Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kobay İzzet’in Maceraları Bölüm 6: Dalgalandım da duruldum

“Misafiiiir sağ tarafa ağırlık ver!”

“Misafir sola yöneliyoruz!”
“Rüzgar arkada, seyir normal!”
“Misafir ‘halyard’ı tut!”
Halyard ne lan?
Şu sıralar hep beraber “lan” diyenleri yargısız infaza uğratıyor olsak da, “halyard”ı tutmam söylendiğinde gayriihtiyari çıkıverdi ağzımdan bu sözcük.
Efendim “halyard” ya da Türkçesiyle “bosa”, bir deniz aracında “serbest kalan” halata verilen isimmiş. Peki Türkçe’sini bile yeni öğrendiğim bu terimi, İngilizce olarak canım burnumdayken anlamamı bekleyenlerle nasıl mı bir araya geldim?
Şöyle oldu; sekiz ayrı ülkede yapılan ve otoriteler tarafından denizlerin Formula 1’i olarak adlandırılan Extreme Sailing Series (ESS) yelken yarışlarının İstanbul ayağına “misafir sanatçı” olarak katıldım.
Ertuğrul Özkök
korkup kaçtı zannettim
“Yahu senin yelken yarışında ne işin var? Öyle her önüne geleni tekneye mi alıyorlar?” diye soran iyi niyetli, altın kalplileriniz de çıkacaktır mutlaka. Vallahi bal gibi de alıyorlar!
Hatta ESS yarışlarının en büyük özelliklerinden biri de buymuş! Teknede 5 kişilik yarış ekibinin yanı sıra bir de “6. Adam” diye adlandırılan “özel misafir” yer alıyormuş.
İstanbul’da yapılan ESS yarışlarında İsviçre takımının “özel misafiri” de bendenizdim.
Yenikapı’daki başlangıç noktasına gittiğimde havamdan geçilmiyordu. Düşünsenize o kadar kıdemli gazeteci dururken ben davet edilmiştim. İçimden aralarında dünya ve olimpiyat şampiyonları da bulunan 60 yelkencinin katıldığı yarışa beni “atletik yapımdan” dolayı seçmişler diye geçiriyordum. Elbette bir gün spor dünyası tarafından da keşfedilecektim, belki de o gün gelip çatmıştı!
Yanılmışım!
Havamın sönmesi uzun sürmedi. Meğer bu teklif ilk olarak Ertuğrul Özkök’e yapılmış. Extreme sporlara merakı bilinen Özkök akla gelen ilk 6. Adam’mış.
Ben önce korkup kaçtı zannettim ancak eşi Tansu Hanım’ın onu Bodrum’a çağırdığını öğrendim. “Eee Özkök’ün aşkı ağır basınca ben de ikinci seçenek oldum demek ki” diye düşündüm fakat yine her zamanki gibi...
Yanılmışım!
Ayşe Arman: O kadar zaman
denizin üzerinde kalamam
Yılların gazetecisi, usta röportajcı Ayşe Arman’a telefon açılmış ikinci olarak... Ayşe’nin cevabıysa “Benim midem bulanır, o kadar zaman denizin üzerinde kalamam” olmuş.
Bu durumda ne yapılır? Gördüğü her parlak objenin peşine takılan, hiç düşünmeden koşup yerlerde yuvarlanan çocuk misali olan İzzet aranır.
Peki İzzet ne yapar? “Sonunu düşünen kahraman olamaz” felsefesine uyar ve gelen teklifi hemen kabul eder! Kobaylığın raconunda da bu var...
Aslında “gerçekleri” öğrenince havam sönmüştü sönmesine, yine de durumu çaktırmadım. Ne de olsa koskoca İzzet Kaptan’ın torunuydum. Ailemiz alışıktı mavi suların sert dalgalarıyla sınanmaya... Bu benim genlerimde vardı.
Yanılmışım!

