Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Beyaz’la seçime gidelim iyi olana halk karar versin

Şirinler röportajının fotoğraf çekimi için Zorlu PSM’de bizim sevimli mavi dostların hazırlanmalarını beklerken, karşıma bir anda Okan Bayülgen çıktı.


“Burada ne işin var, yoksa sen de Şirinler’in arasına mı katıldın?” dedim, o da başladı her zamanki heyecanıyla anlatmaya... Yeni sezonda tekrar perdesini açacak olan Dada Dandinista’nın jenerik çekimleri esnasında ayaküstü başlayan sohbetimiz, beklenmedik şekilde bir pazar röportajına dönüştü. Okan konuştukça, onda bazı şeylerin değiştiğini fark ettim. Zaten siz de okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Huzurlarınızda tesadüfen ayağıma kadar gelen, eski Okan’dan bile akıllı olduğunu iddia eden, yeni nesil Okan Bayülgen!

* Burada ne işin var, sen de Şirinler’in arasına mı katıldın yoksa ufukta yeni bir tiyatro oyunu mu var?

- Öncelikle sana da merhaba İzzet (gülüyor). Yok, Dada Dandinista’nın sezon tanıtımlarının çekimleri için buradayız. Çünkü bence PSM, İstanbul gibi dünyanın en büyük metropollerinden birinin bu konudaki eksikliğini kapatacak kadar güzel bir gösteri merkezi... İçindeki tiyatrolar ve özellikle de büyük salonu muhteşem!

* Okan yeme beni... Sanki çocukluk hastalığın olan tiyatroya karşı iştahın kabarmış...

- Haklısın, sahne tozunu fena özlüyorum. Senin de bildiğin o meşhur müzikli oyun projemi artık bu sene mutlaka hayata geçireceğim. Eğer yetiştirebilirsem iki tane de dramatik oyun sahnelemek var aklımda. Hepimizi çevreleyen bu genel dağınıklığın toparlanabilmesi ve son zamanlarda fazlasıyla parçalanan ruhlarımızın kendine gelebilmesi için bir arada olmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü artık insanlar evlerinde televizyonlarının başında bile bir araya gelemiyor. Bu yüzden de mutlaka belirli sanat ve eğlence olaylarında buluşmamız gerektiğine inanıyorum!

* “O kadar dağıldık ki, bizi ancak sanat ve eğlence eski halimize getirir” mi diyorsun?

- Tam üstüne bastın, kesinlikle öyle! Acılıyken hüzünlü şarkılar, mutluyken de neşeli şarkıları hep beraber söylemeyi başarabilirsek ve eğer sanatçılarımız da buna destek verirse, yine bir olmamamız için hiçbir neden yok. Bizi üzen olaylarda konser, tiyatro ve diğer sanatsal etkinlikleri durdurmak bence çok büyük hata! İnadına bir araya gelmeli, sahnedeki sanatçıyla beraberce yeri geldiğinde üzülüp ağlamalı; yeri geldiğinde de gülüp eğlenmeli, neşeli şarkılar söylemeliyiz.

Beyaz’la seçime gidelim iyi olana halk karar versin

ASIL BÖYLE ZOR ZAMANLARDA İNSANLAR BİR ARADA EĞLENMELİ

* Böyle bir dönemde eğlence programıyla televizyona dönerek risk aldığını düşünmüyor musun?

- Aslında eğlenmiyoruz ki abi! Bak, Türkiye coğrafyası itibariyle dağlık mesafeleri uzun bir ülke. Bu yüzden bizim aşklarımız da özlemlerimiz de acı doludur. Bu kadar çok türkü ve ağıta sahip olmamızın nedeni eğlenceyi sevmemiz değil herhalde! Yaşadığımız topraklara sinen acılar, her birimizin ruhuna da yansıyor. Hiçbirimiz devamlı eğlenceli ya da hüzünlü yaşamıyoruz ki, çekilen program ya da diziler öyle olsun! Ayrıca unutma ki bizim derin bir mizah anlayışımız var. O yüzden de televizyon yöneticileri, her acılı günde son derece sıkıcı aksiyon filmi yayınlama adetinden vazgeçmeliler. Aksine, aç konser salonlarını da insanlar bir araya gelsin, programları yayınla eğlensinler!

