"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Ortadoğu’da tarihi bir gündü

70 yıl önce 29 Kasım’da BM Genel Kurulu’nda bir anlamda Ortadoğu’nun kaderi oylandı. O gün onaylanan plan hayata geçmedi ama ardından İsrail devleti kuruldu; savaşlar yaşandı ve Ortadoğu’nun çekişmeli tarihine yeni halkalar eklendi.

14 Mayıs 1948 günü Tel Aviv şehrinde Rothschild Bulvarı’ndaki müze binasının balkonunda David Ben-Gurion, İsrail devletinin bağımsızlığını ilan etti. Okuduğu deklarasyonda, Ben-Gurion, Birlemiş Milletler üyeliğine talip olduklarını ve sınırların içinde kalan Arapların da (Müslüman ve Hıristiyan) eşit vatandaşlık şartlarına tabi olacağını açıklıyordu. 

Çılgın, coşkulu alkış ve nümayişin hemen ardından orada hazır bulunan filarmoni orkestrası ‘Hatikvah’yı (Umut) çalmaya başladı. Naphtali Herz Imber’in bu dokuz kıtalık şiiri Ukrayna’ya gelene kadar İtalya’da doğmuş, hatta Bedřich Smetana’nın ‘Vatanım’ senfoni şiirine bile girmiş şarkılardan oluşuyordu. 19’uncu asrın ulusalcı, özgür şiirinin son şeklini Samuel Cohen 1888’de geleceğin İsrail’i için bestelemişti. O gün bu marş gayriresmi olarak İsrail milli marşı haline dönüştü. 

NÜFUS HAREKETİ BAŞLADIKTAN SONRA

1947 Kasım’ından beri Birleşmiş Milletler, İsrail’in taksim planını görüşüyordu. BM’nin kurduğu bir özel komitenin çalışmaları bir paylaşım planını getirdi. Buna göre Filistin’in yüzde 56.47’si Yahudi devletine, yüzde 43.53’ü de Arap devletine bırakılıyor, Kudüs uluslararası bir idare altında kalıyordu. 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda oylanan ve onaylanan (33 lehte, 13 aleyhte, 10 çekimser) planı Filistinliler reddetti ve bu plan hiç uygulanmadı.

O tarihte nüfus çoğunluğu Arap olan ülkeye bir yandan da Avrupa ve Asya’dan göç ulaşıyordu. Gemiler, Kıbrıs’tan kalkan takalar, ülkeye kaçak olarak yolcularını boşaltıyordu veya bazen İngiliz sahil muhafazası tarafından geri çevriliyordu. Bir keresinde kamplardaki öksüzlerin getirildiği gemi alınmadığı için dünya yerinden oynadı. 

Taksim anlaşması için nüfus hareketi başlamıştı. İrgun ve Stern örgütlerinin özellikle terörist kanadının faaliyeti de böylece arttı. Bir nevi etnik temizliğe giriştiler. En acı örnek Kudüs’e yakın bölgedeki Deir Yasin köyündeki katliamdır. Burada genellikle çocuklar ve kadınlardan oluşan 250 kişi katledildi. Katliamı Haganah dahil Yahudi örgütleri üstlenmediler ve kınadılar. 

Cevap Ürdün lejyonundan geldi. Kendi kontrollerindeki bir Yahudi yerleşim merkezinde 130 kadar Yahudi öldürüldü. Lejyon, katliamı civardaki köylülere bırakmıştı. İlginç gelişmeler, çatışmalar, katliama varan olayların hepsi de karşılıklı propaganda konusu oluyordu. Birleşmiş Milletler’in isabetsiz çizgilere dayanan paylaşım kararı silah zoruyla başlayan bir coğrafi düzenlemeyi getiriyordu. 

SAVAŞLARLA DEĞİŞEN COĞRAFYA

Bağımsızlık kararı üzerine bu paylaşıma direnen Araplar savaşa başladılar ve yılın sonunu beklemediler. Ne var ki Arap dünyasının henüz İngiltere’nin ve Fransa’nın kontrolünden çıkamadığı anlaşılıyordu. Ordular düzensizdi, devlet hayatı oturmamıştı. Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır acı bir tecrübe yaşadılar. Bu savaşın sonunda yapılacak mütarekede en az toprak kaybeden Ürdün olacaktı, fakat Arap dünyası yerleşen bir İsrail’i sözle kabul etmese de sınırların oturmaya başladığı açıktır. 

Savaşlar tarihi bununla kalmadı. 1967 yılı 5 Haziran’ında Mısır lideri Cemal Abdülnasır’ın ateşlemesiyle başlayan ‘Altı Gün Savaşı’nın sonunda 10 Haziran’da İsrail galip olarak eski Kudüs’e girdi ve bugünkü filli durum ortaya çıktı. 1967 savaşının nedenleri ve işleyiş biçimi halen tartışılıyor. Filistinlilerin 1950’lerin sonunda başlayan fikri değişimleri, değişim stratejileri ve örgütlenmeleri yeni umutlar yaratıyor gibiydi. 1948 savaşından beri Nasır’ın milliyetçiliği kitleleri etkiliyordu. Bu gelişmelere rağmen Arap dünyasında 1948’den daha farklı bir direniş ve askeri örgütlenme olmadığı anlaşıldı ve İsrail girdiği yerlerden çıkmadı. 

