"Hülya Avşar" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hülya Avşar" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hülya Avşar

Cinsel kimlikle değil bu toplumla yaşam zor

3 Mayıs 2004
Hülya AVŞAR: Kendi hemcinslerinize eğilim duyduğunuzu ilk ne zaman fark ettiniz? Neden eşcinsel oldunuz sizce, aileleriniz sizi nasıl yetiştirdi?

n S.- 20 yaşındayım. Kafeterya işletiyorum. Ailem bilmiyor, hiç de bilmeyecek. Gizlemek zorundayım, yoksa ailemle yaşayamam. Adımın S. olduğunu anladığımdan beri ben böyleyim, erkeklerden hoşlanıyorum. Lise hayatıma kadar çıktığım kızlar da oldu ama hep okulda adım çıkmasın diyeydi. Kendimi kamufle etmek için kızlarla çıktım. Üç ablam var, en küçük ve tek erkek çocuğum ben. Top, oğlan gibi lafları kabul etmiyorum, ben gay’liği kabul ediyorum. Ben erkeğim ve erkek arzuluyorum sadece. Eşcinsellik feminen olmak değildir bence. Çocukluğuma gelirsek, benim anneci bir tarafım vardı hep. El bebek gül bebek büyüttü annem beni. Aşırı korumacıydı. Babamla arasında 17 yaş fark vardı ve o da ondan göremediği ilgiyi, sevgiyi sanırım hep bana yöneltti. Beni kız gibi yetiştirmedi ama çok üstüme düşerdi. Babamla benim aramda da 40 yaş fark vardı. Hiç baba sevgisi görmedim. Hep kavga içinde büyüdüm, aynı yatakta bile yatmayan bir ailem vardı benim. Üç abla ve anneydi beni büyüten. Babam beni bir kere bile maça götürmedi.

n R.- 22 yaşındayım. Tiyatro oyuncusuyum. 1 kız, 4 erkek kardeştik biz. En küçük bendim. Babam ben bildim bileli hastaydı, onu hiç göremedim, hep hastanedeydi diyebilirim. Annem de onun peşinde. Babamla aramda zaten bayağı yaş farkı vardı. Ailedeki tek gay ben değilim. En büyük ağabeyim biseksüel (Hem kadınlarla, hem de erkeklerle birlikte oluyor). Zaten ben küçük yaşta olan bazı şeyler yüzünden gay oldum. Yaşımı hatırlamıyorum ama yakınlardan birinin bana olan yakınlığından, yani şeyinden dolayı böyle oldum. Yani ilişkiye girdi benimle. Tecavüze uğradım. O bana.. 9- 10 yaşına kadar sürdü bu durum. İlkokul bittikten sonra erkeğin erkek olduğunu anladım, kadının kadın olduğunu anladım. Bir erkeğin kadınla ilişkiye girmesi gerektiğini anladım, ama iş işten geçmişti. Kadını, erkeği tanımadan büyürken yaşadım ben bu durumu. Ailem hálá kesinlikle bilmiyor. İstemiyorum da bilmelerini. Ben cahillik değil, karaktersizlik olarak değerlendiriyorum tacizi, tecavüzü. O olay olmasa ben eşcinsel olmazdım diye düşünüyorum. Ama şimdi bu kimlikten şikayetçi değilim.

n A.- Ben 35 yaşındayım. Halkla ilişkiler sektöründe çalışıyorum. Kendimi bildim bileli eşcinsel olduğumun farkındayım. İki ablam var, bir de ben. Ben babamla maça da gittim, sağlam fırçasını da yedim. Annem öğretmen, babam üst düzey yöneticiydi. Ne çok korumacı, ne de fazla serbest yetiştirildim. Üç-dört yaşlarından beri erkeklere ilgim olduğunun farkındayım. Bir yüzme havuzuna gidiyordum çocukken, 6-7 yaşındaydım ve diğer hemcinslerim gibi yaşıtımız küçük kızları gözlemiyordum, birlikte soyunduğum erkek arkadaşlarımı gözlüyordum. Yakın çevrem benim eşcinsel olduğumu biliyor. Önce iki ablama, ardından ailemde bilmesini istediğim kimselere söyledim. Bir şekilde zaten kulaklarına gidecekti ve ben kendim anlatmak istedim. Bana ‘İsmine ve sağlığına dikkat ettiğin müddetçe bizi ilgilendirmez’ dediler ki hala bu söylediklerine uyarım. Kontrollü yaşarım. Ben eşcinselliğin bir yaradılış olduğuna inanıyorum, tercih değil bu!

n Ö.- 25 yaşındayım. Ne bir cinsel tacize uğradım, ne de ailem öyle yetiştirdi. Hatta çok düzenli saatlerde yemeklerin yendiği bir aile ortamım oldu. 11 yaşından itibaren biliyorum farklı olduğumu. Hani erkek çocuklar küçükken toplanır, pornogrofik dergiler alırlar, birlikte bakarlar, ya da porno filmler seyrederler birlikte ya. Ben oralardaki kadınlara değil, çıplak erkeklere bakıyordum. Ama paranoyalar da yaşıyordum, niye ben kızları düşünmüyorum diye. Eşcinsel tanımını bilene kadar -gerçek anlamıyla- kendimi suçluyor ve anlamaya çalışıyordum. Kendime konduramadığım için bir ara kendimi sağcı- solcu- ülkücü- rockçı gibi binbir çeşit grubun içine attım, yine olmadı. Üç tane lise değiştirdim yine olmadı. Kabullendiğim an kendimi, bu kez evden uzaklaştım. Onlar da ‘Neden bu çocuk bizden uzaklaştı’ diye hep merak ederdi. Onlara bu durumu anlatamazdım ki! Annem çok yakın bir zamanda öğrendi. Kötü bir şey olduğunu düşünmemesi için rahat davranarak ‘Evet ben eşcinselim’ dedim. Onun kafasındaki eşcinsel tanım transeksüel portresi. Bu yüzden korkuyor. Hayır böyle bir şey olmayacak diye açıkladım ona. Gelecekte de olmayacak. Bu benim zaten cinsel tercihim değil, bu benim cinsel kimliğim. Ailemden bu kadar korkmak, bu ülkede yaşamak bizim için çok zor. Çok çok zor. Bunu yaşamayana anlatmak imkansız.


n Hülya AVŞAR: Eşcinsellik hiçbir ailenin istediği bir şey değil ama, acaba biz bu durumu çok mu büyütüyoruz, neden bu kadar korkuyoruz?

n Uzm. Dr. Ahmet ÇEVİKASLAN: Aslında aileler üzülmekte, kabullenmemekte haklılar. Çünkü onları en çok rahatsız eden, çocuğunun bu kültür içinde yaşayacak olması. Eşcinsel olarak, prototip olarak magazin basınındaki kimseleri görüyor ve algısı onu rahatsız ediyor. Onları soğukkanlılığa davet ediyoruz biz de. Bu dünyanın sonu değil diyoruz.

n Hülya AVŞAR: Hiç eşcinsel eğiliminden döndürdüğünüz oluyor mu, mümkün mü böyle bir şey?

n Uzm. Dr. Ahmet ÇEVİKASLAN: Zaman ister, olmaz değil, olur. Ama çocuk yardım isteyecek, anne-baba da, çevre de destek olacak. O zaman değişebilir. Anne-baba ya yardımcı olamıyor, ya da çocuk istemiyor! Türkiye toplumu da çok örseleyici olabiliyor. Bizim toplumumuzda maçlardaki küfürlerimiz, günlük ilişkilerimiz, gerçekten tüm örnekler bu çocukların çok örseleyici şeyler yaşamalarına neden oluyor. Kişi kendini, eşcinselliğini dışarı ifade etmese de tacizlere maruz kalabiliyor.

Mutlu olabilirsin

Sevgi her zaman olduğu gibi yine huzurlarımızda! Şu bir gerçek ki, değiştiremeyeceğimiz gerçeklerle birlikte hayatı kendimize çekilmez hale getirmemek lazım. Onunla birlikte mutlu olmanın yollarını bulmak ve ne zaman ne olacağımızı bilmediğimiz şu hayatı, sevdiklerimizi olduğu gibi kabul ederek yaşamalıyız. Kısacası hayatı daima kendin için yaşa, çünkü kimse hayatını sizin için yaşamaz.

Meliha KARAYAY

(Uzman Psikolog )


(Hattat Hastanesi, Cinsel fonksiyon bozuklukları)

Her çocuk için rol model şart

- Çocuklarda erken gelişen kayıplar, ciddi duygusal travmalar, tacizler, ağır cezalandırmaların çocuğun cinsel gelişiminde zorlayıcı etkenler oluşturabileceğini bilmemiz gerekir.

- Ayrıca annenin kendi cinsiyetini kabullenişi veya reddetmesi, babanın eşine ilişkin arzusunun annenin arzusundaki yerinin önemli olduğunu çocuk gelişiminde görmekteyiz.

- Annenin kız çocuğuyla, babanın da erkek çocukla özeşleşim yapması gerekir. Bu baba olmasa da bir baba yedeğiyle halledilebilir. Dayı, ağabey... Eğer bunlar da yoksa, evde kim dominant; eğer anneyse erkek çocuk kendini onunla özeşleştirir. Biz çocuğun gelişimini tamamlaması için bir baba ve anne yedeği bulmalıyız.

- Çocuk yetiştirirken aile bireylerinin daha uyanık davranmaları, çocuklarda, genç ergenlerde oluşan değişimlere hassas bir ebeveyn olarak onlara her konuda yardımcı ve bilgilendirici destek olmaları gerekmektedir.

- Aile içi ilişkilerin ve dinamiklerin çocuğun ileriki yaşantısında önemli rolleri olduğunu bilerek, çocuk yetiştirmede bu noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

- Sonuçta toplum olarak eşcinsellik gerçeğini görerek bu kişilere bir yaşam alanı ortaya konmalı ve sahiplenilmeli.

- Kız ve erkek çocukların ayrı okutulduğu okullar ve yapılanmalar yerine çocukluk ve ergenlik çağında karma okullar içinde kişinin idealizasyonlarını rahat yerleştirmesine fırsat verilmelidir.Cinsel tercihlerin kişinin nitelenmesinde temel nokta olmaması ve karşımızdakileri birer insan olarak değerlendirip, onu sadece cinsel tercih kapsamında ele almamalıyız.

Ahmet ÇEVİKASLAN

(Uzman doktor )


(Memory Center- Çocuk ve ergen psikiyatristi)

OKUL ÖNCESİ DÖNEM

Kimlik farklıdır, yönelim farklıdır. Okul öncesi yaşlarda çocuk için cinsel tercihten söz etmek doğru değil, yönelimden bahsetmek doğru olur. Okul öncesi yaşlarda çocuklara ‘eşcinsel kimliği’ yakıştırmak yanlış. Hafiyelik yapmak, odasını karıştırmak, sert davranmak çok yanlıştır. Her çocuk 3-4 yaşından itibaren hangi cinse ait olduğunu fark eder. Cinsel organını görür, denemeleri olur, okul öncesi yaşlarda bazı tutumları olur. Önce cinsiyeti ayırt eder, sonra erkek rengi, kız rengini, erkek oyuncağı, kız oyuncağını fark eder. Ailelerin kız bebeklere pembe tulumlar giydirmesi yanlış değil, tam tersine çok doğru bir tutumdur. Beyne verilen mesaj da doğrudur. Okul öncesi yaşlarda cinsel kimlikten korkmak için çok erken ve doğru da değil. Bu sınamadır onun için, meraktır. Belki dürtü kontrol problemi vardır ama bu asla cinsel tercih değildir. Yine de ailenin dikkatli olması gerek. Bir rol model çok önemli. Erkek çocuk erkeğe ait davranışları babadan, kız çocuk da anneden öğrenir. Ölçüyü de kaçırmamak gerekir. Bu noktada bizim ülkemizde babalarda biraz kendini çekme eğilimi var. Okul öncesi yaşlarda çocuklarda zaman zaman kendi cinsine öykünme gördüğümüzde ya da karşı cinse öykündüğünde (kızların erkek gibi davranması, erkek çocuğun kız gibi davranması görüldüğünde) anne-babalara soğukkanlılık tavsiye ediyoruz. Mesela erkek çocuk ısrarla barbie bebekle oynuyorsa, artık uyarı gelmiştir ve klinik vaka olarak bize gelirler.

ERGENLİK DÖNEMİ

Cinsel kimlik arayışı ergenlik döneminde başlar. Cinsel kimlikten söz etmek için ergenliği beklemek lazım. Hatta bir ergen için bile oturmuş bir cinsel kimlik yakıştırması doğru değildir, kişi kendi ağzıyla bunu söylemediği müddetçe! Bir kavramı ayırt etmek lazım. Eğer kişi kendisiyle barışık yaşıyorsa klinik bir vaka değildir. Eğer böyle bir cinsel eğilim görülüyorsa da, tek bir şeye fatura çıkarmak da bu dönemde doğru değil. Babalara fatura çıkarmak, tacizler, cinsel travmalar, erkek figürü eksikliği, dominant anne, her şey etkili olabilir. Kız çocukları için de geçerli. Anne-babadan gördüğü çok önemli. Bu noktada anne- babalara iletilmesi gereken noktalar var. Klinik yardım yaklaşımı koşullara bağlı. Önce ilişkiler düzenlenmeli. Ardından birtakım sorunlar saptanırsa bunlara yönelik önlemleri alırız. Bazen sorun sadece anne-babanın kabullenememesi ile ilgili olabiliyor, çocuk aslında çok mutlu olabiliyor. Bazen de yaşadıklarımı unutmak istiyorum diyen çocuk geliyor. Bu artık bana yük geliyor diyen çocuk da oluyor. Ergenlik dönemi zaten kimlik karmaşası geçirilen dönemdir.
Yazının devamı...