* Yapma Okan o kadar da değil! Böyle günlerde insan nasıl eğlenir?

- Neden abi, biz ölü evinde bile siniri bozulunca gülen bir toplum değil miyiz? Gülmekte bir ayıp yok ki... Önemli olan gülsen de, ağlasan da bunu hep beraber, ama sahtekârca değil son derece samimi bir şekilde yapabilmek! Bu olaylar sırasında program yapmıyordum ama isterdim ki bütün kanallar yayın akışını değiştirsin; şarkıcılar, oyuncular, yazarlar bir araya gelsin, hep beraber sabahlara kadar canlı yayınlar yapalım. Benim bildiğim ve anladığım televizyonculuk zaten bu; öyle çıkıp 1-2 saat konuşmak değil! Kameranın önündeki adam, halkın her ruh haline uyum gösterebilmeli. “Ben komedi oyuncusuyum”, “Ben popçuyum, böyle bir dönemde evden çıkmayayım” diyenlere eyvallah mı edeceğiz? Ne yani, böyle zor zamanlarda sadece Makber’i iyi söyleyenleri mi televizyona çıkaracağız?

SILA FELSEFE YAPMAYA BAŞLADI DA BENİM Mİ HABERİM YOK

* Sıla’nın Harbiye konserinde dediği gibi...

- (Sözümü kesiyor) O ne demek abi? Niye onun sözüyle konuşalım ki? Sıla felsefe yapmaya başladı da benim mi haberim yok!

* Off ne alakası var Okan! Herkesin korktuğu dönemde o çıkıp aslanlar gibi konserini verdi, acıların son bulması için yazdığı şarkıyı okudu, sonra da “Biz sanatçılar hüznümüzü de, yasımızı da, mutluluğumuzu da sahnede yaşamalıyız” dedi.

- Yok öyle bir şey, tamamen yanlış! Bu durumun evlenip sonra da “mutluluğunu gazetecilerle paylaştı” haberini yaptıranlardan bir farkı yok bana göre. Neyi paylaşıyorsun ki gazeteciyle anlamadım, yoksa gerdek sırasında odana mı aldın? Ben sahnede mutluluğumu ya da hüznü paylaşmıyorum abi, profesyonel olarak işimi yapıyorum. Hepsi bu kadar!


PROGRAMDA BU YILKİ TEMAMIZ KADIN GÜCÜ!

* Peki Dada Dandinista’da eğlence kaldığı yerden devam mı edecek?

- Kaldığımız yerden falan devam değil! Bu sezon eğlencenin dozunu daha da artıracağız. Ben eğlenceyi yükselteyim de, eğlenebilen eğlensin. Biz her sene bir tema seçip, o konu üzerinden jenerikten içeriğe kadar her şeyi değiştiririz. Bu yılki temamız ise kadın gücü!

* Galiba kadının fendi sonunda Okan’ı yendi...

- (Gülüyor) Bırak espri yapmaya çalışmayı, reklamcıların daha hoşuna gidecek şekilde İngilizce söylersek, buna “Girl Power” da diyebiliriz. Bir de güzel bir jenerik şarkısı yazdık, şimdi onun klibini çekiyoruz. Diyoruz ki;

Hadi kızlar yürüyün
Bize neyiniz var gösterin
Gücünüzü gösterin
İnisiyatif alın, siz iyisiniz
Beraber olduğunuz
Aşık olduğunuz
Nişanlandığınız ya da
Evlendiğiniz herifler
Çocuk gibi şeyler
Bunlar arabalarla oynamayı seviyorlar
Futbolu seviyorlar
Halbuki siz güçlüsünüz
Kadınlar çok güçlü
Yürüyün!

* Kadınlara yürüyorsun yani!

