Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hürriyet’e yapılan vandalizm Ahmet Hakan’a yapılan eşkıyalıktır

Bu hafta delilikle dahilik arasında gezinen muhteşem bir isimle, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Emeritus Profesör olarak çalışmaya devam eden Faruk Birtek ile Türkiye ve dünyadaki son gelişmeler üzerine sohbet ettik. Yaşananları bir de sosyolojik açıdan dinleyeyim istedim. Buyrun efendim muhabbetimize...

Bu sakallar kim bilir kaç öğrenci, kaç doçent, kaç profesör, kaç YÖK başkanı, kaç cumhurbaşkanı, kaç da rektör görmüştür be hocam...
- O zaman bu sakalların hikayesiyle başlayalım! Ben, en başından beri YÖK’ün saçma sapan yönetmeliklerine hep karşı durdum. 12 Eylül Darbesi’nden sonra askeri yönetim, Boğaziçi’ne Ergün Toğrol’u rektör olarak atadı.
Bir gün koridorda karşılaşınca bana dönüp “Faruk, sen sakalını ne zaman kestireceksin?” diye sordu. Şaşırıp, ellerimle sakalımı sıvazladıktan sonra “Sayın hocam bu sakallar çok rektör gördü, daha da çok görür” diye cevap verdim...

Hürriyet’e yapılan vandalizm Ahmet Hakan’a yapılan eşkıyalıktır
Eski Yunan’daki despotluk bile bu ülkede bize nüfuz ettiği şekilde yaşanmadı. Telefonlarımıza, bilgisayarlarımıza, evlerimize istedikleri gibi müdahale edebiliyorlarsa, konu tartışmaya kapanmıştır.

TEOMAN ÖĞRENCİLERİMDEN BİRİ AMA ŞARKICI OLDU ADAM

* Sosyoloji bölümünden mezun olanlar ne iş yaparlar?
- Aslına bakarsan her işi yaparlar. Sosyolojinin en büyük özelliği, her konuya özgün ve açıklayıcı bir metotla yaklaşmasıdır. Şöyle anlatayım; “Nasıl oluyor da bir olay meydana geliyor, diğer olaylarla bağlantısı ne, tarihte bir yerle etkileşimi var mı?” gibi sorulara cevap arayan bilim dalıdır. Özünde; sosyoloji toplum mühendisliği olmadığı gibi, bir meslek eğitimi de değildir. Mesela Teoman benim öğrencilerimden biridir ama şarkıcı, besteci ve söz yazarı oldu adam.

* Teoman’ın yazdığı şarkı sözlerinde sosyolojinin etkisi var mıdır?
- Nereden bileyim, ben şarkıları dinlerken müziğe konsantre olurum, sözleri duymam, kelimeleri de anlamam. Maalesef öyle bir kusurum var (gülüyor). Bak hâlâ orada, koridorda duruyor sanki kerata. Öğrenci olduğu dönemde de “Şu okul bir an önce bitsin de işime bakayım” diyen biriydi Teoman, haklıydı da çocuk. Sonuçta herkesin akademisyen olması gerekmiyor!

* Yanlış bilmiyorsam, Başbakan Davutoğlu da sizin öğrencinizdi...
- Haa o mu, çok çalışkan bir öğrenciydi. Zaten Boğaziçi’nde kötü öğrenci ne gezer? Doktora tezini Üstün Hoca’dan (Ergüder) almıştı.

* Koca Başbakan’la ilgili söyleyecekleriniz bu kadar mı hocam?
- No comment (gülüyor). Öğrencilerim hakkında başkalarına konuşmam. Her biri ayrı ayrı değerlidir ve onların hususiyetleri benim için özeldir.



İSLAMOFAŞİZM GELİYOR DENİLİNCE HER ŞEYİ BIRAKIP ÜLKEYE DÖNDÜM

* Hocam Amerika’nın en prestijli okullarından biri olan Yale’de öğretim üyesiyken; ne oldu, rahat mı battı da apar topar ülkeye döndünüz? Deli olabilir misiniz?

