikçe aramızda bir bağ oluştu. Sadece yaz döneminde bizimle çalışıp dönecekti fakat bir baktık, ev arkadaşı olmuşuz.
Ayten: Aynen ya! Güya 2-3 ay sonra ayrılıp yurtdışında farklı yerlerde çalışacaktım. 25 sene geçti, hâlâ buradayım (kahkahalar).

* Seni anlattığı kadar da kolay tavlamamıştır herhalde...

Ayten: Yakışıklı değil ama sinsi bir adam olduğu için hiç de zor olmadı (gülüyor). Düşünsene en başlarda, Tamer’e abi ayaklarında yaklaşıyordum. Bir süre sonra “Acaba bana mı yerleşsen?” lafları etmeye başladı.
Tamer: Kiraya ortak olmak için gelmişti, bir baktım hayatıma ortak olmuş!

BEBEK İÇİN EVLENMEK LAZIMDI, BİZ DE EVLENDİK

* Ev arkadaşlığından hayat arkadaşlığına terfi etmeye nasıl karar verdiniz?

Tamer: Türkiye’de nikâhsız yaşayan insanların çocuk yapmasına iyi gözle bakmıyorlar. Biz de bebeğimizin olmasını çok istediğimiz için İsveç’te evlendik. Ama bir görsen Ayten gelinliğin içinde o kadar güzeldi ki anlatamam...
Ayten: Gelinlik mi? Ben sadece küçük beyaz bir elbise giymiştim. Bana bak sen başka biriyle evlendin de benim mi haberim yok! (Kahkahalar)

* 25 yıl boyunca hem evde hem işte birlikte olmak, arada daral getirmiyor mu?

Ayten: Tam tersine, aynı mesleği yapmasaydık öldür Allah bu kadar uzun bir arada olamazdık! Tamer’in tam bir sokak köpeği olduğunu fark edince, onu olduğu gibi kabul etmem gerektiğini anlayıp yoluma öyle devam ettim.

TAMER’LE KAVGA EDİLMEZ KARŞINDA DUVAR GİBİDİR

* Nasıl yani kavga da mı etmiyor musunuz?


Ayten: Ben iletişimin kavgayla kurulduğunu zanneden bir aileden geliyordum. Bu yüzden ilk günlerde Tamer’le çok kavga etmeye çalıştım ama boşuna yorulduğumu anlayınca, hemen vazgeçip huzura kavuştum (gülüyor). Zaten Tamer’le ağız tadıyla kavga edemezsin ki, adam karşında duvar gibi duruyor. İnsanın daha çok siniri bozuluyor (kahkahalar).

* Tamer saatlerce o kadar dünya güzeli kadınla çekim yapıyor. Kıskançlık krizine de mi girmiyorsun yahu?

Ayten: Hayır, çünkü Tamer’in çok vicdanlı bir adam olduğunu biliyorum. Hayatta böyle bir şey yapmaz. Zaten ilişkilerde birbirini rahat bırakıp tahammül edebilmek en önemlisi...
Tamer: Aynen abi ya, ne yazık ki vicdanım ahlakımı engelliyor! (Kahkahalar) Çekimlerde birini beğenmişsem, Ayten hissedip stüdyoya geliyor. Dudağıma bir öpücük kondurup, “Geçerken uğradım sevgilim” diyerek ince bir ayar verip gidiyor. Tabii kızdaki cilve anında fos...

İÇİNDE VARSA ALDATIR ZATEN, ENGELLEYEMEZSİN

* Peki ya çekim yaptığı dünya starlarından biri kocana göz koyarsa?


Ayten: Aman dünya starı olup Tamer’e göz koyacaksa hiç durmasın! (Kahkahalar)
Tamer: Gör halimi İzzet, resmen yarı açık cezaevindeyim. Zaten istesem de yapamam, çünkü daha kolumu kaldırmadan Ayten’e “Kolunu kaldırdı!” diye haber uçururlar (gülüyor).
Ayten: Şaka bir yana insanın içinde varsa, bağlasan da durmaz! Engel olmak ne mümkün... Biz koskoca okyanusta aşka düşmüş iki balık olduğumuzdan birbirimizin değerini biliyoruz.
Tamer: Evet ama ben köpekbalığıyım, Ayten de torik (kahkahalar).
Ayten: Beni bu ilişkide yoran tek şey insanların bizim rahatlığımızdan rahatsız olması... “Bu adam nerede, neden bu kadar geziyor” diye sormalarından bıktım.

