Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Devlerin aşkı büyük olur

9 Eylül 1984...

Tam 30 yıl önce hayata gözlerini yumdu çirkin bir kral, taçsız bir kral, halktan bir kral...
Ameliyatını yapan profesöre, sekiz ay boyunca tedavisini üstlenen doktora ve hatta çevresindeki tüm hemşirelere, kanser olduğunu ona söylememeleri için rica etmiştim.
Midesinin tamamen alındığını bile bilmesini istemiyordum.
Fakat son günlerde sanki hissediyordu artık zamanının azaldığını.
Böyle anlarda birbirimizden gözlerimizi kaçırıyorduk.
Gizli bir oyun oynuyorduk adeta ikimiz de.
Daha sonra itiraf edecekti bir başkasına herşeyi bildiğini ama beni üzmemek için gerçeği söylemediğini.
Son anlara kadar öleceğine asla inanmadım...
Ne hapishanelerde ayrı geçen on yıl, ne taş duvarlar, ne de demir parmaklıklar bizi birbirimizden ayırmıştı...
Zorlukları, engelleri, imkansızlıkları yenmiştik... Kanseri de yenerdik... Mutlaka yenecektik...

Paris’te sıcak bir temmuz sabahıydı.
Yılmaz gece sancılar içinde kıvranmış ama yine vermek istediğim ağrı kesicileri kullanmamakta direnmişti.
Benden Yunan bir yazarın ülkesindeki Cunta döneminin işkencehanelerini anlatan kitabını ona okumamı istemişti.
Okurken fena oluyordum ama o dinledikçe benim aksime kendi ağrılarını unutuyordu adeta.
Yüzüne baktığımda sanki o değil de bir başkasıydı.
Yirmi yaş birden almıştı... İhtiyar bir adam gibiydi...
Oysa henüz 47 yaşındaydı.
Dökülen saçları, çökmüş avurtları ile bir iskeleti andıran bedenini zorlukla taşıyordu.
“Bu gece artık benden ayrı uyumalısın ciğerim, seni de uyutmuyorum” dedi.
Çaresizlikle yüzüne baktım... Gözleri her zamanki gibi derin bir acı ve keder doluydu. “Olmaz”’ diye cevap verdim, “Ben zaten sensiz uyuyamam ki...”
Şefkatle sarıldı bana...

Devlerin aşkı büyük olur


“Ah, bir beş sene daha yaşayabilsem, neler yapacağım göreceksin be sevgili!” dedi.
Yaşayacaktı! Evet mutlaka yaşayacaktı! Yaşamalıydı!
Tüm dünyada sözü edilecek yeni filmler yapmalı, ülkemizdeki rejime karşı mücadelesini sürdürmeli ve bir gün vatanında hayalini kurduğu devrimin gerçekleştiğini görmeliydi.
Birdenbire yerde duran halterlere uzandı.
Kendinden umulmayacak bir çeviklikle kaldırdı.
Hayretle izliyordum. Ses çıkarmadım. Bir süre küçüklü büyüklü değişik ağırlıklarla çalıştı.
Mutfakta bir şeylerle meşguldüm. Merdivenlerden inen ayak seslerini duydum.
Kapıda belirdi. Beyaz takım bir elbise giymiş, her zamanki gibi göğüs cebine ipek bir mendil yerleştirmişti.
Şaşırdım.
Dışarı çıkacağını bilmiyordum.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordum.
Ayakkabılarını giyerken “Toplantı var çocuklarla” dedi.
Çocuklar dediği devrimci gruplardan ilticacı insanlardı.
Bazıları hariç, pek çoğuna güvenmezdim. İçlerinden bir kısmı Türkiye’den ayrılırken kendilerini kurtarmak için bıraktığımız altın bilezik ve kolyelerimi alarak kayıplara karışmış, bir kısmı da “Almanya’da dergi çıkaracağız” diye Yılmaz’dan yüksek miktarda para koparmıştı.
“Hayır gidemezsin Yılmaz!” dedim.
“Gitmem gerek” diyerek kapıya yöneldi. Koşup önüne geçtim.
“Gidemezsin, yeter artık, sağlığını hiçe sayıyor, vaktini boşuna harcıyorsun” diye direttim.
Kapının koluna ulaşmaya çalıştı. Engel oldum.
“Eğer gidersen, ben de giderim, hatta çocukları da alır Türkiye’ye dönerim, ne halin varsa gör” tehditiyle dikkatini çekmeye çalıştım.
Hiçbir zaman blöf yapmayacağımı, söylediğimi mutlaka yerine getireceğimi bilirdi.
Gözlerinde öfkeyle ve hırsla kolumu tuttu, kurtulmaya çalışıyordum.
Beni merdivenlere doğru çekti, birlikte yukarıdaki çalışma odasına çıktık. Kapıyı kapattı. Belinden ve yastığımızın altından hiç eksik etmediği silahını çıkarttı.
“Birlikte okyanuslar aştık ama sen herşeyden vazgeçip gideceksin demek ki” dedi.
“Evet, çünkü artık senin kendini mahvetmene seyirci kalamıyorum” diye cevap verdim.
Silahın namlusunu bana doğru çevirdi. “O zaman önce seni, sonra da kendimi öldüreceğim” cümlesi çıktı ağzından.
Bir an durdum, şimşek hızıyla düşündüm, ölmekten hiç korkmuyordum ama ya çocuklar...

Devlerin aşkı büyük olur


Oğlumuz küçük Yılmaz ve Elif odalarında uyuyorlardı.
“Tamam ölelim, önemli değil. Ama peki ya çocuklar?
Silah sesi ile uykularından fırlayacaklar ve kapıyı açtıklarında ikimizin de kanlar içindeki bedenleriyle karşılaşacaklar. Onların yaşayacağı felaketi ve bu felaketin onları hayatları boyunca nasıl etkileyeceğini bir düşünsene” dedim.
Gözleri doldu, elini yavaş yavaş aşağıya indirdi. Sanki omuzları daha da düşmüştü.
Silahı bıraktı, bana doğru geldi. Birbirimize sarıldık. İkimiz de sarsıla sarsıla ağlıyorduk.
Bu olaydan yaklaşık iki ay sonra onu kaybettim.
O zaman duyduğum acıyla şöyle düşündüm: Keşke birlikte ölebilseydik...
Yılmaz Güney’in hayat arkadaşı Fatoş Güney’in benimle paylaştığı bu anısından çok etkilenmiştim.
İkisinin ‘arasına girip’ dışarıdan biri olarak hikayeyi yazmanın uygun olmayacağını düşündüm.
İşte bu yüzden Fatoş Güney’in ağzından, onun kelimeleriyle ‘tanık’ oldunuz yaşadıklarına. Çünkü devlerin aşkı büyük olur.
Aramızdan ayrılışının 30. yılında buradan selam olsun Yılmaz Güney’e...

X