- Hayır abicim! Artık zaten yürünemeyen bir şehirde yaşıyoruz. Yürünecek hiçbir yer yok! Üstüne üstlük arabayla da bir yere gidemiyorsun, trafik facia... Dolayısıyla hepimiz kıstırılmış durumdayız. Aynı anda birden fazla yerde olmamız gerekirken, bu işi halledip eve zamanında dönebilirsek kendimizi şanslı hissediyoruz. Ama dünyada yürüyen, bisiklete, patene binen insanlar var. Bizim küfrümüz araba dünyasına! İnsanlar yürüsün, sağlıklı olsun, evden çıksın istiyoruz!

KADINLAR TELEFONLARIYLA ARALARINA MESAFE KOYABİLSELER MUHTEŞEM VARLIKLAR OLACAKLAR

* Amacın, kadınları sokağa döküp feminist bir ihtilal mi yapmak?

- Haşa! Türkiye televizyonlarında çalışan biri olarak aklıma böyle bir şey gelmez, sadece “gücü elinize alın” mesajı vermeye çalışıyoruz. Çünkü kadınlar zaten bizim gibi saçma şeylerle uğraşmıyor. Bir de şu cep telefonlarıyla aralarına mesafe koyabilseler muhteşem varlıklar olacaklar (gülüyor). Erkekler becerebiliyor da, topuklu ayakkabıları yüzünden mesaj atarken sokakta yere kapaklanan çok kadın görüyorum. Mesela bizim jenerikte tüm kadınlar stiletto giyecekler...

Beyaz’la seçime gidelim iyi olana halk karar versin


* Sen de çaktırmadan bayağı ayak fetişistiymişsin...

- Ben öyle ayak ya da ayakkabı fetişisti değilim. Programın tanıtım filminde bol bol yürüyen ayaklar gösteriyoruz ve “tak tak tak vurun topuklarınızı yere” diyoruz. Ancak kadınlar böyle adım atabilirler. Erkeklerse rap rap diye basarlar yere. Ama stiletto giyen kadınlar eyvallahsız yürüyebiliyor. Güçlü kadın seksidir de zaten...

* “Yeni jenerik şarkısı, dinleyenin yüzüne tokat gibi çarpacak” diyorsun yani...

- Oradan bir ses gelsin istiyorum. “Yürüyor orman, yürüyor Macbeth’i yenecek. Yürüyor müthiş gövde, ah o buraya gelecek. Sarsıyor hışımla üzerinde ne varsa. Kökleri, dalları ah kuşun eti yenecek” diyor şarkıda. Shakespeare’in Macbeth’iyle başlayıp “Tarkanvari” bir finalle bitiriyoruz o bölümü. 2,5-3 dakikalık bir şarkı yaptık.

* Single’ını da çıkarırsın artık sen bu şarkının!

- Bizim grubun yaptığı müzik televizyonda yayınlanabilir ama kesinlikle pazarlanıp satılacak hale gelmeyecek. Herkesin enstrüman çalıp şarkı söylediği ve hikayesi olan şarkılardan oluşan müzikal bir gösteri var kafamda. Belki orada kullanırız.

TARKAN BİZİM ŞARKIYI N’APSIN ONUN  İKİLEMELERLE DOLU ŞARKILARI VAR

* Peki ya Tarkan isterse verir misin şarkıyı?

- Tarkan niye söylesin abi bizim şarkıyı? Adamın ikilemeler ile atasözleri ve deyimlerden oluşan bir sürü şarkısı zaten var! Bu şarkıyı n’apsın, bırak nakaratı, içinde kelime tekrarı bile yok! Ne dijital ortamda, ne de hard copy’lerde şarkıların satmadığı bir zamandayız. İnsanlar artık sevdikleri ismi görmek için konserine gider oldu. Şu an dijital dünyanın bizi getirdiği yer 60’lı yılların Amerikan müzik endüstrisine benziyor. O zaman da 33’lükler yoktu, sevilen gruplar 45’lik çıkarırdı. Milletin sevdiği 45’likler müzik listelerine girerse, ekip bir otobüsün içinde bütün Amerika’yı dolaşırdı. Bizimkiler ise eve kapanmış, kendini saklayıp, şarkıları efsane olsun diye bekliyor. Olmayınca da depresyona giriyor.

* Taş atıp kolum yorulmasın misali mi?