Kobay İzzet’in Maceraları Bölüm 6: Dalgalandım da duruldum

Acun’un yüzünden düşen bin parçaydı
Can yeleği ve verdikleri tulumu üzerime geçirip İsviçre takımının yanında yerimi aldım. Tanıdık simalar da yok değildi etrafta. Acun (Ilıcalı) Yeni Zelanda’nın yarıştığı Emirates takımındaydı.
Yandex Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ ise Rus takımının “misafir üyesi”ydi. Sonuçta hepimiz aynı kaderi paylaşacaktık.
Yarış başlamadan önce “İstanbul Hatırası” misali sebilhane bardağı gibi yan yana dizilip fotoğraflar çektirdik. Her ne kadar tedirgin gülümsemelerle birbirimizi avutmaya çalışsak da, Survivor Adası’na gidip neyle karşılaşacağını bilmeyen çaylak yarışmacılardan farkımız yoktu...
Acun’un tam tekneye binmeye hazırlanırken “Biliyor musun? Bu yarışın en tanınmış yelkencilerinden biri ABD’de antrenman sırasında aşırı hızdan kaza geçirip ölmüş” demesi, gizlemek istediğim korkuma tuzla biber oldu adeta.
Bu kesin beni daha denize açılmadan korkudan öldürmek için söylüyordur diye düşünüp çaktırmadan hemen Google’ladım. Ama doğru çıktı... Adamın adı Andrew Simpson’mış. “Rabbim sonumuzu benzetmez inşallah” deyip, çaresiz atladım tekneye...
Bu arada tekneye binmeden “Yelken sporu doğası gereği yüksek riskli bir aktivitedir. Oluşabilecek herhangi bir yaralanma, can veya mal kaybı karşısında herhangi bir sorumluluk kabul etmiyoruz. Bu bildirgeyi imzalayarak yargı yetkisini İngiliz mahkemelerine bırakıyorsunuz” diye bir feragat formu da imzalattılar. Oldum mu iyice yusuf yusuf...
Tekne dediysem öyle içinde keyif yapılan cinsten bir şey değil sevgili hanımlar, beyler! En kaba tarifiyle uzun bir “kayığı” ortadan ikiye kesin, iki parçayı sirklerde cambazlar düşerse yere çakılmasın diye kurulan ağa benzer bir şeyle birleştirin, tepesine de yelkenleri takın, alın size bindiğimiz katamaran ya da nam-ı diğer uçan tekne...
Sakin başlayan yolculuk rüzgarın “yardımıyla” birden hız kazandı. “Yüreğim ağzımda” deyiminin ne demek olduğunu hiç bu kadar iyi anlamamıştım.
Öyle bir hızla gidiyorduk ki, ne zaman yuvarlanıp denize uçacağım diye beklemeye başladım. Çapa ailesinin denizci büyüklerini birer birer rahmetle andım...
İşte o anlarda en yakın arkadaşım sıkı sıkı tutunduğum bir demir parçasıydı. İnanın parmak izlerim hâlâ duruyordur o “vefalı” demirin üzerinde.
Bir şamandıranın etrafından dönüverdik, ardından bir şamandıra daha derken hooop bitiverdi tekne “turumuz”.
Bana 20 sene gibi gelen 20 dakika sona erdiğinde toprağı öpmek üzere atladım karaya. Kaptan-ı Derya Acun Paşa da aynı duyguları besliyor gibiydi. Bugüne kadar hep gülümserken gördüğüm Acun’un o anki surat ifadesini hiç unutmayacağım. Sapsarı bir yüzle “Ben nasıl bu tufaya düştüm?” der gibiydi. Sonradan öğrendim ki denize düşmekten son anda çevik bir vücut hamlesiyle kurtulmuş. Zaten finalde tek kelime etmeden yarışma alanından ayrıldı.
Bir ara “Çok eğlenceliydi, ilk fırsatta yeniden açılalım” diye yalan mı söylesem acaba dedim kendi kendime. Ancak yüzümdeki ifadeyle yalan atsam da bana kimse inanmayacaktı. Vakur bir sessizliğe büründüm...
Uzaktan seyretmesi inanılmaz güzel olan bu yarışlara bir dahaki sefere haddimi bilerek ve kesinlikle “tribünlerden” katılmaya karar verdim. Şimdiden söz veriyorum, bu tekneye binmeyi göze alanları ellerim patlayınca kadar alkışlayacağım.
Sözün özü adrenalinim bana kalsın, ESS de profesyonellere...
DİPNOT: Yarış sonrası benim ekipteki İsviçreli bir yelkencinin enerji toplamak için muz yiyip kabuğunu denize atmasını dehşetle izledim. Acaba İsviçre’te de aynı hareketi yapıyor mudur? Biz yapsak tefe koyarlar değil mi? İçimde bir bulantı, kafamda deli sorular...

Kobay İzzet’in Maceraları Bölüm 6: Dalgalandım da duruldum

Rakamlarla Extreme Sailing Series
- Bu yıl sekizincisi yapılan ESS’ye 12 takım ve 60 dünyaca ünlü yelkenci katıldı.
- 3 kıta, 8 farklı şehirde gerçekleşen bu yılki seri 20 Şubat’ta Singapur’da başladı. 14 Aralık’ta ise Sidney’de sona erecek.
- Organizasyon yaklaşık 100 ülkede 50’den fazla uluslararası kuruluş tarafından yayınlanıyor.
- 2013 yılındaki yarışların medyada kapladığı değer 35.1 milyon euro.
- Mini Cooper ile aynı ağırlıkta (1400 kg) olan katamaranlar, maksimum saatte 56 km hıza ulaşabiliyor.
- “Uçan tekneler” saatte 14 km hız ile giderken denizden 3 metreye kadar yükselebiliyor.
- 2007 yılından beri yarışları canlı izleyenlerin sayısı bir milyon kişiyi geçti.

X