Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Davutoğlu’nun büyük sınavı: Ekonomiyi dönüştürmek...

AHMET Davutoğlu, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi kongresinde genel başkanlığa seçilecek.

Büyük olasılıkla yarın öğlenden sonra da hükümeti kurmakla görevlendirilecek; yani başbakan olacak.
Daha önce başbakan ve iktidar partisinin genel başkanı olarak, Haziran 2015’teki seçimi de kazanması halinde Davutoğlu’nun önünde 2019’a kadar iktidar olma şansı bulunduğunu, bu dönemde yapılması gereken işlerin ise üç temel başlık altında toplandığını yazdım.
Bu başlıklardan birincisi, genel bir ‘demokratikleşme’ konusuydu, onu geçen hafta cuma günü bu köşede detaylandırmaya çalıştım. İkinci başlık ise ekonomik dönüşüm. Bugün biraz onu konuşalım istiyorum.
Türk ekonomisi, uzun yıllardır milli gelirin yüzde 7’sinden az olmayan miktarlarda cari açık vererek büyüyor. Yani, kendi paramız, kendi tasarruflarımız bize yetmediği için başkasının parasını kullanıyoruz; dünyanın başka yerlerinde oluşmuş tasarruf fazlasını ülkemize çekerek büyümemizi finanse ediyoruz.
Bu durumun sürdürülemez olduğu aşikâr. Yarın öbür gün dışarıda o tasarruf fazlası oluşmazsa veya başkaları paralarını bize vermekten cayarsa ekonominin sıkıntıya gireceği ortada.
Bu kırılganlığı yıllardır biliyoruz ve kendimizce çareler üretmeye çalışıyoruz ama başarılı olamadığımız belli. O yüzden bugün hükümet kurmaya çalışan Davutoğlu’na, ‘Aman mevcut ekonomi yönetimini değiştirip güvensizlik yaratma, yoksa dışarıdan para gelmez ve krize gireriz’ deniyor, o da ilk iş olarak gidip Ali Babacan’ı görevine devam etmesi için iknaya çalışıyor.
Türkiye’de ekonomi gerçek anlamda yapısal bir dönüşüm geçirmedikçe, ülkemizin bu kırılganlığı devam edecek. Bu durumu en iyi bilenlerden ve yıllardır çare önerenlerden biri, zaten Ali Babacan’ın kendisi.
Başarmamız gereken yapısal dönüşümün ne olduğu da belli: Daha yüksek katma değerli ürünler üretmek ve bu yolla dış ticaretin ekonomik büyümeye katkısını negatiften pozitife çevirmek. (Evet ihracat sayesinde ciddi istihdam sağlanıyor ve bunun ekonomiye ciddi katkısı var ama en tepeden baktığınızda dış ticaretin milli gelire katkısı, ortaya çıkan ticaret açığı yüzünden negatif.)
Ürettiğimiz ürünlerde daha yüksek katma değeri ancak daha yüksek teknoloji ve özgün tasarımla elde edebiliriz.
Daha yüksek teknoloji ve özgün tasarımlı ürünlerimiz olursa, Almanya gibi cari fazla veren bir ekonomiye dönüşebiliriz.
Nasıl mı?

Hukuk güvenliği olmadan hiçbir şey olmaz

SON üç-dört ayda Rusya’dan kaçan sermaye 70 milyar doları aştı. Gezi olaylarından beri Türkiye’den kaçan sermaye ile gelen sermaye ise ancak birbirini dengeler nitelikte.
Sermaye ürkektir ve kaçar. Türkiye zaten doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmekte zorlukları olan bir ülke. O zorluğun sebebi Türkiye’nin evrensel hukuktan uzak olması, gelecek paraya yeterli hukuki güvenceyi zaten verememesi.
Cari açığımızı ‘sıcak para’ diye de adlandırılan borsa ve bono yatırımcısı yabancı sermaye yerine gelip fabrika ve işyeri kuracak doğrudan yabancı sermaye yatırımı ile finanse etmeliyiz.
Bunu sağlamak için eğitimli işgücü kadar o sermayeye verecek hukuki güvencelerimizin de olması gerek.
İşleyen gerçek bir hukuk devleti ve demokrasi olmadan zenginleşmek de hayal.

Haftaya okullar açılıyor

ÖNÜMÜZDEKİ hafta okullar açılacak; yaklaşık 1 milyon öğrenci ilkokul birinci sınıfta okula başlayacak.
Eğer hiçbir şey değişmeyecekse, bu öğrencilerin 12 yıl sonra liseden mezun oldukları günkü kaderleri şimdiden belli: Aralarından 100 bini dünyadaki yaşıtlarıyla rekabet edebilir bir eğitim alacak. Aralarından 300-350 bini ‘Türkiye için yeterli’ denebilecek bir seviyede olacak. Geri kalanı ise, yani çocuklarımızın yarıdan fazlası ise ‘ucuz işgücü’ olarak sokağa salınacak.
İşte bu kader değişmedikçe Türkiye yüksek teknolojili ve özgün tasarımlı ürünleri yeterince üretemez.
Hepimiz evimizde en az bir tane Güney Kore üretimi yüksek teknoloji ve özgün tasarım içeren ürün kullanıyoruz. Bunun nedeni şu rakamlarda gizli:
55-65 yaş nüfusa baktığımızda Türkiye ve Kore eşit, bu yaş grubunun yüzde 10’u üniversite mezunu.
25-35 yaş nüfusa baktığımızda ise fark çarpıcı: Kore’de bu yaş grubunun yüzde 70’e yakını, Türkiye’de ise sadece yüzde 17’si üniversite mezunu.
Kore, bizimle arasındaki zenginlik farkını son 30 yılda yaratmış yani.
Eğitim, 12 yıllık AK Parti iktidarının en az başarılı olduğu, hatta başarısız olduğu iki temel alandan biri.
Davutoğlu’nun bu alanda başarısızlığa devam etmesi, partisinin iktidarına bile mal olabilir.
12 yılda inşaata ayrılan paranın yarısı öğretmen yetiştirmeye ayrılsaydı bugün başka bir ülkede yaşıyorduk.

Refah yaratamayan iktidar gider...


EVRENSEL kuraldır: Vatandaşına refah yaratamayan iktidar seçimde kaybeder.
12 yıllık zorunlu eğitim yakında ilk mezunlarını verecek. Eskiden liseye devam etmeyen ve ya erken yaşta evlendirilerek ya da bir yerde çalıştırılarak aile bütçesine yük olmaktan çıkarılan çocuklar 12 yıl yüzünden okullarında durmaya devam ediyorlar. (Kabaca oranları yüzde 30.)
Bu çocuklarına dört yıl ekstradan yatırım yapan ailelerin beklentisi önümüzdeki yıllarda siyaseti derinden etkileyecek. Çünkü bu çocuklara daha yüksek kazanç elde edecekleri ve dört yıllık yatırımı kısa sürede geri ödeyecekleri bir iş bulunamazsa, toplumda memnuniyetsizlerin sayısında beklenmedik bir artış yaşanacak.

X