- Haa aynen öyle! Zaten artık kendini halktan izole edemezsin abi. Herhangi bir sanatçı sosyal mecraların birinden bir şey paylaştığında karşısındaki adam tam tersi bir laf edebiliyor, olmadı küfür sallıyor. Gizemli kalma dönemi tarihe karıştı. Genç müzisyenler ancak yeni şeyler üretip, kendini geliştirip, arka arkaya konserler verirlerse hayatta kalacaklar. Ama açıkçası ben yaptığımız şarkıların bir mecradan indirilip dinlenmesini de istemiyorum.

* Konserlere de eskisi gibi rağbet edilmiyor sanki...

- Eğlence ve gösteri dünyası kabuk değiştiriyor. Kıbrıs’ta özel toplantıların ve konserlerin değiştiğini fark ettim. O konserleri arka arkaya boşuna iptal etmediler, altında başka nedenler yatıyor. Aynı isimler, aynı şarkılar, aynı kıyafetler… İnsanlar artık değişiklik istiyor. Seyirci farklı ve yeni şeyler görmek istiyor, bizimkiler ancak terzisini ya da gardırobunu değiştiriyor. Artık dünyaya takip eden gençlere bu yeter mi Allah’ını seversen?

ESKİ OKAN’DAN DAHA AKILLIYIM

* Değişlik deyip duruyorsun, peki sen neleri değiştirdin programında?

- Hiçbir şey! Ne değişebilir ki? Stüdyoya da Mustafa Sandal gibi havadan iple kayarak inemeyeceğime göre, her şey aynı! Aynı Okan, aynı masa, aynı şarkılar ve en fenası da aynı konuklar olacak. Evde oturup popçu, sinema sanatçısı üretecek halim yok herhalde! Yeni ve sürpriz bir içerik olmayacak yani. Zaten ülkenin gündeminde her gün yeni bir sürpriz var, o neyine yetmiyor!

* Sen de “Hele şu seçim bir geçsin” diyenlerden misin?

- Bir seçimden çıkıp, diğerine giriyoruz. Belki ondan da çıkıp başka bir seçime gireceğiz. Gerekiyorsa ben şuna da hazırım; Beyaz da kabul ederse, yeni şovmen arkadaşlar da herhalde kabul ederler... Biz de seçime girelim, kozlarımızı orada paylaşalım, hangimizin iyi olduğuna halk karar versin! Çünkü ben reyting evlerine inanmıyorum. Şu anda izlediğimiz her şey o sonuçlara göre ayarlanıyor ve değişen hiçbir şey olmuyor. O yüzden geçmişle tek fark var, o da benim daha akıllı olmam!

* Birinci belli, ikinci kim havaları mı bu?

- Evet abi kimse kusura bakmasın. Herkesten, hatta eski Okan Bayülgen’den çok daha akıllıyım.

* Sosyal medyadaki suskunluğunun altında akil bir durum mu yatıyor?

- Sosyal medya bitti. Elin Amerikalısının bulduğu Twitter, Facebook, Instagram gibi mecralar artık miadını doldurdu. Twitter’da 5 küsur milyon takipçim var, bu rakam başkaları için kıskanılacak bir durum olabilir ama inan ki benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir tek Periscope’tan umutluyum, işe yarayacağı yerlerin olabileceğine inanmak istiyorum. Sosyal platformlar bizi sanal aleme ışınlanmak ve lüzumsuzca vaktimizi çalmak dışında hiçbir halta yaramıyor. O yüzden de artık içimden hiçbir şey yazmak gelmiyor.

Beyaz’la seçime gidelim iyi olana halk karar versin


SOSYAL MEDYAYI ÖVÜYORDUM ŞİMDİ ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLÜYORUM

* Böyle söylüyorsun ama Instagram’da “Öz hakiki Okan Bayülgen”olarak fink atıyorsun...

- O hesap bana ait değil ki! Instagram’a 2-3 fotoğraf koydum ama dediğim gibi bana bir şey ifade etmiyor. Ben sosyal medyayı pek çok kişiden önce keşfedip övmeye başladım. Şimdi yine onların önünden gidiyorum ve öldüğünü söylüyorum. Hele oradan siyasi mesaj vermek kadar salakça bir şey yok çünkü adı üstünde, gerçek bir iletişim aracı değil!

