IŞİD Müslüman değildir

Bir mutasavvıf Cemalnur Sargut... Sürekli okuyor, yazıyor, öğrenciler yetiştiriyor, tasavvuf yolunun ışıklarını öğretmeye çalışıyor taliplilerine. Bambaşka bir tevazu izinde, hiç alışık olmadığımız gözlüklerle bakıyor hayata ve kainata... Onu tanımak, dinlemek, anlattıklarını sizinle paylaşmak bana çok iyi geldi, ruhum dinlendi. Umarım sizlere de öyle gelir...

Haberin Devamı

Karşımda bir tasavvuf ehli otururken, sohbete bilmeyenler veya bildiğini “sananlar” için “Tasavvuf nedir?” sorusuyla başlamak en doğrusu olur herhalde...
- Pek çok farklı tarifi yapılmıştır ama tasavvuf insanın insanlığını bulma yoludur. Benim hocam Kenan Rıfai Hazretleri ise şöyle buyuruyor; üç çeşit gözlük vardır. Birinci tip gözlük yalnız yakını gösterir.

“Hipermetroplar” için yani...
- Aynen öyle oğlum. Genelde kudret ve güç sahiplerinin taktığı, sadece içinde yaşadığımız dünyayı gören bir gözlük düşün... Yalnızca kime ne iyilik ya da ne kötülük edeyim diye düşünürler. Kendi maddi işlerinden başkası onları ilgilendirmez. Hep şaşı bakarlar, çift görürler, aradaki sebeplere takılıp kalırlar.

Sanırım günümüzün en “popüler” gözlüğünden bahsediyorsunuz...
- Bir de ilki gibi makbul olmayan, yalnız uzağı gösteren gözlük var. Bu da sadece öbür alemle uğraşan, tabiri caizse “uçan” insanların taktığı türdür.

Ya sizin taktığınız?
- Üçüncüsü ise hem yakını hem de uzağı gösterendir. Şu an seninle konuşuyorsam seni mutlu etmek için değil de, Allah’ım benden memnun olsun diye konuşuyorum. Yani edepli yaşamak, her yaradılışta Allah’ın isimlerini görerek onlara hürmetle muamele etmek, Allah’tan gayrının olmadığını, yegane varlık olduğunu anlamaktır. Kısaca dinin güzel ahlakla yaşanması ve edeptir tasavvuf... Hocamın bana taktığı o gözlük olmasaydı Kuran’ı da, Mesnevi’yi de anlamam mümkün değildi.

Mesnevi’yi görmekten, anlamaya nasıl terfi ediyor insan?
- Bir dönem hayatımda mutluluk ve huzur arıyordum, karşıma Mevlana çıktı. Bütün yaşamım değişti. Her şeyi bildiğimi sanıyordum ama bilginin kemale ermesinin ancak uygulamakla olduğunu Mevlana sayesinde öğrendim.

Nasıl bir ışık saçtı Mesnevi yolunuza?
- Mesnevi Kuran’ın şerhidir. Okudum, kendimi tanıdım her gün, başka bir vasfımı tanıdım, tekrar okudum, neleri putlaştırdığımı gördüm. Yalnız bunları hocamın şerhiyle yaptım.

Siz Mevlana’dan önceki hayatınızdan bahsettiniz. Peki Şems ile karşılaşmadan önce Mevlana nasıl biriydi?
- Herkesin aşık olduğu, önünde eğildiği çok ulu bir alimdi. Şems ile karşılaşınca alimliğinden vazgeçip Musa’nın maddi alimliğinden Hızır’ın “ilmi ledun” yani mana ilmi alimliğine yükselmiştir.

Yani Şems, Mevlana’nın hayatına Hızır gibi mi girdi?
- Aynen oğlum, Şems ona Hızır vazifesi yaptı. Ama Mevlana da öyle bir Musa’ydı ki, Hızır’ının hiçbir söylediğine karşı çıkmadı. Bu yüzden ben ona Müslüman Musa diyorum. Onların karşılaşmaları ezelde olmuştu zaten, ezeli bir nasipti. Şems onun ruhu, Mevlana da kalbiydi. Karşılaşınca ruh ve kalp aynı vücutta birbirlerini tanır oldu.