- Doğru söylüyorsun, çok sevdiğim kentte, düşlediğim araştırma bursunu kazanmıştım. Ama aynı günlerde Türkiye’de seçim olmuş ve hükümet değişmişti. Ülkeden “İslamofaşizm geliyor” haykırışları yükselince, bu kabusla mücadele etmek için Yale’deki görevimi de, kavuştuğum o muhteşem hayatı da bırakıp hemen geri döndüm.
Çünkü oturduğum yerden yazı yazıp ahkam kesmektense, ülkemde ve olayların bizzat içinde olmayı görev bildim. İtiraf ediyorum, belki de bunu yaparken içimde topluma katkım olacağını varsaydığım bir kibir de söz konusuydu...

* Sizin için “Weber, Marx ve Durkheim üçlemesini dünyada en iyi bilen adamlardan biri” diyorlar.
- Valla mütevazı olamayacağım, dedikleri doğru (gülüyor)!


Hürriyet’e yapılan vandalizm Ahmet Hakan’a yapılan eşkıyalıktır
Hürriyet’in kapısında yaşananlar Patrona Halil İsyanı’nın devamı niteliğinde; Lale Devri’ni ve güzelliklerini bitiren, Osmanlı’nın Rönesans’ını yok eden sürecin tıpa tıp benzeridir!


ESKİ YUNAN’DA BİLE DESPOTLUK BİZDEKİ GİBİ YAŞANMADI


* Peki Weber’in, Marx’ın sınıf temelli çözümlemeleri yerine getirdiği statü kavramını bugün biz yanlış anlıyor olabilir miyiz?

- Weber’in bir prestij grubu olarak gördüğü statü, Marx’ın sınıf kavramının muadilidir aslında. Marx’ın düşünür olarak söylediğini, çok iyi bir sosyolog olan Weber “Bir yere mensup olmak insanları bağlayıcı kılar” şeklinde açıklar. Ona göre aynı statüde, karşılıklı, yüz yüze ilişki örnekleri vardır. Ancak sınıf tanımındaysa bu davranış türlerine rastlanmaz. Haklısın, Weber’in statü tanımını ne yazık ki biz anlayamadık ya da anlamak işimize gelmedi. Bu yüzden de kendimize göre uyarladık.

* Tam da bunun üstüne, şu sıralar herkesin sıkça kullandığı “despot” sözcüğünün bir çözümlemesini alsak sizden...
- Gel sana bunu sosyoloji diliyle değil, yurttaşlık bilgisiyle anlatayım. Despot, antik Yunan’da kullanılan bir kavramdır, tek elden ve denetlenmeyen yönetime sahip olduğu iddiasındaki kişiye denir.

* Bizim buralarda vaziyet ne durumda?

- İnsanların özel hayatlarına bu kadar fütursuzca girilip, haklarına tecavüz edilmesi başka hangi sözcükle anlatılabilir ki Allah aşkına? Eski Yunan’daki despotluk bile bu ülkede bize nüfuz ettiği şekilde yaşanmadı. Telefonlarımıza, bilgisayarlarımıza, evlerimize istedikleri gibi müdahale edebiliyorlarsa, konu tartışmaya kapanmıştır. Üstüne bir de polise “makul” sebepten her şeyi yapabilme yetkisi verilmişse, artık bu sözün bittiği yerde olduğumuzun göstergesidir.

* Aynı karanlık gölge hepimizin üstüne düşüyor mu sizce?
- Elbette o makul sebebi 75 milyon insanın hepsine birden uygulayamıyorlar. Ama olanak bulsalar, inan ki hiç tereddüt etmez, kimsenin gözünün yaşına bakmazlar.



MANTIĞIN BİTTİĞİ YERDE KORKULARIN ÖNEMİ KALMAZ

* Bu yüzden mi bazı röportajlarınızda “korkuyorum” diye beyanatlar verdiniz?

