Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Biz çok kimlikli bir ülkeyiz, ‘Ne güzeliz’ diyebilmeliyiz!

Saçları ve eserleri gibi rengarenk bir hayat onunkisi. Kütahya ile Anadolu Hisarı ekseninde geçen çocukluk yılları, derken eğitim için düşülen Japonya yolları... Ve dünyanın öbür ucunda filizlenen bir aşk hikayesi. Medeniyetler ittifakı tadında bir evlilik ve sonunda yaşanan büyük hüsran. 40 yaşında elinde bir bavul, dibinde bir kız evlatla baba evine dönüş. Bütün yaşadıklarını renklerle bezeyip, tuvallerine dökmüş Günseli Kato. Hayatını, hayata bakış açısını anlattı uzun uzun. Ben büyük keyifle dinledim. Gerçekten de film gibi bir yaşam öyküsü bu, sizlere de tavsiye ederim.

Saçlarının doğal rengi bu değil mi?
- (Kahkahalar) Vallahi öyle geliyor bana artık.

İnan bana da öyle geliyor, bir kere olsun “Bu kadının kafası niye mavi?” demedim ama pek çok insanın aklına ilk gelen soru bu olabiliyor... Mavi saçlarından kim suçlu Günseli Kato?
- 20 küsur senedir maviye boyuyorum saçlarımı. İlk yaptığımda hayatımda bir değişikliğe ihtiyacım vardı, tabii aradan onca yıl geçince bu doğal görüntüm haline geldi.

Neydi seni bu değişikliğe iten peki?

- Zor bir dönemden geçiyordum. 40 yaşında evliliğimi bitirme kararı alıp Tokyo’dan anne-baba ocağına dönmüştüm. Pek çok fedakarlık yaparak, dişimi tırnağıma takıp üzerinde çalıştığım kariyerim düşüşe geçmişti. Korkunç bir mutsuzluk ve sükut-u hayal hisleri içerisindeydim.

Psikolog yerine kuaföre mi gittin?

- (Gülüyor) Vallahi ne yalan söyleyim, ikisine de gittim.

Bunu yapmanın sebebi bir nevi kendini diğer insanlardan soyutlamak mıydı?
- Ben hiçbir zaman insanlardan uzaklaşamam, doğama aykırı. Sokakta yürürken bile hemen hemen herkesle muhabbet halindeyimdir. Araba da kullanmıyorum, toplu taşıma veya taksiyi tercih ediyorum. Anlayacağın toplumla devamlı bir interaksiyon halindeyim.

Metrobüste saçını görenler ne yapıyor?

- Ben güçlü bir aurası, neşesi ve ışığı olan bir kadınım. İnan ki insanlar saçımı değil de bunları fark ediyorlar. Zaten benim saçıma ancak sorunlu kişiler takılıyor. Eminönü’nde dolanırken tek bir kişi parmakla beni göstermiyor ama İstinye Park’a gittiğimde hemen etrafımda fısıldaşmalar başlıyor. Sen bu anlattıklarımdan ne analiz yaparsan yap artık... Ah bak aklıma ne geldi, saçımı ilk mavi yaptığımda İlber Hoca beni gördü ve “Ayy renkli kevaşe” dedi. “Hocam affedersiniz, kevaşe ne demek?” diye sorduğumda “Şıllık” cevabını aldım. Bunun üzerine ben de “Aaa teşekkür ederim hocam” diye yoluma devam ettim. (Kahkahalar)

Saçları dağıtalım, rüzgarlara bırakalım ve biz Japonya günlerine dönelim... Ne işin vardı dünyanın bir ucunda?

- Burada eğitimim devam ederken Japonya bütün dünyadan gençlere kendi kültürlerini öğretmek için bir burs programı başlatmıştı. Ve Türkiye’den beni uygun buldular.

Japonlar sponsor oldu yani gurbete gitmene...

- Sponsor deyince insanlar orada çok rahat ettiğimi sanacak. Okulunu falan kendin ayarlıyordun, onlar da sana sadece bir senelik burs veriyordu. Fakat verdikleri parayla bırak koca seneyi, en fazla 10 gün geçinebilirdim.

