Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kendimi bir starın içine hapsetmedim

"Bu kız beni görmeli bana kazak örmeli" diye hayatımıza girdin; “Onun arabası var güzel mi güzel” diye devam ettin ve maşallah hiç gaz kesmeden de yirmi senedir bizimlesin. Senin şarkılarını dinleyen genç kızlar evlendiler, anne oldular. Hatta neredeyse çocuklarını üniversiteye hazırlıyorlar. Bu arada sen de evlendin, mutlu bir yuva kurdun, baba oldun. Tabi biz doğal olarak durumun şöhret olduktan sonraki kısmını biliyoruz ama elbette bunun bir de öncesi var.

İstersen hayatını neon ışıklarından önce ve sonra diye ikiye ayıralım, haydi buyur çocukluğundan başlayalım…"
- (Gülüyor) Abi kitap yazmayacaksın herhalde, daha net bir soru sorsana.

Peki, fabrika ayarlarına dönüyorum hemen. Annen baban nereli Mustafa?

- Bu da mülakat sorusu gibi oldu.

Adama soru beğendiremiyoruz! Oğlum şarkıların efendisi sensin anladık ama bu sayfanın efendisi de benim ona göre!

- Tamam tamam takılıyorum sadece. Anne tarafım Adanalı. Dedemler İran’dan göç etmişler. Daha sonra da Ankara’ya taşınmışlar. Babamlarsa Erzincanlı.

Sana bakıyorum da sanki çocukken yerinde duramayan, haylaz bir tipmişsin gibi geliyor...

- Boğaz çocuğuyum ben. Arnavutköy’de büyüdüm. Mahalledeki arkadaşlarla sabah dokuzda sokağa çıkar, akşam hava kararınca eve girerdik. Sürekli Teksas, Tom Miks okuyup misket oynayan, dayak yediği kadar da dayak atmaya çalışan bir velettim işte...

Annen ne diyordu bu işe?

- Tüm bu rahatlığımın yanında evde annemin yarattığı bir disiplin ortamı da vardı. Komşuya misafirliğe gittiğimiz bir gün, minik kılıç gibi bir şey çok hoşuma gitti. Ben de hoop hemen attım cebime.

Eyvah eyvah, eli de uzunmuş bizim veledin...

- (Gülüyor) Neyse eve geri geldik. Odama girdim, büyük bir keyifle oynuyorum kılıçla. Annem “Nereden buldun onu?” diye sordu. Yüzsüz yüzsüz “Komşudan aldım” diye cevap verdim. “İzin istedin mi peki?” diye sorunca hık mık etmeye başladım. Kolumdan tuttuğu gibi gecenin o saatinde komşuya geri götürdü. Kapıyı çaldım; “Kusura bakmayın, ben bunu sizden habersiz aldım” diye özür diledim. Ama ben asıl disiplini İsviçre’de okurken aldım.

Kendimi bir starın içine hapsetmedim

11 YAŞINDA KENDİMİ İSVİÇRE’DE BULDUM

Kulağa havalı geliyor ama buradaki okulların suyu mu çıktı da İsviçre’ye gittin?
- Yurtdışında okumam annemin kararıydı. Sanırım kendisinin özlemini çektiği bazı şeyleri benim yaşamamı istiyordu.

Senden bıkmış olmasın...

- (Gülüyor) Alakası yok. Neyse annem aldı beni İsviçre’ye götürdü. İlk gün nasıl kızgın olduğumu tarif edemem.

Kaç yaşındasın bu arada?

- Daha 11 yaşındaydım. Annemin elini tutarak girdim yatılı okuldan içeri. Resepsiyona doğru yürürken müdür geldi ve “Buraya kadar” dedi. Elini bırakınca annem ağlamaya başladı. 2-3 adım gittikten sonra arkamı döndüm ve ona “Seni hayatım boyunca affetmeyeceğim” dedim.

Küçük Emrah’a bağladın yani...