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

ENGELLİ OĞLUMUZUN ODASI ÜÇÜNCÜ KATTA

* Aşk ağacınız meyve verdikten sonra hayatınızda neler değişti?


Tamer: Tibet ve Robin doğduktan sonra hayat ister istemez değişti.
Ayten: Her şeyden önce çocuk büyütmeyi öğrenmek insanı değiştiriyor. Oğlumuz Tibet bedensel engelli olmasına rağmen onu çok koruma altında tutmadık. Çünkü hayatı bu mücadeleyle geçeceği için alışması gerekiyordu. Biz üç katlı bir evde oturuyoruz ve Tamer; merdivenleri tek başına çıkmayı öğrenmesi için Tibet’in odasını en üst kata taşıdı. Tibet’in bizim ailemize düşmesi onun en büyük şansı. Türkiye gibi bir ülkede bedensel engelli olmak kolay değil. Hiçbir zaman insanlardan çekinmedik, utanmadık çünkü onu bedensel engelli olarak görüp acımıyoruz. Tibet geçtiğimiz hafta bir şey yaparken yardım etmeyince “Sen bana hiç acımıyor musun?” dedi. Güldüm, “Acımıyorum, çünkü acınacak bir durum görmüyorum” dedim.

* Peki Robin ikizine yardımcı oluyor mu?

Tamer: Olmaz mı hiç! Ayten, çocuklar 7-8 yaşındayken okullarını değiştirmek için görüşme sırasında, Robin’i okulun pencerelerini incelerken bulmuş. Niye baktığını sorunca da “Yangın çıkarsa Tibet’i nasıl dışarı çıkarabilirim diye kontrol ediyorum” cevabını almış. İşte böylesine merhametli bir kardeş Robin!
* İki muhteşem evladınız var yani...
Tamer: Şükürler olsun, aklı başında ve merhametli büyüyorlar! Robin’in adını Robin Hood’dan esinlenmiştik koyarken.

HASTALIĞIMLA BİRLİKTE HAYATI YENİDEN ÖĞRENDİM

* Her şey bu kadar güzel giderken, kanser olduğunu öğrenince aklından ilk ne geçti Ayten?

Ayten: Hem evde hem işte çok yoğun çalıştığım için aklımdan “Ben ancak hasta olursam bu tempodan uzaklaşabilirim” diye geçiriyordum. Ve sonunda kanser olduğumu öğrendim. Önce çok korktum, çocuklarımın annesiz kalacağını düşünüp panikledim.

* Ama su koyuvermek de senin gibi bir kadına yakışmazdı be!

Ayten: Ben de öyle düşündüm zaten. Önümde iki yol vardı. İşte tam bu noktada insanın içindeki, hayattaki her şeyi değiştirebilecek gücün farkına vardım. Çocuklarım için ayakta kalmayı seçtim. O yüzden kanser benim için bir hastalık değil uyanış süreciydi ve bu sayede hayatla ilgili çok şey öğrendim.

* Nasıl yani, ne öğrendin?


Ayten: İlk önce ne kadar yüce varlıklar olduğumuzu hatırladım. Bu küçücük bedenin içine sığıp, Yaradan’ın bir parçası olduğumu ve dolayısıyla Yaradan olduğumuzu anladım. Aldığımız her nefesle kendi gerçeğimizi yeniden yaratabiliyorduk. Bir anda çark döndü ve oturdu. Sonrası düşündüğümden bile kolay oldu. Hele ameliyata bir giriş sahnem var ki...

* Ne kadar zorlandığını tahmin edebiliyorum...

Ayten: Hiç de düşündüğün gibi değildi! Etrafımdaki herkes moral bombasıydı. Hakan Öztürk benim için ponpon ve tüyleri olan fuşya renkli bir sabahlık diktirmiş. Başka bir arkadaşım pembe terlikler almış. Bahar Korçan da hastane odasının perdelerini değiştirip Feng Şui’ye göre balo salonu gibi süslemişti. Anlayacağın, ameliyatım acayip renkli geçti (gülüyor).
Tamer: Renkli mi renkli, sanki assolist sahneye çıkıyordu! (Kahkahalar)

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

İYİ Kİ BU KADINI SEVMİŞİM, BAŞKASINI SEVEMEM

* Haydi o assolist gibi ameliyata girdi de sen ne yaptın dışarı da onu anlat Tamer...