- İyi araştırmışsın, beş sene önce “Ben korkak modernim” açıklamasıyla manşet olmuştum. O günlerde “Başbakanın böylesine hiddetli ve şiddetli olduğu bir yerde, polise bu yetkilerin verilmesinden vatandaş olarak çok korkuyorum” demiştim. Ama şimdi korkacak ne kaldı ki? Korkunun var olabilmesi için, onların gerçekleşebilme ihtimalini hissetmek lazım. Başına atom bombası atılan korkar mı? Hayır! Ancak üzerimize düşme ihtimalinden korkarız. Bu korku için çok geç, çünkü o bomba atıldı!

* Ne yani, artık korkusuz bir korkak mısınız?
- Anlamıyor musun, mantığın bittiği yerde, korkuların da bir önemi kalmaz. Bu saatten sonra istedikleri gibi buyursunlar, gelsinler. Birlikte eğleniriz (gülüyor)...

* Ya bu davete icabet gerekir diyerek pat diye kapınıza dayanırlarsa ne olacak?
- Davete ihtiyaçları yok ki, çağırmadan da geliyorlar! Geçtiğimiz haftalarda, aynen 6-7 Eylül olaylarındaki gibi birileri ellerine sopalarını alıp, Hürriyet Gazetesi’nin kapısına dayandığında buyur eden mi vardı? Bunlar Muz Cumhuriyeti’nde bile yaşanmaz. Ne doğru dürüst bir önlem alındı ne de dava açıldı... Gezi olaylarında bir metreden insanların suratlarına biber gazı sıkan polisler, o gün nedense ortada yoktu. Nasıl bir hınçsa bu, iki gün sonra gazeteyi tekrar bastılar. Yetmedi, Ahmet Hakan’ı evinin önünde darp ettiler.

* Hocam bunun adı vandalizm değil de ne?
- A benim saf kardeşim! Vandalizm dediğin, eşyayı tahrip etmektir. Evet, Hürriyet’e yapılan vandalizmdir. Ama Ahmet Hakan’a yapılanın adı haydutluktur, eşkıyalıktır... Bunlar medeniyetin bittiği, barbarlığın başladığı noktadır. Hürriyet’in kapısında yaşananlar Patrona Halil İsyanı’nın devamı niteliğinde; Lale Devri’ni ve güzelliklerini bitiren, laleleri söken, şiire son veren, Osmanlı’nın Rönesans’ını yok eden sürecin tıpa tıp benzeridir!

* Bunca yılın toplum bilimcisisiniz, önümüzdeki süreç için öngörünüz ne?

- Valla ben de bilmiyorum! Hayatımda böyle bir dönem yaşamadım. Biz 12 Eylül sürecinde onların bir gün gideceklerini biliyorduk. Ama bunlar hiç de gidici gibi durmuyorlar. Ne olacağını soruyorsan, tek kelimelik bir cevabım var; muamma...

* Sizin muamma olarak gördüğünüzü, istikrar diye tarif edenler de var...
- Sen o yüzde 40’tan bahsediyorsan, onların içinde de benimle hemfikir olanlar vardır. Ama unutma halkın yüzde 60’ı da “hayır” dedi! Bizim acilen Batılı bir siyaset anlayışıyla toplumsal barışı sağlamamız lazım. Fakat 1 Kasım’da sandıktan pek de farklı bir tablo çıkacağını sanmıyorum.

* Madem öyle niye seçime gidiyoruz?

- Senaryo malum; iktidarın daha çok oy alması lazım! Hatırlar mısın, Kılıçdaroğlu “Ne oldu da 8 Haziran’da PKK ayaklandı?” diye sormuştu.
Her şeyin, Erdoğan’ın 400 vekile ulaşıp Başkan olabilmesi planı üzerine kurulduğunu düşünüyorum. “400’e ulaşamadık, bir daha deneyelim” mantığındalar...