Eee ne yaptın peki?

- Uçağım Japonya’ya indiği andan itibaren zorluklarla yaşamaya başladım açıkçası. Fakat bende bunu seven bir taraf var sanırım.
Zaten sanat denen bu zıkkıma tutkusu olanların mazoşist tarafları çok fazladır, hırpalanmaktan zevk alırlar. Zorluklardan alınan bu zevk de sanatçıyı kariyer sahibi yapar. Fakat tabii bu durum çok uzun sürmeye başlarsa sonunda kafayı yersin.

BENDE SU KATILMAMIŞ CAHİL CESARETİ VARDI

Biz çok kimlikli bir ülkeyiz, ‘Ne güzeliz’ diyebilmeliyiz

Bir kaçış mıydı peki senin için yerini yurdunu bırakıp oralara gitmek?
- Özgürlüğün peşindeydim demek daha doğru olur. Ayrıca iki kız kardeşim ve bende su katılmamış bir cahil cesareti vardı hep. Öyle güzel bir şeydir ki aslında o cehalet... Tabii ancak o yaşlarda öyle cesur olabiliyorsun, şimdi şuradan şuraya git desen ne mümkün...

Neyse indik uçaktan, çıktık Tokyo’nun “çetrefilli” yollarına...

- En büyük amacım Tokyo Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki Hirayama İkoa’nın öğrencisi olmaktı. Osmanlı geleneklerini baz alarak Japon resmi üzerine çalışmak istiyordum.

Bulabildin mi bari hayalindeki üstadı?

- Bulmasına buldum da “Sen özel bursa sahipsin, burada ne master yapabilirsin, ne araştırmacı olabilirsin ne de lisans alabilirsin, özel üniversiteye gitmen gerek” dedi bana. Ama ben “Hayır, devlet üniversitesinde sizin öğrenciniz olmak istiyorum” diye direttim. Üç ay boyunca adamın kapısında süründüm, elimde resimlerle ağladım, yalvardım.

Sonra da sınır dışı edildin herhalde...

- (Gülüyor) Yok, sonunda ısrarlarıma dayanamadılar ve üniversitede benim durumumu tartışmak için özel bir kurul toplandı. En nihayetinde bir istisna yapmaya karar verip beni okula aldılar.

Oh sen de rahatladın...

- Hocaları ikna ettik ama bu sefer de öğrenciler yapmadığını bırakmadı bana.

O neden?
- Japonya’da geleneksel resim bölümü çok özeldir. Sadece seçilmiş aristokrat ailelerin çocuklarını alırlar. Diğer öğrenciler bir yabancının sınıflarına girmesini protesto edip, benimle iki sene tek kelime bile konuşmadılar.

Türk kahvesi yapsaydın arkadaşlarına, ne de olsa 40 yıl boyunca hatırı var...

- (Gülüyor) Yahu selam bile vermiyorlardı bana, sen ne kahvesinden bahsediyorsun... Fakat ben yılmadım, hasır odalarda ağlaya ağlaya resimlerimi yaptım. Bir gün fakültenin rektörü beni İslam seramiği konusunda uzman biriyle tanıştırmak istediğini söyleyince, kalkıp özel bir müzeye gittik.

Seramik müzesi mi?

- İslam Eserleri Müzesi... Fakat bir görsen, oradaki eserler Metropolitan’da bile yoktur. Ben karşımda Selçuklu döneminden kalan yüzlerce seramiği görünce heyecandan gözyaşlarımı tutamayıp ağlamaya başladım. Derken müzenin sahibiyle tanıştım, aynı zamanda oradaki atölyelerin de sahibiydi. Tabii ben o esnada bu adamın ileride kayınpederim olacağını bilmiyorum.

Kader sessizce ağlarını örüyor...

- “Ne olur, hizmetçiniz olayım, yerleri süpürürüm, yemeğinizi yaparım, yeter ki beni kabul edin, sanatınızı öğretin” diye yalvardım adama. Fakat ne yapsam boş. Nuh diyor peygamber demiyor adam. Kendi kültürlerini bir yabancıya sunma fikri ona tamamen ters.