Tamer: Ben bayağı bir dışarıdaydım, çünkü hastane fobim var. Ayten göğsünden toplam üç kere ameliyat oldu. Ne zaman ziyaretçi gelse, ben hava alma bahanesiyle dışarı atıyordum kendimi. Göğsünün alınacağını öğrendiğimde “Bu meme gidince Amazon kadınları gibi olursun. Hani onlar rahat ok atabilmek için sol memesini kesermiş ya... Onlar gibi olacaksın, ne güzel” demiştim. Hatta daha da ileri gidip “Göğsünün olmadığı yere dövme yaptır ve orayı açık bırakan bir elbise giy” demişliğim bile var. Ama o, protez göğüs taktırmayı tercih etti.
Ayten: Üç sene göğsüm olmadan gezdim, bundan da hiç gocunmadım. Ama vücudumun dengesi bozulunca meme taktırdım.
Tamer: Ben Ayten’i her haliyle çok seviyorum. Onun göğsünün olmaması da beni hiç rahatsız etmedi. Bir de çekimlerde o kadar çok meme görmüşüm ki, umurumda değil. Memeler, jöle gibi sallanan şeyler. Eskiden arabaların arkasında kafasını sallayıp duran köpekler vardı ya, onun gibi bir durum...

* Bu ‘illet’e bakış açını başkalarına da bulaştırdın mı peki?


Ayten: Birkaç televizyon programına çıktım, bir de fotoğraf projesi yaptım. Ben başıma gelen şey için hiçbir zaman isyan etmedim, neden ben diye sorgulamadım. İnsanların da isyan yerine hayata tutunmayı seçmesini çok isterim. Varlık olarak neyiz ve elimizdekini nasıl kullanmalıyız, asıl bakmamız gereken o!
Tamer: Tüm bunlar yaşanırken bir kez daha “İyi ki bu kadını sevmişim, başkasını sevemezdim zaten!” dedim.

* Vay be şair gibi adamsın vesselam... Üniversitede de dersleri böyle şakıyarak mı anlatıyorsun?


Tamer: (Gülüyor) Lisede okuldan atılıp, Danıştay kararıyla geri dönen ve 7 yılda mezun olan bir adamın nasıl bir hoca olduğunu ben bilemem, öğrencilerine sormak lazım. Ama insan okuma konusunda gerçek bir uzmanımdır!

* X-ray gibi mi?

Tamer: Aynen öyle! Ve bir insan hakkında söylediklerimin yüzde 95’i de tutar. Fotoğraf çekerken ne istediğini, sıkılıp sıkılmadığını, ne kadar dayanabileceğini daha ilk görüşte anlarım.

* Mesela?

Tamer: Mesela Yıldız Tilbe! Baktım iş uzarsa sıkılıp kaçacak, bütün albüm fotoğraflarını 1,5 saatte çektim. Ne sıkıldı ne de tek kelime etti! Onun haricinde zaten çekmek istemediğim ya da anlaşamayacağımızı düşündüğüm kişiler olduğunda “Çekemem, bu benim bilemeyeceğim bir iş” deyip kırmadan, kibarca geri çeviriyorum.
Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

REHA MUHTAR’I ÇEKMEK İÇİN KAMERA GETİRTTİM

* Çekim sırasında en çok zorladığın isimler kimdi?

Tamer: İsim vermem doğru olmaz ama özellikle televizyon önünde sunuculuk, oyunculuk yapan kişiler fotoğraf çekilirken ellerini kollarını nereye koyacağını bilemiyorlar. Çünkü sabit durmak onlara göre değil. Mesela Reha Muhtar için kendini rahat hissetsin diye bir kamera getirttim.

ABDULLAH GÜL FOTOĞRAFI BİLİYOR

* Başka kimleri çekmek için deklanşöre bastın?


Tamer: Valla aklına gelebilecek pek çok kişiyi çektim. Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, İhsan Kesici, Abdullah Gül... Mesela Sayın Gül hem poz vermeyi hem de çekmeyi bilen birisi. Türk Talebe Birliği’ndeki fotoğraf kulübünü de kendisi kurmuş zaten. Hatta güzel sanatlar fakültesinin resim sınavlarına girmiş. Sürahi gibi bir şey çizdirmişler ama kazanamamış maalesef. Ruhunda sanat var. 1 saatlik çekim için gittik, 5 saat kaldık. Yanında ne koruması vardı ne başka biri. Pasta yedik, çay içtik, bol bol fotoğraftan söz ettik.

* Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da çektin mi?

Tamer: Hayır, hiç denk gelmedik. Tarafsız ve herkese eşit bir yerde duruyorum ama Tayyip Bey’in fotoğrafını çekmeyi becerebileceğimi sanmıyorum.

