Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Huysuz'a küstüm

Birçoğumuz onu “Pop Star”ın jüri üyesi olarak tanıdı. Sivri yorumları ve şahsına münhasır bakış açısıyla bir anda Türkiye’nin anti-kahramanı oldu.

Halbuki o cümlelerinin arkasında televizyonculuğun mutfağında ülkenin en büyük projelerine imza atılmış uzun yıllar vardı... Armağan Çağlayan, hangi işe soyunsa tarzını ve farkını hemen hissettiren biri... Şimdilerde Radikal’de yaptığı muhteşem röportajlarla kalemini her geçen gün biraz daha sivrileştiriyor. Onunla bol dedikodulu, oldukça atarlı, yer yer göndermeli uzun bir muhabbet ettik. Buyrun yazabildiklerimle güzel bir pazar keyfi yapın. Sonra, yazdıklarım buysa bir de yazamadıklarımı hayal edin...

Huysuza küstüm

* Çocukken de dilin böyle pabuç kadar mıydı?

- Yok be hiç de öyle değil, pamuk gibiymişim! Zeynep Kamil’de doğup; ipek halılarıyla meşhur, kutu gibi sevimli Hereke’de büyüdüm. Ama bir görsen, usluluktan ölüyormuşum... Hiçbir zaman sokaklarda oynayan bir çocuk olmadım. İşim gücüm defterler, kalemlerleydi...

* Ailece ilginçsiniz galiba... Millet taşı toprağı altın diye İstanbul’a gider, sizinkiler tutup Hereke’ye göçmüş.

- Hikayemiz Hereke’de geçiyor ama annemin babası, yani dedem aslen Gümüşhaneli... Demokrat Parti iktidara gelince, CHP’li diye Hereke’ye sürmüşler. Yol parası bile verilmeyen dedem, beş çocukla günler süren bir tren yolculuğu sonrasında varabilmiş ancak kasabaya.

* Aile dizilimine girmeden, babanla annenin tanışmasına gelsek mümkünse...

- Manyak mısın, hem soruyorsun hem de lafı ağzıma tıkıyorsun (gülüyor). Babamlar aslen Çerkez ama Düzce’de yaşıyorlar. Hereke’deki Sümerbank’ta çalışırken, öğretmenlik yapan annemi beğeniyor, görücü usulü evleniyorlar. Sonrası klasik hikaye; ben ve kız kardeşim dünyaya geliyoruz. Annem çalıştığı için de beni anneannem büyütüyor.

* Öğretmen annenin arkasından ağlamıyor muydun “beni de okula götür” diye?

- Yok ya evde hayatım çok güzeldi. Ama anneannemler İstanbul’a taşınınca bir anda depresif bir ruh haline büründüm. Bakacak kimse olmadığı için annemle okula gitmek zorundaydım. Canım istediğinde derslere giriyordum. Kendi kendime okumayı söktüğüm fark edilince 5,5 yaşında, bir türlü bitip tükenmeyen mürekkep yalama maceram başlamış oldu (kahkahalar).

* Torpil de yapıyor muydu annen “ileri zekalı” oğluna?

- Torpilin t’sini bile görmedim! Annem de, babam da inanılmaz disiplinli insanlardı. Hatta peder üzerine bir de aşırı cimriydi (gülüyor).

* Bildiğimiz Moliere’in “Cimri”si gibi mi?

- Tam üstüne bastın! Ailesine son derece bonkördü ama ömrühayatımda etrafındakilere bir simit bile ısmarladığına şahit olmadım. Bunun yanında müzik seti ya da video çıkar çıkmaz ilk alan da o olurdu. Özellikle sağlığına çok önem veren bir adamdı. 1945’lerin “Secret”ı sayılabilecek Victor Pauchet’nin “Nikbin Olunuz” kitabını okuyup, hayatını ona göre programlardı.

BABAM DETOKSU 40 YIL ÖNCE KEŞFETMİŞTİ

* Bir kitap okudu ve hayatı değişti desene...