Sporun da azı karar çoğu zarar

26 Nisan 2004
Hülya AVŞAR: Ben bu işe yalan söyleyerek başladım. Yönetmenime, müzik direktörüme, bazen kocama! Düşünün ki, bir film setindeyiz. Adam mekana para yatırmış. O yüzden herkesi 24 saat çalıştırıp, bir an önce oradaki tüm işleri bitirmeye çalışıyor. Ben o durumda, yalan üstüne yalanla film setlerinden sırf ‘spor yapabilmek için’ çok kaçtım. Sanki çok acil, çok önemli, asla ihmal etmemem gereken bir işim varmış gibi! Sonra dedim ki ‘Sen bir insansan, insanlarda böyle bir kültür yoksa, bu senin sorunun değil! Ondan sonra da aleni yüzlerine söylemeye başladım. Önce kaprisli dediler, arkamdan konuştular, ama sonunda ne zaman ki ‘8 saat çalışma’ sınırını koydum, artık her şeye vakit bulabiliyorum. Ben spor yapamayınca sinirli oluyorum. Aslında ben de bir hafta tatil yapıp, ayağımı uzatıp dinlenmek istiyorum ama olmuyor, spor yapamayınca mutsuz oluyorum.

n Levent ADIGÜZEL: (Polat Renaissance Otel Sağlık Kulübü Müdürü): Spor yapan insanlar enerjilerinin en üst seviyesine çıkar, kendilerini mutlu hissederler. Güne farklı bir özgüvenle başlarlar. Bir alışkanlık haline geldiği için yapmadıklarında kendilerini suçlu hissederler. Spor mutluluk hormonu salgılanmasını sağlar. Şoförlü araba, asansörlü işyeri mutluluk verici gözükse de, insanlar hareket etmedikleri zaman mutsuz olurlar.

n Ergin BAĞCIVAN: (Coliseum Yaşam Merkezi Spor Şefi): Egzersiz esnasında salgılanan hormonlar, kişinin kendini çok iyi hissetmesini sağlar. Konuyla alakalı herkes egzersiz sonrası kendini iyi hisseder. Bir ortaklık olarak da bakıldığında, hormonları bir kenara bırakın, spor bir sorumluluksa, bu sorumluluğu ertelemek insanı kendini kötü hissettirir zaten.

n Filiz LİMON (Hillside): Özellikle de açık havanın mutlulukla doğrudan ilgisi vardır. Vücuttan toksinleri atmak da çok önemli. Maç yapmak, mücadele etmek de, kazansanız da kaybetseniz de hepsi mutluluk sağlar.

n Hülya AVŞAR: Çok fazla spor yapmanın yaşlandırdığına ilişkin bir yazı okumuştum. Bundaki doğruluk payı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Fiziki kapasiteyi çok zorladığınız durumlarda, eğer vücudu yeterince dinlendirmezseniz, kişi ileriye dönük problemler yaşayabilir. Sistemi dinlendirmezsek hastalıklara müsait bünyeye sahip olunur. Aşırı efor harcanan durumlarda laktik asit ortaya çıkar. Laktik asitin adelelerde birikiminin ise antrenman esnasında vücuttan uzaklaştırılması gerekir. Egzersiz sonunda streching yapmanın nedeni de budur. Ama insanlar bunu genelde ihmal ederler. Aslında en önemli en bilinçli kısmı budur. Streching yapmıyorsa insan, toparlanma ve yenilenme durumunu daha uzun sürede yaşar. Vücudu 48 saat sonra bile dinlenmeyebilir. Aşırı oksidizasyon sonucu iyi uyuyumamıştır, dinlenemez, hasta bile olabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki haftada kaç gün egzersiz yapmak gerekir?

Ergin BAĞCIVAN:
Eğer yürünüyorsa bu her gün yapılabilir. Bunun dışında salonlarda yapılan egzersiz için haftada iki gün yapılan egzersiz koruma egzersizidir. Sağlık amaçlı olduğu durumlarda, en ideali, haftada 3 gün yapmaktır. Haftada 4-5 gün yapılan egzersizlerde ise o kişi artık sporcudur, sistemleri de o kadar egzersizi kaldırır zaten.

n Levent ADIGÜZEL: Spor her gün de yapılabilir ama belli saatleri geçirmemek lazım. Bazı kimseler bunun sınırını bilemeyebiliyor. Bir süre sonra 2 saat de yetmeyebiliyor o zaman metabolizmaya. Egzersiz şiddeti ve zamanı iyi ayarlandığı sürece günde 45 dakika yeterli.

Spor kötü alışkanlıkların birçoğuna izin vermez

n Hülya AVŞAR: Spor aç karnına mı yapılmalı, tok karnına mı? Bir de bazı insanların spor yapıp da kilo aldıklarını duyuyoruz.

n Filiz LİMON: Spor yapmadan 45 dakika önce yenilmeli hafif şeyler. Sporun iştah açtığı doğrudur ama kilo alma durumu tamamen u beslenme sistemiyle ilgili. Aynı sporu yapıp kilo alan da var, veren de var. Süre ve kardiyovasküler sistemi ne kadar yükselttiğinizle ilgili bu.

n Ergin BAĞCIVAN: Aşırı egzersiz, kardiyovasküler çalışmalarda ensülin hormonu tetiklenir ve vücut yağ bağlar. Yağları yakan oksijendir. Bu nedenle doğru-nefes alıp vermek de çok önemlidir. Temelde metabolizmayı tetikleyen, artıran şey bizim kaslarımız. Kas yoğunluğu ne kadar fazlaysa metabolizma o kadar hızlıdır. Kaslar fabrikadaki işçiler gibidir. Ne kadar çok işçi varsa, fabrikanın üretimi o kadar fazladır. İçeri ne girerse girsin! Oturduğumuz vaziyette harcadığımız kalori bile artar.

n Hülya AVŞAR: Ben uyuşturucu konusuyla, bu zehirle çok ilgiliyim. Gençlerimizi uzak tutmak için onları küçük yaşta spora yönlendirmek gerektiğine inanıyorum. Sizce, sporla küçük yaşta tanışan insanların uyuşturucuyla tanışma olasılığı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Kendi görüşüm % 0. Ama çevresel faktörler de önemli tabii. Spor yapan genç vücuduna zarar vermez, kötü alışkanlıklardan uzak durur. Benm arkadaş çevremdeki sporcu bir insanın çevresindeki arkadaşları alkol alıyordu hemen her gece. O sporu tercih ettiği için eski ve de çok sevdiği arkadaş çevresinden uzaklaştı. Yani spor daha önde bir bağımlılık. Gerçi bağımlılık kötü bir kelime olabilir, spor tutkusu alkol bağımlılığından çok daha önde demeliyim.

n Filiz LİMON: Zaten sporun kazandırdığı özgüven çocuğu kötü alışkanlıklara yöneltmeyecektir.

n Hülya AVŞAR: 30 yaşından sonra metabolizma yavaşlıyor. 30’dan önce ve sonra yapılması gereken sporlar ne olmalıdır?

n Filiz LİMON: 30-35 yaş sonrası yavaşlamaya başlamak gerekiyor, çünkü artık metabolizma da yavaşlıyor. Kaplumbağalar yavaş hareket ettikleri için çok yaşarlar. Ama sürekli de hareket ederler. Sağlıklı yaşamak için koşmak yerine yürümeyi tercih etmek gerekli. Hiç spor yapmamış insanla, yapanı ayırmak lazım. Ben hafif yürüyüşleri tavsiye ediyorm. Herkes spor salonuna gidecek diye bir şey yok.

n Ergin BAĞCIVAN: Geç spor yapmaya başlayanlar için performans isteyen spor dalları seçilmemeli. Squash gibi sporlar performanslı sporlardır.

n Hülya AVŞAR: Çocuklar kaç yaşında başlamalı spora?

n Ergin BAĞCIVAN: 4 ile 6 yaş arasında yapılacak tüm sporlar, eğitici ve eğlendirici amaçlıdır. 6 yaşından sonra yüzme başlayabilir. Ailenin yol göstericiliğiyle, çocuğun kapasitesiyle branşlaşmaya gidilebilir. Vücut yapısıyla da ilgilidir. Tenis ise 9 yaşından sonra başlayabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki, sporun bir saati var mıdır?

n Filiz LİMON: Gece uyuyan metabolizmayı uyandırmak için sabah sporu yapmak şart. Kulüpler artık daha erken açılıyor. Akşam sporu günün yorgunluğunu atmak için olabilir.

Body yaparken ilaç alan erkeklerin cinsel gücü azalıyor

n Hülya AVŞAR: Spor yapan bir erkekle, hiç spor yapmayan bir erkeğin cinsel gücü arasında fark var mıdır?

n Ergin BAĞCIVAN: Psikolojik etkileri sonucu cinselliği etkileyen, artı tarafı vardır. Sonuçta bunun özgüvenle çok ilgisi var.

n Hülya AVŞAR: Body yapan erkeklerin cinsel güçlerinin azaldığı söylenir, doğru mu? Oysa bir kadın olarak aşırı olanı, özel gömlek diktirmek zorunda kalanları filan iğrenç buluyorum, bunu da söyleyelim!

n Ergin BAĞCIVAN: Ben kendimden örnek verebilirim. Vücut geliştirme sporuyla 10 senedir uğraşıyorum. Eğer ilaç alımı söz konusuysa haklısınız cinsel güç etkilenir. Bilinçsiz, aşırı dozaj kullanımlarında ileriye dönük kaçınılmaz gerçektir ‘söylediğiniz.’ Sonuçta kimyasal bir olay. Ben kendim uzun yıllar kullandım, çok iyi bilirim negatif etkilerini de, pozitif etkilerini de! Yaklaşık 5 senedir de gayet temizim, hiçbir olumsuz etkisi yok. Ama bilinçsiz ve uzun süreli kullanım sonrası geriye dönüş mümkün olmaz! Merkezi sinir sistemi üzerinde de tahribat yarattığını söylemeliyiz, sadece cinsel yönden bir zaafiyet söz konusu değil.

n Hülya AVŞAR: Spor yapmayan insanlar bana hep kokuyorlar gibi geliyor, çok özür dileyerek söylüyorum. Yani bu insanlar yiyorlar içiyorlar ama hiçbir şekilde toksin atmıyorlar. Kirli gibi geliyorlar bana. Ben etrafımda hep spor yapan insanlarla görüşürüm. Çok da egoist olarak düşünüyor olabilirim!

Mutluluk= Spor+Sevgi

Canım aileme her şey için çok teşekkür ederim. Anneme, canım babama, sevgili kardeşlerim Leyla ve Helin’e. Dünyanın en iyi ailesine sahibim ve şimdi anlıyorum ki ailemin bana ve diğer kardeşlerime verdikleri en güzel şey sevgi, saygı, bağlılık olmuş. İşte bu yüzden, kendime olan güvenim ve saygım. Güvenimi, aldığım sevgiye; saygımı ise canım babamın beni ve kardeşimi altı yaşındayken elimizden tutup götürdüğü Ankara 19 Mayıs Spor Salonu’ndaki yüzme okulunda başlayan günlerime borçluyum. Ve bütün bu duyguları içinde hisseden biri olarak para, pul geçici. Dünyanın malı dünyada kalır. En büyük yatırım çocuklarınıza sporu aşılamak, sevgiyi aşılamak. Dolayısıyla onların mutluluğunu, sevgi dolu hayatlarını garantilemektir. Spor sevgiyi daima yanında getirir.

Sevgilerimle

Premenstruel beyin ödemini dağıtmak için spor yapmalı

Sivas Lisesi mezunuyum. Spor yaparken gökyüzünü gördüğümüz bir 4 Eylül lisemiz vardı. Ben oralarda alıştım spor yapmaya. Kadınlar için spor yapmak özellikle önemli ve gereklidir. Premenstruel dönemde oluşan beyin ödemi ancak egzersizle gider. Baş ağrısı yapar bu ödem. Hiç kavga etmeyen kadın bile kırıcı, dökücü olur, eşiyle birlikte olmak istemez. 30’lardan sonra, kandaki östrojen seviyesinin azalmasıyla başlıyor bu durum. Menstruasyondan bir hafta önce ve o devrede hastamıza tavsiye ediyoruz. Hiçbir zaman gitmiyorsanız bile o dönemde spora gitmeniz, yapmanız şart. Spor yaparak premenstürel beyin ödemi dağıtılır.‘


n Nezih TÖRELİ (Mimar)

Ben 11 yıl profesyonel olarak basketbol oynadım. Kayak, squash, açıkçası yapmadığım spor yok. Bazen günde 4 saat spor yapmış buluyorum kendimi! Spor yapmadığım zaman kendimi çok kötü hissediyorum, boşluk hissediyorum. Akşam bir yere gidince içki içtiğimde kendimi suçlu hissediyorum. İçemiyorum bile. Bu arada geç kalmayalım, kalkın artık spora gidelim!

n Özden Duran

(Marka yöneticisi)

Ben Amerika’da bulunduğum dönemde alıştım spor yapmaya. Buraya gelince evden önce kendime spor salonu aradım. Coliseum’u beğenince, Acarkent’te ev tuttum. Haftada beş gün, günde 3- 4 saat spor yapıyorum. Hatta hocalarım beni bazen kulübe sokmak istemezler. Biz burada yolda birbirimizi görünce hal hatır sormadan ‘Yağ oranımızı’ sorarız. Tek eleştirim işverenlere! Çalışanları spora gitme konusunda teşvik etmeliler.

n Sühendan VURAL (Müzik öğretmeni)

Haftada 6 gün, günde iki saat yapıyorum. Koşu bandına çıktığım anda günün tüm stresinin üstümden gittiğini hissediyorum. Hem evdeki biri 4, diğeri 6 yaşındaki iki küçük oğluma, hem de okuldaki çocuklara şarkılar öğretirken onlara ritmik hareketler de yaptırıyorum. Örnek olmaya çalışıyorum.

n Nilgün ÖZDEMİR

(Ev kadını)

Bankacılık mesleğimden kriz yüzünden ayrılmak zorunda kaldığımda dedim ki kendime ‘Ya günlere katılmaya başlayacaksın, ya da spor yapacaksın!’ Artık yemek yapmak, ortalığı toplamak gibi, spor da benim için bir görev. Eşim yapmaz ama beni çok motive eder. Arkadaş çevrem de hep spor salonuna gelenlerden oluştu.
Yazının devamı...