PHOTOSHOP FOTOĞRAFIN BOTOKSUDUR

* Sen analog çekmeyi sevenlerdensin değil mi?


Tamer: Dijital çağda analog fotoğrafçılık yapmak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzer. Artık maalesef analog basan laboratuvarlar bile kalmadı. Elimde imkan olsa tabii ki öyle çekerim. Oradaki tat, ışıkların yanlışlığı, pozlandırma hataları fotoğrafa güzel enstantaneler katıyor çünkü.

* “Photoshop çıktı mertlik bozuldu” mu?

Tamer: Tabii bozuldu! Photoshop, fotoğrafın botoksudur. Herkes kendini güzel görmek istiyor anlıyorum ama biz yine de çok fazla photoshop kullananlardan değiliz. Kaldı ki ben sanatçı değil zanaatçıyım.

MEHMET TURGUT İŞİNİ ÇOK İYİ YAPAR

* Neden öyle söyledin, fotoğraflarını photoshop’la kurgulayan Mehmet Turgut’a mı laf çaktın şimdi?

Tamer: Bak nasıl arayı kızıştırıyor! Mehmet Turgut, Koray Birand, Emre Güven, Sevil Sert ve ben Ankaralıyız. Ankara’dan hep iyi fotoğrafçılar çıkmıştır. Mehmet fotoğraflarını teatral bir zemin üzerine kurgulayıp, işini çok iyi yapan biri.

TAVSİYEM, NİHAT ODABAŞI’NIN HAYATINI DEĞİŞTİRDİ

* Nihat Odabaşı, Okan Bayülgen, Serdar Bilgili, Cem Boyner gibi isimler son yıllarda fotoğrafta adını duyurdu. Beğeniyor musun?

Tamer: Bu ‘Fabrika’dan kaç kişi geldi geçti bir bilsen! Kimi oldu, kimi olmadı. Ama bak Nihat Odabaşı’na verdiğim tavsiye onun hayatında bir dönüm noktası gibiydi!

* Neymiş o tavsiye?


Tamer: O zamanlar Nihat, Şamdan Dergisi için prodüksiyonlar yapıp, çeşitli fotoğrafçılarla çalışıyordu. Ben de Nihat’a “Oğlum her kapak çekiminde adamlarla kavga edip, sonunda beni arıyorsun. En iyisi kendi fotoğraflarını kendin çek de sen de rahatla, biz de” deyip, bu işi nasıl yapacağını anlattım. Zaten kurguyu ve photoshop’u kendi yapıyordu. Fotoğraf çekmeyi de öğrenince tamam oldu.

* Boynuz kulağı geçti mi?

Tamer: Nihat’la tarzlarımız çok farklı! İyi oldu, çeşitlilik var şu an piyasada. Bizim Fabrika’dan da çok iyi fotoğrafçılar çıktı. Ben egomu insan yetiştirerek besliyorum. Hepsinin de güzel para kazanmasından çok mutluyum.

* “Öğrencileri güzel paralar kazanıyorsa, hocası kim bilir ne kadar kazanıyordur” diye sormak geçiyor insanın aklından...

Tamer: (Gülüyor) Yok be biz artık para kazanamıyoruz. Yeni isimleri piyasaya kazandırmak benim en büyük servetim.

SERDAR BİLGİLİ’NİN NOTU HÂLÂ 8.5

* Bir önceki röportajımızda “Serdar Bilgili’nin fotoğrafçılığına 10 üzerinden 8,5 veririm” demiştin. Notunu durağana almayı düşünüyor musun?


Tamer: Aynen öyle (kahkahalar). Serdar çok iyi teknik bilen biri. Engellilerle ilgili bir proje için bana gelmişti. Benim de engelli bir oğlum olduğu için seve seve kabul ettim. Serdar’ın fotoğraf çekerken kendinden geçtiğini gördüm. Meditasyon yapmak gibi onun için fotoğraf çekmek.

* Bir de bütün dünyada göğsümüzü kabartan Mert Alaş var... Valla biz dünya starlarına, onlar Mert’e hayran!


Tamer: Şahsen tanımıyorum ama ortağı Marcus’un çok iyi fotoğrafçı olduğunu biliyorum. Anladığım kadarıyla Mert sosyalliğini iyi değerlendiriyor. Marcus da tekniğini kullanarak harika fotoğraflar çekiyor. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Mert de Ankaralıdır (gülüyor).