- Müdür beni alıp yemekhaneye götürdüğünde, sanki oradaki 1000 küsur öğrenci çok yakın arkadaşmış da bir tek ben yabancıymışım gibi bir hisse kapıldım. Herkes şakır şakır İngilizce konuşuyor. Ben “Hello” demeyi bile bilmiyorum neredeyse. Dehşet içindeydim. O yaşta bir çocuğun çarpabileceği en sağlam duvara toslamıştım.

Zengin çocuklarının gittiği bir okul değil mi?

- Eh biraz öyle... Oda arkadaşım Kuveyt Prensi Muhammed El Al Sabah’tı. Gerisini sen düşün artık...

Daha mütevazı bir ailenin çocuğu olmanın kompleksini yaşamadın mı hiç?

- College du Leman, İsviçre’deki benzer okullardan biraz farklıdır. Diğerlerinde herkes kravatlı papyonlu dolaşır, peçetelerin üzerinde isimleri falan yazar. Leman’da ise durum tam tersi. Prens Muhammed’i hafta sonu Rolls Royce’la gelip alırlardı, benimse cebimde en fazla 20 Frank harçlık olurdu. Fakat okulda hiyerarşik bir hava hiç yoktu.

Geceleri hiç mi anne diye ağlamadın?
- İlk birkaç hafta, her uçak indiğinde ağlıyordum. Havaalanına yakın olduğumuzu ve dört dakikada bir uçak indiğini düşünürsen sürekli ağlıyormuşum. Sonra yavaş yavaş alışmaya başladım. Seneler geçip de ortama adapte oldukça annemin nasıl büyük bir fedakarlık yaptığını idrak ettim. Düşünsene her hafta sonu Alpler’e trekkinge gidecek kadar şanslı kaç kişi vardır? “Seni affetmeyeceğim” diye başlayan serüven “Canım annem” diyerek bitti, çünkü benim için bensizliğe katlanmıştı.

Kendimi bir starın içine hapsetmedim


MÜZİSYENLİK BANA DEDEMDEN MİRAS

Müziğe ilgi duymaya İsviçre’de mi başladın?
- Bir kere dedem Hüseyin İleri’nin saz üstadı olmasından dolayı genlerimde var bu tutku. Ama annemin etkisi de büyüktür. Hiç unutmam ben 7-8 yaşlarındayken annem İtalya’ya gider, iki koca bavul dolusu plakla dönerdi. Böylesine bir müzik aşkı vardı evimizde. İsviçre’de de okulun DJ’i abiyle muhabbeti ilerletmiştim. CD’leri kılıflarına yerleştirirdim saatlerce ama hedefim 3-4 sene sonra onun yerine geçmekti.

Özel bir müzik eğitimi alıyor muydun?

- Aslında küçük yaşlardan beri müzik beni nereye götürecekse oraya gideceğimi biliyordum. Fakat ailemin, bir firmaya CEO olmam gibi fantastik hayalleri vardı. Oysa ben içimde “Mustafa ve müzik” denklemini çoktan kurmuştum.

Okulun DJ’ini tahtından indirebildin mi bari?

- Sorma, sonunda DJ olabildim. Bütün arkadaşlarım hafta sonu gezmeye giderken ben oturur yeni çıkan albümleri araştırırdım. Duvarıma İstanbul Gelişim’in posterini yapıştırmıştım. Düşünsene kadroyu! Rahmetli Onno Tunç, Garo Mafyan, Uğur Başar... O fotoğrafa bakıp “Bir gün mutlaka onlarla tanışacağım” diye hayaller kurardım. Sürekli piyano başındaydım. Duyduğum bir şarkıyı uğraşır, didinir bir hafta içinde çalardım. Gider odada şiirler yazar, sonra onlara uygun melodiler uydururdum. Güzel olurdu veya olmazdı... Laf aramızda aslında çoğu zaman olmazdı.

Kendin çalıp kendin söylüyordun yani...