Sporun da azı karar çoğu zarar

26 Nisan 2004
Hülya AVŞAR: Ben bu işe yalan söyleyerek başladım. Yönetmenime, müzik direktörüme, bazen kocama! Düşünün ki, bir film setindeyiz. Adam mekana para yatırmış. O yüzden herkesi 24 saat çalıştırıp, bir an önce oradaki tüm işleri bitirmeye çalışıyor. Ben o durumda, yalan üstüne yalanla film setlerinden sırf ‘spor yapabilmek için’ çok kaçtım. Sanki çok acil, çok önemli, asla ihmal etmemem gereken bir işim varmış gibi! Sonra dedim ki ‘Sen bir insansan, insanlarda böyle bir kültür yoksa, bu senin sorunun değil! Ondan sonra da aleni yüzlerine söylemeye başladım. Önce kaprisli dediler, arkamdan konuştular, ama sonunda ne zaman ki ‘8 saat çalışma’ sınırını koydum, artık her şeye vakit bulabiliyorum. Ben spor yapamayınca sinirli oluyorum. Aslında ben de bir hafta tatil yapıp, ayağımı uzatıp dinlenmek istiyorum ama olmuyor, spor yapamayınca mutsuz oluyorum.

n Levent ADIGÜZEL: (Polat Renaissance Otel Sağlık Kulübü Müdürü): Spor yapan insanlar enerjilerinin en üst seviyesine çıkar, kendilerini mutlu hissederler. Güne farklı bir özgüvenle başlarlar. Bir alışkanlık haline geldiği için yapmadıklarında kendilerini suçlu hissederler. Spor mutluluk hormonu salgılanmasını sağlar. Şoförlü araba, asansörlü işyeri mutluluk verici gözükse de, insanlar hareket etmedikleri zaman mutsuz olurlar.

n Ergin BAĞCIVAN: (Coliseum Yaşam Merkezi Spor Şefi): Egzersiz esnasında salgılanan hormonlar, kişinin kendini çok iyi hissetmesini sağlar. Konuyla alakalı herkes egzersiz sonrası kendini iyi hisseder. Bir ortaklık olarak da bakıldığında, hormonları bir kenara bırakın, spor bir sorumluluksa, bu sorumluluğu ertelemek insanı kendini kötü hissettirir zaten.

n Filiz LİMON (Hillside): Özellikle de açık havanın mutlulukla doğrudan ilgisi vardır. Vücuttan toksinleri atmak da çok önemli. Maç yapmak, mücadele etmek de, kazansanız da kaybetseniz de hepsi mutluluk sağlar.

n Hülya AVŞAR: Çok fazla spor yapmanın yaşlandırdığına ilişkin bir yazı okumuştum. Bundaki doğruluk payı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Fiziki kapasiteyi çok zorladığınız durumlarda, eğer vücudu yeterince dinlendirmezseniz, kişi ileriye dönük problemler yaşayabilir. Sistemi dinlendirmezsek hastalıklara müsait bünyeye sahip olunur. Aşırı efor harcanan durumlarda laktik asit ortaya çıkar. Laktik asitin adelelerde birikiminin ise antrenman esnasında vücuttan uzaklaştırılması gerekir. Egzersiz sonunda streching yapmanın nedeni de budur. Ama insanlar bunu genelde ihmal ederler. Aslında en önemli en bilinçli kısmı budur. Streching yapmıyorsa insan, toparlanma ve yenilenme durumunu daha uzun sürede yaşar. Vücudu 48 saat sonra bile dinlenmeyebilir. Aşırı oksidizasyon sonucu iyi uyuyumamıştır, dinlenemez, hasta bile olabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki haftada kaç gün egzersiz yapmak gerekir?

Ergin BAĞCIVAN:
Eğer yürünüyorsa bu her gün yapılabilir. Bunun dışında salonlarda yapılan egzersiz için haftada iki gün yapılan egzersiz koruma egzersizidir. Sağlık amaçlı olduğu durumlarda, en ideali, haftada 3 gün yapmaktır. Haftada 4-5 gün yapılan egzersizlerde ise o kişi artık sporcudur, sistemleri de o kadar egzersizi kaldırır zaten.

n Levent ADIGÜZEL: Spor her gün de yapılabilir ama belli saatleri geçirmemek lazım. Bazı kimseler bunun sınırını bilemeyebiliyor. Bir süre sonra 2 saat de yetmeyebiliyor o zaman metabolizmaya. Egzersiz şiddeti ve zamanı iyi ayarlandığı sürece günde 45 dakika yeterli.

Spor kötü alışkanlıkların birçoğuna izin vermez

n Hülya AVŞAR: Spor aç karnına mı yapılmalı, tok karnına mı? Bir de bazı insanların spor yapıp da kilo aldıklarını duyuyoruz.

n Filiz LİMON: Spor yapmadan 45 dakika önce yenilmeli hafif şeyler. Sporun iştah açtığı doğrudur ama kilo alma durumu tamamen u beslenme sistemiyle ilgili. Aynı sporu yapıp kilo alan da var, veren de var. Süre ve kardiyovasküler sistemi ne kadar yükselttiğinizle ilgili bu.

n Ergin BAĞCIVAN: Aşırı egzersiz, kardiyovasküler çalışmalarda ensülin hormonu tetiklenir ve vücut yağ bağlar. Yağları yakan oksijendir. Bu nedenle doğru-nefes alıp vermek de çok önemlidir. Temelde metabolizmayı tetikleyen, artıran şey bizim kaslarımız. Kas yoğunluğu ne kadar fazlaysa metabolizma o kadar hızlıdır. Kaslar fabrikadaki işçiler gibidir. Ne kadar çok işçi varsa, fabrikanın üretimi o kadar fazladır. İçeri ne girerse girsin! Oturduğumuz vaziyette harcadığımız kalori bile artar.

n Hülya AVŞAR: Ben uyuşturucu konusuyla, bu zehirle çok ilgiliyim. Gençlerimizi uzak tutmak için onları küçük yaşta spora yönlendirmek gerektiğine inanıyorum. Sizce, sporla küçük yaşta tanışan insanların uyuşturucuyla tanışma olasılığı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Kendi görüşüm % 0. Ama çevresel faktörler de önemli tabii. Spor yapan genç vücuduna zarar vermez, kötü alışkanlıklardan uzak durur. Benm arkadaş çevremdeki sporcu bir insanın çevresindeki arkadaşları alkol alıyordu hemen her gece. O sporu tercih ettiği için eski ve de çok sevdiği arkadaş çevresinden uzaklaştı. Yani spor daha önde bir bağımlılık. Gerçi bağımlılık kötü bir kelime olabilir, spor tutkusu alkol bağımlılığından çok daha önde demeliyim.

n Filiz LİMON: Zaten sporun kazandırdığı özgüven çocuğu kötü alışkanlıklara yöneltmeyecektir.

n Hülya AVŞAR: 30 yaşından sonra metabolizma yavaşlıyor. 30’dan önce ve sonra yapılması gereken sporlar ne olmalıdır?

n Filiz LİMON: 30-35 yaş sonrası yavaşlamaya başlamak gerekiyor, çünkü artık metabolizma da yavaşlıyor. Kaplumbağalar yavaş hareket ettikleri için çok yaşarlar. Ama sürekli de hareket ederler. Sağlıklı yaşamak için koşmak yerine yürümeyi tercih etmek gerekli. Hiç spor yapmamış insanla, yapanı ayırmak lazım. Ben hafif yürüyüşleri tavsiye ediyorm. Herkes spor salonuna gidecek diye bir şey yok.

n Ergin BAĞCIVAN: Geç spor yapmaya başlayanlar için performans isteyen spor dalları seçilmemeli. Squash gibi sporlar performanslı sporlardır.

n Hülya AVŞAR: Çocuklar kaç yaşında başlamalı spora?

n Ergin BAĞCIVAN: 4 ile 6 yaş arasında yapılacak tüm sporlar, eğitici ve eğlendirici amaçlıdır. 6 yaşından sonra yüzme başlayabilir. Ailenin yol göstericiliğiyle, çocuğun kapasitesiyle branşlaşmaya gidilebilir. Vücut yapısıyla da ilgilidir. Tenis ise 9 yaşından sonra başlayabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki, sporun bir saati var mıdır?

n Filiz LİMON: Gece uyuyan metabolizmayı uyandırmak için sabah sporu yapmak şart. Kulüpler artık daha erken açılıyor. Akşam sporu günün yorgunluğunu atmak için olabilir.

Body yaparken ilaç alan erkeklerin cinsel gücü azalıyor

n Hülya AVŞAR: Spor yapan bir erkekle, hiç spor yapmayan bir erkeğin cinsel gücü arasında fark var mıdır?

n Ergin BAĞCIVAN: Psikolojik etkileri sonucu cinselliği etkileyen, artı tarafı vardır. Sonuçta bunun özgüvenle çok ilgisi var.

n Hülya AVŞAR: Body yapan erkeklerin cinsel güçlerinin azaldığı söylenir, doğru mu? Oysa bir kadın olarak aşırı olanı, özel gömlek diktirmek zorunda kalanları filan iğrenç buluyorum, bunu da söyleyelim!

n Ergin BAĞCIVAN: Ben kendimden örnek verebilirim. Vücut geliştirme sporuyla 10 senedir uğraşıyorum. Eğer ilaç alımı söz konusuysa haklısınız cinsel güç etkilenir. Bilinçsiz, aşırı dozaj kullanımlarında ileriye dönük kaçınılmaz gerçektir ‘söylediğiniz.’ Sonuçta kimyasal bir olay. Ben kendim uzun yıllar kullandım, çok iyi bilirim negatif etkilerini de, pozitif etkilerini de! Yaklaşık 5 senedir de gayet temizim, hiçbir olumsuz etkisi yok. Ama bilinçsiz ve uzun süreli kullanım sonrası geriye dönüş mümkün olmaz! Merkezi sinir sistemi üzerinde de tahribat yarattığını söylemeliyiz, sadece cinsel yönden bir zaafiyet söz konusu değil.

n Hülya AVŞAR: Spor yapmayan insanlar bana hep kokuyorlar gibi geliyor, çok özür dileyerek söylüyorum. Yani bu insanlar yiyorlar içiyorlar ama hiçbir şekilde toksin atmıyorlar. Kirli gibi geliyorlar bana. Ben etrafımda hep spor yapan insanlarla görüşürüm. Çok da egoist olarak düşünüyor olabilirim!

Mutluluk= Spor+Sevgi

Canım aileme her şey için çok teşekkür ederim. Anneme, canım babama, sevgili kardeşlerim Leyla ve Helin’e. Dünyanın en iyi ailesine sahibim ve şimdi anlıyorum ki ailemin bana ve diğer kardeşlerime verdikleri en güzel şey sevgi, saygı, bağlılık olmuş. İşte bu yüzden, kendime olan güvenim ve saygım. Güvenimi, aldığım sevgiye; saygımı ise canım babamın beni ve kardeşimi altı yaşındayken elimizden tutup götürdüğü Ankara 19 Mayıs Spor Salonu’ndaki yüzme okulunda başlayan günlerime borçluyum. Ve bütün bu duyguları içinde hisseden biri olarak para, pul geçici. Dünyanın malı dünyada kalır. En büyük yatırım çocuklarınıza sporu aşılamak, sevgiyi aşılamak. Dolayısıyla onların mutluluğunu, sevgi dolu hayatlarını garantilemektir. Spor sevgiyi daima yanında getirir.

Sevgilerimle

Premenstruel beyin ödemini dağıtmak için spor yapmalı

Sivas Lisesi mezunuyum. Spor yaparken gökyüzünü gördüğümüz bir 4 Eylül lisemiz vardı. Ben oralarda alıştım spor yapmaya. Kadınlar için spor yapmak özellikle önemli ve gereklidir. Premenstruel dönemde oluşan beyin ödemi ancak egzersizle gider. Baş ağrısı yapar bu ödem. Hiç kavga etmeyen kadın bile kırıcı, dökücü olur, eşiyle birlikte olmak istemez. 30’lardan sonra, kandaki östrojen seviyesinin azalmasıyla başlıyor bu durum. Menstruasyondan bir hafta önce ve o devrede hastamıza tavsiye ediyoruz. Hiçbir zaman gitmiyorsanız bile o dönemde spora gitmeniz, yapmanız şart. Spor yaparak premenstürel beyin ödemi dağıtılır.‘


n Nezih TÖRELİ (Mimar)

Ben 11 yıl profesyonel olarak basketbol oynadım. Kayak, squash, açıkçası yapmadığım spor yok. Bazen günde 4 saat spor yapmış buluyorum kendimi! Spor yapmadığım zaman kendimi çok kötü hissediyorum, boşluk hissediyorum. Akşam bir yere gidince içki içtiğimde kendimi suçlu hissediyorum. İçemiyorum bile. Bu arada geç kalmayalım, kalkın artık spora gidelim!

n Özden Duran

(Marka yöneticisi)

Ben Amerika’da bulunduğum dönemde alıştım spor yapmaya. Buraya gelince evden önce kendime spor salonu aradım. Coliseum’u beğenince, Acarkent’te ev tuttum. Haftada beş gün, günde 3- 4 saat spor yapıyorum. Hatta hocalarım beni bazen kulübe sokmak istemezler. Biz burada yolda birbirimizi görünce hal hatır sormadan ‘Yağ oranımızı’ sorarız. Tek eleştirim işverenlere! Çalışanları spora gitme konusunda teşvik etmeliler.

n Sühendan VURAL (Müzik öğretmeni)

Haftada 6 gün, günde iki saat yapıyorum. Koşu bandına çıktığım anda günün tüm stresinin üstümden gittiğini hissediyorum. Hem evdeki biri 4, diğeri 6 yaşındaki iki küçük oğluma, hem de okuldaki çocuklara şarkılar öğretirken onlara ritmik hareketler de yaptırıyorum. Örnek olmaya çalışıyorum.

n Nilgün ÖZDEMİR

(Ev kadını)

Bankacılık mesleğimden kriz yüzünden ayrılmak zorunda kaldığımda dedim ki kendime ‘Ya günlere katılmaya başlayacaksın, ya da spor yapacaksın!’ Artık yemek yapmak, ortalığı toplamak gibi, spor da benim için bir görev. Eşim yapmaz ama beni çok motive eder. Arkadaş çevrem de hep spor salonuna gelenlerden oluştu.
Yazının devamı...

