Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Beli silahlı bürokrasi ve seçilmiş siyasetçiler

ÇOK ilginç olaylar yaşanıyor, Amerika’da New York’ta.

Şehrin seçilmiş belediye başkanı ile polisi arasında açıktan açığa, son derece sert sözlerle sürdürülen bir savaş var.
Aslına bakacak olursanız, büyük ihtimalle seçilmiş siyasilerle polis ve asker, genel olarak güvenlik bürokrasisi arasında dünyanın her demokratik ülkesinde ve şehrinde bir seviyede ‘savaş’ yaşanır ama New York’takinin özelliği herkesin gözünün önünde, medyaya verilen demeçlerle bu savaşın yaşanması.
Kısaca ne olduğunu hatırlatayım:
Önce küçük bir kasaba olan Montgomery’de polis masum bir Afro-Amerikalıyı öldürdü. Bu olay, Amerika’nın dört bir yanında polisin silahsız siyahi gençleri ne kadar çok öldürdüğüyle ilgili istatistiklerin dökülmesine ve daha da önemlisi, başta Başkan Obama olmak üzere pek çok liberal siyasinin polisi kınayan açıklamalar yapmasına neden oldu.
Derken ülke çapında polisin bu ırkçı tutumunu protesto eden yürüyüşler yapıldı. New York’taki yürüyüşe 30 bin kişi katıldı, şehrin belediye başkanı De Blasio, kendi siyahi oğluna ‘Polis seni durdurursa sakın ani hareketler yapma, cep telefonuna yeltenme, ellerini kaldır ve bekle’ dediğini anlattı protestoculara destek verirken. Bu arada New York polisi de bir siyahinin ölümüne sebep oldu.
Reuters ajansı New York polisinde çalışan 25 Afro-Amerikalıyla konuştu, içlerinden biri hariç hepsi, sivil giyimliyken ve görevde değilken polis tarafından rahatsız edildiklerini söylediler. Daha ilginci, New York başta olmak üzere çatışma sırasında polisin polisi yanlışlıkla vurması vakalarında siyahilerin vurulma oranının çok yüksekliği.
Bütün bunlar konuşulur, polisin ırkçı tavrı eleştirilir ve polislere vücut kamerası takılması önerilirken bir siyahi adam New York’ta biri hispanik diğeri Uzakdoğu kökenli iki üniformalı polisi sokak ortasında öldürdü.
İşte bu cinayetler birden havayı değiştirdi. Eski New York Belediye Başkanı Gulliani, Başkan Obama’yı ve yarattığı polis karşıtı atmosferi eleştirdi. Daha önemlisi, New York’taki rütbesi çavuşun altında olan, yani sokaktaki 25 bin polisin sendikasının başkanı, ‘Ölen arkadaşlarımızın kanı belediye başkanı De Blasio’nun eline bulaştı’ dedi; öldürülen polislerden birinin cenazesine 25 bin üniformalı polis katıldı ve cenazede belediye başkanı konuştuğu zaman bu polislerin önemli bölümü ona sırtlarını döndüler.
İki polisin öldürülmesini izleyen hafta New York polisi bir nevi iş yavaşlattı; şehirde tutuklama sayısı dramatik derecede düştü, sırf yazılmayan trafik cezalarının toplamının 5 milyon dolar olduğu hesaplandı. New York’un polis müdürü de bir TV’ye çıkıp belediye başkanını açıkça eleştirdi.

*

Şimdi kendinizi o seçilmiş belediye başkanının yerine koyup düşünün: Güvenliğinden ve huzurundan da sorumlu olduğunuz yönetmeniz gereken devasa bir şehir var ve şehrin polisiyle aranızda açıkça siyasi bir kavga var... Ne yapardınız, nasıl davranırdınız?
Seçilmiş siyasetçilerle güvenlik bürokrasilerinin ilişkileri konusu siyaset biliminde çok incelenmiş olmakla birlikte genellikle konu ordulardır. Bizde de yakın zamana kadar aynı konu ‘asker vesayeti’ başlığı altında tartışıldı.
Peki ya polis seçilmiş siyasetçiye göre farklı bir güvenlik konseptine, farklı önceliklere sahipse ne olacaktır, nasıl olacaktır?
Asker, vatandaşın gündelik hayatında görece uzakta duruyor ama polis öyle değil. Polisin öyle veya böyle davranması hepimizin gündelik hayatımızda güvenlik zaafları çekmemize neden olabilir.
Son günlerde yaşamaya başladıklarımız bizde de bu konuyu tartışma gündemine getiriyor.

Cizre’de, Hakkâri’de duruma kim hâkim, hükümet mi polis mi?

UZUN yılların en tehlikeli gerginliklerinden biri Cizre’de yaşanıyor. Şehir, Hürriyet’ten Gülden Aydın’ın Cizre’ye gidip anlattığına göre aralarında hendekler kazılmış mahallelere ayrılmış, iki tarafta gece bastığında silahlı bazı kişilerin kontrolüne geçiyor, kimlik kontrolleri araba aramaları vs yapılıyor eli silahlı gençler tarafından.
O hendekler bir günde kazılmadı, koca şehir bir günde bu hale gelmedi. Peki ne oldu?
Türkiye’de polisin bir bölümünün çözüm sürecinden hoşlanmadığı ve sürecin özellikle Güneydoğu’da ciddi bir güvenlik zaafına yol açtığını düşündüğü sır değil. Bunu zaten yüksek sesle söyleyen çok sayıda polis müdürü çıktı ortaya son aylarda.
Cizre bu anlamda bir güvenlik zaafı mı, yoksa o zaaf varmış gibi göstermek için özel olarak ilgilenilmiş ve bile bile boş bırakılmış bir yer mi?
Hakkâri’de bazı polislerin halkın üzerine onları korkuya ve paniğe sevk edici mahiyetteki bazı hafif patlayıcıları attıkları önce bir dedikoduydu, derken valilik olayı doğruları ve Ankara’dan bunun için müfettiş istedi.
Cizre’de ve Hakkâri’de olaylar hükümetin mi kontrolünde yoksa onlar da seyirci mi?

Hükümetin siyasetine operasyon yapan polis ve savcı

HEMEN akla 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı ve yardımcılarının KCK davaları çerçevesinde ifadeye çağırılması geliyor tabii.
Hiç kuşkusuz bir hukuk devletinde herkes soruşturulabilir, herkes de hesabını adalete verir. Ancak kimin ne sebeple soruşturulduğu konusuna da bakmak gerekir.
MİT Müsteşarı’nı ve yardımcılarını ifadeye çağıran, belki de sonra tutuklanmalarını isteyecek olan savcılık ve polis, bu kişileri kişisel suçlarından ötürü değil, hükümetin çözüm süreci bağlamındaki politikalarını uyguladıkları için soruşturuyordu. Yani, savcılık ve polis, Kürt sorunu konusunda hükümet gibi düşünmüyor, dahası bu sebeple hükümetin ceza kanununa göre suç işlediğini öne sürüyordu.
Hükümet-cemaat kavgası denen meselenin özünde yatan birkaç şeyden biri, Kürt sorunu konusundaki bu görüş ayrılığı, hiç unutmayın.

X