Hürriyet’e yapılan vandalizm Ahmet Hakan’a yapılan eşkıyalıktır

ERDOĞAN’DAN KATİYEN BU DEĞİŞİKLİĞİ BEKLEMEZDİM

- Görünen o ki, seçim Güneydoğu’da silahların gölgesinde olacak...
- Güneydoğu’da silahın seçimlere hakim olacağını düşünmüyorum. Orada öyle bir kitle yarattılar ki, o insanlara dışarıdan kimse dipçikle oy verdiremez. Çünkü kaybedecek bir şeyleri kalmadığından korkuları da yok.


- Türkler ve Kürtler arasında derinleşen duygusal bir kopuş mu yaşanıyor?
- Bu yeni bir durum değil, medcezir gibi gidip gelen bir süreç. Bu yüzden de Ankara’nın ne yaptığı çok önemli ve belirleyici... Dağdaki Kürtler, bağdaki Türk ve Kürtleri dövmek istiyor. Bugün PKK’nın gerçeği budur diye korkuyorum.


- Demirtaş’ın kardeşi dağda olduğu için onu terör örgütü ile aynı safta görenler de çok...
- Bilakis PKK’nın Demirtaş düşmanı olduğunu düşünüyorum, ondan korkuyorlar. Çünkü bazılarının aksine, despotluğun ne kadar demode, eskimiş, gaddar ve toplumu parçalayıcı olduğunu gösteren bir lider imajı çiziyor. Ayrıca bunları söyleyenlere de sormak istiyorum, sizin bankaya olan kredi kartı borcunuzu kardeşiniz mi ödüyor? Kabilelerde bile şahıslar, bağımsız olarak suçlanırlar. Bu durumda kardeşiyle ne alakası var adamın?


- Şimdilerde Demirtaş’ı beğendiğinizi söylüyorsunuz ama geçmişte de Erdoğan’ı desteklemiştiniz. Nabza göre şerbet verenlerden misiniz?
- Evvelce dediğim gibi İslamofaşizm ile mücadele vermek için ülkeme döndüğümde, Erdoğan’ın balkon konuşmasını dinleyip inandım. “Bu adam yeni bir ufuk açmaya çalışıyor, söylediklerine kulak vermek lazım” diye düşündüm. Özellikle Kıbrıs politikaları çok başarılıydı.
Bunları da açıkça dile getirmemdeki amaç, CHP siyasetini ve Deniz Baykal’ı tenkit etmekti. Kaldı ki referandumda hayır oyu vererek niyetimi yeterince belli ettiğimi düşünüyorum. Soruna gelince, fikir değiştirdiysem ne âlâ! Fikir değiştiremeyen insanlara acırım çünkü. Ancak başında Erdoğan’dan katiyen bu değişikliği beklemiyordum! Onu dinlemenin ötesinde bir desteğim olmadı. Cumhuriyet’e bağlılığımız birbirimizden çok farklı. Ben toplumsal plüralizme inanan bir insanım. Demokrasi de bu demek!

DENİZ BAYKAL TÜRKİYE’YE EN ÇOK ZARAR VEREN POLİTİKACILARDAN BİRİ


- Söz liderlerden açıldı, o zaman Kemal Kılıçdaroğlu hakkındaki düşüncelerinizi öğrenelim de eksik kalmasın...
- Deniz Baykal’ın Türkiye’ye en çok zarar veren politikacılardan biri olduğunu düşündüğüm için, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığını parti adına büyük bir gelişme olarak gördüm. Zamanında Erdoğan’a göreli bir optimizmle bakmamın bir sebebi de budur. Bağıran politikacılardan sıtkımızın sıyrıldığı günlerde Kılıçdaroğlu bize yumuşak tavır ve sakin konuşmayla da politika yapılabileceğini gösterdi. Ama liderlik vasfı var mı dersen, yok diye cevap veririm. Ancak Halk Partisi içinde o kadar beğenmediğim unsur var ki... Bunların başında ulusalcılar geliyordu, çok şükür gittiler!


- Ne alıp veremediğiniz var ulusalcılarla anlamadım...
- Mustafa Kemal, evrenseli arayan, Türkiye’nin Batı’ya ait olduğuna inanan, kimseyi düşman olarak görmeyen ve Yunan Harbi’nden beş yıl sonra Venizelos ile kol kola girebilecek kadar önyargısız
bir liderdi. Herkes dönüp, Cumhuriyet’in 10. yıl bayramındaki giyim kuşama baksın. Avrupa’da bile bu kadar Avrupalı görünen insanlar yoktu.

