"Güven Özalp" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Güven Özalp" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Güven Özalp

Vize meselesi

23 Nisan 2016

Bu ve daha birçok soruya şu an ne Brüksel’de ne de Ankara’da net cevap verebilecek kimse yok. Türkiye ile AB arasında yıllardır süren vize muafiyeti tartışmasında cevaplar kademeli olarak ve büyük ölçüde son dakikada gelecek.

Mülteci krizi ve sonrasındaki gelişmeler vize muafiyeti tartışmasını farklı bir boyuta taşıdı. Bu kriz yaşanmamış olsaydı bugün vize muafiyeti konusu sadece Türkiye’nin gündeminde olan bir konu olmayı sürdürecekti. Konjonktür radikal bir şekilde değişmemiş olsaydı, “AB, Türkiye’ye vize muafiyeti sağlar mı?” sorusuna verilecek yanıt da net şekilde “Hayır” olurdu. Gelinen aşamada ise sorunun cevabı “Evet” de olabilir, “Hayır” da. Sonucu teknik ve siyasi detaylar belirleyecek.

TEHDİT Mİ MALUMUN İLANI MI?

Yanıt henüz net olmasa da süreçteki bazı gelişmeler netleştirme gerektiriyor. Örneğin, “AB’nin vize muafiyeti vermemesi durumunda Türkiye’nin mevcut yükümlülüklerini karşılamasının söz konusu olmayacağı” söylemi. Bu söylem Avrupa’da çoğu çevre tarafından tehdit olarak algılansa da işin özünde teknik bir durum yatıyor. AB’nin vize liberalizasyon süreçleri geri kabul anlaşmalarıyla (GKA) ilişkilendirilmiş durumda. Türkiye için de durum aynı. Şöyle bir dönüp bakılsa Türkiye ile AB arasında Aralık 2013’te varılan anlaşmada “tehdit” olarak görülen bu unsurun yer aldığı görülür. AB’nin vize muafiyeti konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde Türkiye’nin GKA’yı uygulamayı durdurma hakkı bu anlaşmanın unsurları arasında. Brüksel ile Ankara arasında 18 Mart’ta varılan anlaşmanın odak noktalarından biri de bu. Dolayısıyla tehditten ziyade malumun ilanı söz konusu. Tabii ki bu söylemin süreçte hassas bir aşamaya gelinmişken ısıtılıp durulmasının yapıcı olup olmadığı tartışılabilir.

ONAY ÇIKAR MI?

Yazının devamı...

Oyun öyle ya da böyle değişecek

9 Mart 2016

Türkiye, AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’in, ‘oyun değiştirici’ dediği önerilerle zirvenin yönünü belirledi. Gerektiği gibi uygulanması halinde göç krizini hafifletme potansiyeli taşıyan öneriler büyük ölçüde AB’deki bölünmeleri ve zayıflıkları dikkate alarak tasarlanmış nitelikte.

İki taraf arasında prensip anlaşması sağlansa da önerilerin tam olarak Ankara’nın istediği gibi karara bağlanıp bağlanamayacağı konusunda soru işaretleri var. Önerilerin tümü konusunda AB üyeleri arasında henüz konsensüs yok. 17-18 Haziran’daki zirveye kadar AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’un üye ülkelerle üzerinde çalışacağı önerilerden bazılarının hayata geçirilmesinde ciddi sorunlar yaşanabilir:

-Masrafları AB tarafından karşılanmak üzere Türkiye’den Yunan adalarına geçen tüm yeni kural dışı göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesi: Tam olarak uygulanması halinde Ege Denizi’ndeki geçişleri cazip olmaktan çıkaracak bu madde, sürekli gündemde tutulan geçiş sayılarının yüksekliği konusuna da çözüm olma potansiyeli taşıyor. Öneri, Yunanistan üzerindeki yükü de hafifletecek nitelikte. İnsan hakları örgütlerinin bu öneriye ilişkin ciddi çekinceleri var.