Birbirlerini tamamlayan ama tamamen zıt iki karakter...
- Şems, baştan aşağıya güneşti. Nasıl ki güneşe bakılmaz, ellenmez, ulaşılmazsa, nasıl ki her saniye içinde binlerce bomba patlarsa, Şems’in hali de işte öyleydi. O bu dünyada yaşamıyordu, o yüzden onun öbür alemle ilişkisini herkesin anlaması mümkün değildi.

BİZ ŞEMS’İ MEVLANA’NIN GÖZLÜĞÜYLE TANIDIK

Haberin Devamı

IŞİD Müslüman değildir

Şems’i anlamak için de o gözlükten mi takmak gerekiyordu?

- Ne güzel söyledin oğlum. Ona bir gözlük lazımdı ki dünya onu tanısın. Güneş gözlüğü Mevlana oldu. Mevlana ona tahammül etti, anladı ve Allah tecellilerini gördü. Yani ona gözlük oldu. Bizler Şems’i Mevlana gözlüğüyle tanıdık.

Peki Güneş’in batışı... Mevlana’ya hangi dersi vermek içindi?

- Onların ilişkisi mürid-mürşid beraberliğiydi. Tekamül ancak mürşidle olur. Eğer mürid, mürşidin şekline tapıyorsa, gerçi Mevlana’da böyle bir durum yoktu. Ama sadece Şems’te Allah’ı görebildiğine inandığı bir devirde Şems kendini aradan çekti. O olmasa da her yerde tecelli edenin Allah olduğunu öğretti Mevlana’ya. Zaten Şems, gidişinden sonra “Güneş battıysa ne oldu, ay çıkmadı mı? Ay battıysa ne oldu, yıldız yok mu” diye Mevlana’ya bu gerçeği dile getirdi.

Mevlana’nın “Şefkatte, merhamette güneş gibi ol, ayıpları örtmekte gece gibi ol” sözündeki gibi değil artık çoğu dostluklar...
- Mevlana der ki “Dost, dostunun yaptığı hatadan kendi yapmış gibi yüzü kızarandır”. Allah’ın birliğinde birleşen kişiler gerçek dost olur. Bunun dışındaki dostluklar dostluk değildir ki...

Yani gönülleriyle değil, kalpleriyle severler öyle mi?
- Kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru vurursa, bunun adına gönül denir. Anlamı da aydınlanmış kalptir. Gönülden sevmek lazım oğlum... Hatta ruhun sevmesi lazım.

Haberin Devamı


KALBİN RUHA BAKAN TARAFIDIR VİCDAN

Günümüzdeki kişisel gelişim kitaplarının kaynağının Mevlana’nın “kalbini dinle” sözü olduğunu söyleyebilir miyiz? Kalbimiz konuşur mu sahiden?
- Bulduğumuz bütün çalışmaların kaynağı tasavvuftur, sadece kişisel gelişim kitaplarının değil... Kalbimizden çok vicdanımız konuşur. Kalbin ruha bakan tarafıdır vicdan. Kalp ruhla ilişkiliyse, vücut içinde hakimiyet vicdanın olur. O zaman konuşur ve sana doğru yolu gösterir. Ama nefsin de konuşur.

Sesin hangi taraftan geldiğine nasıl karar vereceğiz?
- Vücut denen bu kalıbın arzu ve isteklerinin yönlendirdiği benliğe ama aynı zamanda tekamül edebilme özelliğine sahip haline nefs denir. Nefsi terbiye etmenin tek yolu istediklerini vermemektir. Nefsin konuşur ama daima yanlış yolu gösterir. O yüzden eğer vücut huzur içindeyse, vicdanını yani doğruyu dinliyorsun demektir.