Buna rağmen İsrail’in de kuruluşu ve çizdiği sınırlar hiçbir kaynağın kullanımı için müsait değildi. Kaldı ki 1967’de girdiği Sina Çölü’nden ve buradaki petrol yataklarından dahi Enver Sedat ve Menahem Begin arasındaki Camp David görüşmeleriyle (17 Eylül 1978) vazgeçmek zorunda kalacaktır. Zira ‘Altı Gün Savaşı’ndan altı yıl sonra yaşanan Yom Kippur Savaşı (6 Ekim-26 Ekim 1973) Mısır lehine bir devir yaratmıştı.

İSRAİL’İ TANIYAN DEVLETLER

Tel Aviv’deki manidar törende bağımsız İsrail’in ilanından tam 11 dakika sonra Başkan Truman basın sekretaryası yoluyla İsrail’i tanıdıklarını açıkladı. Buna yetkisi vardı. Yetkisinin o tarihte Yahudi devletinin bağımsızlığına karşı kanaatin ağırlıkta olduğu Dışişleri’nin (State Department) Ortadoğu Dairesi’nden gelecek müdahalelerle yavaşlatılıp saptırılacağından çekiniyordu deniyor.

Aslında ABD’nin müstakbel İsrail’e bakışı bugünkü gibiydi. İlginç olan Sovyet Rusya’nın tutumuydu. O tarihlerde Stalin’in Yahudi düşmanlığı son derecede artmıştı. Rusya Yahudilerinin boşalıp İsrail’e dolacağını umut ediyordu. 

TÜRKİYE NE YAPTI?

İsrail göçmen istemeyen Batılılar için de bir umut ülkesi olmuştu. Günün şartları içinde, hele bizim gibi harbin sonunda çalkantılı bir dünyanın ortasına düşen ve ABD ile Batılı müttefiklerine gittikçe yanaşan bir ülkenin İsrail’i onlarla birlikte tanımama şansı da yoktu. Nitekim Türkiye, hem Birleşmiş Milletler’deki oylamada hem de İsrail’i tanıma kervanında en başta gelenlerdendi. 

Uzun müddet Türkiye Arap ülkelerinin yerli yersiz tenkidine hedef oldu. Geçen zaman ve değişen politikalar bu durumda bir düzelme meydana getirmiştir ama Arap dünyasının durumunun düzeldiğini söylemek mümkün değil. En mühim gerçeklerden biri de hem ABD’nin hem İsrail’in Ortadoğu’da Arap olmayan kuvvet unsurları aramasıdır. İran’ın bu dengede yeri yok. Türkiye değişik bir politika güdüyor. Ortadoğu’ya Suriye üzerinden Rusya yerleşiyor ve Kürtler var. 70 yıllık bir sürede dünya dengesinin ne kadar değiştiği, hatta İkinci Cihan Harbi’nin bile değiştirdiğinden daha fazla sarsıntı geçiren ve geçirmekte olan bir Ortadoğu’nun ortaya çıktığı açık.

Ortadoğu’da tarihi bir gündüİLBER HOCA ÖNERİYOR

DAVİD Ben-Gurion’un bağımsızlığı ilan edişiyle başlayan 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında iki kesim tarafından parçalanan kutsal kent Kudüs’ün dramatik ve olağanüstü hikâyesini ‘Kudüs... Ey Kudüs’ kitabında gün gün okuyabilirsiniz. Larry Collins ve Dominique Lapierre, titiz ve sıkı bir araştırma süreciyle elde ettikleri bilgileri etkileyici bir üslupla okuyucuyla paylaşıyorlar.

Ortadoğu’da tarihi bir gündüBİR BABAANNE LÜGATİ

1925-2015 tarihleri arasında yaşayan Hüsniye Kozanoğlu’nun konuştuğu dilin bazı kelimelerini torunları toparladı ve aktarılıyor. Bu Türkçedir. Hüsniye Kozanoğlu, Adana’nın eski belediye başkanlarından Fuat Dıbla’nın çocuğudur. Ne var ki onun lügatindeki Arapça kelimeler bölgedeki Arapçayla veya Lazkiye’den gelen Alevi Arapların lügatiyle ilgili olmaktan çok Osmanlı Türkiye’sinin kalıntısıdır. 

50 yıl öncesinin Türkleri hem de diploma sahibi olmayan ev hanımları bile böyle konuşurlardı. Örnekleri görünce kendi yazdığım Türkçenin o kadar koyu Osmanlıca olmadığını anladım. Babaanne Hüsniye Hanım’ın sözlüğü Hayri Kozanoğlu tarafından hazırlanıp İş Bankası Kültür Yayınları’na verilmiş. Kısa sürede 2 baskı yapmış. 

İki örnek vereyim: ‘Serkeş’, ‘dik başlı, kafa tutan’ anlamına geliyor, Farsça... ‘Sehven’, ‘yanlışlıkla’ anlamına geliyor, Arapça. ‘Sersefil’ ise Arapça-Farsça karışımı Osmanlıca. 

Mesela uhde ile ukde. ‘Ukde’, ‘içe dert olan şey’, ‘yerine getirilemeyen arzu’, ‘uhde’ ise ‘yükümlülük, sorumluluk’. Bu iki sözcük, harf farkına rağmen yanılmadan günlük dilde de kullanılmış. ‘Ucube’ ise ‘acib’in çoğulu olmakla beraber tekil olarak kullanılıyor, ‘çok çirkin, acayip’ demek. Bu Türkçe, altı asır öncesine ait değil. Bizim kuşağın bile kullanımına şahit olduğu, hatta kısmen benimsediği Türkçedir ve Türkçeye bir armoni verir.

X