Üç ay da müstakbel kayınpederinin kapısında mı ağladın?

- (Gülüyor) Neyse ki benim o güne kadar yaptığım çalışmaları görünce yanında kalmama izin verdi. Bana bir hasır oda verdiler. 80 kişiyle aynı tuvaleti paylaşıyordum ama yine de benden mutlusu yoktu.

Hakikaten varmış sende mazoşistlik...

- Sorma! Başladım Nagoya’ya bağlı Tacimi denen o ufak seramik şehrinde yaşamaya. İznik’in Japonya’daki muadili gibi düşün. Bir yandan seramik dersi alıyorum diğer yandan da etrafımdakileri izleyerek tıpkı bir Japon gibi oturmasını, kalkmasını, yemesini, içmesini hatta temizlik yapmasını öğreniyorum.

AŞIK OLUNCA EN ZOR JAPON ŞİVESİNİ 3 AYDA ÖĞRENDİM

Kill Bill’deki Beatrix gibisin mübarek...

- (Gülüyor) Bu esnada bir çocukla tanıştım. Bana hamur yoğurmayı, bazı özel teknikleri falan gösteriyordu. Sonradan öğrendim ki müzenin ve atölyenin sahibinin oğluymuş.

Oh torpil de bulmuşsun kendine...

- Yahu ne torpili? Bu adamın üçüncü oğlu. Japonya’da birinci oğul önem taşır, ikinciye hatır için önem verirler, ondan sonrakileri umursamazlar bile.

Kısmetinde bronz madalyalı damat varmış demek ki...

- (Gülüyor) Çocuk bana kafayı taktı. Fakat nasıl anlaşacağız bilemiyorum. O bölgede öyle bir Japonca şivesi var ki öğrenmem mümkün değil. Dediklerinin hiçbirini anlamıyorum.

Ee ne oldu peki sonunda...
- Sorma ben aşk uğruna üç ayda o şiveyi kaptım. (Kahkahalar)

Babası ne diyordu bu duruma? Adam seni atölyesine zor aldı, sen bir de başına gelin gidiyorsun...

- “Sen yabancısın, bir Japon kadını olman çok zor” dedi bana.

Sen tabii “zor” lafını duyunca iyice heveslendin...

- Hem de nasıl, tam anlamıyla bir Japon kadını olmayı koydum kafaya.

Nasıl oluyormuş tam teşekküllü bir Japon kadını...

- Bir kere çok iyi Japonca bilmem gerekiyordu. Çünkü Japon erkekleri hiçbir şeye imza falan atmaz, vekaleten tüm o tip işlerle kadın ilgilenir. Çay seremonisi diye meditasyon ağırlıklı bir ritüelleri var. Onu da çok iyi öğrenmem gerekiyordu.

Yaptın mı bunların hepsini?

- Yapmaz olur muyum? Fakat bu sırada benim bursum bitti. Cebimdeki 3-5 kuruş da tükendi. Ama şansıma o günlerde Japonya Dışişleri Bakanlığı’ndan iş teklifi aldım. Özal dönemiydi, Japonya’yla sıkı fıkıydık. Ben de bu sayede çok iyi bir maaşla Japon diplomatlara Türkçe öğretmeye ve tercümanlık yapmaya başladım.

KOCAM 30’UNDA MÜSLÜMANLIĞI SEÇİP SÜNNET OLDU

Biz çok kimlikli bir ülkeyiz, ‘Ne güzeliz’ diyebilmeliyiz

Bunca cabandan sonra kayınpederin ikna oldu mu seni oğluna almaya?
- Her gün yeni bir mazeret çıkarıyordu. Fakat bana en çok koyan “Bu kız çok iri” demesi oldu. Öyle hırslandım ki üç ayda tam 30 kilo verdim. Kimse inanamadı. Sonunda adam ikna oldu.

Eh bir zahmet olsun artık... Seninkiler ne diyordu bu arada?

- Ah orası da bambaşka bir hikaye. Kayınpederden izni koparınca atladım İstanbul’a geldim. “Hocamın oğluyla evleniyorum” der demez babam “Olur mu öyle şey? Yabancıya kız vermem, vururum seni” diye bağırmaya başladı.