- Müzikle haşır neşir olmak beni mutlu ediyordu. Öyle besteciyim falan diye bir iddiam da yoktu. Derken mezun olup İstanbul’a geldim. Neredeyse tüm arkadaşlarım Boston’a üniversiteye giderken ben bir sene burada kalmaya karar verdim.

Senin işin de zormuş, her hafta sonu Alpler’e tırmanınca yorulur tabii insan, dinlen bir sene...

- (Gülüyor) Geç dalganı bakalım! İyi ki de kalmışım burada. Kader o günlerde enteresan bir manevra yaptı. Yüksel Uzel’in kızı Arzu yakın arkadaşımdır. Bir gün bana “Mustafa anneme uğramam gerekiyor, benimle gelir misin?” diye sordu. “Aa tabii gelirim, nerede Yüksel Abla?” falan derken bil bakalım nerede çıktı?

Ne bileyim? Meşhur kedileriyle evdedir herhalde.

- İstanbul Gelişim Stüdyosu’nda kayıttaymış, koşa koşa gittim tabii! Kapı açıldı, içeriden Garo Mafyan çıktı. Beni görsen tam Matrix modundayım, zannedersin her şey yavaş çekim gerçekleşiyor. Arzu “Tanıştırayım, arkadaşım Mustafa” dediğinde ben hâlâ rüyada olduğumu sanıyordum.

Hayalindeki adamlar birden canlandı!

- O günden itibaren her gün stüdyoya gitmeye başladım.

Her gün ne diye seni çağırdılar ki?
- Yahu çağıran falan yok. Elime pasta börek alıp yanlarına gidiyordum. Birkaç günden sonra baktılar zararsızım seslerini çıkarmadılar. Arabalarını yıkıyordum, çay getirip götürüyordum, kek dilimliyordum... (Gülüyor)

Bu kadar emek sırf stüdyonun havasını solumak için miydi?
- Aynen öyle... Gide gele iyice müdavimi olmuştum artık. Bülent Tezcan da o sırada asistan olarak girmişti stüdyoya. Biz onunla çok iyi arkadaş olduk. Akşam herkes gittikten sonra bizim maceramız başlardı.

Arkadaşları çağırıp parti mi verirdiniz yoksa?

- Ne partisi? Bütün aletleri açıp beste yapmaya çalışırdık. Bülent ilk başlarda “Ben Garo Abi’nin dokunduğu şeye dokunamam” diye korkuyordu ama kısa sürede kafaladım onu. Başladık her gece kafamıza göre şarkılar yapmaya.

Hiç yakalanmadınız mı?

- Yakalanmaz olur muyuz? Fakat iyi ki de yakalandık.

Hoppala, o niye?

- Bir gece biz yine gizli gizli müzik yaparken kapı çaldı. Panik halinde açtık tabii. Karşımızda rahmetli Anuş Bakış. O zamanlar Ajda Pekkan’ın asistanıydı, fihristini unutmuş, onu almaya gelmiş. “Ne yapıyorsunuz siz burada?” diye sordu. “Şarkı yapıyoruz, haydi sen de bir dinle” dedik.


KENDİMİZİ AJDA PEKKAN’IN KARŞISINDA BULDUK

Maşallah yüz surat, hacı murat...
- Sorma. Şarkıyı dinledi. “Bekleyin” deyip telefonu çevirdi. “Ajda Hanım size bir şarkı dinletmem lazım” demesin mi! Ertesi gün Çengelköy’deyiz karşımızda da Ajda Pekkan!

Kader yine bir manevra yapmış anlaşılan...

- Ama ne manevra! Tekrar dinledik şarkıyı. R&B ritimler katmışım parçaya. Nereden baksan bak Türk popuna aykırı bir durum var ortada.

Bırak şarkının anatomisini, Ajda ne yaptı onu anlat!