-Yunan adalarından Türkiye’ye gönderilecek her Suriyeli için AB ülkelerine bir Suriyeli yerleştirilecek: “1’e karşı 1” formülü olarak adlandırılan bu yaklaşım en beklenmeyen öneriydi. Kural dışı göçü kurala bağlı göçe çevirme çabalarının ana unsurlarından biri olarak görülüyor. Yük paylaşımı açısından denge arayışını ve karşılıklılık ilkesini yansıtan bir durum söz konusu. Bu öneri bağlamında Türkiye gönderilecek üçüncü ülke vatandaşları ikili geri kabul anlaşmalarıyla ülkelerine gönderilecek. Adalardan alınacak Suriyeliler ise kayıt altına alınacak, AB ülkelerine gitmek istemeleri halinde sığınma başvurusunu Türkiye'de yapacaklar. Bu kişilerin belli merkezlerde toplanmaları gündeme gelebilir. AB ülkeleri Türkiye’nin Yunan adalarından aldığına eşit sayıda Suriyeli mülteciyi Türkiye’den düzenli şekilde alacak. Dolayısıyla Türkiye’ye ek yük söz konusu olmayacak.

Yazının devamı...

AB, PKK'yı listeden siler mi?

2 Mart 2016

Konunun son günlerde yeniden yoğun şekilde tartışılmasının nedeni Avrupa Parlamentosu’nda (AP) bazı parlamenterlerin PKK’nın listeden çıkması için imza kampanyası başlatmış olması.

Bu girişim bir ilk değil. Daha önce de benzer girişimler yapıldı. Örneğin 2010’da Avrupa’da örgütlü bazı hukuk dernekleri bu talebi bir kampanyaya dönüştürmüştü. Çözüm sürecinde bazı somut ilerlemelerin sağlandığı 2013’te de “Madem Türk makamları PKK’nın lideriyle görüşüyor, PKK da AB’nin terör örgütleri listesinden çıkarılmalı” mantığıyla bir girişim gündeme geldi. Konu her yıl AP’de düzenlenen Kürt Konferansı’nın da vazgeçilmez konuları arasında yer alıyor.

Şimdi ise PKK’nın listede yer almasının “barış, diyalog ve müzakerelerin önünde engel oluşturduğu” tezi işlenerek aynı girişim yineleniyor. Bu doğrultuda başlatılan imza kampanyasına yüzden fazla AP üyesi destek verdi. Hollandalı parlamenter Kati Piri tarafından hazırlanan Türkiye Raporu’na verilen bazı değişiklik önergeleri de bu konuyla ilgili.

Bir an ilgili değişiklik önergelerinin kabul edildiğini ve AP’nin PKK’nın listeden çıkması yönünde çağrı yaptığını düşünelim. Bu nasıl bir tablo yaratır? Her şeyden önce AP kendisiyle çelişmiş olur. Bunun yanı sıra Türkiye’yle zaten gergin olan ilişkiler daha da gerilir. Listeden çıkma yönünde bir sonuç yaratır mı? Kesinlikle hayır.

Yazının devamı...

AB'de panik havası

26 Şubat 2016

AB’nin hem en önemli başarıları hem de kazanımları arasında yer alan ve kontrolsüz dolaşıma olanak veren Schengen sistemi her geçen gün biraz daha çatırdıyor. Soruna çözüm bulunmaması halinde sistemin toptan çökme riski olduğu artık yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Normalde sığınma ve göç konularında AB’nin ortak bir politikası var. Göçün frenlenememesi nedeniyle ortak politika ve kuralları takmayan ülke sayısı ise dikkat çekici şekilde artıyor. Bu da kurumsal panik havasını körüklüyor.

Schengen bölgesine üye yedi ülke sınır kontrollerini geçici olarak devreye sokmuş durumda. Avusturya ve Macaristan tek taraflı adımlarıyla tüm kuralları zorlar bir yaklaşım içinde. Dış sınırların kontrolünü sağlayamayan ve izole edilmenin eşiğinde olan Yunanistan herkesi, herkes de Yunanistan’ı suçluyor. Avrupa’nın ortak hareket etmesi gerektiğini savunan ve bu tavrından taviz vermeyen Almanya’ya yönelik eleştiriler de yoğunlaşıp sertleşmiş durumda.