Damat bey de yanında mıydı bu sırada?

- Ben onu Japonya’da sanıyordum ama meğer arkamdan ilk uçağa atlayıp İstanbul’un yolunu tutmuş. Pat diye gelmesin mi yanıma! Geldiğinde ne dese beğenirsin?

“Babam bir beş kilo daha vermeni istiyor” demedi inşallah...

- (Gülüyor) Müslümanlığı seçtiğini ve sünnet olmak istediğini söyledi. Babam tabii “Oğlum, evladım” diye kucak açtı bizimkine. Aldı bunu özel bir hastanede ameliyat ettirdi. Tabii 30 yaşında adam sünnet olunca bir ay yatmak zorunda kaldı, haliyle o zamanı bizim evde geçirdi. Babam bu sırada havalara uçuyor, ne de olsa üç kızı var, erkek evladı olmuş gibi seviniyor. Çok kibar bir çocuktu. Bunu gören anneannem “Aa baksana bu çocuk doğuştan Müslüman” demeye falan başladı.

KOCAMDA KİŞİLİK BOZUKLUĞU OLDUĞUNU EVLENİNCE ÖĞRENDİM

Evlenirken geleneklere uyuldu mu?
- Öncesinde de sonrasında da uyuldu. Hatta kayınvalidem beni soyup saçımın dibini, ellerimi ayaklarımı falan kontrol etti. Baktı ki küçükler, “Asilsin sen” dedi.

Kız isteme faslı nasıl oldu?

- Sünnet faslının ardından maaile Japonya’dan İstanbul’a geldiler. Yanlarında sayısını hatırlamadığım kadar ipek bohça, bohçaların içinde kimonolar hatta portatif lake masalar bile vardı. Bizimkilerle hep bir ağızdan konuşuyorlar. Tabii bunlar sürekli kafa sallıyor, annem de “Anlıyorlar, anlıyorlar” deyip duruyordu. (Kahkahalar)

Düğün nasıl oldu çok merak ettim...

- Düğün değil düğünler yaptık. Japonya’da tam üç tane merasim oldu. Birincisinde kimonomu giydim parlamenterlerin, milletvekillerinin dahil olduğu üst düzeyi ağırladık. Hemen ardından bindallımı giyip daha “orta halli” misafirlerin karşısına çıktım. Üçüncü düğünü de fabrika ve atölyede çalışan işçiler için yaptık. Annemler tabii hepsine katıldı ama yerde oturmaktan bayılacaktı hepsi neredeyse. (Gülüyor)

Ne oldu da bu Japon masalı hüsranla bitti?

- Kocamda kişilik bozukluğu olduğunu öğrendim. Aynı çatı altında yaşayınca pek çok garip davranışına şahit oldum. Öyle dayak falan olmadı ama sürekli psikolojik tacize uğruyordum. İşin bir acı tarafı da ailesinin bunu bilip bana söylememesiydi. Meğer onlar da oğullarına sahip çıkacak biri geldi diye içten içe rahatlamışlar.

Zoru seviyorsun ama buna dayanamadın galiba...
- İnan dayanılacak gibi bir şey değildi. Bir yandan annemi üzmek istemediğim için bizimkilere mutluyum numarası yapıyordum öte yandan da korkunç bir hayat yaşıyordum. Kelimenin tam anlamıyla kapana kısılmış gibiydim. Kocamla sağlıklı hiçbir ilişkim yoktu. Bir yandan da ailesi çocuk yapmamız için baskı uyguluyordu. Adam benimle iletişim kurmuyor ne çocuğu? En sonunda kayınvalidenin zoruyla, “emir” aldığımız için beraber oldum kocamla. Çok şükür hemen de hamile kaldım.

O ortamda çocuk yapmak ne kadar doğru?
- “Bana arkadaş geliyor, yalnız kalmayacağım” diye ne kadar mutlu oldum anlatamam. Aycan’ım geldi ve bir anda dünyanın en mutlu insanı yaptı beni. Fakat onun dışında hayat çok zordu. Beni yaşama bağlayan iki şey vardı, Aycan ve çalışmak. Resmen içimdeki acıdan sanat eserleri çıkarıyordum ortaya. Fakat 15 yılın sonunda yanıma tek bir bavul alarak İstanbul’a geldim.