Erkek ‘evlenmemiş’ kadın ‘evlen-e-memiş’

19 Nisan 2004
Erkeğin bekar olması kendi tercihiymiş gibi görünürken, kadın belli bir yaşa gelip de evlenmediyse ‘Olsa olsa onu isteyen olmamıştır’ diye düşünülüyor. Tabii her zaman ve herkes için geçerli değil bu söylediklerimiz. Özellikle Hülya Avşar’la Sohbet’in bu haftaki konukları için asla. Çünkü onlar kariyer kadınları, çünkü onlar evliliği bir amaç değil ancak bir sonuç olarak görüyorlar.

Kariyer mi, jartiyer mi?

Kısacası kariyer yapmak için de bir hedef olmalı. Bir işe yaramayan kariyer olmamalı. Çünkü bana göre Türkiye’de kariyer sahibi olmak aslında dezavantaj. Herkesin gözü üstünüzde. Hem yaşantınız kısıtlı, hem de her türlü dışarıdan gelecek darbeye açıksınız. Üstüne üstlük her an ayağınızı kaydırabilir ve üç gün sonra yaptıklarınız ve başarılarınızla birlikte gömülürsünüz. Ya da olmadık, hak etmedik insanlarla aynı kefede tutulursunuz. İşte bu yüzden yapabiliyorsanız kariyer yapın ama kariyer sizi değil, siz kariyeri kullanın. Çünkü sırf hava olsun diye hırs yapıp, altı boş olan kariyerliler o kadar fazla ki, hiç olmazsa kariyeriniz sayesinde hedeflerinize ulaşın. Kariyer hedefe ulaşmak için elde edilen en büyük şanstır.

Elif ÖNAY

(Foot Cone & Belding Genel Müdürü)

Sadece reklam şirketinde genel müdürlük yapmıyorum, aynı zamanda Nişantaşı Banyan Restoranın ortaklarındanım.

Üniversite zamanı geniş bir kitle var. Orada biriyle evlenecek kadar sevgi, aşk bulduysanız, işte ilk evlenme faslı o dönemde oluyorsa, oluyor. Bir oyun gibi, müzik durduğunda çoğu sandalye kapılmış oluyor.

Beklentileriniz yaş ilerledikçe farklılaşıyor ve evlilik zorlaşıyor.

Türkiyenin genç nüfusu için evlilik hiçbir zaman üst sıralarda yazmıyor, bir mecburiyet de değil.

Bizim İngiliz bir yönetmenimiz vardı. Bir gün dedi ki, ‘Benim sıtkım sıydıldı. Eskiden mağara adamları varmış, erkeğin görevi belliymiş. Ben erkek olarak gideceğim, avlanacağım, kadın da çocuk doğurup, yemek pişirecek. Şimdi ne sizi koruyabiliyoruz, ne besleyebiliyoruz. Her şeyi kendiniz yapıyorsunuz. Peki ben ne işe yarıyorum? Varlık nedenimi, misyonumu kaybettim’ dedi.

Evlilik benim için hiçbir zaman bir amaç olmadı. O olsa olsa sonuçtur. O yüzden evlilik sitelerini, ajanslarını anlayamıyorum.

Kariyer insan hayatındaki tek şey olmamalı. Yoksa zirveye çıkınca aşağıda derin bir uçurum bulabilirsin. Ama bunun altını dolduracak tek şey aile mi? Hayır.

Evliliği değil de, aşık olmayı özlüyorum. Ve bence aşk kariyerden daha zor bulunuyor.

Tamam şu anda bir çocuğum olsa tercih ederdim. Ama böyle bir adam çıkmadı karşıma. Bunun sebebi de fazla çalışmak ve çok yoğun çalışmak belki, kabul ediyorum.

Çocuk isteği daha yeni yeni başladı. Belki biyolojik saatim çok geç, belki de çevremde çok fazla ‘Artık zamanı geldi, geçiyor’ sözlerini duymaya başladığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Biz birkaç sene sonra görüşelim.

Nihal Sandıkçı

(Halıcı Bilgi İşlem ve Yazıcı A.Ş Tanıtım Koordinatörü)

Bence insanlar üniversiteyi bitirdikten sonra evlendi evlendi. Yoksa kariyerinde bir yere gelene kadar, bu da otuzlarına denk geliyor, evlilik için bir ara verme, öteleme lüksü oluyor. O yüzden ‘evlilik’ defteri 30’larda tekrar açılıyor.

O kadar yoğun bir iş hayatımız oluyor ki, ailene bile zor zaman ayırıyorsun. Her şeyi kendine ve işine kanalize ediyorsun. İlişkilere, özel yaşamına ayırdığın zaman diliminde tahammülün daha az oluyor bu yüzden. Kaldıramıyorsun bir takım şeyleri. Sabır da göstermek istemiyorsun açıkçası.

Toplumsal baskıyı inkar etmek güç. En basiti, belli bir yaştaysan ve evlenmediysen, kadın da erkek de olsan, sanki bir problem varmış gibi duruyor, puan düşürenler oluyor!

Çocuk insanı çok tamamlayan bir şey. Ama erkek tarafında, büyük bir şans gizli. Onun için şu evlilik şeyi bir atlatılırsa, bir kalkarsa sorunlar da kalkacak sanıyorum. Gerçi Amerika gittikçe muhafazakarlaşıyor ama..

Kariyer sahibi kadının da evlenmek isteyebileceğini unutmayalım. Bizim sadece iş düşündüğümüzü kimse söylemesin. Biz de hoş ve bekar bir erkekle tanışınca etkilenebiliyoruz. Biz de aşık olmayı seviyor ve özlüyoruz. Biz de doğamız gereği beğenilmek istiyoruz tabii. Kendimizi kapattık diye bir şey yok!!

İstediğin kadar kariyerine devam et. O arada ‘Bir elmanın iki yarısıyız’ dediğin aşkı bulursan zaten yaşarsın. Ama bir kurum haline gelmek farklı şeyler istiyor.

Erkekler artık ilk adımı atmada da, evlilik aşamasına gelirken de daha korkaklar. Kadın aşık olunca çok daha cesur davranabiliyor. Pekçok şeyden fedakarlık edebiliyor.

Kimse kimse için değişmemeli. Sen kişiliğine sahip çık. Kariyerimizle de biz bir bütünüz ve bundan vazgeçersek, ileride de erkek bizde aradığı kadını bulamayacak, o da bizden vazgeçecektir. Onun istediği kıvama gelmemek gerekir.

Gamze Avcu

Proje Müdürü

Yükselen değer yeniden aile oluyor. Bunun astrolojiyle de bir bağlantısı olabilir mi? Doğa bir toparlanma dönemi geçiriyor. Acaba insan inançları ve değer yargıları da toparlanıyor mu?.

Ben biraz eski kafalıyım herhalde. Ama ailemde bulduğum ortamı, kendim için de istiyorum.

Benim için kariyer bir güç. Ama evlenince eski değerlerin korunduğu bir evlilik isterim.

İnsan kariyerini olduğu kadar özel hayatını da planlamasını bilmeli. Özel hayatı da disipline etmemiz gerekiyor.

Evlenmek, evlenmemek benim için bir problem değil. Ama hayattan beni tatmin edecek başka şeyler bulduğum müddetçe! Şu an bu tatmini kariyerim veriyor. İkisi birarada olursa da ne ala!

Serter Öztürk

Avukat (Sosyal Danışman)

Kadınların evlenmeden de mutlu olabilmeleri erkekleri sarsıyor. Kadınlar değişti belki ama erkekler hala aynı!

Kadınlarda aidiyet, erkeklerde mülkiyet duygusu baskın. Mağara dönemi erkeklerin avcılık yapması hep bu içgüdülerle ilgili.

Erkek sahip olmak istiyor. Ama ‘evlenmek’ denilince soru işareti onun için. Kadın ise tohumunu en iyi şekilde yaşatabilecek partneri arıyor, yani sağlıklı ve maddi gücü olan erkeği arıyor, annelik içgüdüsüyle.

İş kadını terkettiğinde kadın yanında bir hayat arkadaşı arayacak. 55 yaşındaki bir kadın bunu çok daha iyi anlar.

Aile kutsal bir kurumdur. Tamamen reddedersek toplumun düzenini de sarsarız. Her şeyi her insana bırakırsanız olay boyut değiştirebiliyor.

Kadının bireysel olarak ayakta durma gücü ekonomik, o da kariyeri gerektiriyor, işte burada kadın bunu abartabiliyor.

İnsan zaman zaman kendini uzaktan seyretmesini bilmeli. Bu yüzden toplumsal baskı dediğimiz şey aslında gerekli de olabiliyor.

Kulağın açık olması ‘Ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum’u düşünmemizi sağlıyor.


Burak Kaya

Ventura Yazılım ve evlilik.com sahibi

Eskiden üniversite bitirdikten sonra iş bulunuyor ve emekli olana kadar o işyerinde kalınıyordu. Şimdi hırslılar, hedefler büyüdü. Bu amaçlarda başarı için de evlilik 20’lerden 30’lara taşınıyor.

30’larındaki insanların beklentileri ‘yalnızlık ve paylaşmak ihtiyacı’ oluyor. 30’un altındaki insanlar daha farklı şeyler istiyorlar. Erkekler, bakımlı kadın ararken, kadınlar açık açık ‘Kariyer sahibi, iş sahibi, yüksek gelirli’ diye erkek adayı tarif ediyorlar.

30 yaşını aşmış erkek için ‘evlenmemiş’ deniliyor. Kadın için ise ‘evlenememiş!’ Bilinçaltında sanki ‘başarılamamış’ bir şey var gibi.

İnsanlar uygun partnerleri bulunca, koruma içgüdüsüyle onu değiştiriyor, sonra kendileri de soğuyor.

Modern toplumun tuzakları evlilik kurumunun yok edilmek istenmesi, çocuğun kadın hayatında bir bağ olması, evliliğe ihtiyacı olmaması olarak sıralanabilir. Oysa insanın dünyada olması için üremesi lazım. Yoksa dünya üzerinden yok olacak!

İnsanlar önce bana kızıyor, sonra dediğime geliyorlar

Ben bir çizgiyi geçmeden asla evlenmeyi düşünmedim. 34 yaşındayken, artık istediğim zaman ‘Kusura bakmayın ben bugün çocuğumu emzirmeye gideceğim’, ‘Ben bu işi erteliyorum’ deme gücüne sahip olduktan sonra çocuk sahibi olmaya karar verdim. Çalışarak bu hale gelmeyi bekledim. Ben kendime ‘evlenememiş’ dedirtmedim. Kariyerim çok önemli oldu hayatımda. İnsanlar bana bunu sormadı, sanki erkeklerin üstüne çıktım da ben tercih etmeliyim, ancak ben istersem evlenilir gibi bakıldı bana. Beni yaralayan bakış açısı ise bir kadındım ve evlenme teklifi almak istedim. Sonuçta aldım da, sonuçta kadınım ya..

Doğru adamı bulamasam da ben kendim için çocuk yapardım zaten
Eşim istemese de ben çocuğumu doğururdum. Doğurduktan sonra konuşuruz! Bunları bilmek lazım, görüyorum çünkü, izliyorum. Gözlemliyorum. Hiç çocuk istemeyen adamlar, çocuklarını omuzlarından indirmiyorlar. İnsanların istemediği şeyleri söylüyorum ama sonunda dediğime geliyorlar. O gözlemler beni buraya getirdi. -Aman Kaya yanlış anlamasın- Çocuğu kendim için doğururdum. Eksta çocuğumla babası da ilgilenirse bu benim şansım olurdu ancak. Ama ben canımdan kanımdan bir şey istiyorsam, bu devirde asla ‘çocuğumun babasını seçmek için’ uğraşmam. Öyle bir şey kalmadı. İyi baba olacak adamı aramaktan vazgeçsin kadınlar. Çocuk ele gelmeden, koklamadan kimin iyi baba olacağını anlayamazsın. Benim kocam da çok iyi bir baba ama bekarken bunu hiç göstermezdi..

Çocuk babası aramak yanlış bir arayış. Çocuğu kendin için doğur ama bu demek değil ki sokaktaki serseriden doğur! Ben şanslıyım ama böyle bir şansım olmasaydı da 34 yaşında çocuk için tutuştuğum dönemde, mutlaka bir erkek arkadaşımdan evlenir çocuk yapardım, ama sonrasına da katlanırdım.

Tuzağa düşmemek lazım. Değişmeyen tek hedef aile ve çocuk olacak

Eskiden otomatiğe bağlı bir makina gibi çalışıyordum. İşini seviyorsan bu kurallar şart. Benim çok canım yandı ama sonuçta her şeyim programlıydı benim. İşi için birtakım şeylerden vazgeçen insanlara maalesef acıyarak bakıyorum. Bir müddet sonra doğanın dengesi denen bir şey var. İş sizi bırakınca, yapacak hiçbir şeyiniz yok hayatta. Çocuk yapmak menfaatler üstüne oturmuyor tabii ama bir çocuk hayatın başka bir boyutunu beraberinde getiriyor. Ben bunları yapmasaydım, işimdeki başarımı hiçe sayardım açıkçası. Benim için çalışmak ve kariyer sahibi olmak, özel hayatımı istediğim gibi kurmamı sağlar ancak. Ben niçin çalıştım, sıradan ama rahat yaşayabilen bir insan olmak için yaptım. İyi ki de çocuk yapmışım, şimdi asla ‘Sanatım için ölürüm’ diyecek kadar gerizekalı değilim. Sanatım için olmadık köylerde, aç susuz yaşamam eskiden yaptığım gibi. Kıymetiniz bilinecek mi sanıyorsunuz? İki günlük insanlarla, sadece göz renginden dolayı kıyaslanabiliyorsun, bunlar çok kırıyor insanı.

