"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Açtığı kapı bir daha kapanmadı

25 Haziran 1951 günü Celal Bayar ve hükümetin kararıyla Yemen’de Taif’teki bir mezarlıkta bulunan Midhat Paşa’nın kabrinden nakil işlemi hedefe ulaştı ve Paşa’nın naaşı İstanbul’a getirildi.

Kızı, Meclis’te temsil edilen siyasi partilerin mensupları, milletvekilleri, talebe birliği temsilcileri ve hükümeti temsil eden bakan, naaşı Galata rıhtımında karşıladı. Yıldız Parkı’nda Çadır Köşkü’ne götürüldü. Yargılandığı bu köşkte katafalka konan tabut halkın ziyaretine açık tutuldu. Hükümeti temsilen Mükerrem Sarol bir konuşma yaptı. Ertesi gün Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne defnedildi.

DARBEDEKİ ROLÜ

Yıldız duruşmaları ilginçtir. Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz devirlerinde bütün Tanzimat büyükleri gibi Cevdet ve Midhat paşalar da bir arada çalışmışlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çehresini değiştiren vilayet nizamnamelerinin hazırlanmasında bu ikilinin müşterek emeği geçmiştir. Oysa Haziran 1881’de Yıldız Sarayı içinde bugün Çadır Köşkü denilen yerde kurulan mahkemede yargılandı. Mahkeme heyetinin başkanı Cevdet Paşa’ydı. Midhat’ın Sultan Abdülaziz darbesine katılmasında ne kadar rolü olduğu tartışılır. Zaten darbeyi yapanlar en başta Serasker Hüseyin Avni Paşa, Çerkes Hasan Bey’in suikastıyla öldürülmüş, Mütercim Rüştü Paşa gibi darbeci grup içinde olanlar dahi anayasaya muhalif tarafta yer almışlardır.

Açtığı kapı bir daha kapanmadı

RUS TEHDİDİ

Midhat Paşa’nın anayasacılığı ve Babıâli ricalinin aksine Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim milletler lehine yapılacak düzenlemeyi tartışan Tersane Sefirler Konferansı’ndaki taviz vermez hali ve ilan edilecek anayasanın her şeyi çözmeye yeterli olacağını ileri sürmesi başta Rusya sefiri tarafından şiddetle karşılandı. Diğerleri de anayasanın ilanını ciddiye almadılar. Rusya sefaret müsteşarının sözü, “Bu hareketinizle Rusya’yı Avrupa’da parlamentosuz ve anayasasız tek ülke durumunda bırakma niyetinizin bedelini ağır ödeyeceksiniz” olmuştur.

1876 Aralık ayında ilan edilen anayasa gereği (Teşkilat-ı Esasiye) 1877’nin 17 Mart’ında toplanan meclis kompozisyonu kanun tekliflerinin tartışılmasındaki olgunluk kanaatleri değiştirdi ama Rusya ile gerilim gittikçe arttı. Midhat Paşa’nın halefleri ve Hariciye Nezareti, Çar’ın istediği ve giderek yumuşattığı sınır tashihi tekliflerini hatta Karadağ’daki bir kasabanın terki teklifini bile reddetme derecesindeydi. Bu savaş Osmanlı İmparatorluğu için hiç kuşkusuz ağır bir felaket getirdi. Lakin Rusya’nın da kazançlı çıktığı söylenemez. Ayastefanos Antlaşması, Berlin Kongresi ile değiştirildi. Berlin’de ise Rusya umduklarının hiçbirini alamamıştır. Rusya’nın büyük diplomatı dışişleri bakanı Aleksandr Mihayloviç Gorçakov bu durumu Avusturya-Almanya ve Britanya blokunun baskı ve itelemesinden çok Rus iç siyasetinin aymazlığına ve müstahak olduğu neticeye bağlamıştı ve “Bunca asker ve masraf boşuna gitti” demiştir.

SÜRGÜN VE AF

Midhat Paşa savaş boyunca Osmanlı ülkesinde değildi. Anayasamızın babası sayılan Paşa’nın yasama komisyonunda bilhassa Cevdet Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa ile sert tartışmaları hatta Cevdet Paşa ile arasındaki okul çocuklarını aratmayacak laf dalaşı, ardından anayasanın yürürlüğe girişindeki uygulama ve hazırlık paşanın saltanat makamıyla çatışmasına ve daha Meclis-i Mebusan toplanmadan Şubat 1877’de İzzettin Vapuru’yla sürgüne gönderilmesine neden oldu. 1.5 yıl sürgünlerde yaşayan Paşa’nın 1878 yılında affı, ardından başkentin Şam olduğu Suriye vilayetine tayini görülür.

