Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Adile Naşit yıllarca doğumgününü neden kutlamadı?

Salon her zaman olduğu gibi yine kahkahadan kırılıyordu. Sahnedeki üç usta Gönül Ülkü, Gazanfer Özcan ve Adile Naşit formlarının zirvesindeydi o gece...

Ama Gazanfer Bey ve Gönül Hanım arasında seyircinin farkına varmadığı bir durum yaşanıyordu.
İkisi de tüm profesyonelliklerine rağmen Adile ‘anne’ ile göz göze gelmekten kaçınıyorlardı.
Oynanan komediye rağmen aslında sahnede büyük bir trajedi yaşanıyordu.
Perde açılmadan önce gelen bir haber Adile Naşit’e hayatının en acı dakikalarını yaşatmıştı. Ama buna rağmen sahnedeydi Hafize Ana...
Adile Naşit’i can evinden vuran bu haber İzmir turnesinde gelmişti.
Naşit’in 14 yaşındaki oğlu, Ahmet kalp rahatsızlığı yüzünden hayatını kaybetmişti.
Kaderin garip bir cilvesi olarak oğlunun öldüğünü öğrendiği 17 Haziran gecesi, aynı zamanda Adile Naşit’in doğumgünüydü. O geceden sonra bir daha asla doğumgününü kutlamadı.
Naşit, hayatının son gününe kadar gencecik yaşta kaybettiği oğlunun resmini evinin baş köşesinden hiç indirmedi.
Ama tek çocuğunu alan kader, yıllar sonra ona milyonlarca çocuğun sevgisini bağışlayacaktı. Bütün çocuklar onun ‘kuzucuklarıydı’ artık.
İkinci darbe yine İzmir’de, yine bir tiyatro sahnesinde geldi.
Bu kez oyunun adı ‘Sezen Aksu Aile Gazinosu’ydu. Başta Sezen olmak üzere bütün oyuncu arkadaşları ilk perdenin sonunda acı haberi almışlar ama ondan saklamışlardı.
Sahneden indikten sonra durumu açıklamak bu kez Sezen’e düştü. Adile Naşit’in 32 yıllık eşi Ziya Keskiner, İstanbul’da hayata veda etmişti.
Aradan yıllar geçti... Adile Naşit’e kanser teşhisi konduğu zaman yine yanında Sezen vardı.
Erol Simavi onun için Paris’te bir hastanede yer ayırtmıştı. Uçak korkusu olan Adile Anne, bütün o yolu arabayla gidecekti.
Sezen de Paris’teki tedavi süresince Adile Ablası’nın yanından hiç ayrılmadı.
Hastalığının son günlerine kadar film setlerinden kopmadı Adile Naşit...
Son filmindeki rol arkadaşı Canan Perver onunla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Adile Abla, genellikle komedilerde oynadığı için hiçbir filminde ölmemişti. Ama o filmde ölmesi gerekiyordu. Bu arada kanser bütün vucüdünü sarmış; birkaç aylık ömrü kalmıştı. Biliyordu öleceğini. Çekim aralarında sık sık ‘Acaba bu filmi bitirebilecek miyim?’ diye sorardı. Sıra o sahneye geldiği zaman gözyaşları içinde öylesine dokunaklı oynadı ki sanki ölümün provasını yapıyordu. Son repliği de şuydu: Sevenlerim beni hep gülerek ve neşeyle hatırlasın.”
Dilediğin oldu Adile Anne... Sen, eşin ve biricik oğlun ile aynı mezarı paylaşırken biz senin göbeğini hoplata hoplata attığın kahkahalarını ve o gülen gözlerini hiç unutmadık…

Attila İlhan, ‘Mahur Beste’yi kime yazdı?