Hülya Avşar

Kariyer yapan kadınlarda bir zamanlama hatası olabiliyor. Dur denecek zaman var, bunu bilmek lazım. Kariyer demek, bir yere kadar. Bir zaman sınırı koyacaksın, ama o zamana kadar da eşek gibi çalışacaksın. Ha, ondan sonra başka bir boyuta geçebilirsin. Ben eşek gibi çalışmasam da evlenseydim ne olurdu, kendimi evliliğime veremezdim.

Ben şu anda her yıl 1,5 ay tatil yapabiliyorum. Bunu yap bakalım 15 sene önce. Çalışman gerektiğinde çalışacaksın!

Aşk uğruna kariyerinden vazgeçenlere de karşıyım. Duyguların peşinden gitmek, işe yapılan nankörlüktür.
Yazının devamı...

Anoreksiya ve Bulimia’ya yakalanma yaşı 11’e indi

12 Nisan 2004
Diğerindeyse yemek fikri dahi unutuluyor. Ama her ikisinde de sonuç aynı! Biri yiyip yiyip, diğeri ufacık bir lokmayla bile kusuyor. Anoreksiya Nervoza ve Bulimia Nervoza denilen ‘Eating disorders’ yani yemek bozukluklarının sonu ölüme kadar gidebiliyor. Üstelik bu hastalıklara yakalanma yaşı 11’e kadar indi.

Yine aile

Bugün okuyacaklarınızı sakın kulak arkası etmeyin. Bana göre uyuşturucu kadar önemli. Fakat en büyük tehlike, ‘Ne olacak canım, her şey benim elimde, istersem vazgeçerim’ diyecek kadar basit olduğuna inanıyorlar.

Sonuç yine aile, yine sevgi, yine ilgi.

Şu bir gerçek ki, çocuklarımızın küçük yaşlarda özgüven kazanması çok önemli. Onlara saygı duymak, onları önemsediğimizi hissettirmek, onların fikirlerini sormak, onlarla sohbet etmek gerektiğine inanıyorum. Her şey, çocukluktan başlıyor. Bunu hepimizin kabul etmesi gerekiyor. Özgüveni olmayan, dolayısıyla kendilerine zarar vererek, kendileriyle uğraşarak tatmin olmayı ‘başarı’ kabul eden her kişi, 10 kişi demektir. Muhakkak etrafına da zarar verecektir. Düşünsenize yediklerini kusarak tüketen hastalar, ya da yemeyerek kendini ölüme hazırlayan hastalar ve aileleri, tüm sevdikleri, arkasında üzülen kaç kişi, işte bu yüzden sadece kendi çocuğumuzu değil, bütün çocukları kendi çocuğumuz gibi düşünelim.

Dr.Ceren TOKDEMİR

(Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Bölümü)

Yeme bozukluklarında iki hastalık var: Biri Anoreksiya Nervoza, diğeri Bulimia Nervoza. Yemek yeme davranışı ruh sağlığını etkilemeye başlayınca biz buna ‘yeme bozukluğu’ diyoruz. Anoreksiyada algılama değişiyor. Bir kız geliyor, 1.60 boyunda ve 39 kilo. Ama hala ‘Göbek bölgemi eritmem lazım’ diyor. Tedaviye de gelmek istemiyor, ‘Siz şimdi bana kilo aldırırsınız’ diye. Bulimik hastalar ise çok ağır rejim yapıyorlar ve bir süre sonra gözleri doymamaya başlıyor. Nerede olurlarsa olsunlar, isterlerse işte olsunlar, gerekirse izin alıp, eve giderler ve tıkanırcasına ‘yeme episodu’ dediğimiz episoda girerler. Sosyal hayatlarını sürdüremez hale gelirler. Akşama kadar rejim yapacağım diye aç kalıp, akşam 10 bin, 15 bin kalorilik beslenebiliyorlar. Sonra da kusuyorlar. Yeme bozukluklarına yakalanan hastaların bunu itiraf etmesi çok önemli. Kızlar birbirlerinden duyuyorlar bu yöntemi. Her yıl bin kadın anoreksiyadan ölüyor. Bulimiada da çok ciddi sağlık problemleri ortaya çıkıyor.

Aydilge SARP

(‘Bulimia Sokağı’ kitabı yazarı):

Hep ‘Yanlış diyet yaptı anoreksik oldu, yanlış diyet yaptı bulimik oldu’ deniliyor. Bu aslında sadece bir sonuç. 80’lerle birlikte, tüketim toplumuna dönüşünce, kadınlar kısa yoldan, sadece fiziksel özelliklerle kendini ispatlama yoluna girdiler. Bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirmek zor geldi, kolay olan dış görüntüyle bir yere gelmek oldu. Bir başka neden, bulimianın da anoreksiyanın da altında yatan yalnızlık ve sevgisizlik hissi. Bir insan niye aşırı derecede güzelleşmek ister? Beğenilme ve sevilme arzusu. Bu psikolojik bir sorundur. Öyle bir bombardıman yapılıyor ki bizlere, ‘Eğer sen şu kişiye benzemiyorsan, çirkinsindir ve mutsuz olman gerekir. ‘ Reklama baktığınızda diyor ki ‘Şu ürünü alırsan güzel olacaksın. Yani sen çirkinsin. Onun gibi olmak için o ürünü almalısın. ‘ Özgüven eksikliği olan insanlar buna başvuruyor. Çocukluktan itibaren gelen yetiştirme tarzı, arkadaş ilişkileri, ailedeki konumunuz da çok önemli. Kadınların baskı altında olmaları da, kendilerini yemek yiyerek ispatlamalarına neden oluyor. 20 bin kaloriye kadar yiyerek, sonra da kusarak kadın kendine şunu söylüyor. ‘Ne yiyeceğime ne kadar yiyeceğime ben karar veriyorum. Ben özgürüm.’ Tüm kuralları yıktığını düşünüyor, ama bir süre sonra bir uyuşturucu bağımlılığı gibi yeme bağımlılığına dönüşüyor bu. Tecavüz kurbanı, aile içi şiddete uğrayanlar da yiyip yiyip kusabiliyorlar. Cinsellikle de birebir bağlantısı var. Aşırı yemek yerken cinsel bir doyum aldığının bilincinde değil tabii. Ağızdan alınan gıda ve endorfin hormonu salgılamasıyla, cinsel tatmin duygusu çok ilintilidir. Cinsel doyumla yemek doyumu birebir hormonlar salgılatır. Ergenlik çağında cinsel anlamda uyanış dönemidir. O dönemde cinsel dürtülerin çok kontrol altında tutulması bir neden. Orta yaşta bulimiaya yakalanma nedeni ise cinsel açıdan durgun bir döneme girmek olabiliyor.

Elvan ODABAŞI

(Eski anoreksik-Yeni diyetisyen):

Ben anoreksiktim. Yemeyi tamamen kestim. Çok kilo almıştım ve arkadaşlarım ‘Sen bu halinle nasıl diyetisyen olacaksın’ deyince, alınmaya başladım. Her ergenin bilinçsiz davranışı gibi gazete ve dergilerdeki şok diyetlerle diyete başladım. O dönem babamın da iş sıkıntılarının olduğu bir dönemdi. Sanıyorum bunun da etkisiyle kilolarımı takıntı haline getirdim. Hem rejime devam ediyor hem de ağır egzersiz yapıyordum. Sonunda sadece suyla beslendim. 49 kiloyken depresyona girmiştim. Annem beni ruh ve sinir hastalıkları hastanesine götürdü. Ama orada gördüğüm anoreksik bir kız bana ‘hasta’ olduğumu farkettirdi. O an farkettim ki ben ince olmak ama mutlu olmak istiyordum. Oysa ince ama mutsuzdum. Karar verdim. Evde ayakta tedavim başladı. Bir yıl anti depresan kullandım. Bir psikolog, bir çok diyetisyen hocalarım ve mükemmel bir aile desteği ile anoreksiyadan kurtuldum.


Tedavi süreci ne olmalı


Dr.Ceren TOKDEMİR: Yeme bozuklukları kendini tekrarlayabiliyor, sonuçta bir bağımlılık. Dönem dönem ruhsal çöküşlerle, psikolojik olarak zayıf düştüğü anda alkol bağımlılığı gibi tekrar başlanıyor. Özellikle bulimiklerde bu var. Ailenin zorla tedaviye getirmesi önemli değil. Hasta kendisi isteyerek gelmeli. Biz zaten tedaviyi aileyle birlikte yapmak zorundayız. Zorla yemek yedirmeye çalışan bir anne hiçbir işe yaramaz, inada biner ki en tehlikelisi. En büyük korkuları kilo almak oluyor. Mevcut sorunu çözmek, gerçek sebebi bulmak lazım. Normal hayatlarında sağlayamadıkları kontrolü elindeki tek söz geçirebildiği şeye vücuduna geçirdiğini düşünüyor. Eskiden bu hastalıklar 17 yaşında başlardı. Şimdi yaşın 11’e kadar düştüğünü görüyoruz. Bir lahana yaprağını dörde bölen hastalarım oldu. Sabah, öğlen ve akşam o parçaları yiyip, hala kendilerini suçlu hissediyorlardı.

Aydilge SARP: Tüketim toplumuyuz bunu değiştiremeyiz.. Sonuçta birey bazında değiştirmek lazım. Biz televizyon programlarının da tüketicisiyiz, kendimize gıda alırken sorduğumuz soruları tv programlarına da sormalıyız. En önemli etken tatminsizlik duygusunu kapatmak. Kişi hangi yöne eğilimi varsa ona odaklanmalı. Odak noktasının yemekten uzaklaştırılması lazım. Ben anne babadan çok kültürün empoze ettiği bir şey olduğu için kişi kendine sahip çıkmalı diye düşünüyorum.

Elvan ODABAŞI: Tedavi ancak dört koldan yürütülürse başarıya ulaşılabilir. Aile, iç hastalıkları uzmanı, psikolog ve diyetisyen. Uzun süreceği kabullenilmeli. Evde anne babanın davranışı çocuğa birebir yansır. Annem güzelleşmek için diyet yapıyor diye gördükçe kendini arkadaşlarıyla kıyaslar ve o da diyete yönelir. Anneye kalmadan televizyonda da bu var zaten. Her ünlü kendi diyetinden hem de sağlıklı olmayan diyetlerden söz ediyor, mankenler diyet kitapları yazıyor. Bu da insanları yanıltıyor.

Hüseyin ODABAŞI: (Elvan’ın babası) Ne kadar ideal ebeveyn olursan ol, çocukların psikolojileri farklı farklı. Elvan’ın yaşadıklarını görünce, yaptığım şey ‘Ona hak vererek yaklaşmak’ oldu. Elvan’ın hasta olduğunu öğrendiğim zaman gurbetteydim. Annesi söyledi bana, işi gücü bırakıp geldim. Üstüne gitmemeye karar verdik. Bizim gibi bir ailede bile olabiliyormuş demek ki diye düşünüp, doktorla işbirliğine gittik. Onların sözünü dinledik. Sevgi, güvendiğimizi hissettirmek galiba başarımızın sırrı. Bir lokma yerdi biz rahmetli annesiyle gözgöze bakıp ağlardık.

Aydilge SARP

İmparatorların kusturucuları varmış

Mankenlere bakın, göz çukurlarındaki morluklar, sarı renkli surat, bu hastalıklı görüntüleri makyajla görünmüyor belki. Oysa olmaları gereken kilonun en az yüzde 25 altındalar. Sadece mankenlerde de değil. Eski çağlarda Roma’da aşırı derecede güzel yemekler yüzünden imparatorların gözü doymazmış. Yemek sırasında dinlenmeye çekilir, özel kusturucularını çağırırlarmış. Onları midelerinde zıplatıp, kusarlarmış. Ve imparator tekrar yemek yemeye devam edermiş. Göz doymazmış yani. http://aydilge.sitemynet.com

Aman küçük kızlara dikkat

Bulimia ve anoreksiyanın yaşı 11’e kadar indi. Bunda da küçük kızların hayran oldukları mankenlerin ya da sanatçıların durmadan zayıf ve güzel olmaktan bahsetmelerinin ve evde sürekli diyet yapan anne- abla faktörünün etkisi büyük. Bu nedenle aman dikkat!

- Çocuğun sosyal hayatına özel önem gösterilmeli. Asla kilolu olduğu yüzüne söylenmemeli.

- Çocuklar büyüme gelişme dönemini tamamlayana kadar diyet yapmamalı.

- Anne- babalar çocuk beslenmesi konusunda eğitilmeli.

- Sebze yemesi çok önemli, yemiyorsa salatasına, domatesine sıvı yağ dökerek, yediklerini sebze grubu altında toplaması sağlanmalı.

- Çocuğu kandırabilmek için onun zaaflarını kullanabilirsiniz. Uzun boya çok önem verdikleri için, ‘Bak süt içersen, peynir, yoğurt yersen boyun uzar’ deyin. Hastaneden korkarlar. Suyu kilo aldırır sanıyorlar. Bu yüzden de, ‘Su içmezsen böbreklerin çalışamaz duruma gelir, hastaneye yatırabiliriz’ deyin.

- Çocuğunuz anoreksikse tedavi aşamasında aldığı kiloyu sakın ona söylemeyin, yemek yemeyi kesebilir.

- Aile pedagogla işbirliği içinde olmalı.

- Yemek yemesi için asla ısrar etmeyin. İnada bindirip tamamen yemek yemeyi kesebilir. Sadece ailece sofraya oturun. Onun da önüne yemek koyun. Ne kadar yerse.