- “Bestede yeni bir sound var. Parçayı albümüme koyabilir miyim?” diye sordu! “Garo Abi’nizle konuşacağım, ekipte sizi de istiyorum” dedi.

Garo Abi ne dedi peki?

- Gayet soğuk şekilde “Gelin şu şarkıyı bir dinleyelim” diye bizi evine davet etti. Bir aranjman yapmışız ki parçada 70 kanal var. Garo Abi onu beş dakikada 7 kanala indirdi. “Bu ne?” diye soruyor, “Bas” deyince tık diye siliyor! Bülent de o sırada ağlıyor.

Sen de karalar bağlamadın mı Bülent gibi?

- Onu teselli ettikten sonra Anuş’a durumu anlattım. Sağ olsun Ajda arkamızda sağlam durdu, Garo Abi’yi defalarca yemeğe çıkardı ve o parça değişmeden albüme girdi.

Garo Mafyan bozulmadı mı bu duruma?

- Tam aksine, müzikal anlamda yakınlığımız arttı. Bir gün geldi “Zerrin’in (Özer) albümüne başlıyoruz, şarkınız var mı?” diye sordu. Bülent “Yok” diyecekken “Var abi” diye atladım lafa. “İyi akşam getirin bana” dedi ve gitti.

Bülent kalpten gidecek!

- (Gülüyor) “Dur dur yapacağız bir şeyler” diye avutuyorum onu. Neyse Garo Abi’nin evine gittik, asansöre bindik, hâlâ ortada şarkı markı yok. Yukarı çıkarken “Böyle de bir huyu var” diye mırıldanmaya başladım. Oturduğu kata gelene kadar nakarat çıkıverdi! Garo Abi’ye sırf bu kısmını söylüyorum, çok beğeniyor, sonra gerisini yazıyoruz. Zerrin şarkıyı söyleyince de hit oldu, fakat ben o sırada Amerika’daydım.

Sonunda gittin yani Boston’daki arkadaşlarının yanına...

- Gittim de aklım buradaydı. Yola çıkmadan bir gün önce stüdyoda oturuyoruz. Onno Abi’yle Sezen geldi. Atilla Özdemiroğlu “Değer mi Hiç”e İngilizce söz yazmış, Sezen şarkıyı söylemeye çalışıyor, bir türlü sözlerle ritim tutmuyor. Tam vazgeçeceklerken, bizim Bülent “Abi sözleri Mustafa yazsın” demez mi?

Kendimi bir starın içine hapsetmedim


EMİNA YARIŞLARIMI BİTİREN VARIŞ NOKTAMDIR

Gelelim özel hayatına. Biraz da Emina ve çocuklardan bahsedelim...
- Emina yarışlarımı bitiren varış noktamdır.

Ağdalı lafları bırak da nasıl tanıştığınızı anlat.

- (Gülüyor) 30-34 yaşları arasında “Kahrolsun evlilik, kahrolsun tek eşlilik” modunda isyankar bir dönemdeydim. Tam da bu “dağıtma” psikolojisinden bıktığım günlerdi. Bodrum’da konserlerim var. Tek başıma tekneyle yola çıktım. Yolda sürekli gözümün önüne bir çift güzel dudak geliyor.

Başına güneş mi geçti anlamadım...

- Yok abi ya, gözümün önüne bir çift dudak geliyor işte. Neyse Bodrum’a sabah erkenden vardım, kahvaltı için her zaman gittiğim mekanlardan birine uğradım. İrfan Abi’yle karşılaştım. Beni görünce “Ya Mustafa demin bir kız geçti, hayatım boyunca böyle bir güzellik görmedim” dedi. “Nerede abi hemen göster” diye atladım tabii.

Çok romantiksin gerçekten...

- (Gülüyor) Neyse baktık kız yok ortada, biz İrfan Abi’yle sohbete daldık. Bir saat sonra falan “Çaktırma kız arkada” dedi. Nasıl bir hışımla dönüp baktıysam, Emina beni tanıdık biri zannedip selam vermek zorunda kaldı.