- Aynen öyle! Mesela haftanın bir günü sadece kayısı, diğer günüyse elmayla beslenirdi. Al sana şimdilerin detoksu işte (gülüyor). Pilates henüz keşfedilmediği için kitaptaki esneme hareketlerini birebir uygular, işe de bisikletle ya da yürüyerek giderdi. Akşam sofrası güneş batmadan önce hazırlanırdı. Babam makarna ve pilavı asla ağzına sürmezdi. O yıllarda Hereke’de kepekli ekmek bulunmadığı için İzmit’ten getirir ve günde sadece bir dilim yerdi. Ama bu kadar sağlıklı yaşamasına rağmen hastalıktan kaçamayıp, 43 yaşında Alzheimer oldu.

* Alzheimer olduğunu ilk nasıl anladınız?

- Kız kardeşim evlenip Almanya’ya taşınmıştı. Bir pazar kahvaltısı için ailece bir araya geldik. Babam kahvaltının tam ortasında ablamı gösterip “Bu or..u, bu çocukları kimden peydahladı?” diye sordu. O anda sofraya bomba düşmüş gibi oldu! Ben, sakince “Baba, kardeşim Hikmet’le evlenip Almanya’ya taşındı ya. Bunlar da çocukları” diye açıklamaya çalıştım. Sonra da annemi mutfağa çekip, “Yarın ilk iş doktora gidiyoruz” dedim. İki dakika sonra masaya döndüğümüzde babam sanki az önce öyle bir facia yaşanmamışçasına normal davranıyordu...

* Bu durum ister istemez sizin de ruh halinizi bozmuştur...

- Bozmaz olur mu? Ertesi gün annem sabaha karşı 4’te babamı kapıda yakalamış. Peder, takım elbiselerini giyip kravatını takmış “Ben delegeyim. Ecevit arayıp CHP kongresine çağırdı. Acil gitmem lazım” diye veryansın etmiş. Sabah soluğu doktorda aldık. Önüne boş bir kağıt koyup, “Saat 6’yı çiz” dediler. Biliyor musun, Alzheimer hastaları akreple yelkovanı söylenilen saate getiremezmiş. Gözümün önünden hiç gitmez o sahne. Ardından da babamdan, saat 7:10’u ve 6:15’i çizmesini istediler ama sonuncusunu yapamadı. Diğer testlerle birlikte Alzheimer olduğu kesinleşti.

* Asıl zorlu süreç bundan sonra başlamıştır...

- Babam aynı zamanda Parkinson olduğu için yürüme zorluğu da çekiyordu. Bir gün annem yemek pişirirken Parkinson olduğunu unutup, yanına gitmeye çalışmış. Düşünce de kalçasını kırıp, yatağa mahkum yaşamaya başladı. İnanır mısın, anneciğim babam ölene kadar bir an bile of demeden başından ayrılmadı.

* Hayatta hepimizin ayrı bir sınavı var işte...


- Gerçekten de öyle! İnan annemin onun üzerindeki hakkı kesinlikle ödenemez. Onları ziyarete gittiğimde, babamın odasına girmeden geri döndüğüm çok olmuştur. Çünkü o koca çınarın çaresizliğini ve günbegün ufaldığını görmeyi asla kabullenemiyordum.

* Ne kadar sürdü bu durum?

- Alzheimer’da üç evre varmış; ilki yakınlarını, ikincisi ağızdaki lokmayı yutmayı, üçüncüsüyse nefes almayı unutmak... Eğer son evreye kadar yaşarlarsa Alzheimer hastaları boğularak ölüyor. Babamın da sonu maalesef ki öyle oldu.

EKRANDA BENİ GÖRÜNCE AĞLARMIŞ BABAM

* Oğlunu televizyonda görüp gururlanamadı mı yani?

- Allah’tan o günleri gördü. “Pop Star”ın ilk başladığı dönemde televizyonda beni gösterip ona “Kim bu?” diye soruyorlarmış. O da “Armağan” diyormuş. Zaman ilerledikçe adımı hatırlayamayıp, “oğlum” demeye başlamış. Son zamanlarında da beni ekranda görünce hiç konuşamayıp, sadece gözlerinden yaşlar süzülüyormuş...