Üye ülkeleri tek taraflı adım atmamaları konusunda defalarca uyarmasına rağmen sözünü dinlemekte zorlanan Brüksel ise Almanya’nın da etkisiyle umudunu Türkiye’ye bağlamış durumda. Türkiye’yle üzerinde anlaşılan Ortak Eylem Planı, AB’nin önceliği olmayı sürdürüyor.

Yazının devamı...

Vize muafiyeti çantada keklik değil

1 Aralık 2015

Son AB-Türkiye Zirvesi’nde bu konuda detaylı bir takvim belirlenerek Ekim 2016 tarihinin kayıtlara geçirilmesiyle önemli bir kazanım elde edildi ancak bu konuda “hayalin gerçeğe dönüşebilmesi” için gerçekten çok boyutlu ve ciddi bir performans sergilenmesi gerekiyor. Türkiye üzerinden AB’ye yasa dışı yollarla giriş yapanların kabulü olarak özetlenebilecek Geri Kabul Anlaşması (GKA) bağlamında 72 kriterin Türkiye tarafından karşılanma kabiliyeti süreçte belirleyici rol oynayacak.

AB Komisyonu, Türkiye’nin 2013’te başlayan bu süreçteki performansına ilişkin ilk değerlendirme raporunu geçen yıl yayımladı. İlk yıl olmasına rağmen birtakım kriterlerin uygulanmasında iyi ilerleme sağlandığı ve kriterlerin tamamını karşılama konusunda daha fazla ilerleme sağlama kapasitesine sahip olunduğu AB Komisyonu’nun tespitleri arasında yer aldı.

Türkiye’nin belge güvenliği, göç idaresi, kamu düzeni ve güvenliği, temel haklar, geri kabul ile istatistikler alanında bir yılda kaydettiği performansın değerlendirildiği AB raporunda, 72 kriterin 10’unun hiç karşılanmadığının altı çizilmiş, geri kalan kriterlerin büyük bölümünün ise “iyi bir daha fazla ilerleme perspektifiyle” kısmen tamamlandığı vurgulanmıştı. Türkiye aradan geçen bir yılda teknik açıdan ilerleme sağlamayı sürdürdü. Ancak henüz AB Komisyonu’nun vize muafiyetine yeşil ışık yakacağı aşamaya gelinmesi için oldukça uzun bir yol söz konusu.

AB-Türkiye Zirvesi’nde vize muafiyeti süreci konusunda belirlenen takvim oldukça iddialı. Takvimin en iddialı bölümünü de Haziran 2016’ya kadar Türkiye’nin GKA’yı tam olarak uygular aşamaya gelme taahhüdü oluşturuyor.

Yazının devamı...

Vurulan uçak ve NATO

26 Kasım 2015

Önce Türkiye’nin tutumuna bakmakta fayda var. Rus Hava Kuvvetleri’ne bağlı SU-30 ve SU-24 uçaklarının 3 ve 4 Ekim’de Türk hava sahasını ihlal etmesinin ardından bu konunun NATO tarafından ele alınması için ilk ihlalin üzerinden iki, bir sonrakinin üzerinden bir gün geçmesi gerekti. Düşürme sonrasında ise Ankara neredeyse anında NATO’yu acilen toplantıya çağırdı.

İlk olayda Türkiye, NATO’nun danışma ilkesi olan ve “Taraflardan herhangi biri, taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır” ifadelerini içeren 4. maddeyi işletmedi. Bu maddenin işletilmesi son olayda da talep edilmedi.

Gelelim NATO’nun izlediği yaklaşıma. Ekimdeki olayda Kuzey Atlantik Konseyi adına yapılan bir açıklama söz konusu. Uçak düşürme olayında böyle bir açıklama yok sadece NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in basın toplantısındaki ifadeleri var. İlk olaya ilişkin açıklama hem Türkiye’ye yönelik destek dozu, hem kullanılan ifadelerin sertliği hem de Rusya’nın hedefe konulduğu yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Önceki günkü ifadelerde ise diplomasiyi ve tırmandırmayı düşürme odaklı yaklaşım dikkat çekiyor.