Allah’ın tecellisini her yerde görmek lazım diyorsunuz da bunu ateistler nasıl hissedecek?
- Sıkıntı ve hastalığın olduğu yerde Allah’ın yanımızda olduğunu ateist bile hisseder. Ateistler aslında bizden bile daha çok Allah’ı düşünürler. Çünkü reddedecek şeyler ararlar. Allah’ın tecellisine inananlar ise sıkıntı ve bela anında huzur bulurlar. Ne güzel şeydir bu oğlum düşünsene...

Mutlaka öyle de bela anında huzuru bulmak da o kadar kolay olmasa gerek...
- Yapanın ve yaptıranın Allah olduğunu hatırladığın sürece çok kolay aslında. Yaşananları aklınla değil de gönlünle idrak etmen lazım. Allah, “Annene olan sevginle beni mukayese edersen köpükle deniz gibidir” diyor. Seni annen o kadar koruyorsa, bir de Allah’ın nasıl koruduğunu düşün. Yaşattığı şeyin aleyhine olması söz konusu olabilir mi?

Olamaz tabii ama mesela evlat acısı gibi büyük bir acı çeken kişinin de bunu hemen kabullenmesi beklenemez herhalde...
- Bunu idrak etmeye başladığın zaman korkular, sıkıntılar ortadan kalkar. Hasta mı oldun? “Aaa benim için hayırlıdır” diyeceksin. Sevdiklerini kaybetmeye gelince... Yüzyılın en büyük sorunlarından biri ölüm korkusu. Batı bunu göz ardı ederken, Doğu ise sürekli bu korkuyla yaşıyor. Oysa biz tasavvufta korkuyu bir zevk haline getiriyoruz. Ölüme “Sevgiliyle kavuşma”, “düğün gecesi” olarak bakıyoruz. Bu yüzden de hayatımız daha zevkli bir hâl alıyor.

Haberin Devamı


“BENİM” DEDİĞİN HER ŞEY SENİ CEHENNEME SOKAR

IŞİD Müslüman değildir

Kıyamet Ayetleri’ni de bu yüzden mi çok seviyorsunuz?
- Evet, çünkü insanın önce bu dünyada kıyametinin kopması ve ölmeden evvel ölmesi çok önemli. Kuran’da Allah’ın kıyamette sadece “Bu mülk kimin?” diye soracağı yazıyor. Aslında Allah bize bu soruyu hayatımızın her dakikasında sormakta. Sana verdiği evlat için “Benim” dersen yandın. “Her şey senin Allah’ım” diye kalbinden geçiriyorsan yaşadın. Çocuğunu sevebilirsin, fakat onun ve hiçbir şeyin sana ait olmadığını bilirsen kıyametin zaten kopmuş demektir. Doğmamış, doğurmamış gibi hissetmek lazım...

O ne demek?
- Bir evladın varsa, ona tapmaktan vazgeçip duygularını sevmeye döndürürsen ancak mutlu olabilirsin. Bazen sevgi, yerini tapmaya bırakıyor. Kuran’da yazdığına göre Cehennem’in kapıcısının adı Malik. “Benim dediğin her şey seni cehenneme sokar” diyor. Cennetin kapıcısının adı ise Rıdvan; “Razı oldum Allah’ım dediğin her şey de seni cennete sokar” diye buyuruyor.

Haberin Devamı


TASAVVUF ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ KURUYORUZ

Yıllardır pek çok talebeniz oldu. Şimdi sırada akademik öğrenciler var...
- Türkiye’de ilk defa İlahiyat Fakültesi bünyesinde olmayan, tasavvuf profesörlerinin ders vereceği Üsküdar Üniversitesi dahilinde bir Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü kuruyoruz. Bu sayede şubat ayından sonra Türkiye’de doktorundan mühendisine, bütün branşlardan öğrenciler gelip tasavvuf üzerine master ve doktora yapabilecek. Bizim orada öğretmemiz gereken tarikat, tekke değil de Ahlak-ı Muhammed, edep, hoşgörü ve birlik. Daha başlangıç aşamasındayız, fakat amacımız bu enstitülerin Anadolu’ya yayılması.