Anoreksiya hastasını neler bekliyor

Bulimia süründürür, anoreksiya öldürür. Her anoreksik mutlaka depresyona girer. Kilosuyla ilgili algılama sorunu yaşar ve kendini ne kadar zayıflarsa zayıflasın şişman bulur.

Bulimia hastasını neler bekliyor

Sosyal hayat bitiyor. Tüm hayat, eve gitsem de yemek yesem üzerine kuruluyor.

Topluluk içinde yemek yerken elleri titriyor, kontrol ve konsantrasyon kaybı meydana geliyor. Beyin kanamalarına kadar giden bir sorun. Mide kanaması, gırtlak kanseri, bağırsak kanseri, tansiyon problemleri oluşuyor. Yeme bağımlılığı, her an başka bir bağımlılığa dönüşebilir. Kusmadan dolayı vücutta elektrolit kaybı oluyor. Bu da ağız kokusuna neden oluyor. Boyunda ve yüzde ödem oluşuyor.
Yazının devamı...

Anoreksiya ve Bulimia’ya yakalanma yaşı 11’e indi

12 Nisan 2004
Diğerindeyse yemek fikri dahi unutuluyor. Ama her ikisinde de sonuç aynı! Biri yiyip yiyip, diğeri ufacık bir lokmayla bile kusuyor. Anoreksiya Nervoza ve Bulimia Nervoza denilen ‘Eating disorders’ yani yemek bozukluklarının sonu ölüme kadar gidebiliyor. Üstelik bu hastalıklara yakalanma yaşı 11’e kadar indi.

Yine aile

Bugün okuyacaklarınızı sakın kulak arkası etmeyin. Bana göre uyuşturucu kadar önemli. Fakat en büyük tehlike, ‘Ne olacak canım, her şey benim elimde, istersem vazgeçerim’ diyecek kadar basit olduğuna inanıyorlar.

Sonuç yine aile, yine sevgi, yine ilgi.

Şu bir gerçek ki, çocuklarımızın küçük yaşlarda özgüven kazanması çok önemli. Onlara saygı duymak, onları önemsediğimizi hissettirmek, onların fikirlerini sormak, onlarla sohbet etmek gerektiğine inanıyorum. Her şey, çocukluktan başlıyor. Bunu hepimizin kabul etmesi gerekiyor. Özgüveni olmayan, dolayısıyla kendilerine zarar vererek, kendileriyle uğraşarak tatmin olmayı ‘başarı’ kabul eden her kişi, 10 kişi demektir. Muhakkak etrafına da zarar verecektir. Düşünsenize yediklerini kusarak tüketen hastalar, ya da yemeyerek kendini ölüme hazırlayan hastalar ve aileleri, tüm sevdikleri, arkasında üzülen kaç kişi, işte bu yüzden sadece kendi çocuğumuzu değil, bütün çocukları kendi çocuğumuz gibi düşünelim.

Dr.Ceren TOKDEMİR

(Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Bölümü)

Yeme bozukluklarında iki hastalık var: Biri Anoreksiya Nervoza, diğeri Bulimia Nervoza. Yemek yeme davranışı ruh sağlığını etkilemeye başlayınca biz buna ‘yeme bozukluğu’ diyoruz. Anoreksiyada algılama değişiyor. Bir kız geliyor, 1.60 boyunda ve 39 kilo. Ama hala ‘Göbek bölgemi eritmem lazım’ diyor. Tedaviye de gelmek istemiyor, ‘Siz şimdi bana kilo aldırırsınız’ diye. Bulimik hastalar ise çok ağır rejim yapıyorlar ve bir süre sonra gözleri doymamaya başlıyor. Nerede olurlarsa olsunlar, isterlerse işte olsunlar, gerekirse izin alıp, eve giderler ve tıkanırcasına ‘yeme episodu’ dediğimiz episoda girerler. Sosyal hayatlarını sürdüremez hale gelirler. Akşama kadar rejim yapacağım diye aç kalıp, akşam 10 bin, 15 bin kalorilik beslenebiliyorlar. Sonra da kusuyorlar. Yeme bozukluklarına yakalanan hastaların bunu itiraf etmesi çok önemli. Kızlar birbirlerinden duyuyorlar bu yöntemi. Her yıl bin kadın anoreksiyadan ölüyor. Bulimiada da çok ciddi sağlık problemleri ortaya çıkıyor.

Aydilge SARP

(‘Bulimia Sokağı’ kitabı yazarı):

Hep ‘Yanlış diyet yaptı anoreksik oldu, yanlış diyet yaptı bulimik oldu’ deniliyor. Bu aslında sadece bir sonuç. 80’lerle birlikte, tüketim toplumuna dönüşünce, kadınlar kısa yoldan, sadece fiziksel özelliklerle kendini ispatlama yoluna girdiler. Bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirmek zor geldi, kolay olan dış görüntüyle bir yere gelmek oldu. Bir başka neden, bulimianın da anoreksiyanın da altında yatan yalnızlık ve sevgisizlik hissi. Bir insan niye aşırı derecede güzelleşmek ister? Beğenilme ve sevilme arzusu. Bu psikolojik bir sorundur. Öyle bir bombardıman yapılıyor ki bizlere, ‘Eğer sen şu kişiye benzemiyorsan, çirkinsindir ve mutsuz olman gerekir. ‘ Reklama baktığınızda diyor ki ‘Şu ürünü alırsan güzel olacaksın. Yani sen çirkinsin. Onun gibi olmak için o ürünü almalısın. ‘ Özgüven eksikliği olan insanlar buna başvuruyor. Çocukluktan itibaren gelen yetiştirme tarzı, arkadaş ilişkileri, ailedeki konumunuz da çok önemli. Kadınların baskı altında olmaları da, kendilerini yemek yiyerek ispatlamalarına neden oluyor. 20 bin kaloriye kadar yiyerek, sonra da kusarak kadın kendine şunu söylüyor. ‘Ne yiyeceğime ne kadar yiyeceğime ben karar veriyorum. Ben özgürüm.’ Tüm kuralları yıktığını düşünüyor, ama bir süre sonra bir uyuşturucu bağımlılığı gibi yeme bağımlılığına dönüşüyor bu. Tecavüz kurbanı, aile içi şiddete uğrayanlar da yiyip yiyip kusabiliyorlar. Cinsellikle de birebir bağlantısı var. Aşırı yemek yerken cinsel bir doyum aldığının bilincinde değil tabii. Ağızdan alınan gıda ve endorfin hormonu salgılamasıyla, cinsel tatmin duygusu çok ilintilidir. Cinsel doyumla yemek doyumu birebir hormonlar salgılatır. Ergenlik çağında cinsel anlamda uyanış dönemidir. O dönemde cinsel dürtülerin çok kontrol altında tutulması bir neden. Orta yaşta bulimiaya yakalanma nedeni ise cinsel açıdan durgun bir döneme girmek olabiliyor.

Elvan ODABAŞI

(Eski anoreksik-Yeni diyetisyen):

Ben anoreksiktim. Yemeyi tamamen kestim. Çok kilo almıştım ve arkadaşlarım ‘Sen bu halinle nasıl diyetisyen olacaksın’ deyince, alınmaya başladım. Her ergenin bilinçsiz davranışı gibi gazete ve dergilerdeki şok diyetlerle diyete başladım. O dönem babamın da iş sıkıntılarının olduğu bir dönemdi. Sanıyorum bunun da etkisiyle kilolarımı takıntı haline getirdim. Hem rejime devam ediyor hem de ağır egzersiz yapıyordum. Sonunda sadece suyla beslendim. 49 kiloyken depresyona girmiştim. Annem beni ruh ve sinir hastalıkları hastanesine götürdü. Ama orada gördüğüm anoreksik bir kız bana ‘hasta’ olduğumu farkettirdi. O an farkettim ki ben ince olmak ama mutlu olmak istiyordum. Oysa ince ama mutsuzdum. Karar verdim. Evde ayakta tedavim başladı. Bir yıl anti depresan kullandım. Bir psikolog, bir çok diyetisyen hocalarım ve mükemmel bir aile desteği ile anoreksiyadan kurtuldum.


Tedavi süreci ne olmalı


Dr.Ceren TOKDEMİR: Yeme bozuklukları kendini tekrarlayabiliyor, sonuçta bir bağımlılık. Dönem dönem ruhsal çöküşlerle, psikolojik olarak zayıf düştüğü anda alkol bağımlılığı gibi tekrar başlanıyor. Özellikle bulimiklerde bu var. Ailenin zorla tedaviye getirmesi önemli değil. Hasta kendisi isteyerek gelmeli. Biz zaten tedaviyi aileyle birlikte yapmak zorundayız. Zorla yemek yedirmeye çalışan bir anne hiçbir işe yaramaz, inada biner ki en tehlikelisi. En büyük korkuları kilo almak oluyor. Mevcut sorunu çözmek, gerçek sebebi bulmak lazım. Normal hayatlarında sağlayamadıkları kontrolü elindeki tek söz geçirebildiği şeye vücuduna geçirdiğini düşünüyor. Eskiden bu hastalıklar 17 yaşında başlardı. Şimdi yaşın 11’e kadar düştüğünü görüyoruz. Bir lahana yaprağını dörde bölen hastalarım oldu. Sabah, öğlen ve akşam o parçaları yiyip, hala kendilerini suçlu hissediyorlardı.

Aydilge SARP: Tüketim toplumuyuz bunu değiştiremeyiz.. Sonuçta birey bazında değiştirmek lazım. Biz televizyon programlarının da tüketicisiyiz, kendimize gıda alırken sorduğumuz soruları tv programlarına da sormalıyız. En önemli etken tatminsizlik duygusunu kapatmak. Kişi hangi yöne eğilimi varsa ona odaklanmalı. Odak noktasının yemekten uzaklaştırılması lazım. Ben anne babadan çok kültürün empoze ettiği bir şey olduğu için kişi kendine sahip çıkmalı diye düşünüyorum.

Elvan ODABAŞI: Tedavi ancak dört koldan yürütülürse başarıya ulaşılabilir. Aile, iç hastalıkları uzmanı, psikolog ve diyetisyen. Uzun süreceği kabullenilmeli. Evde anne babanın davranışı çocuğa birebir yansır. Annem güzelleşmek için diyet yapıyor diye gördükçe kendini arkadaşlarıyla kıyaslar ve o da diyete yönelir. Anneye kalmadan televizyonda da bu var zaten. Her ünlü kendi diyetinden hem de sağlıklı olmayan diyetlerden söz ediyor, mankenler diyet kitapları yazıyor. Bu da insanları yanıltıyor.

Hüseyin ODABAŞI: (Elvan’ın babası) Ne kadar ideal ebeveyn olursan ol, çocukların psikolojileri farklı farklı. Elvan’ın yaşadıklarını görünce, yaptığım şey ‘Ona hak vererek yaklaşmak’ oldu. Elvan’ın hasta olduğunu öğrendiğim zaman gurbetteydim. Annesi söyledi bana, işi gücü bırakıp geldim. Üstüne gitmemeye karar verdik. Bizim gibi bir ailede bile olabiliyormuş demek ki diye düşünüp, doktorla işbirliğine gittik. Onların sözünü dinledik. Sevgi, güvendiğimizi hissettirmek galiba başarımızın sırrı. Bir lokma yerdi biz rahmetli annesiyle gözgöze bakıp ağlardık.

Aydilge SARP

İmparatorların kusturucuları varmış

Mankenlere bakın, göz çukurlarındaki morluklar, sarı renkli surat, bu hastalıklı görüntüleri makyajla görünmüyor belki. Oysa olmaları gereken kilonun en az yüzde 25 altındalar. Sadece mankenlerde de değil. Eski çağlarda Roma’da aşırı derecede güzel yemekler yüzünden imparatorların gözü doymazmış. Yemek sırasında dinlenmeye çekilir, özel kusturucularını çağırırlarmış. Onları midelerinde zıplatıp, kusarlarmış. Ve imparator tekrar yemek yemeye devam edermiş. Göz doymazmış yani. http://aydilge.sitemynet.com

Aman küçük kızlara dikkat

Bulimia ve anoreksiyanın yaşı 11’e kadar indi. Bunda da küçük kızların hayran oldukları mankenlerin ya da sanatçıların durmadan zayıf ve güzel olmaktan bahsetmelerinin ve evde sürekli diyet yapan anne- abla faktörünün etkisi büyük. Bu nedenle aman dikkat!

- Çocuğun sosyal hayatına özel önem gösterilmeli. Asla kilolu olduğu yüzüne söylenmemeli.

- Çocuklar büyüme gelişme dönemini tamamlayana kadar diyet yapmamalı.

- Anne- babalar çocuk beslenmesi konusunda eğitilmeli.

- Sebze yemesi çok önemli, yemiyorsa salatasına, domatesine sıvı yağ dökerek, yediklerini sebze grubu altında toplaması sağlanmalı.

- Çocuğu kandırabilmek için onun zaaflarını kullanabilirsiniz. Uzun boya çok önem verdikleri için, ‘Bak süt içersen, peynir, yoğurt yersen boyun uzar’ deyin. Hastaneden korkarlar. Suyu kilo aldırır sanıyorlar. Bu yüzden de, ‘Su içmezsen böbreklerin çalışamaz duruma gelir, hastaneye yatırabiliriz’ deyin.

- Çocuğunuz anoreksikse tedavi aşamasında aldığı kiloyu sakın ona söylemeyin, yemek yemeyi kesebilir.

- Aile pedagogla işbirliği içinde olmalı.

- Yemek yemesi için asla ısrar etmeyin. İnada bindirip tamamen yemek yemeyi kesebilir. Sadece ailece sofraya oturun. Onun da önüne yemek koyun. Ne kadar yerse.

Anoreksiya hastasını neler bekliyor

Bulimia süründürür, anoreksiya öldürür. Her anoreksik mutlaka depresyona girer. Kilosuyla ilgili algılama sorunu yaşar ve kendini ne kadar zayıflarsa zayıflasın şişman bulur.