* Yaşadığın bu travmadan sonra “ya aynıları bir gün benim de başıma gelirse” diye geçirmiyor musun içinden?

- Valla genetik olarak babama çok benzediğimden, bazen birilerinin adlarını unutunca panik oluyorum. Acaba kontrole mi gitsem, belki de başlangıç alametleridir diye düşünüyorum. Eğer erken teşhis konulursa, Alzheimer ilaçlarla beş yıl ertelenebiliyormuş. Ama babam gibi; ne organik beslenmeyle, ne yürüyüşle aram var... Kim bilir belki de oradan yırtarım (gülüyor).

Huysuza küstüm

BURHAN KUZU ÜNİVERSİTEDE HOCAMDI

* “Nasıl olsa dilim bu kadar uzun ve sivri, benden iyi avukat olur” düşüncesiyle mi hukuk okumaya karar verdin?

- Aslında psikolog olmak istiyordum ama babam o bölümü “Deli doktoru olup ne yapacaksın” deyip yazdırmadı bana. Öyle avukat, hakim ya da savcı olmak isteyen idealist tiplerden de değildim. O dönem üniversiteye girmek çok zordu. Ne çıkarsa bahtıma deyip tercihlerimin arasına İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni de yazdım. Mezun olduktan sonra da uluslararası ilişkilerde yüksek lisans, işletmede doktora yaptım. O değil de, benim hocalarım kimdi senin ondan haberin var mı?

* Bu kadar uzun eğitim hayatında, dersini aldığın hocalar arasından tanıdıklarımız vardır elbet...

- Röportajcı oldun da, dinlemeyi bir türlü öğrenemedim. Hep car car sen konuşuyorsun (gülüyor). Burhan Kuzu, Ferman Demirkol, Deniz Ülke Arıboğan ve Ufuk Uras senin tanıyabileceklerin...

* Desene sen daha o yıllarda koalisyonu kurmuşsun...


- Aynen öyle (kahkahalar)! Burhan Hoca’nın; Cumhurbaşkanı’nın en çok oy alan partinin başkanına başbakanlık teklif etmek zorunda olmadığı, herhangi bir milletvekiline de aynı yetkiyi verebileceğini; o kuramazsa da ikinci bir kişiye gidilebileceğini anlattığı konuşmalar bugünlerde gözümün önünden gitmiyor hiç. Ferman Hoca’nın da doğru dürüst ders anlatamadığı için öğrencileri kızdırdığı, bu yüzden de polis korumasıyla sınıfa geldiğine şahit oldu bu gözler. Ufuk Hoca’nın o zaman da kafası dağınıktı. Bir şey sorardım, aradan beş dakika geçtikten sonra cevap verir ama bambaşka bir şey anlatırdı (gülüyor). Aa bu arada yapımcı Faruk Aksoy ve eski Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu da sınıf arkadaşımdı.

* Kopya veriyor muydun arkadaşlarına?

- Ne kopyası, tuttuğum notları bile paylaşmazdım! Bu konuda çok pintiydim. İsteyen olursa “Sabahın köründe kalk sen de derse gir, adam gibi kendi notunu al” diye terslerdim (gülüyor).

MED YAPIM’A KABUL EDİLDİĞİM GÜN ŞIRNAK’A ATAMAM ÇIKTI

* Notlarını bile paylaşmayacak kadar ihtiraslı bir hukukçu olan Armağan, nasıl oldu da kendini birden bire mahkeme salonu yerine ekranlarda buldu?

- Öyle dediğin gibi birden bire olmadı tüm bunlar! Fakülteyi bitirdikten sonra İzmit’te dört sene iş hukuku avukatlığı yaptım. Hiç unutmuyorum, bir 30 Ağustos sabahı “Artık ne bu işi daha fazla yapmak, ne de bu kasabada kalmak istiyorum” diye istifamı verip, aldığım 2 bin 500 TL tazminatla tuttum İstanbul’un yolunu...

* Zaten o para İstanbul’a gelene kadar bitmiştir...

- (Kahkahalar) Neyse ki babamın dükkanının kirasını ben alıyordum, ev de kendimizindi. İki yıl boyunca işsiz yaşadım ama bizimkiler sürekli çalış diye baskı yapmaya başlayınca, çaresiz yine Adalet Bakanlığı’na başvurdum.