* John Lennon’la Yoko Ono’nun yataktaki o meşhur pozunu çeken Annie Leibovitz efsane fotoğrafçılardandır. Senin var mı efsane olabilecek bir pozun?

Tamer: Annie Leibovitz’in efsane olması iyi fotoğrafçılığından değil, o meşhur pozu çektikten 5-6 saat sonra John Lennon’ın öldürülmesindendir. Lennon o pozdan 2 sene sonra vurulsa fotoğraf efsane mi olacaktı? Sanmam!

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

SOKAĞI BİLMEYEN ARA GÜLER OLAMAZ

* Peki neden Ara Güler gibi bir efsane daha çıkmıyor?


Tamer: Sokak fotoğrafçılığı bitti de ondan. Artık herkes evinde yaşıyor. Eskiden çocuklar Eminönü’ndeki sokakları keşfetmeye giderdi. Şimdi herkes apartmanda yetişiyor. Sokak olmadan nasıl Ara Güler olunur ki?

* Senin lakabın da ‘fotoğrafın sokak çocuğu’... Türünün son temsilcisi misin?

Tamer: Estağfurullah! Ara Abi’yi ayrı bir yere koyalım, çünkü o başka bir ekolün temsilcisi... Kendisine bir gün Kapital Dergisi’nin çekiminde yardım ettim. Flaşları götürdüm, tam takacağım “Daimi ışıklar yok mu?” diye sordu. “Ara Abi artık bunları kullanıyoruz, daha kolay” dedim, “Ben anlamam” diye cevap verdi. Onun makinesinin flaşla olan ilk senkronizasyonunu ben ayarladım düşün (kahkahalar).

BOL BOL FOTOĞRAF OLAN BİR KİTAP YAZACAĞIM

* Bu hikayeleri toplasan ortaya çok satan bir kitap çıkar, iyi anı biriktirmişsin.

Tamer: İçinde bol bol fotoğraf olan, renkli bir kitap yazacağım zaten. Çocuklarıma hatıra kalsın istiyorum. Backstage fotoğrafçılığına Fatoş Yalın’la başlamıştık. İnsanların işin arka tarafını görmeyi daha çok sevdiklerini fark ettik. O nedenle kitapta işin bu tarafına da yer vereceğim.

* “Fotoğraf, mühendislik değil ilişki gerektiren bir zanaat” demişsin...


Tamer: İnsan ilişkisi bizim meslekte çok önemli. Hayatlarına değdiğinde yaşanmışlığı anlayıp ona göre çekim yapıyoruz. Bizim gibi insana değen kaç mühendis tanıdığın var?

* Burada soruları ben soruyorum yalnız...


Tamer: Bir şey demedim yahu, sabahtan beri kuzu gibi sorduğun her şeyi cevaplıyorum. Zaten bir tek hangi makineleri kullandığımı sormadın, eksiklik hissettim!

FOTOĞRAFI MAKİNE DEĞİL GÖZ ÇEKER

* Çok istiyorsan sorayım; var mı favori makinen?


Tamer: Geyik yapmıştım ama neyse... Hasselblad ve Pentax en çok kullandığım makineler. Gerçi benim için makine fark etmiyor artık. Akıllı telefonlarla çekilen fotoğraflardan koca billboard’lara baskı yapılıyor. Sonuçta makine değil göz çekiyor!

* Cep telefonlarının ön kameralarının önlenemez yükselişi hakkında neler söyleyeceksin?

Tamer: Çok normal, çünkü herkes kendisinin hangi açıdan daha güzel çıkacağını bizden daha iyi biliyor. Selfie’lere bak; genelde hep aynı açıdan çekilmiştir. Biz fotoğrafçı olarak bir insanın en iyi açısını araştırarak buluyoruz ama kişi kendisini iyi tanıyor.

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

TAMER AYAK FETİŞİSTİDİR

* Onca senedir bu işi yapıyorsun, yıllar geride bir mesleki deformasyon da bıraktı mı?


Ayten: Bunu ben cevaplayayım! Tamer ayak fetişistidir. İnce bilekli, arka tendonu narin olan ayakları sever.

* Kırbaçlar, kelepçeler havada uçuşmadan bu bahsi kapatalım ama Ebru Şallı’nın göğüsleri diyeceksin sanmıştım...

Tamer: Yahu o lafı ben etmedim ki! Taner Yılmaz adında biri “Ebru Şallı’nın göğüsleri her gün gözümüze sokuluyor. Görmek zorunda değiliz!” diye bir tweet atmış. Baktım ki Twitter’dan herkes “Ağzına sağlık” yazmaya başladı. Ebru’yu arayıp hadiseyi izah ettim. Kızı küçüklüğünden beri tanıyorum, sağ olsun çok olgun karşıladı.