Hemen yanına gittin tabii...

- Yok abi, kız çok güzel, farklı bir strateji uygulamam lazım diye düşündüm. Baktım uzanmış, kulaklığıyla müzik dinliyor. Yanına gittim, eğildim, kulaklıklarını çıkarıp kendi kulağıma taktım. Emina şaşkın şaşkın bana bakarken “Hhhm çok güzel şarkı, nece bu?” dedim. “Sırpça” diye cevap verdi. Kulaklıkları yine Emina’ya taktım ve yanından ayrıldım.

Özgüven dedikleri şey bu olsa gerek...

- Hem de nasıl! Aradan saatler geçti, Emina kalktı, yanımdan geçerken “Biz gidiyoruz iyi akşamlar” dedi. “Benim adım Mustafa. Bu gece çok güzel bir yemek yiyeceğiz. Kalabalık, arkadaş ortamı, sen de gel” diye teklifte bulundum. “Kusura bakma” falan deyince “Telefonumu al, bana da seninkini ver lütfen” dedim. Benimkini aldı ama kendi numarasını vermedi.

Kim olduğunu biliyor muydu peki?

- Hiçbir fikri yoktu. Akşam telefonum çaldı, “Alo geliyor musun?” diye açtım. Gelemeyeceğini söyleyince resmen yalvardım, rahatsız olursa kalkıp gidebileceğini söyledim. Maksat tanışmak yani. “Uğrayacağım” dedi ve kapattık.

Yemekte için içini yiyor tabii...

- Hem de öyle böyle değil. Masaya oturduktan biraz sonra Emina geldi. Onu görünce “Oh yeaaah” dedim. Nasıl bir güzellikti anlatamam. Bütün masanın ağzı açık kaldı. Birkaç saat geçti, “Emina biz seninle evleneceğiz, iki de çocuğumuz olacak” dedim. O da kahkahayı basıp “Kızları tavlamak için bu numarayı mı çekiyorsun?” diye dalga geçti.

Kız haklı, söylediklerin bildiğin film repliği gibi...

- Ertesi gün kahvaltıda buluşmak için sözleştik. Baktım soğuk davranıyor. Önceki geceki kızla alakası yok. Tepem attı, masadan kalktım, bota atlayıp uzaklaştım oradan. İki dakika sonra “Galiba birbirimizi yanlış anladık” diye mesaj geldi. Aradım, sen bana böyle böyle davrandın diye konuşmaya başladım. “Sabah mahmurluğu” falan dedi, ben de paşa paşa geri döndüm. Karizmayı yaparım ama önüme baka baka da dönerim. (Kahkahalar) O gün bugündür Emina’yla hiç ayrılmadık. Aradan dört sene geçti, önce Yaman sonra da Yavuz doğdu.

Evlenmen kadın hayranlarını kızdırmış mıdır sence?

- Bazı şeyler evrimini tamamladıkları takdirde güzeldir. Bu saatten sonra ben sahneye çıktığımda kadınlar, kızlar üstünü başını parçalayıp çığlık atıyorsa bir arıza var demektir. Hem böyle bir ihtiyaç hissetmiyorum hem de ruhsal açıdan bunlar çok eskide kaldı. O dönem şahaneydi ama bitti. Kendimi asla bir starın içine hapsetmedim.

Emina çok güzel bir kadın, fakat sen o kadar ahım şahım bir adam değilsin. Kıskanıyor musun onu?

- Sağol ya. Yurtdışında dolaşırken ya da bir yerde yemek yerken erkekler Emina’dan gözlerini alamıyor. İlk başta huylandım ama sonra kendime “Mustafa bu durumla hemen barış” dedim. Sonuçta bununla mücadele etmem imkansız.

