Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir yıl önce bir yıl sonra 100 yıl önce 100 yıl sonra savaş yine kapımızda...

Tam 364 gün önce bu köşede aşağıdaki yazıyı kaleme almıştım:

I. Dünya Savaşı bundan 100 yıl önce sıcak bir 28 Temmuz günü başlamıştı...
Aslında tarihin en kanlı savaşlarından birine neden olmasa, Nedeljko Çabrinoviç ve Gavrilo Princip adlı iki kafadarın Avusturya-Macaristan Veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’a yaptıkları suikast girişimi trajikomik bir film sahnesinden öteye geçemeyecekti.
Çabrinoç ve Princip, Avusturya-Macaristan zulmünden bıkmış iki genç Sırp milliyetçisiydi.
28 Haziran 1914 günü Franz Ferdinand’ın Saraybosna’yı ziyarete geleceğini öğrenince birkaç dava arkadaşı ile birlikte bu suikastı planlamışlardı.
Eğer işler ters giderse örgüt arkadaşlarının ismini vermemek için yanlarına birer kapsül de siyanür almışlardı.

SİYANÜR KAPSÜLÜ BOZUK ÇIKINCA...


Veliaht ve karısı arabalarından inerken el bombasının pimini çekip fırlatan Nedeljko Çabrinoviç oldu.
Fakat acemi suikastçı hedefi tutturamamış, üstelik telaşla kaçarken ağzına attığı siyanür kapsülü bozuk çıkmıştı. Çabrinoviç o heyecan içinde kendini yanıbaşındaki nehre attı, gelin görün ki düştüğü yerin derinliği 10 santimi bile geçmiyordu.
Nedejiko ‘bahtsız bedevi’ misali yakayı ele verince, Veliaht Ferdinand suikasttan sağ salim kurtulduğunu düşünerek hayatının hatasını yaptı. Çünkü az ileride bekleyen Gavrilo Princip, 19074 seri numaralı Browning marka tabancasını onu görür görmez ateşleyecekti.
Silahtan çıkan iki kurşun Arşidük ve eşinin kanlar içindeki bedenini yere yıktı. Bu suikast, I. Dünya Savaşı’nın gerçek nedeni olmasa bile barut fıçısına atılan bir kıvılcım etkisi gösterdi ve dünyayı dört yıl boyunca daha önce benzeri görülmemiş karanlık bir çağa itti.


100 YIL GEÇTİ AMA HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEDİ

I. Dünya Savaşı resmi olarak bu suikasttan tam bir ay sonra yani 100 yıl önce, 28 Temmuz 1914’te Avusturya’nın Sırbistan’ı bombalamasıyla başladı. O günün şartları ile bugünküler belki birbiriyle tam olarak uyuşmuyor.
Ama yine de sanayi devrimi, ekonomik dengelerin el değiştirmesi, sömürgeler, deniz yollarına hakimiyet ve en önemlisi de petrol yataklarının mülkiyeti gibi unsurların bu korkunç savaşın ana nedenleri olduğu göz önüne alınırsa; o zamandan bugüne değişen pek bir şeyin olmadığı aşikar.
Bugün çevremize şöyle bir bakarsak, aradan geçen koca bir asra rağmen insanlık, çekilen acılardan hiç ders almamış sanki.
Bu sefer Avrupa değil fokur fokur kaynayan, burnumuzun dibindeki tarihin en kadim toprakları Ortadoğu.
Kan revan içindeki Gazze, güya İslam adına kafaların kesildiği bölünme arifesindeki Suriye ve artık fiilen üç parça haline gelen karmakarışık bir Irak.


UMUT ORTADOĞU’NUN EKMEĞİ...

Ukrayna semalarında bir uçak, faili meçhul bir füze tarafından düşürülüyor. Dünyanın dört bir köşesinden sürekli masum sivillerin ölüm görüntüleri geliyor.
İnanın televizyonda haber bülteni izlemeye korkar oldum artık. İnsanlık, bundan tam 100 yıl önce başlayan ve milyonlarca canın yok olmasına neden olan büyük savaştan niçin hiç ders çıkarmaz diyor soruyorum kendime.
Bu büyük tehlikenin neden farkında değil hiç kimse? Umarım tarih tekerrür etmez diye dua etmekten başka çare yok.
Devletler bu kadar acımasız oldukça, halklar daha çok acı çeker çok...


Aradan bir yıl geçmiş ve maalesef işler daha iyiye gitmek şöyle dursun, aksine daha da ürkütücü hale gelmiş. Uçaklarımız, terör yuvası haline gelen iki sınır komşumuzun semalarında dolaşıyor artık.
Ortadoğu’yu saran kara bulutların ne zaman dağılacağı konusunda kimsenin ağzından umut dolu tek bir cümle bile çıkmıyor.
Bize de elbette acı içinde olan bitene bakıp, arşivimizden geçen yıllarda yazdığımız yazıları çıkarıp gelecek yıl için daha mutlu, daha umutlu şeyler yazabilmeyi dilemekten başka çare kalmıyor.
Seneye ne olur bilemem ama müsaadenizle benim şimdiden uzun ve zorlu geçeceği belli olan önümüzdeki kış için biraz enerji, umut ve güneş depolamam lazım.
O yüzden bir süre burada olamayacağım.
Daha aydınlık ve barış dolu günlerde bulaşmak dileğiyle, şimdilik hoşçakalın...