* Kürkçü dükkanına dönüş...

- Beş sene avukatlık yapanlar, hakim ve savcılık sınavına girmeden bakanlığa başvurup atanabiliyorlardı. O günlerde en yakın arkadaşım “Televizyonda hazırlık elemanlığı yapacak birini arıyorlar. İster misin?” dedi.

* Hazırlık elemanlığı ne demekmiş ki?

- Çaycının bir üstü ya da kibarcası “runner” (kahkahalar)! Kabul edip Fatih Aksoy’la görüşmeye gittim. Med Yapım kurulalı daha 12 gün olmuş. İşi kapmanın verdiği sevinçle tam eve giriyordum ki, kapıda “Acil Sahrayıcedid Karakolu’na başvurunuz” yazılı bir evrak buldum.

* Hayırdır, yine birine mi saldırmıştın Armağan?


- Başlangıçta ben de öyle düşünüp, panik oldum valla (gülüyor). Tırsa tırsa karakola gidince, bütün polisler “Oo hoşgeldiniz” diye ayağa kalktı. Meğer bakanlık başvurumu onaylamış ve Şırnak’a savcılık atamam gelmiş (kahkahalar). “Bu kağıdı imzaladığınız an geri dönüşü olmaz” dediler. “Dışarıda hava alıp biraz düşüneyim” diye cevap verdim. Tabii o zamanlar cep telefonu yok, annemlere haber veremiyorum. Hoş sorsam, kesin “Şırnak’a git savcı ol” derlerdi ya neyse... Gerçi bugünkü aklım olsa, bir dakika bile düşünmeden imzalayıp giderdim.

BİZİM SEKTÖRDE KAZANILAN PARA BEREKETSİZ

* Allah’a çok şükür şan, şöhret ve para yerinde; anlamadım ki kime bu atar?


- Bizim sektörde kazanılan paranın bereketsiz olduğuna inanıyorum. Çok şükür param da, gayrimenkulüm de var ama ne kazanırsan kazan geldiği gibi gidiyor. Bir oyuncunun haftada 70 bin TL kazandığını duya duya, bu rakamları bile zamanla normalleştiriyorsun. Akşam yemeği için, 2 bin 500 TL ödemek çok gelmiyor insana mesela. O yüzden haydan gelen huya gidiyor (gülüyor).

* Ayak işleri müdürü Armağan’ın televizyonculuktaki kırılma noktası neydi?

- Farkında mısın her dakika biraz daha edepsizleşiyorsun (gülüyor). Kaderimi değiştiren Seyfi Dursunoğlu oldu! Huysuz Virjin programını Show TV’ye Med Yapım hazırlıyordu. Metinleri Gani Müjde yazmayı denedi, olmadı. Necef Uğurlu geldi, yazdı, Huysuz yine beğenmedi. Seyfi Bey, hepsine “Ben bunu yapmam, bu olmaz” diye karşı çıkıyordu. İsteklerini kapı arkasından dinlediğim için, kendimce oturup bir şeyler yazdım ve yardımcısıyla ona ulaştırdım. Okuyunca “Bak sen şu sinsiye, ne güzel döktürmüş” deyip tanışmak istemiş (kahkahalar). Birlikte tam 130 bölüm çektik.

* Seyfi Bey hâlâ seni sinsi buluyor mu peki?

- Kendisiyle konuşmuyoruz ama üzerimde çok emeği vardır. Asla hakkında kötü bir laf etmem. Magazincilere “Dün ayakkabılarımı bağlayan çocuk şimdi star oldu” demiş. Annem izleyince çok ağladı. O günden beri konuşmuyoruz ama yaptığım işten de hayatım boyunca hiç gocunmadım. Evet Seyfi Bey’in ayakkabısını bağlamış olabilirim, Sibel Can’ın ayakkabısının tozunu almışlığım da vardır, Hülya Avşar’ın elbisesinin fermuarını çekmişliğim de... Hepsi işimin bir parçasıydı!