GELECEĞİ YAŞAYABİLMEMİZ İÇİN GEÇMİŞTEKİ DEĞERLERİ HAZMETMELİYİZ

Biz çok kimlikli bir ülkeyiz, ‘Ne güzeliz’ diyebilmeliyiz

40 yaşında geri döndüğün baba ocağında nasıl bir çocukluk geçirmişti peki Günseli Kato?
- (Gülüyor) Anlaşılan sorular kronolojik sırayla gelmeyecek...

Yok genelde aklıma geldiği sırayla olacak...

- Peki o zaman... Çocukluk denilince aklıma ilk Anadolu Hisarı geliyor. Annemin de doğmuş olduğu köşkte dünyaya geldim. Yıllar sonra kızım da aynı bahçede vakit geçirebildiği için çok mutluyum açıkçası. Üç nesil de o köşk yaşantısının tadını alabildi.

Köşklerde, konaklarda refah içinde bir yaşam...

- Köşk yaşantısı denilince herkesin aklına zenginlik geliyor. Anneannemlerin zamanından kaldığını düşünürsen 100 sene öncesinden bahsediyorum. O zamanlar apartman falan ne arar Anadolu Hisarı’nda, her tarafta köşkler ve yol yalıları varmış. Benim o yaşantıdan kastım bahçede keyif yapmak, çay saatleri, sobayla ısınmak, ısınan o tek odanın içinde toplanmaktan ibaret.

Peder Bey ne işle meşgul?

- Babam diş doktoru. Tıp fakültesinden 1945 yılında mezun oluyor. O sırada albay olan dedemin Kütahya’ya tayini çıkıyor, babama “Gel burada muayenehane aç” diyor. Tabii “Hayır” demek ne mümkün, emir büyük yerden gelince babam apar topar yanına gidiyor. Dişçiliğin yanında dahiliyeci ve veteriner olan babam Kütahya’nın ilk hekimi unvanını alıyor.

Valide hanımla ne zaman tanışıyorlar?

- Aynı dönem görücü usulüyle evleniyorlar ve annem Kütahya’ya gelin gidiyor. Yıllar sonra ablam üniversiteyi kazanana kadar orada yaşadık, sonra tekrar Anadolu Hisarı’na döndük.

Hatırlıyor musun Kütahya’da geçirdiğin günleri?

- Hatırlamaz olur muyum? Fakat aklımda en net kalan hatıra Menderes’in asıldığı dönem yaşananlardı. Kütahya Menderes’in kalesiydi. Babam koyu Demokrat Parti taraftarıydı. Bütün dostları Yassı Ada’da hapse giriyordu. İnanır mısın her tarafta bir matem havası vardı, bütün Kütahya ağlıyordu.

İyi ki babanı da götürmemişler...

- Dediğim gibi koyu bir taraftardı ancak parti üyesi değildi. İlginç bir adamdır benim babam. “Madem Kütahya’da okula gideceksiniz, buradaki çocuklar nasıl yaşıyorsa siz de öyle yaşayacaksınız” derdi ablamla bana. Sümerbank’tan bütün fakir fukaraya palto yaptırır, bize de aynılarını giydirirdi. Okuldaki çocukların ayağında lapçın (lastik bot) mı var? O zaman ablamla benim ayağımda da aynısı olurdu. Süslü kıyafetlerimizi, pabuçlarımı sadece İstanbul’a geldiğimizde giymeye izin vardı.

Tutucu bir adam mıydı?

- Tutucu değildi fakat disiplinli ve kuralları olan bir adamdı. Bu dünya ve öbür taraf için dengeli bir yaşamın gerektirdiklerinin aşılandığı bir ortamda büyüdüm. Anne tarafım zaten tasavvuf ehli, yüksek İslam’ı yaşayan, okuyan, iman etmiş kişilerdir. Hem o kültürü hem de dünya kültürünü muhafaza ettiğimiz değerlerle birlikte sindiren bir eğitim aldık evde. O günlerde bazı yasaklardan sıkılıyordum belki ama şimdi baktığımda “İyi ki de öyle yapmışlar” diyorum. Geleceği yaşayabilmemiz için geçmişteki değerlerimizi hazmetmemiz gerekiyor.