Bulimia hastasını neler bekliyor

Sosyal hayat bitiyor. Tüm hayat, eve gitsem de yemek yesem üzerine kuruluyor.

Topluluk içinde yemek yerken elleri titriyor, kontrol ve konsantrasyon kaybı meydana geliyor. Beyin kanamalarına kadar giden bir sorun. Mide kanaması, gırtlak kanseri, bağırsak kanseri, tansiyon problemleri oluşuyor. Yeme bağımlılığı, her an başka bir bağımlılığa dönüşebilir. Kusmadan dolayı vücutta elektrolit kaybı oluyor. Bu da ağız kokusuna neden oluyor. Boyunda ve yüzde ödem oluşuyor.
Yazının devamı...

Ölçüler iyi çıksa da çikolataya izin yok

5 Nisan 2004
Hülya Avşar’ın bu haftaki konusu obezite! O da eli mahkum, kendini Türk Diabet ve Obezite Cemiyeti Başkanı Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık’ın mezurasına teslim etti. Avşar’ın ölçüleri Türkiye Güzeli seçildiği dönemden ince çıktı ama ikinci paket çikolata için izin çıkmadı.

Ye... ye... ye... ye... me!

Bende mi bir gariplik var bilemiyorum ama OBEZ dediğimiz tombişler ne de şirin oluyorlar ve de neşeli, bir söyleyip on gülüyorlar.

Aslında sağlık söz konusu olmasa ben olsam, çok da umursamam vallahi! Kim ne derse desin..

Ama asıl bizim konumuza gelirsek obezite= tembellik.

Çünkü çaresi var, sizin de okuduğunuz gibi madem ki yiyerek zayıflanıyor, madem ki bir sürü de imkan var ve buna rağmen OBEZ olmayı seçiyorsak, bu tembelliktir.

Senelerce annemden de duyduğum şey ‘Su içsem yarıyor..’ Vah vah vah, okuyacağınız gibi bu mümkün değil. Desenize ‘İrade sorunumuz var. Hatta ‘Yemeyi seviyoruz.’

Tamam, ben de sizinle aynı fikirdeyim. Ama sağlıklı yemek denilen bir şey var. Üstelik abur- cubur yemenize de izin var. Peki neden bunlara uyulmuyor? Çünkü tembeliz. İşaret edilen hiçbir şeyi sevmeyiz. Seçim tabii ki sizin! Fakat bence en tehlikelisi kilo alıp vermek, şişman kalın daha iyi ya da sağlıklı yiyin. Yavaş yavaş acele etmeden kilo verin. Sağlıklı ve zayıf olun ve bunu kendiniz için yapın.

Hoşgeldiniz... Hocam özellikle genetik şişmanlık meselesi beni çok etkiliyor. Annesi çok şişmansa, çocuk da olabiliyor. Bu nereden geliyor; aileden mi, dedelerden, ninelerden mi, yoksa beslenme tarzından mı kaynaklanıyor? Belki de hamilelikteki yanlış beslenmeden dolayı çocuklar şişmanlıyor.

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Şişmanlığa neden olan genetik faktör bazı hormonlardır. İştah merkezini açan ve frenleyen bazı hormonlar vardır. Beyindeki yağ dokusundan salgılanıyorlar. Bu salgılanan hormonları kodlayan genetik formüller var. Anneden, babadan ya da dededen gelebiliyor çocuklara. Ama eğer o çocuk çevre faktörlerin etkisinden kendilerini koruyabiliyorlarsa, o genetik faktörler obeziteyi doğurmuyor. Yani obeziteyi doğuran faktör çevre faktörü. Hareketsizlik, dengesiz tek taraflı beslenme.

Hülya Avşar: Zehra dededen gelme sanırım, peynir yemiyor. Rahmetli Kaya Bey de yemezdi. Tost içinde uzuyor ya, ‘sakız’ diye kandırıyoruz şimdilik. Bakalım nereye kadar!

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Gıda seçiminde genetik faktör etkili değildir. Anneler babalar etkiler, çocuk duymaya başlar, bebeklikten itibaren gözlemler, öyle alışır.

Hülya Avşar: Hep merak ederim. Hani bir söz vardır, ‘Su içsem yarıyor’ bu doğru olabilir mi?

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Bir insanın su içmesi için tatlı ya da tuzlu bir şey yemesi lazım. Ha, suyu o yediklerinin üzerine içiyorsan tamam, o zaman su yarar.

Ama o tabir, belki hareketi azalmış, hep yerinde oturan kimseler için geçerli olabilir.

Hülya Avşar: Diyetisyenlerle kilo vermek kolay oluyor. Ama diyetisyene gitmeyi bırakınca iştahını terbiye etmekte zorlanıyorsun. Verdiğin kiloyu da geri alıyorsun. Bu nasıl oluyor?

Diyetisyen Ceren Yolaçan: Bu durum diyetisyenin size uyguladığı programa çok bağlı. Eğer çok sıkı bir program verdiyse, o zaman bu programı ömür boyu sürdüremezsiniz ve diyetisyeni bıraktığınız zaman kilolarınızı geri alırsınız. Ama, daha serbest, alışkanlıklarınıza uygun bir beslenme programı uygulanırsa size o zaman kiloları geri almazsınız.

Hülya Avşar: Mesela ben çikolata yemeyi çok seviyorsam? Ama bana diyetisyenim diyor ki, ‘Ancak iki parça yiyebilirsin.’ Bunu tüm hayatım için söylüyor, öyle geçici olarak da değil. Hayır efendim, bense bir oturuşta kocaman bir paket çikolatayı yiyorum ve gözüm ikincisine gidiyor. Şimdi ben bu zevki tatmayacak mıyım yani?

Diyetisyen Ceren Yolaçan: Hayır, bunu çözebilen bir diyetisyen yok, üzgünüm. Miktarı küçültmedikçe mümkün değil.

Hülya Avşar: Ya aralıklarla yemeye kalksam?

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Damak tadınızı gidermeniz gerek. Bütün püf noktası şudur: Açlık, damaktan ve mideden kalkan refleksle doğar. İnsanın midesi boşsa açlık refleksi doğar. Damağında alışılmış bir tad noksansa, açlık refleksi dolar. Ama mideyi suyla doldur, ger. Gergin mide hemen açlık merkezine mesaj gönderir.

Zeytinyağı da margarin de bir

Diyetisyen Ceren Yolaçan:
Haftada 1-1,5 kilo vermek idealdir. 20 kilo verdiren şok diyetler, bir sürü ünlü diyetlere karşıyım. Mesela karbonhidratı sınırlayan diyetler var. Oysa bir insanın aldığı gıdaların yüzde 60’ında karbonhidrat yoksa vücudu aseton yapar. Nefesleri konuşurken çürük elma, sarmısak kokar. Hasta zayıflar ama aseton çıkarır idrarında. Onun için dengeli beslenmeli. Her gıda unsurundan yeterli miktarda alacak. Yağı çok kısıtlayacak sadece. Çocuklarda biraz daha fazla verilebilir. Yağda eriyen vitaminleri alabilmeleri için.

Hülya Avşar: Zeytinyağını anlatır mısınız? Şimdi sağlıklı mı, değil mi?

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Sağlık bakımından çok faydalıdır. Damar sertliği için çok faydalıdır. Ama diyet yapmak isteyenler için bir gram zeytinyağının da bir gram margarinin de kalorisi aynıdır 9 kaloridir. Bu nedenle rejim için salata yiyip, üzerine zeytinyağı gezdirirseniz olmaz. Bazı obez hastalarımız gibi, ‘Hocam sabah kalkıyorum kızarttığım ekmekleri zeytinyağına batırıp batırıp yiyorum. Ben niye kilo veremiyorum’ dememeniz gerekiyor. Bir porsiyon salataya bir tatlı kaşığı kadar zeytinyağı konulmalı en fazla. Sabah kahvaltısında yediğiniz 5 zeytin de günlük ihtiyacınızı karşılar.

Hülya Avşar: Öyle mi, sadece 5 mi? Bütün ihtiyacımız o kadar mı? Zeytin ve domates, hiç dayanamam biliyor musunuz? Peki, meyve sınırlamanız var mı?

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Hasta yalnız şişmansa diyabeti yoksa serbest bırakıyoruz. Üzüm, muz, kavun, kayısı, muz gibi kalorisi yüksek şekerli meyve vermiyoruz. Ama diğer meyveleri veriyoruz. Elma, armut, portakal, ayva...

Hülya Avşar: Hocam ayvayı yemişiz zaten hayat boyunca, ne diyorsunuz! Ya, sigarayı bırakanlar niye kilo alıyorlar?

Diyetisyen Ceren Yolaçan: Sigarayı bırakınca el alışkanlığıyla kuruyemişe yemeğe gidiyor eller. Bir diğer faktör de nikotin, katekolamin denilen bir hormonu salgılatır. Böylece bu salgılanma NPY ve leptin hormonlarının salgısını bastırır. Nikotin kesilir kesilmez katekolamin salgısı kesilir.

Hülya Avşar: Bana tatlı deyin başka bir şey demeyin. Allahtan iradeliyim yani.

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Gel kızım beden kitle indeksini bulayım. Belinizi ölçeceğim.

Hülya Avşar: Bel değil orası, kalçaya girdiniz! Hay Bismillah.

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Hanımlarda bel genişliği 82 üstünde olursa toplu, 88’i geçerse şişman. Erkeklerde 118 üstü toplu, 125 üstü şişman. Beden kitle indeksiniz de çok iyi çıktı. Kilonun boyun metrekaresine oranıdır. 25’e kadar normal. Sonrası aşırı. Siz sınıfı geçtiniz. Bel kalça oranı da gayet güzel çıktı.

Hülya Avşar: Kaç çıktı hocam.. Hocam valla, ben Türkiye Güzeli olduğumda anormaldi ölçülerim. 89’a yakındı belim. Ama dağılımım iyiydi, gören beni zayıf sanıyordu. O yüzden ben o hallerdeyken güzel seçildiysem...

Prof.Dr. Nazif Bağrıaçık: Şimdi bu ölçülerle dünya güzeli seçilirsiniz efendim.

Yemek sonrası beyaz leblebi

Günde 6 öğün yemek şart.

8 bardak su içmek yeterli.

Ekmek olarak kepekli ekmeği günde 3-4 dilim yiyebilirler.

Akşam 17.00’de bir ara öğün şart.

Diyet yapan kişilerin koyu nescafe ve koyu çay içmeleri durumunda kafein ve tein, midedeki asit salgısını arttırır ve açlık hissi doğurur.

Hareketsiz diyet de işe yarar ama verilen kiloların kalıcı olması için, kilo vermeyi çabuklaştırmak için, kilo verdikten sonra kol, göbekteki sarkmaları önlemek için egzersizin büyük yararı vardır.

Zayıflamak için greyfurt suyu içmek yanlış. 100 gram greyfurtta 7 gram şeker var. Bir büyük bardak greyfurt 400 gramdan çıkacak olsa, 28 gram şeker demek oluyor bu. Oysa greyfurtu soyup, beyaz yeriyle dilimlemeniz lazım. Böylece kabuk ve selüloz dolayısıyla midede daha uzun kalır, mideyi terketmez. Hem de şeker aniden mideye gelip ince bağırsaktan kana karışmadığı için kan şekeri oynamasını önlemiş oluyorsunuz.

Sebze hem mideye çok yararlı. Doldurur hacmiyle, hem de bünyeye çok faydalı.

Akşamları yemekten sonra beyaz leblebi, sarı leblebi, mısır patlağı (bir kase) tavsiye ediyorum.

Alkol olarak da sek içkiler, rakı, votka ve viski tavsiye ediyorum. O da, miktarı bir dubleyi geçmemek üzere. Kırmızı şarabın şekere dönüşü hızlıdır, dikkat.

İp atlamak etkili egzersizlerden biridir.

Obezite Okulu telefonları:

0212 230 64 92, 0216 463 44 63


Gözüm doyuyor artık

Yiyerek aldım kiloları. Ben 28 yaşındayım. 3 yıldır kilo problemim var. Daha önce hep balık etliydim ama obezite bazında 3 yıldır. Ben sigarayı bıraktıktan sonra 93 kiloya kadar çıktım. 5 sene önce 67 kiloydum. Sık alıp veriyorum. Ama bu sefer umutluyum. Çünkü obezite okuluna gittim. Bana verilen diyetle ciddi çok iyi besleniyorum. Gözüm doyuyor. Hatta ilk başta ben bu programla kilo alırım demiştim ama ayda dört kilo verdim.

Çikolatalar kovalıyor

Açlığa dayanamıyordum. 95 kilolara çıktım. Babamın tavsiyesiyle başvurdum Nazif hocaya. Diyete daha doğrusu yemek yemeye başladım. 74 kiloyum şimdi. 20’den fazla verip, geri aldığım olmuştu. Şimdiyse 1 kilo veriyorsam, almıyorum. Yine de pastanelerin önünden geçerken o kokular üstüme üstüme yürüyor, o paket paket çikolatalar beni kovalıyorlar sanki. İştahım geçmedi yani.

Yemeyen şişmanım

Ben 30 yıldır şişmanım. 20-30 kilo verip verip alan, arada küsüp küsüp her şeyi bırakan biriyim. Ama benim sıkıntım ben yemeyi çok seven biri değilim. Daha az yiyerek kiloyu taşıyan, bu kiloyu hak etmeyen bir insanım. Bu da ileri tetkiklerle ortaya çıktı. Leptin hormonum fazla çıktı. Benim elimde olan bir şey değil. Yağ bezinin salgıladığı hormon 6 kat fazla çıktı. Verebilirim yine de tabii ama ciddi aç kalıyorum ben.
Yazının devamı...

Burası huzur dolu bana da yer ayırın

29 Mart 2004
‘Ben tek kalıyorum, odaya bir yatak daha ekleriz’ diyen Yılmaz Koloğlugil, sanatçıyı kahkahaya boğdu. Hülya Avşar, ‘Peki, Kaya’yı ne yapacağız?’ deyince, ‘İşte o kötü!’ yanıtını aldı.