* Seni bu konuda öfkeli gördüm, ne oldu kızdırdılar mı yoksa hafiften üç buçuk durumları mı?

- Hayır ne öfkeliyim, ne de korkuyorum! Ama sosyal alem tam anlamıyla linç etme, kafa göz yarma yerine dönüştü. Yeni bir açılım gelene kadar buralardan uzak kalacağım. Acayip işler yapanlar çıkmaya başladı. Bu seneki programda görüntülü sözlük Scorp ekibiyle beraber çalışacağız.
Zaten Virgin Radio’da aralıktan itibaren 6-8 saatleri arası programa başlıyorum. Televizyon şovu dahil haftada altı gün insanlarla birebir iletişim halinde olacağım. Sanal dünyada gezmenin ne alemi var! İsmen ve cismen insanların karşısındayım...

ÖĞRENCİYKEN ALİ POYRAZOĞLU’NUN EVİNDEN FRANSIZCA KİTAP ARAKLARDIM

* Senin halinde, tavrında hatta atarında bile bir Ali Poyrazoğlu havası sezdim!

- Ali benim konservatuvardan hocam, çok severim onu. Öğrenciliğimin bir dönemi evinin kütüphanesindeki Fransızca kitapları araklamakla geçti. Ama uslu bir çocuk olduğum için fotokopilerini çektirip, kitapları geri getiriyordum. Yıllar sonra konuştuğumuzda hangi kitapları aşırdığımı bildiğini söyledi. Meğer içten içe bu duruma sevinirmiş.

* Sen de içten içe ona öykünüyormuşsun anlaşılan...

- Ali Poyrazoğlu’nu ayrı tutmak lazım. O büyük bir sanatkâr ve hayatı boyunca tiyatroya hizmet verdi. Ben 4-5 sene Devlet Tiyatrosu’nda çalışıp ardından istifayı bastım, hayatım televizyonda geçti. O ise en büyük aşkının peşinden gitti.

YAŞLANDIĞIMI DÜŞÜNÜYORUM

* Sana bir olgunluk gelmiş. Yaşlandığını düşünüyor musun Okan?

- Kesinlikle! Niye düşünmeyeyim ki! Daha da fenası, yıllardır yaşlanan insanları neden evlerine gönderdiğimizi düşünüyorum. Bir Avrupa topluluğundaki yaşlılara bak, bir de bizdekilere... Avrupa’yı yürüyerek arşınladığında oradaki yaşlıların ne kadar faal olduğunu, devletin onları nasıl destekleyip kapı açtığını görüyorsun. Bir gün Paris’te Olympia’nın karşısındaki kafelerden birinde otururken, yaşlı bir adamın konser afişini gördüm. “Yahu bunu izlemeye kim gider” dedim kendi kendime. 12’de gişe açıldı, iki sokak kuyruk oldu. Anladım ki onların da kendilerine göre seyircisi var. Eğer Türkiye’de yaşlıysan evde dizi izlemeye mahkûm ediliyorsun. Sonra gelsin romatizmalar, gitsin kemik erimesi!

* Sen de yaşlanıp eve kapanmaktan korkanlardan mısın yoksa?

- Hayır korkmuyorum, aksine üzerine gidiyorum. Yıllarca Hakkı Devrim’le, Erol Günaydın’la programlar yaptım. Neden olduğunu hiç düşündün mü? O adamların bilgileri, tecrübeleri bizden o kadar fazla ki bunlardan faydalanmamız gerekiyor. Öyle genç izleyiciye ulaşmam lazım kafalarında da değilim. Çünkü illa seyircimin genç olmasına gerek yok abi. Ben isterim ki hep birlikte yaşlanalım. Ben artık başka bir ruh halindeyim. Ne yapayım, Tarkan gibi 40 yaşına gelip de hâlâ 15 yaşındakilere öpücük mü göndereyim?

* Stüdyoda gerginlik! Okan kaşınmaya başladı, sürekli diğer ünlülere laf çakıyor...