TELEVİZYONCULUK EŞEĞİ BOYAYIP BABANA SATMAKTIR

* Efsane bir jüri üyesi olan Armağan Çağlayan, artık neden ekranlarda yok? Yoksa 5 bin iş gününü tamamlayıp, jürilikten emekli mi oldu?

- Hâlâ teklifler geliyor. Kaldı ki ben gerçekten de emekli oldum, hatta her ay 2 bin 370 TL maaşım da bağlandı. Ama her şeyin ve herkesin bir zamanı olduğuna inanıyorum. Jüri üyesi olmak insanların düşündüğü gibi kolay bir iş değil. Ayda 60 bin TL almak için bir cacık olmayacak insanlara “Şahanesin, süpersin” diyenlerle bu işler yürümez! Şu an jüri üyeliği yapanlara bak, birileri kırılmasın diye doğruyu söylemedikleri gibi kötü sesleri de övüyorlar.

* Şarkı yarışmasında jüri olmak için müzik bilmek gerekmiyor mu?

- Ben müzik bilmiyorum ama karşıma kim gelirse gelsin onu beş saniyede çözerim. Öncelikle pratik zekalı olmak zorundasın. Sonra öyle bir laf edeceksin ki, televizyonun başındaki insanların dikkatini çekecek, hatta bazıları buna muhalif bile olacak. Sonuncusu ve en önemlisi, kendine değil programa çalışacaksın. Kendine çalışan jüri üyesi her daim kaybetmeye mahkumdur.

* Televizyonculuğun ustası, yarışmaların hastasısın...

- Mesela hafta başında “Rising Star”a bir göz attım. Bazı yarışmacıları izlerken “Yahu bunları hiç dinlemeden mi sahneye çıkarıyorlar” duygusuna kapıldım. Bu işi tabii ki biliyorum ama dünyayı da yeniden keşfetmiyoruz. Yıllar önce TRT’de Öztürk Serengil’in sunduğu yetenek yarışmasında jüri üyelerinden biri de Huysuz Virjin’di. Yıllar sonra “Pop Star” geldi, şimdi de “Rising Star” var... Anlayacağın televizyonculuk, eşeği boyayıp babana satmaktır.

* Yani “Tek rakibim Acun Ilıcalı” mı diyorsun?

- Ben beğenmiyorum desem ne değişir ki? Adamın yaptığı programlar her gece birinci çıkıyor mu? Geçmiş olsun! Bu saatten sonra beğenmiyorum demek, kıskançlıktan ortadan ikiye çatlamak demektir.

Huysuza küstüm

AYŞE’DEN KURTULDUK SIRA SANA DA GELECEK!

* Son dönemde birçok gazeteciyi ortadan ikiye çatlatan bir başka şey de Radikal için yaptığın röportajlar. “Hem sinsiyim, hem kıskancım” diyorsun. Bir gün ayağımı kaydırıp Hürriyet’e başlarsan hiç şaşırmam!


- Valla her türlü teklife açığım İzzetciğim (gülüyor). Dedim ya ben çok hırslıyım. Geçen hafta Ayşe Arman’ın Hindistan’a taşınacağı haberini okuyunca “Ohhh beee Ayşe’den kurtulduk” diye sevinmedim dersem yalan olur. İnşallah sıra sana da gelecek (kahkahalar).

* Bana bulaşmanı hiç tavsiye etmem. Şaka bir yana on parmağında on marifet... Tüm bunların yanında bir de üniversitede öğretim görevlisisin...

- Yapmıyorum artık, çünkü sıkıldım o öğrencilerden...

* Hoppala, öğrencilerinden sıkılan hoca mı olurmuş!

- Hepsi televizyoncu olacağım diye gelip; Gülben Ergen’e “tü kaka”, Hülya Avşar’a “Ay ben onu hiç beğenmem”, Demet Akalın’a “Asla dinlemem” demeye başlıyor. Bir dakika arkadaşım, sen bir yandan popüler kültüre iş yapıp, bir yandan da onu reddedemezsin. Hepsinde bir Nuri Bilge Ceylan olma havası almış başını gidiyor. Ben bu adamlara ne öğreteyim ki! Bu ülkeden bir tane Nuri Bilge Ceylan çıkar...