ÜNLÜLERİN POZ VERME HALLERİ

* Deniz Baykal: Çok enteresan biri. Kürsünün arkasından halkı selamlar gibi durduğu pozu çekerken, nasılsa görünmüyor, kırışmasın diye gömleğini dışarı çıkardım. “Yahu Tamer biliyorum görünmüyor ama böyle yaparsam kendimi halkı kandırmış gibi hissederim” deyip gömleğini pantolonunun içine soktu. (İzzet kahkaha atıyor.)

* Mesut Yılmaz: Kaprisli değildi ama sigara içmekten fotoğraf çektirmeye vakit bulamadı. Halbuki 5 dakika izin verse, sonra rahat rahat sigarasını içebilirdi. Bu yüzden beni en çok o yordu diyebilirim.

* Jose Mourinho: Ben değil, bir kız asistanım çekti. 15 dakikada çekip bitirdi işi, çünkü adam çok netti. Herkes forma imzalatırken asistanıma “Sen neden imzalatmak için forma getirmedin?” diye sordu. Bizimki de, “Bu kadar imza vereceğinizi tahmin etmedim” deyince hangi numarayı sevdiğini sorup, formayı getirtti ve ona hediye etti.

* Paris Hilton: 45 dakikada 6 kare fotoğrafını çektiğimi görünce inanamadı. “New York’a gelmelisin. Bu hız tam oralık” dedi. “Benden geçti ama gençleri yollarım” dedim.

* Josh Holloway: Bir reklam çekimi için Türkiye’ye gelmişti. Menajeri terör estiriyordu. Stüdyoda fotoğraf çekilmemesi için, kimsenin telefonla dahi konuşmasına izin vermeyip dışarı çıkardı.Yanına gidip, “1 saatte çekimi bitiririm, siz de rahat rahat Kapalıçarşı’yı gezmeye gidersiniz. Ama tek şartım var; Josh buradaki herkesle fotoğraf çektirecek” dedim. O cadıyı görsen, bir anda melek oldu. Stüdyoda kim varsa kolundan tutup fotoğraf çektirmek için kendi eliyle getirdi.

* Chris Noth: Çekim yaparken en çok zorlandığım isimlerden biriydi.Yarıda bırakıp gitmeyi bile düşündüm. Adama “Sex and the City”deki karakteri olan ‘Mr. Big’ dediğinizde inanılmaz sinirleniyordu. Brooklyn Köprüsü’ndeki çekim sırasında Japon turistler şehrin fotoğraflarını çekiyordu. Chris sinirlenip “Onlara söyleyin makinelerini indirsinler” diye bağırdı. Halbuki adamlar onu tanımıyordu, sadece manzaranın fotoğrafını çekiyordu. En büyük problemi, eski şöhretinin bitmesini kabullenememesiydi.

* Serenay Sarıkaya: Dünya tatlısıdır, aldığı ödülleri sonuna kadar hak ediyor. Antalya’dan İstanbul’a ilk geldiğinde bizde fotoğraf çektirmişti. Tam sektörden umudu kesip memleketine dönecekken, şansını değiştirmeyi başardı. Muhteşemdir, hiç kaprisi yoktur!

* Aras Bulut İynemli: Hava çok soğuktu ve denizin içinde çekim yapacaktık. Çocuğa ayıp olmasın diye, kışın ortasında ben de suya girmek zorunda kaldım.

Koca okyanusta aşka düşmüş bir balığız

FABRİKA’YI 3 GÜN SÜRECEK PARTİYLE TAŞIYORUZ

* Onlarca insana mesleği öğreten, binlerce başarılı fotoğraf çekimine ev sahipliği yapan Fabrika duyduğuma göre taşınıyormuş!

Tamer: Evet, 7-8 ay sonra Fabrika’yı başka bir yere taşıyacağız, çünkü Maslak’taki kentsel dönüşüme kurban olduk. Zamanında Andy Warhol’un Fabrika’sı ile Benetton’ın Fabrika adındaki okulundan etkilenerek açtığımız stüdyomuza veda ediyoruz yani!

Ayten: Üç gün süren bir partiyle yapacağız kapanışını. Burayı herkes evi gibi benimsediği için Fabrika’yı, Berlin Duvarı gibi parça parça koparıp dağıtacağız (kahkahalar).

X