“Mülk Suresi Tebareke” adlı yeni kitabınız da satışa çıkıyor...
- Tebareke’nin üzerimizde yarattığı aşk, anlam, idrak, Rabb’a hürmet, mürşide saygı, yaratılışın sebebi, kıyamet, dünya ve ahirette mülk edinme, varlık haline geçişimizin sebebi ve bütün bunlarla görüyoruz ki Tebareke bütün soruların cevabıdır. Sanki insanlık aleminin tüm merak ettiği şeylerin bire bir cevabı Tebareke’nin tasavvufi açıklamasında bulunmaktadır. Okuyan kişilerin de benimle aynı fikirde olacaklarına inanıyorum.

Sizin için “modern zamanların Hz. Rabia”sı diyorlar...
- Estağfurullah... Tırnağının kiri olayım diye dua ediyorum.

Haberin Devamı


HER BEDDUADA ÜÇ TANE MUAZZAM GÜNAH İŞLİYORUZ

Gelelim beddua konusuna...
- Allah korusun!

“Haklı beddua” olabilir mi hocam?
- Bu devirde olmaz, sadece peygamberlerin beddualarında haklılık olabilir. Ama mesela Hz. Nuh “Allah’ım onları mahvet” derken “Nefislerini mahvet de ruhlarını ortaya çıkar” demek istemiştir diye yorumluyor İbn Arabi Hazretleri.

Peki ya önüne gelene bela okuyan insanlar?
- Ah oğlum öyle büyük hatalar yapıyoruz ki... Birincisi, Allah’a “Sen buna verilecek cezayı bilmiyorsun, gel ben sana öğreteyim” diyoruz. İkincisi “Yapanın yaptıranın sen olduğunu unuttum” demeye getiriyoruz. Son olarak da “Ben yapmazdım, sen yaptın” diye isyan ediyoruz. Anlayacağın bir bedduayla üç tane muazzam günah işliyoruz. Her bedduada benlik, kibir ve Allah’a bir şey öğretmeye çalışmak gibi hadsizlik var, haşa. Onun için uzak durmak lazım.

Beş vakit namazında, zekatını veren, orucunu tutan, dini vecibelerini yerine getiren, dışarıdan baktığımızda tam bir Müslüman olarak görülen kişiler beddua ederse ne olur peki?

- Allah bunlara hiç önem vermez, ibadet sadece bize faydalıdır. Kula farzdır. Allah’ı memnun etmenin yolu ise ibadet sayesinde kalbi temizlemekten geçer. İnsanın Allah’la iletişim içinde olması için; ruhunu saf tutması, insanları sevmesi lazım. Kime beddua ediyoruz? Allah’ın ruh üfleyerek yarattığına beddua edersek direkt Allah’a gider o beddua.

Neden beddua etme ihtiyacı duyuyoruz peki, şeytanın hain oyunlarına mı kanıyoruz?
- Nas Suresi’nde buna vesvese denir. “Ay böyle mi yapsaydım, yoksa şöyle mi yapsaydım?” diyerek içinde bir kaynama başlıyor. İşte içinde böyle bir cehennem kuruluyorsa, nefsin azmış demektir. Azmazsa nefisle mücadele etmeyiz, o yüzden arada azmasında fayda var. (Gülüyor)

Günümüzde insanların İslam’ın getirdiklerinden uzaklaştığına inanıyor musunuz?
- Gerçek Müslümanlık artık bir avuç insanda var. Beddua bizde, vakte riayet etmemek bizde, kin, nefret, kibir bizde. Bunlar dinimizde katiyetle yasak olan huylar. Böyle davrandığımız zaman biz Müslüman değiliz. Birinin nüfus kağıdında Müslüman yazması, benim için bir şey ifade etmiyor. Peygamberimizin ahlakını giyinmek, onun söylediklerini uygulamak lazım.