* Peki senin yakın gelecekte popüler kültüre bir katkın olacak mı?


- Olmaz olur mu! Sosyetik ev kadınlarının hayatını gözler önüne seren “Real Housewives”ın Türk versiyonunu yapacağız. Tabii bizim formatta herkes kendi evinde yaşayacak. Sadece yatak odalarına girmeden, gün içinde yaptıklarını ekrana taşıyacağız. Adı ve yayın tarihi henüz belli değil ama insanların seveceğine inanıyorum!

* Bu programdan bir Törkiş Kim Kardashian çıkar mı dersin?


- Neden olmasın? Bekle de gör (kahkahalar).

OKAN BAYÜLGEN HEPİMİZE DÜZENBAZ MUAMELESİ YAPTI

* Polisin yaptığı meşhur reyting operasyonundan ne sonuç çıktı?

- Türkiye’nin beş büyük şirketini aynı anda polis bastı. Odaya öyle bir girdiler ki, bütün bilgisayarlara el koyup üstümüzü başımızı bile aradılar. Neymiş efendim bu şirketler reyting yolsuzluğu yapıyormuş. O dönem Okan Bayülgen, ekranda “Şimdi anladınız mı insanlar nasıl reyting alıyor? Bundan sonra gerçekte kim reyting alıyor, kim almıyor göreceksiniz” diye bir açıklama yaptı. Eğer televizyon camiası bugünkü reyting sisteminden rahatsız oluyorsa, aslında bunun en büyük nedeni ondan şikayetçi olanlardı. Ve işin garibi en büyük darbeyi de yine Okan Bayülgen aldı. O gün hepimize düzenbaz muamelesi yapmıştı. Bütün şirketler beraat etti ve böyle bir yolsuzluk olmadığı da ortaya çıktı. Ama Okan Bey kalkıp sarf ettiği o laflar için kimseden özür dilemedi.

İÇİMDEN GELENİ HİÇ KIVIRMADAN SÖYLERİM

* Kamera arkasından önüne nasıl transfer oldun?

- “Pop Star”ın formatını alıp Türkiye’ye uyarladık. İlk teklifi Yonca Evcimik’e götürdük ama “Pop Star”dan bir şey olmayacağını düşünüp reddetti. Ardından Ahmet San, Ercan Saatçi ve Deniz Seki’yle anlaştık. Faruk Bey’e jüride bir televizyoncu da olmalı diye öneride bulununca, “O zaman sen geç otur koltuğa” demez mi! Önce karşı çıksam da, ertesi gün şirkette yapılan toplantı sonucu jüride yer almama karar verildi. Anlayacağın şans bu kez de enseden vurdu (gülüyor)!

* Meğer memlekete ne büyük kötülük yapmış Fatih Bey farkında olmadan...

- Ben içimden ne geliyorsa onu hiç kıvırmadan söyleyen biriyim. İnsanlar rahatsız olacak diye yapmacık davranamam. Ama çekimser bir tarafım da var. “Pop Star”ın basın toplantısında diğer jüri üyeleri kadar popüler olmadığım için beslemeler gibi masanın ucuna eğreti oturmuştum. Kimsenin benimle ilgilendiği yoktu. Deniz Seki gelip “O koltukta sen de bizimle beraber oturacaksan, neden şimdi de yakınımıza gelmiyorsun” dedi. O günden beri Deniz Hanım’a ayrı bir sevgi ve saygım vardır!

* Bu zor günlerinde onu yalnız bırakmamışsındır herhalde...

- Tabii ki bırakmadım, bırakmam da! Geçen hafta onunla röportaj yapmak için Adalet Bakanlığı’na başvurdum. Hepinizi atlatacağım, göreceksiniz. Eğer bunu okuyup, sen ya da Ayşe Arman da aynı talepte bulunursa çok açık söylüyorum senin mekanlarını, Ayşe’nin de gazetesini yakar geçerim. Bu böyle biline (kahkahalar)...