- Alakası yok, ayrıca adamı da çok seviyorum. Yaşlı sanatçıları, bize öpücükler gönderiyor, şaka yapıyor diye övmeyelim artık. İnsan yaşı ilerledikçe akıllanır, bizim o akıldan faydalanmamız lazım. Ben aslında artık gençlerle iletişimi koparmak istiyorum. 21 senedir beni izleyen, mezun ettiğim, büyüyen insanlara menopoz ya da andropozla ilgili söyleyeceklerim var...

GENÇ SEVGİLİYE BİR YERDEN SONRA BAKICILIK YAPIYORSUN

* Yılları durdurmak istemiyor musun?

- Niye yılları durdurayım? İstemiyorum ki böyle bir şeyi. Eskiden genç sevgililerim vardı. O bende bir eksiklikmiş, yıllarca buna nasıl tahammül ettim bilmiyorum. Bir adam büyüdükçe sevgililerinin yaşı küçülüyorsa, olay bebek bakıcılığına dönüyor. O zaman iş sevgili olmaktan, ilişki yaşamaktan çıkıyor. Ben genç değilim ama öyle olanlara söyleyecek çok sözüm var. Fakat bunları söylemek için yeni yetme taklidi yapmama gerek yok.

* Bu laflar, reyting korkusu yüzünden uydurmalar olabilir mi?

- Öyle bir korkum da yok. Diyelim ki ben bir kurabiye icat ettim. Adamlar bana “Kaç tane sattın?” diye sorar. Televizyon programı yapmak da bir işe yaramalı. Sonuçta bir şirkette çalışıyoruz ve onlar bizden reyting almamızı, kanalın günlük ortalamasını yükseltmemizi, daha çok reklam almasını sağlamamızı istiyor. Ama şunu da unutmamak lazım; Beyaz’ın ve benim tutan programlarımızın olması, reytingle değil televizyona kattığımız değerle açıklanabilir.

Beyaz’la seçime gidelim iyi olana halk karar versin

BÜTÜN TÜRK DİZİLERİNİ SANKİ AYNI KİŞİ YAZIYOR

* Beyaz da sen de katma değeri zirve yapmış adamlarsınız...

- Ekran yüzü olmayan bir kanal, falanca diziden prim almaya çalışıyorsa yok olmaya mahkûmdur. Yoksa herhangi bir dijital platformda bedava kanal alan herkes arka arkaya film ve dizi yayınlayabilir. Ayrıca bu işe 100 milyonlarca lira para yatırmaya da gerek yok. Ama ulusal bir kanal olmanın ilk şartı birtakım yüzlerinin olması, program yapması ve bir adres oluşturmaktan geçer. Yoksa dizi dediğin bir sene sonra bittiğinde ne yapacaksın?

* Sen de Çarşı gibisin, her şeye karşısın. Hayrola, dizilerle bir derdin mi var?

- Hiçbir Türk dizisini izlemiyorum. Her kanalda “sevdamı al, sevdamı ver, aşkımıza ne oldu, al sana sevda, al aşkını da sok ...” isimli diziler var. Bunların hepsini sanki aynı kişi yazıyor. Hepsinde pis sakallı, kaslı, sivilceli oğlanlar ve makyajla yaşlandırılmış ergen kızlar var. Karakterler devamlı aşk için bir taraflarını yırtıyor, ikiye bölünüyor, ciğerini paralıyor. İnanılmaz korkunç bir durum. Bunun alternatifi tarihi dizidir. Ancak bizdeki tarihi anlatan yapımlara baktığında işin yine kalp kırıklığına, aşka, meşke bağlandığını görüyorsun.

* Valla öyle diyorsun da alıcıları da var herhalde... Baksana reyting rekorları kırıyorlar!

- Gençler evden çıkmaz, kitap okumaz, arkadaşlarıyla gösteri salonlarında, konserlerde buluşmazsa, bunları işte böyle gayet güzel yutarlar. Çünkü hayattaki tek gayeleri sevgili bulmak, evde dizi izlemek, gece indirimli tarifeden sevgilisiyle mesajlaşmak... İzleyici kendini geliştirmediği sürece oyunculuktan bihaber çıtır kızlar, kas kontenjanından başrol olan oğlanlar ortalıkta daha çok cirit atar.

X