Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ara’dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti...

Tek fotoğrafa koca bir “ömür” sığdırabilen adamla muhabbete koyulunca, anlattıklarını bir güne sığdırmak da mümkün olmuyor haliyle...

Üstelik röportaj sırasında, masada daha mürekkebi kurumamış yeni kitabı “Best of Ara Güler/ Ara’dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti” de vardı. Kitabının girişinde fotoğrafçılığı şöyle tarif etmiş büyük usta: “Fotoğrafçının geldiği fark edilmemeli... Zaten böyle bir hava yaratılırsa gerçek duruşlar bozulur. Ortalıkta pek görünmemeye çalışırım. Fotoğrafçı sessiz dolaşan bir şahit gibi çalışmalıdır.” Şimdi sessiz şahitlik sırası bizde. İşte dünkü sayfalardan taşıp bugüne akanlar...

Ara Güler’in 77 yıla sığdırdığı fotoğrafları bir kitapta toplandı.

Ara’dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti...

Biraz da özel hayattan bahsedelim... 3 kere evlendin bildiğim kadarıyla...
- İlk eşim Perihan’la evli değildim. Amerikan Haberler Merkezi’nde çalışıyordu. Dört sene birlikte yaşadık. Karıştırmayayım diye, ikinci eşimin adı yine Perihan’dı (gülüyor). Son olarak da Suna Hanım’la evlendim. Suna, Redhouse’un yayın yönetmeniydi.
Suna Hanım’ın iki de çocuğu vardı değil mi?
- Evet, biri Kurtalan Ekspres’in gitaristi Ahmet. Diğeriyse Ayşe. O da filarmoni orkestrasında bilmem ne şefi...
Hâlâ görüşüyor musun onlarla?
- Tabii görüşüyorum ulan, neden görüşmeyeyim?

Fotoğraf: Mustafa ÖZKÖK

Ara’dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti...

Hiç kendi çocuğun olmadı diye pişmanlık duydun mu?
- Olsaydı iyi olurdu. En büyük hatalarımdan biri budur. İngiliz kız arkadaşım hamile kalmıştı, onu da aldırmıştık. Çocuğumun olmamasının acısını çekiyorum açıkçası. Şimdi anlıyorum ki çocuk olsa miras bırakacak bir halt olurdu. Benim mirasım, arşivim kime kalacak?
Ahmet’le Ayşe ne güne duruyor?
- İkisinin de gazetecilikle uzaktan yakından alakası yok. Kiloyla satarlar ulan benim malları. Düşünsene beş kilo Ara Güler fotoğrafı terazide satılıyor. Sami Güner’in başına gelen benim de başıma gelir. Onun çocuklarının biri müzisyen diğeri mankendi. Her şeyini sattılar herifin. Adamın fotoğraflarını arasan bulamazsın şimdi. Hoş zaten hiçbiri 10 para etmezdi, reklam fotoğrafçısıydı. Benim resimlerimin içinde tarih var, yaşam var, Türkiye’nin geçmişi var. Ötekiler karı bulunca çekmekten başka bir iş yapmamış.
Bu kentin kaybolan çehresi var senin fotoğraflarında...
- İstanbul var yahu İstanbul! Ben o kitaplardaki resimleri çekmeseydim bok çekerlerdi. Bu şehir benim canım, benim memleketim. İstanbul’un işemediğim köşesi yoktur.
Peki İstanbul’da çekmediğin bir yer kaldı mı?
- Yer değildi zaten benim çektiklerim, hayatın parçasıydı. Dünyada her şey insanlar için yapılır. İnsan olmadığı zaman hayat olmaz. Onun için benim fotoğraflarımda hep insan vardır. Ayasofya Camii’nde bir şey çekerken benim için önemli olan önünden geçen insan, yani hayattır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun da fotoğrafını çektin...
- Evet çektim... İyi adam... Hoş iyi olsa ne olur olmasa ne olur... Başbakanı da Kılıçdaroğlu’nu da severim. Fert olarak hepsini severim. Bak, dünyada iki tertip adam yaşıyor; geçici ve daimi meşhurlar... Ben daimi meşhurları tercih ederim. Politikacı olmak bir şey mi? Bir gün varsın, ertesi gün yoksun. Olsana Picasso göreyim! Olsana Einstein! Deli ol da Dali ol!
Senin en güzel fotoğrafını kim çekti bugüne kadar?
- Süleyman Gündüz... AK Parti milletvekili... Arkadaşımdır benim, çok güzel resim çeker.
Bir dönem “Kargalarla insanların benzer yönlerini sergilemeyi düşünüyorum” demişsin...
- Kesin atmışımdır ne bileyim ben...
Neredeyse sigaranın olmadığı hiçbir kareniz yok.
- Günde dört paket içiyordum, hatta zincirleme içiyordum. O zamanlar benim kıçıma pervane bağlasaydın vapur diye adaya giderdim be...
Fotoğraf sanatı günümüzde hak ettiği yerde mi sence?
- Fotoğraf sanat falan değildir. Bir boku beceremeyen herifler iki resim çekip kendilerini sanatçı diye yutturuyorlar. Onlar ha burunlarını çekmiş ha resim çekmiş.
Peki kendini de fotoğraf sanatçısı olarak görmüyor musun?
- Fotoğrafçı değilim, kati suretle sanatçı da değilim. Gördüğümü çekerim, sanat yapmam. Bunun adı foto muhabirliğidir.
Dijital makineler gerçek fotoğrafçılığı öldürüyor mu peki?
- Fotoğrafçılık ölmez, sadece ilerler. O makineler bugün var yarın yok. Fakat sonuçta anı yakalayıp zaptediyorlar. Önemli olan da bu!
Cep telefonu “fotoğrafçılarına” ne diyorsun?
- Çocuk oyuncağı gibi o telefonlar. Ama iyi çekiyorlar doğrusu.