* Kendin söylüyorsun, kendin inanıyorsun, sonra da kızıp tehdit ediyorsun! Deniz konusunda çok hassassın galiba, bir dönem de Hüsnü Şenlendirici’yi yuhalamıştın.


- O tamamen uydurma bir haber! Deniz tutuklanmış, cezaevine girmiş, ben de üç gün önce ziyaretine gitmişim. Moralim inanılmaz bozuk! Hakan Altun’la Hüsnü Şenlendirici’nin konseri vardı. Hüsnü Bey sahnede Deniz’le söyledikleri “Adaletsiz Seçim” şarkısını çalınca çok bozulup “Ben olsam asla böyle bir şey yapmazdım” diye geçirdim içimden. Bir yandan da tek kaşını kaldırmış sıfırcı hocalar gibi etraftakiler ne tepkiler verecek diye bakıyorum. İçlerinden biri alkışlamaya başlayınca “Niye alkışlıyorsun?” diye tavrımı ortaya koydum. Ertesi gün Oya Aydoğan tarafından “Armağan Çağlayan, Hüsnü Şenlendirici’yi yuhaladı” diye bir haber yapıldı.

* Ne çektin be Armağan, ne çektin bu sivri dilinden!

- Sorma sorma (gülüyor). Beyaz bir gün bana “Bu memlekette sana ve Mehmet Ali Erbil’e bir şey olmaz. İçinizden geldiği gibi davrandığınız için, insanlar sizi böyle seviyor” demişti. Ama arada bir kantarın topuzunu kaçırdığım da olmuyor değil. Mesela “Pop Star”ın ikinci sezonunda Ahmet Kaya’nın yeğenini çok sert eleştirmiştim. Ama yaptığımdan pişman olunca, ertesi gün canlı yayında özür dilemeyi de bildim.

Huysuza küstüm

ÇOCUĞUM OLSA BİR AMACIM DA OLURDU

* Baba olsan biraz daha anlayışlı ve sevecen bir kişiliğe bürünebileceğine inanıyorum...

- Anne ya da baba olmayı kim istemez ki? Çocuğum olsa, en azından hayata dair bir amacım olacaktı. Gerçi artık benden geçti, 50 yaşına geldim. Düşünsene çocuk üniversiteye gittiğinde 70’inde olacağım, dede mi desin bana?

* Havada bunalım kokusu var!

- Yok be ama çocuğu olmayan insanlar hayattan daha kolay bıkıp depresyona girebiliyorlar. Mesela benim ipimle kuşağım birbirine denk. Evimi almışım, işimde başarılıyım, hayatımın bir döneminde popülerliğin zirvesini tatmışım. Elbette benim de çok tuhaf takıntılarım var ama kendimi yakından tanıdığım için kontrol altında tutmayı başarabiliyorum (gülüyor).

* Tuhaf takıntılar derken?

- Mesela içi ağzına kadar parfüm dolu çift kapaklı bir buzdolabım evin başköşesinde durur. Muhtemelen tedavülden kalkmış, üreten markaların bile elinde bulunmayan parfümler sadece benim stoğumda vardır (gülüyor). Hepsini jelatininde saklıyorum. O da büyük olasılıkla Bülent Ersoy’dan kalma bir huy! “Bana jelatinini açarsan, parfüm bozulur” diye tembih etmiştir, ben de korkudan öylece saklıyorumdur (kahkahalar).

STAR YÖNETMEK EGO YÖNETMEK SANATIDIR

* Bir şeyi çok merak ediyorum. Senin kadar sivri dilli biri, o kadar zaman Bülent Ersoy’un egosuna nasıl tahammül edebildi?


- Star yönetmek işi, ego yönetmek sanatıdır. Karşındakinin bir yıldız olduğunu kabul edip, onunla ego yarıştırmayacaksın. Yarıştırmaya kalksaydım benden yapımcı olmazdı! Bu arada etrafımda bir sürü insan vardır, çoğuna güvenmem. Ama Bülent Hanım, gerçek dostumdur. Dünyanın bir ucunda olayım, “Başım belada” desem biliyorum ki ilk uçağa atlar gelir. Ebru Gündeş, Metin Arolat ve Aydın da öyle!

X