SIRBİSTAN’DA EMİNA’NIN EŞİ MUSTAFA SANDAL’IM
Peki ya Emina seni kıskanıyor mu?
- Yerine göre, dozajında... Arıza gibi değil de, aşkımızın tuzu biberi gibi. Fazlası ilişkinin tadını tuzunu kaçıran virütik bir durum. Ben burada neysem Emina da Balkanlar’da o. Sırbistan’da ben, Emina’nın eşi Mustafa Sandal’ım. Ama en önemlisi şu; karımı seviyorum, ona güveniyorum, onunlayken çok mutlu ve huzurluyum.

Baba olmak hayatında neleri değiştirdi?

- Oğullarımın dünyaya gelmeleri, bana baba demeleri Allah’ın mucizesi. Yaman’ı benim bir şarkımı dinlerken görmek nasıl müthiş bir duygu anlatamam.

Kendimi bir starın içine hapsetmedim

SEZEN’İN YATAK ODASINDA MUM IŞIĞINDA ŞARKI YAZDIM

Bülent’i de kendine benzetmişsin...
- (Gülüyor) Çıktık, hep beraber Sezen’in evine gittik. Kendimi pazarlamam lazım ya, “Özel bir oda ve bir sürü mum istiyorum” dedim. Sezen’in yatak odasında bir sürü mum yaktılar, oturdum yere “It’s over now” gibi bir şeyler sallıyorum. Saçmalıyorum. Onlar da salonda bekliyorlar. Sabah 5’e doğru şarkıyı bitirip teslim ettim. Oradan da havaalanına gittim.

Kalbin İstanbul’da kaldı değil mi?

- Boston’da derslere giriyordum, fakat hocalar sanki Çince konuşuyorlarmış gibi geliyordu. Arkadaşlarıma sürekli “Şu şarkıyı yapacağım, bu şarkıyı yazacağım” dememden gına gelmişti. Kendi okulumdan çok, Berklee College of Music’deki derslere giriyordum.

Ne kadar sürdü bu “kaçak” öğrenci hayatı?

- 2,5 sene sonra bir sabah kalkıp ucuz uçak biletleri satan acenteye gittim. Valizimi hazırlayıp İstanbul’a geldim. Annem karşısında beni görünce şok geçirdi. “Mezun oldum” dedim, “Nasıl?” diye sordu. Aldım onu yemeğe götürdüm, her şeyi anlattım. Müzisyen olmak istediğimi duyunca ağlamaya başladı. Dedem yıllarını gazino aleminde geçirdiği için annem bu sektörün ne kadar acımasız olduğunu gayet iyi biliyor tabii.

Nasıl ikna oldu peki?

- Ne kadar istekli olduğumu görünce işin ciddiyetini anladı. 5 kuruş gelirim yok. Gittim senet imzalayarak birkaç alet alıp başladım kendi çapımda çalışmaya. Bir gün Suat (Ateşdağlı) Emel Müftüoğlu’nu getirdi bana. “Yerin Dolmuyor” şarkısını yaptık, parça bomba gibi patladı. Kazandığım paralarla da senetleri ödedim. Ardından Cem Hakko aradı, Power FM’de program yapmaya başladım.

İşler yavaş yavaş açılıyor desene...

- Aynen öyle. Bu arada Şahin Özer’in stüdyosunda kendime bir oda hazırlayıp, alet edevatı oraya taşıdım. Artık Onno Abi’nin de asistanı olmuştum. Bir gün “Sana albüm yapacağım” deyince nasıl havalara uçtum anlatamam. Hemen kendim için besteler hazırlamaya başladım.

İlk albümünü Onno yapmadı ama...
- Kısmet olmadı. “Zerrin’in albümü bitsin seninkine başlıyoruz” demişti. O bitince “Zuhal’inkinden sonra sıra sende” dedi. Öyle öyle albüm işi uzadıkça uzadı. Bir gün “Benden bu kadar Onno Abi, ben gidiyorum” dedim, “Ya dur işte şu Nilüfer’i de bitirelim” diye yanıt verdi ama ben kararlıydım, ağlayarak yanından ayrıldım.