ARTIK MECLİSE BİSİKLETLE GİDEN POLİTİKACILARIN DEVRİ BAŞLADI

- Biz ülkeye daldık dünyayı unuttuk...
- Dünya siyasetinde farklı rüzgarlar esiyor! Reagan, Thatcher, Bush, Blair ve onların uzantıları olan eğri suratlı, zengin ve yalancı siyasetçilerin dönemi bitti! Çipras’la başlayan ve İngiltere’de Corbyn ile devam eden orta sınıf siyasetçi akımı, artık politikayı yeniden şekillendiriyor. Devir, meclise bisikletle giden, vejetaryen olan ve kedi besleyen işçi sınıfına mensup adamların devri...


- Üzerine toprak atılan orta sınıf “buradayız” demeye mi hazırlanıyor?
- Aynen öyle! Avustralya’da Abbott’ın gitmesiyle yeni isimlere yer açıldı. Orta sınıf büyük bir dayanışma içine girip, siyasilere “Bu kadar palavra yeter!” dedi. Dünyada deli düzeni bitiyor, zaten bizim siyasileri de en çok bu korkutuyor.


PINK FLOYD’DAN “THE WALL” ÇALINAN YERİN CEMAATLE ALAKASI OLAMAZ


- Bu yeni akım Amerika’ya uğramadı anlaşılan... Baksanıza aynı tas, aynı hamam. Başrolde Clinton ile Trump var.
- Amerika’da durumlar karışık. Hillary mi gelecek yoksa Britney Spears mı belli değil (kahkahalar). Trump kuvvetli duruyor ama bana göre zor bir ihtimal.
Gerçi ben onun Hillary’den daha başarılı olacağına da inanıyorum. Çünkü o kadın çok dikkafalı. Ve artık hepimiz çok iyi biliyoruz ki dikkafalılık ülkelere fayda değil, zarar getiriyor.


- Peki bizde bu rüzgarlar Gezi’yle mi başladı? Yoksa siz de Gezi’nin Cemaat tarafından organize edilmiş bir darbe girişimi olduğunu düşünenlerden misiniz?
- Bu memlekette Gülen’in tek bir yerde etkisi yoksa, orası da Taksim Meydanı’dır. Eğer polis gelirken Pink Floyd’dan “The Wall” çalıyorsa, orası Cemaat’le en alakasız yerdir! Gezi çok önemli bir dönüşüm noktasıydı.
31 Mayıs, bana göre resmi bayram ilan edilmeli. Çünkü bu kadar kültürü yüksek, bilinci sağlam, medeni ve evrensel bir hareket daha olmadı. O karikatürler, benzetmeler, inanılmaz zekiceydi.
Dünyanın en güzel gençliği Türkiye’de. İlla Bolşevik olmaya gerek yok, bu çocuklar hafif sol. İşin gırgırını yapıyorlar, doğru siyaset de budur.
Gülmeyi öğrenemediysen, siyaset de yapamazsın, demokrasinin yanından da geçemezsin. Buradan bütün siyasetçilere sesleniyorum, bir gülün yahu, biraz tebessüm edin. İlla hakaret mi etmeniz gerekiyor?