KİBRİN PANZEHİRİ AŞKTIR AŞK İNSANIN KURTARICISIDIR

IŞİD Müslüman değildir

En büyük günahlar arasında kibir de var...
- Bilmeden de o günahı işliyoruz. Kibrin panzehiri aşktır. İnsan aşık olduğu zaman kendinden daha çok aşık olduğu kişiyi düşünmeye başlar, bu onun kurtarıcısıdır. Çünkü o zaman sadece ben demekten vazgeçer. İnsan yalnız kendini düşünmeye başlarsa hayatta onu çok zor sınavlar bekler.

Yaşadığımız her şey aslında bir nevi sınav değil mi zaten?
- Öyle tabii. Geçenlerde ara ara ders vermeye gittiğim ABD’deki bir üniversitede öğrenciler “Hep hayatın bir sınav olduğunu söylüyorsunuz. Hiç mi rahata eremeyeceğiz biz?” diye bir soru yöneltince ben de onlara kaçta kalktıklarını sordum; 6’da kalkıp okula geldiklerini söylediler. “Kaç para veriyorsunuz ders başına?” dedim; normal bir üniversitede ders başına 1500-2000 dolar veriyorlar. “Sıkıntılı bir şey değil mi bu?” diye devam ettim, “Evet çok sıkıntılı” dediler. “Bir de sınava giriyorsunuz, o daha da sıkıntılı” deyince onu da kabul ettiler. “Üstelik bütün bunlar için para ödüyorsunuz” diye de ekledim. E o zaman hayatın sınav olmasına neden takıyorsunuz? Üstelik Allah sizden bunun için para da almıyor. (Gülüyor)

Gözlerini korkutmuşsunuz iyice...
- Peki neden yapıyorlar bunları? Çünkü okuldan mezun olduğun zaman sana değer veriliyor, hayatını ona göre idare ediyorsun. Aynı okulda olduğu gibi hayatta da budandığın zaman yeni meyve verebilirsin. E nasıl budanacaksın? Önüne çıkan imtihanlarla tabii ki. Bu ellerini açıp “Bana çile ver Allah’ım” demek değil. Haşa. O haddini aşmak olur, ama dert geldiği zaman itirazı terk etmen gerek. Peygamberimize sormuşlar “Mutluluk nedir?” diye; “Halinden memnun olmak” cevabını vermiş. Aslında her şey o kadar basit ki oğlum...

YILDIZLAR SİZİ ETKİLER AMA SİZ DE ONLARI ETKİLERSİNİZ

O mutluluğu getiren “basitin” içinde nazar ve büyünün yeri var mı?
- Tabii ki büyü vardır ama biz o konuyla çok meşgul olmayız. O üç harfli güzel yaratıklara da çok takılmayız. Çünkü onların da lazım olduğunu düşünürüz. Gelecekten haber almak da bizi meşgul etmez. Astrolojiyi kullanırız, çünkü Hz. İdris ve İlyas’a inanırız. Fakat bu yolla gelecekten haber almaktan kaçınırız, fal baktırmayız. Kaderimizde ne varsa onun yaşanacağını düşünürüz. Ama onun yaşanma biçimini değiştirebileceğimize inanırız. Hatta Mevlana Hazretleri’nin çok güzel bir sözü vardır; “Evet, yıldızlar sizi etkiler ama siz gerçek yıldızınızı, yani kamil insanı bulduğunuzda, o zaman siz yıldızınızı etkilemeye başlarsınız” der.

Bu aralar tasavvuf astrolojisi diye bir şey de çıkardılar...
- Tasavvuf moda oldu ya oğlum, bu yüzden onunla ilgili pek çok şey çıkabiliyor. Tasavvufun niye ayrı astrolojisi olsun? Her manaya iman eden tasavvuf her şeyi Müslüman eder.

Bunu biraz açar mısınız?
- Müslüman etmekten gaye; her şeyi ahlaki değerler içinde kullanmaktır. Allah’ın olduğu her ilmi kabul eder, hiçbir şeyi reddetmez, haram işin dahi bize ahlak öğretmek için bazı insanlar tarafından yapıldığını bilir. Kimseyi eleştirmez, başkasında gördüğü bütün kötü huyların da, iyi huyların da kendinde olduğunu bilir.