Haydi artık örsün şu kız kazağını!

- (Gülüyor) İlk iş Türker Abi’ye (İnanoğ-
lu) gidip “Klip falan sunarım, bana bir program ayarla” diye rica ettim. Rahmetli Samim Değer’i çağırdı, “Yapın şuna bir şey” dedi. “Kazayla program tutar falan, baştan söyleyeyim 13 bölümden fazla çekmem” diyerek ayrıldım yanından.

Kendimi bir starın içine hapsetmedim

O neden?
- Amacım sunucu olmak değil ki, kameralara alışmak. “Türk İşi Pop” diye bir program yaptık ama hiç seyredilmedi. Tekrarı Ramazan’da yayınlandı, o zaman reytingler de patladı. “Devamını çek” dediler, fakat benim kamera antrenmanım bittiği için kabul etmedim. Akabinde Power FM’den de ayrılıp albüme odaklandım.

Çıkamadı bir türlü albüm!

- (Gülüyor) Çıktı çıktı merak etme. Albüm çıkınca Cem Özer’in programına katıldım, ortalık birbirine girdi. Annemler, arkadaşlarım falan zıplıyor evde. Telefonlar susmuyor. Bir anda şarkılar hit oluyor...

E o kadar uğraştın, çıkarsaydın bari başarının keyfini...

- İnan, ikinci albümü düşünmekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Hırsından uyuyamayan tiplerden oldum. Bir gün baktım televizyonda Mirkelam diye biri sürekli koşup şarkı söylüyor. Acayip de bir klibi var. Herif sanki uzaydan inmiş. Sinirlerim iyice bozuldu, Ferda’ya (Anıl Yarkın) “Baksana” diyorum, o da “Abi adamın biri koşup duruyor işte, ne var ki bunda” diyor. Sabah kalkıp İskender’in (Paydaş) yanına gittim. Tebrik ettim ama bir yandan da içim içimi yiyor.

Bu gıpta falan değil bildiğin haset!

- Hırsımdan üç gün uyumadım. Nasıl gaza geldiysem, tuttum “Onun Arabası Var”ı yazdım. İyi iş çıkaran insanları her zaman tebrik ettim ama kamçılandım da... Sonrası zaten malum 3, 4, 5, 6... Albümler, reklam filmleri derken buradayız işte.

Sinema ve dizileri de unutmayalım.
- Oyunculuk bambaşka bir iştah gerektiriyor. Şimdiye kadar yaptığım işlerden çok keyif aldım. Hobi olarak oyunculuğa eyvallah, fakat daha ileri gitmez.

Gelelim son dönemde şarkıların dışında gündemde olma sebebine. Trafik Hayattır adlı yardım projesinin yüzüsün.

- Doğuş Otomotiv-BP ortaklığıyla başlatılan bir kamu projesi bu. Emniyet kemeri takmanın önemini vurguladık. Çok da etkili bir tanıtım filmi çektik.

Sosyal medya o filmin çalıntı olduğu konusunda haberlerle çalkalandı.

- Saçmalama yahu ne çalıntısı? İngiltere’de bu filmi yapmışlar. Hakikaten çok güzel ve etkili de olmuş. Daha farklı bir şey yapmak için uğraşmaya değmezdi. Biz de haklarını aldık, o filmi çeken yönetmeni Türkiye’ye getirip kendi tanıtımımızı çektik. Bu denli iyi bir iş yapınca herkesin alkışlamasını beklemek hata olur tabii...

Var mı başka yeni proje?
- Olmaz olur mu? “Pazara Kadar”ı yazan Yalçın Polat, “Tam senlik bir şarkı yaptım” diye telefon açtı. Ozan Çolakoğlu’yla 10 gündür stüdyodan çıkmayıp aranjmanlarla uğraşıyoruz. Kasımın ilk haftasında listeleri alt üst edecek bir parçayla geliyorum.

X