OSMANLI, BATI’YA “BEN BİZANS’IN DEVAMIYIM” DOĞU’YA “HALİFE HAZRETLERİYİM” DERDİ

- Atatürk Batı’yı Batılılardan daha iyi çözen bir liderdi...
- Bizim kökümüzde Batılılık zaten hep vardı. Cumhuriyet, entelektüel olarak Osmanlı’nın devamıdır. İmparatorluğun yüzü her dönem Batı’ya dönüktü. Cumhuriyet’i kuranlar da Osmanlı’nın mürekkep yalamış ve reforma açık insanlarından başkası değildi.
Mesela Latin harflere geçme, Bağdat kökenli bir eğitimci olan Sati’ al-Husri Bey’in merakı ve önerisidir. Henüz imparatorluk yıkılmadan harflerin Latinleşmesi gerektiğini söyler.
Kimse farkında değil, Tünel’e giderken Santa Maria Kilisesi’nin girişinin üstündeki duvarda Sultan Abdülhamit için Bizans İmparatoru yazar. Neden biliyor musun? Çünkü Sultan, Batı’yla konuşurken “Ben Bizans’ın devamı, imparatoruyum” der, Mekke’ye dönünce de “Halife hazretleriyim” mesajı verir.


- Doğu-Batı sentezinin atası da bu olsa gerek...
- Aynen, çünkü o dönemde sadece siyasetin bir aracı olarak kullanılıyordu, amacı olarak değil. Osmanlı’nın en büyük başarısı farklı din ve kültürlerden gelen insanlarla, kendi lisanlarında iletişim kurmasıydı. Laiklik dediğimiz de her dine karşı eşit mesafede durmaktır.
Mesela Erdoğan bu konuda çok başarılı. Geçtiğimiz hafta Musevilerin bayramı için tebrik telgrafı gönderdi. Bunu takdir ettim, sevindim. Beni samimiyeti değil, icraatı ilgilendiriyor.
Ben de yıllarca türbanlı öğrencilerin eğitim hakkına sahip olması gerektiğini savundum. Darbe sonrası yıllarda Anayasa Mahkemesi nazarında suç işlemeyi göze alarak, hiç korkmadan türbanlı öğrencilerimi derslere aldım. Bunu siyasi bir sembol gibi görmediklerini, hürriyet seçimi olduğunu bölüm başkanı olarak varsaymam gerekiyordu. AK Parti için tek umudum, geçmişte onlar için Ağır Ceza’da yargılanmayı bile göze aldığım AK Partili kadınların, zamanında kendilerinin istifade ettikleri o hürriyet mücadelesini verebilmeleriydi.


- Umudunuz kalmadı mı?
- Evet, ne yazık ki bu ümidim azalmaya başladı. Kim bilir belki bir kez daha yanıldım! Onlar okuldayken, kişisel hürriyetlerine inandığım için başörtüsünü savunmuştum. Bugün 10 kadın milletvekili AK Parti istibdatına karşı çıksaydı, Erdoğan dahil kimse karşı duramazdı! Sen, ben istediğimiz kadar konuşalım, onlar kadar etkili olamayız... Bazı şeyleri göze almak lazım. Demokrasi istiyorlarsa bunu söylemekten çekinmeyecekler.


- Peki 13 yıllık AK Parti iktidarında Türkiye’de size göre neler değişti?
- Şüphesiz ki ilk değişim ekonomide oldu. Kemal Derviş’in getirdiği düzen bankaları kuvvetlendirmişti. Dünyada artan sıcak para Türkiye’ye de girdi. AK Parti’nin Doğu’ya yani Arabistan’a yönelmesinin sebeplerinden biri de oradaki parayı ülkeye getirmekti. Ama ne yazık ki ikinci değişim, gelir dağılımının darmadağın olmasıyla yaşandı. Halk, paralarının sıfırını sayamayanlar ve o sıfırı hiç göremeyenler olarak ikiye ayrıldı.


- Hocam yapmayın o kadar da değil, bir dönem ekonomi gayet tıkırındaydı...
- Sokakta yalın ayaklı çocukların olduğu bir ülkede bana kimse ekonomik gelişmelerden bahsedemez. Çiftçi aç, kimse onların hakkını savunmuyor. Türkiye’de KDV ekmeğin ve kitabın üzerine bile konulmuşken, pırlantada yok. Bu kadar fakirlik varken, böyle gaddarlık olur mu? Yapsana pırlantanın KDV’sini yüzde 300!