Doğan Abi’nin kaleminden ‘Bir İşsizin Günlüğü’

Medya dünyasının mutfağını bilenlerin yakından tanıdığı bir isimdir Doğan Satmış. Benim de bu sektörde ‘abi’ diye hitap ettiğim ender kişilerdendir. 30 küsur yılı aşan gazetecilik yaşamında; Hürriyet’ten Sabah’a, Habertürk’ten Cumhuriyet’e pek çok gazetede emeği vardır. Derken günlerden bir gün, son yıllarda kapı dışarı edilen birçok medya çalışanıyla aynı kaderi paylaşıp işsiz kalır.
O dönem yaşadıklarını “Bir İşsizin Günlüğü ve İş Arayanlara Öneriler” ismiyle kitaplaştırır. Doğan Satmış artık ‘işsizler mahallesi’ndendir ama iliklerine kadar işlemiş gazetecilik aşkıyla o süreci de bütün çıplaklığıyla anlatmaktan çekinmez.
Kitapta medya patronlarının hemen hemen hepsinden üst düzey yöneticilere, son dönemdeki gelişmelerden ‘Alo Fatih’li konuşmaların perde arkasına kadar tüm detayları kaleme alır.
Bakın Doğan Abi, bir gazetecinin iş ve işsizlik evrimini nasıl anlatmış:
“İnsanların en zayıf yönlerinden biri aynı zamanda ruh sahibi olmaları. Bu yüzden çoğu kez kendi yarattıkları ortamlarla, kendi kendilerini olumsuz etkileyip zora sokuyorlar.
Örneğin her şeyin çok fazlasına sahip olduğunu sandığınız biri çıkıp canına kıyıyor. Ya da dünyanın parasına sahip, şanlı şöhretli, herkesin gıpta ettiği bir ünlü kendini yok edecek adımlar atıyor. Uyuşturucuya yöneliyor ya da daha enteresanları var: Lüks otel odasında bilmem neyi denerken, kafasında naylonla ölü bulunuyorlar.


İŞSİZ KALMAK DÜNYANIN SONU DEĞİL

Oysa insanlar bir-iki asır öncesine kadar, yazın tarlada tohum ekmek sonra da ekini biçmek dışında bir şey yapmazdı.
Sahilde yaşıyorsa balığa, dağda yaşıyorsa ava çıkardı.
Senede bir de ritüelleri vardı; kış için odun toplamak, dayanıklı yiyecekler hazırlamak, vesaire...
Şehirleşme, bu yapıyı tümüyle değiştirdi. Çalışmak şart oldu.
Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, çalışmaya alışan insanlar, işlerinden ayrılınca bunalıma girip büyük sıkıntı yaşıyorlar.
Toplumun da baskısıyla ‘işsizlik’ bir ‘suç işlemiş olma’ duygusuna dönüşüyor. Çalışmamak dünyanın sonu değil oysa...
İşin mi yok, Prof. Mehmet Öz’ün dediği gibi yazı bekle, kendini Bodrum’a at: ‘Bodrum’un havası lokum. Domatesi güzel, balığı nefis. Sabah yürü, öğlen yüz, akşam dalından meyve ye. Al sana şahane, mükemmel, ideal bir hayat. Cebinde beş kuruş bile olsa yine de yapabilirsin bunu...’


KADERİMİZ BİRİLERİNİN İKİ DUDAĞI ARASINDA

Mehmet Öz biraz abartmış ama bunları yapmak için çok fazla paraya ihtiyaç yok hakikatten. Uzun bir çalışma döneminin ardından ilk kez bir işten atılınca, işsizliği ben de tanıdım. Sonuçta birilerinin yanında çalışıyordum; kaderim onların iki dudağının ve vicdanı ile duygularının arasındaydı.
Ben de etten, kemikten ve ruhtan ibaret olduğum için sıkıntı çektim. Ama bu sıkıntılı günleri yaşarken, başıma gelenleri yazmaya çalıştım.
Sonunda şunu öğrendim ki: Bir işe sahip olmaya, bir yerde çalışmaya, aidiyet duygusuna, bir yerlere ait olma gayelerine çok fazla takılmayın. Rahat olun. Alt tarafı bir yaşam sürüyoruz ve öyle ya da böyle geçiyor. Bazı şeylere takılıp, kendinizi üzmenize hiç gerek yok. İşsizseniz onun da keyfini çıkarın.
Nasılsa bir iş bulunur. Yoksa da siz yaratırsınız, olur biter...”

Bir yıl önce bir yıl sonra 100 yıl önce 100 yıl sonra savaş yine kapımızda...

X