Gözleri zekasının pırıltılarıyla ışıldayan genç adam yine İzmir Karşıyaka’daki Atatürk Lisesi’nin kapısında bekliyordu...
Saçları rüzgarda uçuşan o ‘ahu gözlü’, arkadaşlarıyla birlikte okuldan çıktığında her zaman delikanlının beklediği köşe başına baktı...
Evet yine oradaydı! Belli belirsiz gülümsedi ve evine doğru yürümeye başladı... Tabii diğeri de peşinden... Bu ‘takip’ günlerce sürdü.
İşte o gün delikanlı bütün cesaretini topladı ve uzun zamandır yanında taşıdığı mektubu kızın evinin merdivenlerine bırakıverdi...
Genç kızın özenle yazılmış satırları alıp okul çantasına koyması sadece bir kaç saniyesini almıştı.
Ertesi gün aynı merdivenlerin bir köşesinde kızın mektubu duruyordu.
Delikanlı sevinçten havalara uçmuştu. Aralarındaki bu mektup alışverişi bir kaç hafta sürdü.
Genç adam son mektubunda duygu yüklü satırlarının altına Nazım Hikmet’in şu mısraları da eklemişti:
“Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlığına benzer seni sevmek...”
Aradan bir kaç gün geçti geçmedi, delikanlının evini polisler bastı, tutuklayıp götürdüler onu.
Suçu sevdiği kıza Nazım Hikmet’in şiirini yazmaktı...
14 Şubat 1941 günüydü. Attila İlhan ilk kez hapishaneyle tanışıyordu ve henüz 16 yaşındaydı...
“Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor
Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil.”
15 Haziran günü dünyaya gelen Attila İlhan yukarıdaki unutulmaz dizeleri gibi yaşamının ilk yıllarında hep bu ikilemi hissetmişti.
‘Belki gelemezdi‘ çünkü her an tutuklanabilirdi...
Dostlarının ‘Kaptan’ diye çağırdığı şairin; “Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız/ O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız...” dizeleriyle başlayan ‘Mahur Beste’ şiirini Ahmet Kaya’dan dinlemeyen kalmış mıdır?
Kalmışsa çok şey kaçırmış demektir..
Şiirin kime yazıldığı konusuna da çok sonraları açıklık getirmiş Attila İlhan. Meğer herkesin bir kadın ismi sandığı Müjgan, eski dilde kirpik demekmiş. ‘Müjganla ben ağlaşırız‘ sözcüklerinin sırrına gelince...
Can Dündar’ın yazdığına göre Ahmet Kaya şiiri besteledikten sonra ustanın kapısını çalmış ve izin istemiş. İlhan şarkıyı çok beğenmiş ve “Bu şiiri neden yazdığımı sana anlatayım” demiş...
6 Mayıs 1972 sabahı Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı haberini radyoda duyan Attila İlhan Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için bindiği vapurda ıssız bir köşeye çekilmiş. Acı bir yel esintisinin altında ilk mısra düşmüş aklına... Bunu yüksek sesle tekrarlamış, sonra da devamı gelmiş:
“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.”
Anlayacağınız ‘Mahur Beste’, Müjgan’a yazılmış bir şiir değil, büyük şairin Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın ardından haykırdığı bir ağıttı...
Doğum günün kutlu olsun Kaptan, seni hiç unutmayacağız...

Ortaya karışık

Bir
Politico haber sitesi Bill Clinton’ın kızı Chelsea’nin, NBC News televizyonundaki programından dakikada 26.724 dolar kazandığını açıkladı. Özel muhabir statüsünde çalışan Chelsea’nin yıllık maaşı ise 600 bin dolar... Babasının ABD Başkanı’yken yıllık maaşının 200 bin dolar civarında olduğunu hatırlatmak isterim.
İki
İki kanser hastasının birbirlerine delicesine aşık olup, ‘yaşamanın anlamını’ keşfetmelerini konu alan “The Fault in Our Stars” (Aynı Yıldızın Altında) adlı film ABD’de Angelina Jolie’nin Malefiz’ini gişedeki tahtından indirdi. Demek ki dijitalleşip duyarsızlaşan dünyada hala duygusallığa yer varmış...
Üç
Eski ABD Başkanı George W. Bush’un, ‘emekli olduktan’ sonra Kenan Evren misali tablolar yaptığını artık bilmeyen kalmadı. Guccifer takma adlı bir hacker, bu tabloların bazılarını Başkan’ın bilgisayarından ‘çalıp’ kamuoyuna sızdırdığı için dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Efendim, söz konusu ‘eserlerde’ Bush kendisini duş alırken ve küvette yıkanırken çizmiş. Vallahi de çizmiş, billahi de çizmiş...
Dört
Şubat 2011’de Paris’te bir kafede antisemitik sözler sarfederek ırkçı yüzünü gösteren ve kariyeri ‘sıfırlanan’ tasarımcı John Galliano, Fransız aksesuvar markası L’Etoile’in başına geçtikten sonra verdiği röportajda “O gün aşırı derecede alkol ve uyuşturucunun etkisi altındaydım. Korkunç sözler sarfettim. Bazı uzmanlar yaptığımın bir anlamda ‘profesyonel intihar’ olduğunu söylediler. Çünkü o dönem işimden ve konumumdan çok mutsuzdum” demiş. Umarım ünlü modacı bir daha ne ‘amatör’ ne de ‘profesyonel’ intihara teşebbüs eder...
Beş
New York’ta bir süredir ilgi gören ‘çatı sineması’ furyası bu yaz tam anlamıyla ‘moda’ haline geldi. Binaların çatısında kurulan açıkhava sinemalarına eskiden sadece ‘bilenler’ giderken, artık bu aktivite “New York’ta yapılması gerekenler” listesine girmeye aday olma yolunda ilerliyor. Kısaca, bizim eski yazlık sinemaların ‘havalı’ hali...

X