Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İlk 200’de tek bir üniversitesi olmadan ‘dünya gücü’ olunabilir mi?

TÜRKİYE’de bilim gerçek ve somut anlamda geriliyor.

Bu durumdan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, Başbakan Ahmet Davutoğlu da, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da şikâyetçi.
Ama maalesef uluslararası ölçütlerde baktığınızda Türkiye rekabet ettiği ülkelere kıyasla geriliyor; oysa tam tersi olması, yani bizden ilerideki ülkelerle aramızdaki farkı kapatıyor olmamız gerek.
Geçen hafta bu köşede Reuters-Thompson Haber Ajansı tarafından yapılan bir endeksi yayınladım. Dünya çapında bilimsel araştırmalarına, yani makalelerine en çok atıf yapılan 3 bin 600 bilimcinin içinde sadece 18’i Türkiye kökenliydi.
Bugün de, dünyaca ünlü Nature dergisinin yaptığı endeksten söz edeceğim. Dergi, kendisine 68 tane bilimsel yayın yapan dergiyi seçmiş ve bu dergilerde çıkan makalelere bakarak bir endeks hazırlamış. 2005 yılından beri yapılan bu endeks, genellikle ülkeleri ve üniversiteleri kıyaslamak için bir ölçü kabul ediliyor.
Dergi üç tane ölçüt kullanmış. Bunlardan birincisi doğrudan o ülke bilimcilerince yazılan makalelerin sayısı. İkinci ölçüt bu makalelerin yazar sayısına bölünmüş hali. Ve son olarak da bir kompozit endeks, bir çeşit ağırlıklandırılmış endeks (Weighted Fractional Count-WFC) ortaya çıkarmış dergi. Esas kıyaslama bu sonuncu üzerinden yapılıyor.
200 ülkelik listede birinci sırada tahmin edileceği gibi Amerika var. Bu ülkenin WFC değeri 18,642.88. Onu Çin izliyor, 5,205.60 ile. Türkiye taa 38’inci sırada, WFC rakamı 57.07... Görüyor musunuz aradaki farkı? Üstelik, mesela Suudi Arabistan Türkiye’nin üzerinde, 35. sırada ve WFC’si 76.64, yani neredeyse 1.5 katımız. Türkiye bir önceki yıl, yani 2012’de 58.79 WFC’ye sahipmiş, yani bir yılda yüzde 3 civarında düşmüş zaten düşük olan bilimsel çıktımız.
Evet, WFC’yi ülkenin üniversitelerinin bilimsel çıktısı olarak kabul edersek, ilginç kıyaslamalar yapabiliriz. Mesela, en iyi 200 üniversite listesine baktığımızda bu listenin son sırasında yer alan Güney Kore’den Yonsei Üniversitesi’nin tek başına WFC rakamı Türkiye’nin toplamından büyük, 61.62... Listenin birinci sırasındaki Çin Bilimler Akademisi’nin (CAS) WFC rakamı pek çok ülkeden büyük: 1,209.46...
Doğal bir sonuç var: Dünyanın en iyi 200 bilim kurumu/üniversitesi arasında Türkiye’den tek bir kurum bile yok; nasıl olsun ki o listenin sonuncusu kadar ülke çapında üretim yapamamışız.
İlk 200’de tek bir bilimsel kurumumuz bile yokken, toplam performansımız bize ancak dünya otuz sekizinciliği getirebilirken ve üstelik bu yerimizi de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayken nasıl olacak da ‘Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri’ olacağız?
Bilimimizin olmaması demek kendi teknolojimizin ve ürün tasarımlarımızın da olmaması demek. Öyleyse başkalarının bilimi ve teknolojisiyle tasarladığı ürünleri taşeron olarak üretmeye devam edeceğiz demek.
Taşeron iş yaparak, fason üretimle refaha kavuşamayız.


Harcadığımız para verimli de değil...


TÜRKİYE son 10-12 yılda araştırma-geliştirmeye geçmişle kıyaslanmayacak kadar çok para harcamaya başladı.
Bu kâğıt üzerinde baktığınızda iyi bir gelişme. Üstelik toplam harcamanın çok daha fazla artması gerekiyor; çünkü hâlâ milli gelirden Ar-Ge’ye ayırdığımız pay rekabet ettiğimiz ülkelerden daha az.
Nature dergisinin endeksi ülkelerin Ar-Ge’ye harcadıkları paranın verimliliğini de ölçmeye çalışmış. Bunun için harcanan para ile ülkenin toplam bilimsel çıktısı arasında bir ilişki kurmuşlar. (Başka endeksler bilimsel makalelerin yanı sıra patent sayısıyla da ilişkilendirir Ar-Ge harcamalarını.)
Bu kıyaslamaya baktığınızda Türkiye, Ar-Ge’ye harcadığı parayı çok verimsiz kullanan ülkeler arasında gözüküyor.
Aslına bakacak olursanız biz paramızı daha çok teknolojiye harcıyoruz, bilime değil. O yüzden de harcamamızın verimsiz olması çok doğal.
Bu bizim eski bir hastalığımız: Bilimi atlayıp doğrudan teknoloji sahibi olmaya çalışıyoruz. Bu yanlışı yüzyıllarca yaptık, hâlâ devam ediyoruz.

‘Bilim iklimi’ olmadan olmaz...

BU köşede dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hafta içi TÜBİTAK’ın ödül töreninde yaptığı konuşmadan geniş bir alıntı yayınladım. Orada Erdoğan, bilimin gelişmesi için özgürlük ve güven ortamının olması gerektiğinden söz ediyordu.
Doğrudur, bilimin ve sanatın gelişebilmesi için böyle bir iklime ihtiyaç var. Ama maalesef ülkemiz şu an bu iklimden bir hayli uzakta; kısa zamanda yaklaşabilecek gibi de durmuyor.
O iklime tam yaklaşıyor gibi olmuştuk ama son 5-6 yılda yeniden uzaklaştık, hatta tam tersi yönde endişeleri yaygınlaştırdık.
Burada sorumluluk ülkeyi yönetenlerde. Daha önce iklimi düzeltenler onlardı, sonra bozanlar da onlar oldu; yurtdışında yetişmiş beyinler ülkeye dönmemeye, insanlığa katkılarını oralarda sunmaya başladı.
Siyasete düşen, o iklimi oluşturmaktır. Yoksa fakir ve güdük kalmaya, yani var olan beyin gücümüzü de kaptırmaya devam edeceğiz demektir.

X