TASAVVUFA YÖNELİNMEZ TASAVVUFLA DOĞULUR

Bu röportajı tamamlamamız için geçmişi bırakıp bugüne dönmemiz gerek...
- (Gülüyor) Haydi öyle olsun bakalım...

Nelerle meşgul Günseli Kato bugünlerde?

- Bahçeşehir Üniversitesi’nde hem Japon konuşma dili hem de çağdaş ve geleneksel sanat dersi veriyorum. Haftanın iki günü böyle geçiyor, onun yanında kurumsal danışmanlık işlerim oluyor. Tabii bir de resim var hayatımda sürekli.

Kurumsal danışmanlık derken?

- Maalesef bizler geleneğin içinden bir türlü çıkamıyoruz, aynı şeylerin tekrarından ayrılamıyoruz, kopyacılıkta bir numarayız. Bu gelenek dediğimiz şeyi çağa entegre etmek o kadar önemli bir ihtisas istiyor ki bu gibi konularda danışmanlık veriyorum. Ah bak söylemeyi unutuyordum az kalsın, TRT Belgesel için “Şehrengiz” adında sanat ve tarih programı yapıyorum bir de...

Televizyonun yeni yıldızı olarak mı göreceğiz seni?

- Belgeselden yıldız çıkarsa neden olmasın? (Gülüyor) Galata, Emirgan, Balat, Fener, Fatih gibi İstanbul’un önemli yerlerini dolaşıyorum, buraların mimarisinden tarihine, müziğinden geleneğine kadar her şeyi gezerek öğreniyorum ve öğretiyorum. Yanımda misafirlerim de oluyor ve inanır mısın adeta sinema filmi gibi çekiyoruz. Şubat ayında başlayacak.

Kapalıçarşı’nın damına yabancı misafirlerini çıkarıp polemik yaratmayı düşünüyor musun?
- Yok yahu neden böyle bir şey yapayım? Onların ülkesine gittiğimizde bizi tarihi eserlerin damına çıkarıyorlar mı? (Gülüyor)

Sergi yok mu hiç yakın gelecekte?
- Mart ayında İzmir’de bir sergim olacak. Zaten her sergim birbirinden çok farklıdır ama bu sefer bambaşka bir konsept hazırladım. İzmirliler’in çok beğeneceği bir sergi olacağına eminim. Genellikle sanat İstanbul’da biliyorsun. Keşke bütün büyük şehirlerimizde de bu sanat olaylarının izlerini görebilsek.

Anne tarafının tasavvuf ehli olduğunu söyledin, sen de bu sebeple mi tasavvufa yöneldin?

- Tasavvufa yönelinmez, tasavvufla doğulur. Öyle doğduk öyle gideceğiz.

Peki bu konuda sana yol gösteren biri var mı?

- Tasavvufu seven herkes birbirinin mürşitidir. Tabii okuyor ve değer verdiğimiz insanların sohbetlerine de katılıyoruz. Cemalnur Sargut Hanımefendi bunların başında geliyor. O hem bu işin araştırmasını yapıp hem de halka inebiliyor. Zaten marifet tasavvufu anlaşılan bir dile çevirip, yaşantısıyla bunu hissettirebilmesinde.

İnsanların birbirine karşı giderek tahammülsüzleşmesi hakkında ne diyorsun?

- Kimse tahammülsüz bir hayat yaşamak istemez, öyle değil mi? Fakat dünya konjonktürü bilgisayar çağında birbiriyle fazlasıyla entegre olmuş durumda. Hangi partiden olursa olsun tüm siyasetçiler de bu kutuplaşmaları körüklüyor. Her insan bir birey, her insan bir kimlik, her insan farklı. Bu farklılıklara saygı duymak demokrasinin ilk sınavı. Çok kimlikli bir ülkeyiz, siyasi fraksiyonları bırakıp, hep beraber “Biz ne güzeliz” diyebilmeliyiz.

X