BENDE ŞEYTAN TÜYÜ VARDIR

Daha neler neler anlattı “yaşayan tarih” Ara Güler... “Konstantre” halde bu kadarını paylaşabildim sizlerle. Peki nasıl ikna etmişti bunca dev ismi ve isimlerinden daha dev egoları ona teslim olmaya? Bu soruya kısa ve net bir cevap verdi Ara Abi; “Bende şeytan tüyü vardır. Bu işler çabuk olur...”

ÇEKTİĞİM NAZIM FOTOĞRAFLARINI
VE EVDEKİ TÜM KİTAPLARINI YAKTIM

Demokrat Parti hükümetinin af kanunundan yararlanarak Nazım Hikmet hapisten çıkmıştı. Hayat Mecmuası’ndan “Git Nazım’ın resmini çek” dediler, ben de gittim. Etraf sivil polis kaynıyor. Ben kimin polis, kimin ne halt olduğunu hemen anlarım. Sonuçta muhabiriz, hepsini tanıyoruz. Nazım’ın elini sıktım, çabucak bir iki fotoğrafını çektim sonra pırrrr hemen toz oldum. O zamanlar Nazım’ı okumak bile suçtu abi! İşimi yapıp kaçmak zorundaydım. İktidar Nazım’ı askere almayı kafayı koyunca her şey iyice sarpa sardı. Sağlık durumu kötü olduğundan Nazım’ın askere gitmesi ölmesi demekti, o da yurt dışına kaçtı. Vatandaşlıktan atılınca, onunla en ufak ilgisi olan hatta selam veren herkes için soruşturma açılıyordu. Ben yedek subaylığa gitmeden Nazım’ın bütün resimlerini ve evdeki solcu kitapları sobada yaktım. Soranlara da tüm kopyaların kaybolduğunu söyledim. Birkaç sene sonra Cannes Film Festivali’nde Abidin Dino’yla karşılaştım. Abidin “Nazım Paris’te, istersen gel resmini çek” dediğinde hemen yanına gittim. Kaldığı otelde fotoğraflarını çektim fakat ne olur ne olmaz diye uzun süre hepsini gizledim. Bugün piyasada dolanan Nazım Hikmet fotoğraflarının neredeyse tamamı bana aittir.”


ONASSIS’İN DEV YATININ FOTOĞRAFLARINI
ÇEKERKEN GÜVERTEDE CHURCHILL’I GÖRDÜM

1959 yazında Yunan armatör Aristotle Onassis, Christina adlı savaş firkateyninden bozma o muhteşem yatıyla İzmir’e gelmişti. Onassis orada sürekli dünyanın en önemli isimlerini ağırlıyordu. Christina’nın İzmir’den İstanbul’a doğru yola çıkacağını öğrenir öğrenmez bir balıkçı motoru kiralayıp beklemeye geçtim. Yat Büyükada yakınlarına demirlediğinde balıkçı teknesinin direğine çıkıp deklanşöre bastım. O sırada güverteye gelen kadın masaya oturdu ve rujunu sürmeye başladı. Kadını önce tanımadım. Elinde purosuyla bir de yaşlı adam oturuyordu. Birden kafama dank etti. Şişman adam Winston Churchill, ruj süren kadın da Maria Callas’tı. Ben yine kendimi kaptırmış fotoğraf çekiyorum. “Ne yapıyorsun?” diye birinin bağırdığını duydum. Baktım Onassis’in ta kendisi. “Paris Match’ın muhabiriyim fotoğraf çekiyorum” diye cevap verdim. Aristotle “Akşam üstü 4:30’da Adnan Menderes Bey gelecek. Sen de gel. Hem fotoğraf çeker hem de röportaj yaparsın” diye beni tekneye davet etti. Fakat ben bu davete icabet etmedim, alacağımı almıştım ne de olsa.”

ÖYLE ESPRİLER YAPTIM Kİ İRAN ŞAHI
6 YAŞINDAN BERİ BÖYLE GÜLMEMİŞTİ

İran Şahı Rıza Pehlevi ile röportaj yapmak istiyordum ama bir türlü randevu alamıyordum. Araya yakın arkadaşı Dışışleri Bakanı Çağlayangil girdi. Neyse randevuyu aldık, Tahran’a gittim. Yanımda kız arkadaşım Perihan ve Ayşegül Dora da vardı. Bizi Niyavaran Sarayı’na götürdüler. Orijinal bir şey olsun istedim. Şah Elbrus Dağları’nda kayak yaparken resimleri çekmeye karar verdik. Pistlerden birini kapattılar. Zirveye çıkmak için teleferiğe bindik. Şah benim önümdeydi. Birdenbire dengesini kaybetti ve düştü. Müthiş bir kareydi. Elime makinemi aldığım an Şah bana doğru döndü. Gözlerimin içine baktı. Makineyi elimden bıraktım. Bu davranışım Pehlevi’nin çok hoşuna gitmişti, derken samimi olduk. Herifi güldürmek için espriler yapıyordum. O gece yemek sırasında İran Başbakanı Ayşegül’ün yanına gidip; “Ara’ya söyleyin, Şah 6 yaşından beri böyle gülmedi” demiş.

X