Maalesef farklılıkların ve farklı düşüncelerin sevilmediği bir dünyada yaşıyoruz. Sokakta, evde, sosyal medyada tahammülsüz tavırlar sergiliyoruz. Nereye “koşuyoruz”?
- Zamanında İbn Arabi’ye “Peygamber dönemi ne güzeldi, şimdi çok bozulduk” demişler, o da “Elan kemakan, gene aynı devri yaşıyoruz” diye cevap vermiş. Her dönemde böyle insanlar vardır. Herkesin Allah’ı farklı. Kuran’da Taha Suresi 49. Ayet’te Hz. Musa’ya soruyorlar “Senin Rabbin kimdir?” diye. O da “Bizim Rabbimiz her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir” diyor. Öyleyse senin ismin farklı, benim farklı, onun farklı... Ben Allah’ımı benim ismim ile sen Allah’ını senin ismin ile tanıyorsun. Farklılıklar şart! O farklılıklarla ahlak ve barış içinde yaşamak da şart! Ülkemizde görmek istediğimiz manzara bu. Öyle ana konularda birleşelim ki...

Biz ancak acılarla birleşebiliyoruz.
- Kavga ya da savaş olacak illa ki... Çok sevdiğim bir Alevi dedesi, oğluna “Oğlum aşure yaparken anneni hiç seyrettin mi?” diye sormuş. Çocuk “Tabii” diye cevap verince, “Nohut, fasulye, buğday ayrı ayrı kaynatılır. Hepsinin farklı şahsiyeti vardır, beraber kaynatılmaz. Bir araya getirdiğin zaman o aşure olur ve insan afiyetle yer. Eğer hepsini aynı kazanda kaynatırsan ona yav denir, onu da hayvan yer” demiş. Allah bize, “Ben sizi iyilikte yarışın diye farklı yarattım” diyor.

Müslümanlar arasındaki mezhep kavgaları için ne düşünüyorsunuz?
- Biz şeklen Sünni’yiz ama Ali evinden çıktığımız için de Alevi’yiz. Ben kavga ve nefretle beslenenlerin Müslüman olabileceğini kabul edemiyorum. Peygamberimiz “İslamiyet 73 fırkaya ayrılacak. 72’si bölünecek, bölünmeyen tek fırka bendendir” diyor. Eğer Peygamber’in yolundan gideceksen Alevi’yi, Şii’yi, Sünni’yi, Şafi’yi, Hanefi’yi kabul edeceksin.

Peki neden bu denli kutuplaşmalar yaşanıyor sizce?
- Alevileri ve Sünnileri ele alırsak, iki tarafın da siyasete alet olmuş taraflarının çok zararlı olduğunu söyleyebilirim. Alevilik zaten bir mezhep değildir, “Ali evinden çıkma” demektir. Bektaşi tarikatının bir koludur. Sen Hacıbektaş’a, ben de Hz. Mevlana’ya daha yatkın olabilirim. Herkesin kendine uygun bir tarafa meyli vardır ama bu diğerlerini az sevdiği ya da kabul etmediği anlamına gelmemeli. Çünkü bu mübarekler, Allah’ın çeşitli aynalarda tecellisi gibidir. Hz. Ali olmadan ilim olmaz, ilim olmadan Allah sevilmez. “Ali ilmin kapısıdır, ben şehriyim. Evlere lütfen kapılardan girin” diye buyuruyor Hazreti Peygamber. “Ali’yle ben aynı nurdandık, burada ayrıldık” diyor.

Ayrımcılığa sebep olanlar günah işlemiyor mu?
- Bu ayrımı yapanların ne Alevi, ne Sünni, ne Kürt, ne Türk, ne sağcı, ne solcu olduğuna inanıyorum. Bir ülkeyi mahvetmek, bölmekten geçer. Böl, karşısına geç seyret... Bugünlerde işte buna şahit oluyoruz maalesef...