Türkiye, NATO’daki toplantıda olayın tüm boyutlarını en ince ayrıntısına kadar müttefiklerine iletti. Bölgeyi yakından izleme kapasitesine sahip bazı müttefiklerden gelen verilerin de Türkiye’nin tezlerini destekler nitelikte olduğu Stoltenberg tarafından açıklandı. NATO doğal olarak müttefikinin yanında durdu zaten tersi de pek düşünülemezdi.

Yazının devamı...

Yine "Fiche S", yine katliam!

16 Kasım 2015

Türkçe’ye “S Fişi” olarak çevrilebilecek bu “etikete” sahip olanlar, “kamu güvenliği ya da devletin emniyeti açısından ciddi tehditleri önlemek amacıyla, haklarında gerçek bilgi ve bulgu toplanmış, araştırmaya konu olan kişilerden” oluşuyor.

“Fiche S”, yaklaşık 45 yıldır uygulamada olan ve toplamda 400 bin kişiyi kapsadığı tahmin edilen aranan kişiler dosyasının (FPR) 21 alt kategorisinden biri. Bu fişin oluşturulması genelde Fransa’nın iç güvenliğinden sorumlu istihbarat birimi DGSI’nin inisiyatifiyle oluyor.

FİŞLEMEK İÇİN SUÇ GEREKMİYOR

“S” kategorisinin en önemli özelliğini terörist eylem ya da devlet güvenliğine saldırı niyeti bulunabileceğinden şüphelenilen isimleri barındırması oluşturuyor. Bununla birlikte bir kişinin “Fiche S” kategorisinde yer alması için suça karışmış olması gerekmiyor. Terörist olarak bilinen bir ismin yakını olmak bile bu fişlemeye tabi tutulmak için yeterli olabiliyor.

“Fiche S” de kendi içinde “S1” aşamasından “S16” düzeyine giden şekilde bölünüyor. Bu bir tehlike sıralamasından ziyade bu kişileri kontrol altında tutan güvenlik birimlerinin düzeye göre alacakları önlemlere işaret ediyor. Örneğin Irak ya da Suriye’den gelen cihatçılar için öngörülen düzey “S14”.

Yazının devamı...

AB için Türkiye formülü daha hesaplı

13 Kasım 2015

AB ile Türkiye arasında mülteci krizinin çözümüne yönelik olarak eylül ayında üzerinde anlaşılan, uygulanmasına yönelik detayların müzakeresinde de sona gelinen Ortak Eylem Planı, doğal olarak krize son verecek bir boyuta sahip değil. Bu planla amaçlanan en kısa sürede bir fren etkisi yaratılması ve Türkiye’nin da aktif katkısıyla AB’de dalgalanan suların biraz olsun durulmasını sağlamak.

Haftalardır yürütülen müzakerelerin temelini büyük ölçüde AB Komisyonu hazırladı. Şu an masada bulunan ve Türkiye’nin talepleri olarak duyurulan maddelerin büyük bölümü zaten Brüksel’deki temaslar sırasında AB Komisyonu’nun, “İşbirliğinize ihtiyacımız var, bunun karşılığında bizim önerimiz de şunlar” diye sunduğu paketin parçaları.

Bir bakıma Türkiye’nin elini ister istemez güçlendiren ve farklı bir pazarlık boyutunun oluşmasına katkıda bulunan bu yaklaşımın benimsenmesinin ve şu ana kadar sürdürülmesinin birden fazla nedeni var.

Her şeyden önce Türkiye’ye verilmesi ve iki yıla yayılması öngörülen 3 milyar Euro tutarındaki kaynak, AB ülkelerinin mülteci ve göçmenleri geçici olarak da olsa kendi topraklarında barındırmasının toplam maliyetiyle karşılaştırıldığında oldukça hesaplı.

Yazının devamı...