- O zaman Türkiye’de bilindik anlamda kapitalizm yok...
- Bunun adı aşiret düzenidir, ne kapitalizmi! Kapitalizm dediğin, devletin en ileri hukuka riayet edeceğini varsayabildiğin düzendir. Bir köprü yapıldığında, onun yarın da yerinde duracağını bilmek demektir. Bizdeki köprüyü ise şeytan alıp götürür, haberimiz olmaz (gülüyor). Yukarıdakilere yakınsan ayakta kalırsın, yoksa geçmiş olsun. Bunları Fuat Avni bile yazıyor!


- Hocam kim bu Fuat Avni, var mı tahmininiz?


- Kim olduğunu bilmiyorum, bilmem de gerekmiyor. Ama adamın her söylediği çıkıyor.


- Ekonomiye dönersek, piyasalarda çarkların durduğu konuşuluyor...
- Durmadı, aksine geriye doğru gidiyor. Çünkü piyasa dönmesi gereken bir çark, duramaz. Yoksa her şeyin düşmesi gerekir. Biz de ileri gidemediğimiz için geriliyoruz!


- Hocam maşallah ağzınızdan tek bir iyi laf çıkmadı...
- Pardon, ortada güzel bir konu var da ben mi kaçırdım? Türkiye’deki insanlar şehirleşmeden, metropolde yaşama çabası içine girdiler. Bu yüzden de AVM’ye giden herkes medenileştiğini; gökdelenlerde ev alanlar da uzaya ulaştığını zannediyor. Al sana halimiz!

MHP’NİN EN BÜYÜK BAŞARISI SOKAK ŞİDDETİNİ TASFİYE ETMESİDİR

- Üniversitede sınavlardan önce son bir tekrar yapılırdı. Sizden de finalde genel bir özet rica etsem...
- Gezi o kadar önemliymiş ki karşı taraf hâlâ mücadeleyi sürdürüyor. Demek ki çok korkmuş. Ahmet Hakan’a yapılan saldırı da bu korkunun bir devamıdır.
Devletin başı; oturmamış, koltuğuna alışmamış gözüküyor. Hep bağırıyor ve sürekli hiddet, şiddet söylemi içerisinde. Oysa devlet yönetimi itidal gerektirir. Eğer örneğiniz 1930 Almanya’sı değilse, Cumhurbaşkanı ve iktidar demek bu demektir!
Birkaç sene önce “Böylesine hiddet ve şiddet beni korkutuyor. Halkı galeyana getiriyor. Ne olacağı bilinmez” demiştim.


Hürriyet’e saldırı bana Zimbabve görüntülerini çağrıştırıyor. Düşünebiliyor musun, olayların başında AK Parti’nin gençlik teşkilatı sorumlusu var. Adam daha sonra da taltif ediliyor. Ahmet Hakan saldırısının arkasındaki iki kişinin partinin Fatih teşkilatı üyesi olduğu ortaya çıkıyor.


Adamlar hakiki çapulcu! Bu iş için otomobilleri olmadığından araç kiralıyorlar. Yani Ahmet’i dövmek için para harcıyorlar. Ben bilfiil kimsenin azmettirdiğini düşünmek istemiyorum ama dolaylı yönlendirme olduğu da çok ortada. İktidarın yayın organları bu gazete ve gazeteciyi sürekli hedef göstermişlerdi, hâlâ da gösteriyorlar.


Evvela iktidarın bu hiddet dolu üslubundan vazgeçmesi gerekiyor. Görüldüğü üzere, bunun büyük ekonomik ve toplumsal maliyeti var. Bu gürültü ve patırtıda kimse yatırım yapmaz, güvenlik görevlisinden başkasını işe almaz.
İkinci ve mikro düzeyde, her parti gibi iktidar partisi de üyelerinden sorumlu olup, onların yaptıklarına ortaktır.


MHP’nin en büyük başarısı, sokak şiddetini tasfiye etmesidir.
Ayrıca, görsel ve yazılı medyadaki tek ağızdan çıkan abartılı itham ve methiye koroları, komik kaçıyor. Olgunlaşmaları lazım. Çünkü bu üslup sokağı da şiddete teşvik eder.

X