Açtığı kapı bir daha kapanmadı

FRANSA SATTI

Paşa’nın Suriye’deki faaliyeti onun Mehmed Emin Ali Paşa’dan beri İstanbul’da Şûrâ-yı Devlet’te, Adliye’de ve Sadaret’te geçen maalesef çok başarılı diye adlandıramayacağımız dönemini tekrar unutturacak kadar muhteşemdi. Anayasanın babası, anayasada bulunması affedilemeyecek maddeleri kabul etmiştir; sansür ve başını yakan padişahın sürgün yetkisi gibi. Tekrar Suriye valisi olduğu vakit yaptıklarını ise bugünün Suriyeli tarihçileri ağız birliği ederek göklere çıkarıyorlar, haklıdırlar. Suriye’nin çehresi değişmeye başlamıştı. Bununla birlikte buradan alındı ve Aydın vilayetine verildi. Affedilirken kendisine verilen sözler bir tarafa itildi, yargılanmak üzere tevkif edilirken İzmir’de Fransa Konsolosluğu’na sığındı, son vilayet makamında yaptığı konsolosluğa sığınma teklifi kabul edildi ama Fransa kendisini Tunus meselesinin halli karşılığında sattı.

MESUT ARABİSTAN

Paşa’nın savunması bir başka polemik vasıtası oldu. Osmanlı hanedanının darbe yapanlar ve yapanları destekleyenler konusundaki ürküntüsü ve acımasız tavrı açığa çıkmıştır. İdam cezası yüzüne okundu fakat Sultan Abdülhamid bunu sürgüne çevirdi. Taif Osmanlı İmparatorluğu’nun en kötü sürgün yerlerinden değildir. Hatta Yemen’in ortasında oraya klasikteki “Mesut Arabistan” demeyi haklı gösterecek latif bir havası da vardır. Resmi tebliğ, üç yıl sonra 1884’te vücutta çıkan habis bir çıbandan dolayı öldüğüydü.

KİTAP: KATLEDİLDİ

Yaygın kanaat ve son Mekke Şerifi Ali Haydar Paşa’nın hatıratındaki (“Osmanlı Arabistan’ı Nasıl Kaybetti?” adıyla Türkçeye çevrildi) bilgiye bakacak olursak katledildiği anlaşılıyor. Bu nedenle de “Hürriyet şehidi” diye anılmaktadır. Midhat Paşa bugün bile tarihte farklı değerlendiriliyor. Türk anayasasının parlamentoculuğunun öncüsü sayanlar yanında kolay hüküm verenler “Darbeciliğin başı” da diyorlar. Merhum hocamız Tarık Zafer Tunaya, Midhat Paşa için “Anayasa romantiği” tabirini kullanır. “Anayasadan verebileceğinden daha fazla şeyler beklemişti. Yanılgıları vardı ama açtığı kapı da bir daha kapanmadı” der.

ANTİSİYONİZM VE BELÇİKA’DAKİ KAFE

BELÇİKA’da bir müddettir süren bir dava var. St. Nicholas şehrinde bir kafe, “işyerine köpeklerin girebileceğini fakat Yahudilerin giremeyeceğini” belirten bir afiş asmış.  Yahudi cemaati tarafından mahkeme açılmış. Mahkeme yazıda geçen, Fransızca “Siyonist” kelimesinden dolayı davanın düşmesine karar vermiş. Avrupa’nın her yerinde bu tip afişler çok görülen saldırılardan biridir. Bizim memlekette sayılı olarak rastlanır. Bir tanesi Beyoğlu’ndaki ünlü bir kafenin kapısına İkinci Dünya Savaşı sırasında asılmıştır. İstanbul Yahudi cemaati haklı olarak buraya bir daha adım atmadılar ve kafe istimlaka uğradığı zaman da bu tarihi binayı korumaya kalkanların içine hiç katılmadılar.

SAHİBİ TÜRK

Burada daha da tatsız olan kafe sahibinin Belçika’daki bir Türk olması. Türkiye’nin tarihte görülmüş bir Yahudi problemi yoktur. Yahudilerin kalabalık olarak oturduğu bir ülke değildir, iş hayatında, bürokraside, diğer Osmanlı gayrimüslim milletlerin aksine rolleri son derece düşüktür. Hatta Cumhuriyet devrinde bile sadece üniversitelerde Yahudi meslektaşlara rastlanır. Hal böyleyken Avrupa’dan ithal bu gibi davranışların Türkiye’den de çok dışarıda yaşayan Türkler arasında ortaya çıkması fevkalade anlamsız ve problem yaratıcıdır. Antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) gibi akımlara öncülük eden Batı Avrupa’daki Türk azınlığın bu dalgaya çoğunluğun yanında yer alarak katılması ise kişiliksiz bir davranıştır. Hem diplomatik temsilcilerin hem de Türk grupların öncüsü olarak liderlerin dikkat etmeleri gerekir. Ön planda bizim azınlık olarak Batı Avrupa’nın ırkçıları karşısında zor durumumuzu düşünürsek hapishanede yer kavgasından farksız bir davranış söz konusudur.

Kaynak: Şalom, 12 Haziran 2019 sayısının Avrupa’daki basından naklen verdiği haber.

 

X