Huzur(lu) evi

Geçtiğimiz hafta üzerinde durduğumuz uyuşturucu ve gençlik konusuna devam edeceğimizden hiç şüpheniz olmasın. Üstelik TİKAD (Türk İş Kadınları Derneği) olarak özellikle uyuşturucu ve gençlik, proje haline getirilecektir.

Önce gençlik, yani temelimiz ve geleceğimiz.

Hayatta her şey sorun değil ki, güzel şeyler de var yeter ki biz güzel bakalım ve görelim.

Hani şu, her önünden geçtiğimde içimin sızladığı, gözlerimin dolduğu ve sadece düşkünlerin yaşadığını sandığım huzurevlerindeki huzuru bir görseniz, yaşlanmak bile isteyebilirsiniz. Geziyorlar, gülüyorlar, biri hastalandı mı birbirlerine destek oluyorlar. Kimisi evlenip ayrı eve taşınıyor, mis gibi odalar, güleryüzlü doktor ve hemşireler... Sinema günleri, sağlık kontrolü, en azından kendi yaşıtlarıyla beraber. Hepsinin çocukları ve torunları sık sık ziyaret ediyorlar. Hatta daha çok ziyaret ediyorlar. Çünkü aynı ortamda yaşamadıkları için birbirlerini daha çok özlüyorlar ve sayıyorlar.

Kimse kimsenin kalbini kırmaya fırsat bulamıyor. İşte asıl medeniyet...

Artık huzurevleri medeniyettir.

Tıpkı çocuklarımızın anaokullarına gittiği gibi, yaşlılarımızın da huzurevleri var.

Çocuklarımızla, yaşlılarımızın ne farkı var ki? Onların da sevgiye, ilgiye ihtiyacı var. Hani bir söz vardır: ‘Ben gençliğin ne olduğunu bilirim ya sen yaşlılığın ne olduğunu bilir misin?’

Ne doğru değil mi?

Bakırköy Şefkat Huzurevi’ni verdikleri hizmetten dolayı yürekten

kutluyorum, darısı

tüm yaşlıların başına.

Önce nasılsınız? Herkes ‘Huzurevi’ deyince, ‘Vah vah.. Evladımız bizi huzurevine mi atacak’ diye sızlanır. ‘Vah vah.. Kaderimizde bu mu olacak?’ diye, bence yanlış olduğuna inandığım bir saplantı vardır. Tabii ki evladı tarafından başından atılmak istenen anne-babalar açısından üzücü olabilir. Ama bence huzurevleri yaşlı olarak adlandırılan kimselerin sevimli bakması gereken bir yer. Yaşlıların bir arada olduğu, sohbet edebildiği, sağlıklı bir ortam. Hem evinizde böyle sosyal bir yaşam mümkün mü?

Yılmaz KOLOĞLUGİL

3 çocuğum, 5 torunum var. THY’den emekliyim. Çok geniş bir cemiyet hayatım oldu geçmişte. Buraya geliş sebebim çocuklarımdan bir şikayetim olduğundan değil, bazı çok önemli rahatsızlıklarım var. Başta sağlık ekibi, her an başımızdalar burada. Doktorumuz buranın hem müdürü, hem de idarecisi. Ben iki defa çocuklarımın yanındayken rahatsızlandım. Hastaneye zor yetiştirildim. Burada ise 5 dakika içinde ambulans kapıda. Çocuklarım hala benimle ilgili. Onlar gelip gidiyor, ben gidiyorum.

Buranın sığınma evi olduğu iddiasına tamamen karşıyım. Ha, bu cins sakinler burada var, inkar etmeyelim. Ama sonuçta burada bir sosyal dayanışma var. Tüm gün serbestiz zaten. Ben 77 yaşındayım. Böyle bir dayanışmayı nerede bulabilirim? Çocuklarım gündüz çalıştığı için onların yanında sıkılırdım. Yine de şunu söylemek mecburiyetindeyim. Zamanımızda sosyal dayanışma noksan! Ataerkil aile mefhumu azalmış. Ben çocuklarımın huzurunu kaçırmak istemiyorum. Yaşlıyım. Gözüm bir şeye takılır, ‘Gelinim sen şunu yapma’, ‘Oğlum bunu düzelt’ derim, hoş olmaz. Ben bu kararı kendim verdim. Çocuklarım önce itiraz ettiler. ‘Olmaz baba’ dediler.

Hülya AVŞAR: Çocuklarınızı ikna ettiniz demek! Büyüklerimiz söylerdi zaten ‘Herkes kendi yerinde!’

Sebahat EDİZ

Ben Sebahat ablan, teyzen. 65 yaşındayım. Geliş nedenim bambaşka. Eşim tek çocuktu. Annesi ve babasıyla oturuyorduk. Annesi son 10 senedir alzheimer’lıydı. Eşim de felç olduktan sonra üçüyle ilgilenmek mecburiyetinde kaldım. Öyle zaman geldi ki kendi sağlık açımdan da maddi açıdan da çok zor durumda kaldım. Burada bize verilen odada üçüne de bakma şansı buldum.

İki çocuğum var, dünya iyisi hayırlı evlatlar. Her gün biri gelir biri gider. Hatta oğlumun hanımı 9 senedir kayınpederini yıkar. Ben terkedilerek gelmedim buraya, biz dört kişi geldik. Kayınpeder ve kayınvalidem vefat etti. Ben onları bırakamadım Hülyacım. Çünkü biz öyle gördük, öyle yetiştik. Burada zaten her şey mevcuttu. Bu huzurevinin en güzel tarafı şehir içinde oluşu. Bizi komşulardan, sosyal hayatın içinden ayırmadılar. 20 günde bir gezi, yemekler dışarıda, ah şu eksik demedik. Ama annesini babasını ziyaret etmeyen çocuklara çok kızıyorum. Ben bunun hasretini yaşamadım ama diğer insanlar da yaşlılarımız da yaşamasın. Yoksa bizim sosyal hayatımız çok iyi. Koca bir ramazan her gün ayrı yerde iftar ettik.

Hülya AVŞAR: Ay, ne güzel ben de mi yerleşsem? Ayrı bir sıcaklık hissettim burada, yaşla alakası yok galiba. İnsanlar kendilerini huzurlu hissettikleri ortamda olmalılar. Ben de kendimi çok huzurlu hissettim galiba. Oh ne güzel! Ben şoklardayım. Niye yaşlanmayı bekliyoruz ki biz böyle bir ortam için?

Sevinç EKİZ

1926 doğumluyum. Egeliyim. Felç geçirdim, üzüntüden. Benim bir kızım vardı. 74 senesinde 3 Mart’ta uçağı düştü. Kızımı orada kaybettim. Kimsem de yoktu başka. O vefat edince ben de üniversite öğrencisi iki genci mezun ettim. Evin kirasını onlar ödüyordu, ben de onlara yemek yapıp, ilgileniyordum. Mezun oldular, mecburen geldim. ‘Benim sonum burası mı olacaktı?’ diye düşünüyordum, önce. Çok üzülmüştüm. Ama geldim, ne buldum? Çok rahatım şimdi. Odamı istediğim gibi döşedim. Gidiyorum, geliyorum. Ahbabım çok. Parti veriyorum, dostlarımı çağırıyorum. Ne bulaşık, ne yemek yapmak derdi hiçbir şey yok. Fatura derdinden kurtuldum. Su yok, elektrik yok. Kapıcı yok. Aidat yok. Duşumuz var odada, buzdolabımız var. Bizi şımartıyorlar.

Hülya AVŞAR: Ben şimdi eve gideceğim bir liste. Oh, oh!!!

ODAYA BİR YATAK EKLEYELİM SİZİN İÇİN

Yılmaz KOLOĞLUGİL: Alalım sizi buraya.

Hülya AVŞAR: Varsa odanız ben hazırım. Ne oluyor ya burada böyle 5 yıldızlı otelden bile önde.

Yılmaz KOLOĞLUGİL: Hülya Hanım siz benim kızım sayılırsınız. Ben tek kalıyorum. Odaya bir yatak ekleyelim.

Sevinç EKİZ: Valla Yılmaz Bey, sırada 400 kişi var siz oda arkadaşı kabul etmiyordunuz, ne oldu şimdi?

Hülya AVŞAR: Peki, Kaya’yı ne yapacağız?

Yılmaz KOLOĞLUGİL: İşte o kötü!

Hülya AVŞAR: Kaya yine de yakında ziyaretinize gelebilir. Yılmaz Beyciğim, sizi yıldırabilir yani!

Melahat AHÇI

Ama Zehra var efendim.. Hülyacım, ben 25, pardon 80 yaşındayım. Teyzemle beraber yaşıyordum. O ölünce 10 yıl yalnız yaşadım. Hiç evlenmedim. Burası daha kurulurken, yazıldım. Kiralarla başedemedim. Yeğenlerim var, ama kimseyi rahatsız etmek istemedim. Çok bahtiyarız burada. Kalorifer kasımdan mayıs sonuna kadar yanıyor. Öyle titreyerek soba başında beklemiyorsunuz.

Uğur KAHRAMAN:

(Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısı)

Bakın bu sosyal bir yara. Ben Gaziantepliyim. Annemle babam rahmetli olmasa göndermeyebilirdim o zamanki kafamla. Ama şu anda görüyorum ki 65 insan burada, 400 kişi sırada, onları görüyorum. Bu çok doğal bir ihtiyaçmış. Gönül isterdi ki İstanbul’daki tüm ilçelerde bunlardan yapılsın birer tane en azından. Hatta bizim bir başka projemiz her mahallede prefabrike, küçük 15’er kişilik huzurevi açmaktı. Keşke bu, Ankara’dan bir yasa olarak gelse belediyelere.

Hülya AVŞAR: Bence her şeyin mecburiyeti çok önemli. Size helal olsun! Örnek bir ev.

Nevmis ATA

Ben efendim 44 senedir Bakırköy’de oturuyorum. Sizin babanız bizde, Emlak Bankası’nda müdürdü. Tombiştiniz, çok severdik, koşuşturup dururdun Hülyacım. Kampta küçüklüğünüzü çok iyi bilirim. Ben babanızla çalıştım. Bir kızım var Şengül. Oğlu var, hem çalışıyor, hem de rahatsız. Ben, değerli başkanımızın münasip görmesiyle, maddi açıdan da sıkıntım vardı, geldim buraya. Mutluyum, memnunum. Doktor hanımı kızımdan çok seviyorum. Ben buraya 43 kilo geldim. 8 ameliyat geçirdim. Hiç unutmam bir ameliyat nedeniyle 45 gün hastanede kalmıştım ve 45 gün boyunca yıkanmamıştım. Ben özlemişim ama çekiniyorum.. Ambulansın kapısı açılır açılmaz, doktor hanımın bana bir sıkı sarılışı vardı ki o halimle..

Hülya AVŞAR: Huzurevleri medeniyet, doğal bir ihtiyaç. Ve buralarda yaşamak aslında büyük şans. Ama burası için konuşalım lütfen, diğerlerini bilmiyoruz. Geziye gideceksiniz, anne- babanızı ne götürebiliyorsunuz, ne bırakabiliyorsunuz, ne yapacaksınız? Keşke bırakabileceğiniz yerler olsa, değil mi?

Dr. Sebahat Ural YILDIRIM

Düşkünler evi diye bakılır buralara. Oysa bu imaj silinmeli. Bu tür yerler her kültür düzeyi için dinlenme evleridir. Bakımının uzman ellerde yapılması gerek yaşlılarımızın. Ama bu kötü imaj silinmezse, yaşlılar akranlarından uzakta, hayatlarını yalnız başlarına, evlerinin köşelerinde geçirirler. Geriatri bilimi yaşlı insanlarla ilgili çalışıyor. Türkiye’de bu çalışmalar yeni yeni projelendiriliyor. İsteriz ki dinlenme evleri yıllık, uzun süreli ya da aylık olsun. Terapisiyle, bir yere giderken de yaşlılarımızı bırakıp, dönüşte almak da mümkün olmalı. Bu tür yerler henüz yok. Yine de gençler yaşlılarımızı ziyaret etmeyi, (onların mutlu olduklarını bilseler dahi) ihmal etmemeliler.

Bayram arefesinde özellikle yakınları gelmeyenler olunca ben kendi üstüme alıyorum, ‘Senin çocuğunun suçu değil, ben aramayı unuttum, yanlış saat bildirmişim’ diye bahaneler bulmak zorunda kalıyorum.

Hülya AVŞAR: Şimdi biz TİKAD (Türk İş Kadınları Derneği) olarak ilk projemizi Gençlik ve uyuşturcu sorunu olarak belirledik. Huzurevlerini ikinci projemiz olarak seçebiliriz. Mesela mahallelere kurulacak, 15’er kişilik prefabrike huzurevlerini çoğaltabiliriz. Biz, insanları uyararak, uyandıracağız. Tehlikeli bir derneğiz yani. Huzurevlerini gündeme alarak, sizlerden de danışmanlık alarak (Siz bir örneksiniz çünkü) biz de kontrolörlük yapabiliriz. Burada herkesin yüzü gülüyor maşallah. Buradan iyisi olabilir mi bilmiyorum, bu gerçekten büyük bir şans!

Bakırköy Belediyesi Şefkat Huzurevi 1997’de, dönemin belediye başkanı Ahmet Bahadırlı tarafından açıldı.

48 oda var. 65 kişi kalıyorlar.

Her sabah ve akşam, rutin sağlık kontrolleri yapılıyor.

Oda fiyatları sembolik. Tek yataklı odalar aylık 70 milyon lira.

Huzurevinde 24 saat hemşire var.

Her odada telefon, banyo, tuvalet var.

İki ayda bir kolestrol ve şeker kontrolleri, anemi kontrolleri yapılıyor.

Tüm gün özgürler, istedikleri yere gidebilirler.
Yazının devamı...