IŞİD’i sormadan geçemeyeceğim.
- Müslüman görmüyorum IŞİD’i. Terörist gruplarda dini sahiplik olamaz. Terörle din bir arada yürümez. Allah, Kuran’da sadece savunma savaşını emrederken, terörü İslam’la nasıl bağdaştırdıklarını anlayamıyorum.

"İnsan aşık olduğu zaman kendinden daha çok aşık olduğu kişiyi düşünmeye başlar, bu onun kurtarıcısıdır. Çünkü o zaman sadece ben demekten vazgeçer. Yalnız kendini düşünmeye başlarsa hayatta onu çok zor sınavlar bekler. "


GÜLBEN’İ HACCA İÇİNDEKİ SEVGİ GÖNDERDİ

Rehberliğinizde hayatına yön veren isimlerden biri de Gülben Ergen... Balayında hacca gitmesini Gülben’e siz mi önerdiniz?
- Haşa, ben kim oluyorum da böyle bir öneri yapayım? Olsa olsa Gülben’in içinde oluşan sevginin sonucudur o...

Göz önünde bir ismin ruhani değişimine hepimiz şahit oluyoruz. Bunda sizin payınız büyük sanırım.
- İnsan vardır, baştan çok güzel bir yoldadır, “Ben buna daha ne yapayım?” dersin. Bir de insan vardır, zor bir hayattan gelir, kendini aşar ve Allah’a yönelir. Gülben’le biz ilk Hz. Mevlana’nın türbesini ziyarete gittiğimizde, duaya girdik. Çok etkilendi, baktım eli ayağı titriyor, “Sen çık biraz hava al” dedim. O da gitmiş türbenin çıkışında oturmuş, yanına gelen yaşlı bir beyefendiyle sohbete başlamış. O sırada bir hanım, fotoğraf çektirmek istediğini söyleyince Gülben de “Burası böyle şeyler için uygun değil” demiş. Kadın başlamış “Sen ne terbiyesizmişsin, seninle konuşulmazmış” diye söylenmeye. Gülben “Sen ne biçim konuşuyorsun?” diye cevap verince yanındaki adam tutmuş elinden ve “Şimdi kaybettin işte. Deminden beri söylediklerinin bir anlamı kalmadı. Sen o karşındakinin Hz. Mevlana olup olmadığını ve seni imtihan edip etmediğini nereden biliyorsun?” diye sormuş.

Hem doğru hem de biraz sert olmuş...
- Gayet tabii oğlum. Bunu böyle idrak edebilen insan benim için çok güzeldir. Gülben’in evlenmesi, eşinin de aynı yolda olması, manevi inançlarının güçlü olması, birçok şeyden vazgeçmesi pek özel durumlar.

Öğrendikleriyle kendini mi aştı?
- Kimse kimseye bu alemde hiçbir şey öğretemez. Senin içinde o bilgi var zaten. Ben konuştuğum zaman sen “Aaa bu kadın bilgili” diyorsan o bilgi aslında sana aittir, sadece bugüne kadar ortaya çıkmamıştır. Gülben’in de ezelinde bu güzellik varmış. Fakat artistlik, çevre, alkışlanmak, sevilmek, ön plana çıkarılmak kadar tehlikeli bir şey yok bu dünyada. İnsan hemen kendini bir şey oldum zannediyor. Bal tutan parmağını yalar derler. Onun için yapanın yaptıranın Allah olduğunu anlamadan, kalbin iman etmeden ortaya çıkmamak lazım.

Eşi de şöhretli bir kadınla evlenerek büyük bir yük aldı üzerine aslında...
- Ama evlenmiş işte. Dört çocuğu bir araya getirmişler. Aynı yola baş koymuşlar. Ben zaten eşine “Çok büyük bir işe kalkıştığını biliyorsun değil mi?” diye sordum. “Size bir sürü yorumlar olacaktır, çünkü çok ortadasınız. Tüm bunları göze alıp Allah’a yönlenebilirseniz, birbirinize hürmetiniz artar” dedim.

Yazarın Tüm Yazıları