"Gültekin Doğan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gültekin Doğan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gültekin Doğan

Gültekin Doğan

Yüksek Performansa Ulaşmada İç ve Dış Engeller Neler?

9 Ekim 2018

Yüksek performans kültürünün oluşturulması, verimli halinin olabildiğince korunması ve de geliştirilmesi üzerine izninizle bana özgün bir bakış açısıyla konuya pat diye gireyim. Görüp bakalım hangi kelimenin ruhu var, hangi cümle size nasıl ilham olacak, iç dünyanızda nelere dokunacak, neleri harekete geçirip kelebek etkisi yaratacak merak ediyorum doğrusu…

Bu kez konuya bir oyun oynayarak başlayım dilerseniz. Sizden isteğim, “yüksek performans” cümlesini kendi kendinize sesli bir şekilde birkaç kez dillendiriniz. Ve peşi sıra aklınıza geliveren ilk kelimeyi / cümleyi veya görüntüyü not alınız. Tüm bunları yapıyor olmanızın size ne yararı olacak. “Ben ötesi” dediğimiz bu yöntem, oyunla iç içe olduğundan konuya daha derin ve kolayca fokuslanmayı, bilinçaltındaki size özel bilginin bilince çıkmasını kolaylaştıracak. Her şeye uygulayabileceğiniz bu yöntemi şimdi “yüksek performans” cümlesine için uyarladık. Eğer oyunun sonucunda elde ettiğiniz veriniz varsa şimdi dikkatle ona bakınız ve yorumlayınız. Nasıl bir görüntü yada cümlenin etkisiyle geleceğinizi şekillendirdiğinizi keşfettiniz mi? Bu iki kelimenin işinizle/kariyerinizle ilgili kararlar almada nasıl bir rol oynadığını farkettiniz mi?

Kendi gerçeğinize dair merak ettiğiniz her şeyde bu uygulamayı kullanarak yaşamınızın doğal bir parçası haline geldiğini düşünsenize… Böylelikle akıl devrede olup zihinsel az efor harcandığı gibi enerjinizi bilerek kullandığınızda, neler başarabileceğinizi hayal edebilir misiniz?

Şimdi oyunu bir tık öteye taşıyalım, resmi büyütelim. “İçinde bulunduğunuz şartlar doğrultusunda, bireysel/ organizasyonel yüksek performans kültürü oluşturmak dediğimde sizin için anlamı nedir? Bunun bir görüntüsü var mı? Varsa o neye benziyor?” Sizin için cevap neydi gerçekten duymayı çok isterdim. Bana gelince bu günlerdeki tanımım, “çevremle uyumlanan değerlerim doğrultusunda anlam ve amaç bütünlüğü içinde yol almak”. Ama yarın bu tanımım bilincimin esnemesiyle orantılı daha da değişebilir, gelişebilir. Bu günlerde Rebecca Stevens’ın dediği gibi “iç sesimi dinlemek ve benin için doğru olan bir yolu takip ederek öz farkındalığımla ilerlemek” istiyorum.

…Yıllar öncesi sudan çıkmış bir balık gibiyken, sağa sola çırpınırken, korkularım tavan yapmışken, beni yolda tutacak bir rotaya, ilkeye ihtiyaç duyduğumda o beni benden daha iyi bilen Allah’ıma, seslendim. “Bütünün ve benim hayrıma olanı en iyi sen biliyorsun, bundan böyle göstereceğin kendi yolumda yürümeye hazırım” diye niyet ettim. Sözcükler ağzımdan döküleli tam üç gün olmuştu ki seher vakti, kafamın içinde farklı bir ses, “sana bahşedilen özelliklerini tanı ve doğru zamanda doğru yerde etkili kullanmaya bakmalısın” diyordu. Bense bu duyumsal durumun etkisiyle yüreğim ağzımda evin içinde dört dönüyordum. Bunun üzerine beni sürekli ezen, acıyan o tanıdık iç sesim, baktı ki kalesi sarsılıyor, hemen bana seslendi. “Elinden tutan biri yok, rehberin yok, sen ne yapabilirsin ki nereden başlayacağını dahi bilmiyorsun”… Aradan ne kadar zaman geçti bilmem ama bildiğim artık dış dünyaya kendimi kapatıp tamamen iç dünyama yöneldiğimdi. O günlerde tek hatırladığım bol bol olumlu, enerjisi yüksek hayal ve düş kurmamdı. Öyle ki dünyanın en bedava en imkânsız, muhteşem gösterileri bana geleceğim için, yaşamam için can veriyor, ilham oluyordu. Dahası görsel hafızam güçlendikçe, yaratıcı düşüncelerim tıpkı patlamış mısır misali çoğalıyor ve güçlü yönlerimle bağlantı kurduğumu gözlemleyebiliyordum. Üstelik niyetimin ve dikkatimin yolları kesişmiş olmalı ki, nur topu gibi vizyonum vardı. Öyle ki davranışlarımla bağlantıya geçerek, korkusuzca benim yol almama yardımcı olmaktaydı… Böylelikle sağduyunun ne demek olduğunu, hangi iç sesimin benim gerçeğim olduğunu, sezginin ne zaman bana rehber olduğunu artık biliyordum. Üstelik E. J. Zelinski’nin dediği gibi, “sonunda başkasının ateşinde ısınmak yerine kendi ateşimi yakabildim”… Ben yalınlaştıkça, ereğime ulaşmamı sağlayan en kısa yolların karşıma çıkıvermesi… İşlerimin tereyağından kıl çeker gibi yolunda gitmesi…” Bu durumun sırrı neydi bilemedim. Ama çok sonraları bu tespitimin nedenini öğrendim. “Az efor yüksek performanstı (E. C. Tolman). Hikâyemi size niye anlattım? Yol almamıza neden olan anıları çok çabuk unuttuğumuz bir gerçek. Peki, bu satırları okuyor olmanız sizce bir tesadüf mü? Elbette tevafuk, yani bir birimize uygun gelme durumuysa, öyleyse amacım size kolayca yol aldıran geçmiş başarı öykünüzü yeniden anımsamanız ve bu günlerde ihtiyacınız olan noktalarda yol alabilmek adına yeniden o hikâyeden esinlenebilmeniz içindi. Ve şimdi anınızla ilintili yeni bir uygulamaya ne dersiniz? Şu an size özel doğan soruları az evvelki o anınızı iyice derinlemesine hatırlayarak cevaplayınız, kural: cevapları kâğıt üzerine yazınız. Yazma işleminiz bittiğinde, tamamını okuyunuz ve nötr bir şekilde (kendi kendinizin koçu, danışmanı, mentoru olmak) bu gününüze yorumlayıp, o anınızdan ilham alınız.

• Size bahşedilen gizil gücünüzü, potansiyelinizi gereği gibi neden kullanmalısınız?

• İç sisteminize ne kadar güveniyorsunuz?

• Kendinize bu günlerde bir iyilik yapsanız, bu ne / neler olurdu?

Yazının devamı...

Potansiyel İçin Performans… Bölüm II

19 Ocak 2018

Varlığımızın taşıdığı eşsiz değerlerini, nice karakteristik özelliklerini hatırlamada, tanımada, onları bilerek kullanmada oldukça meşakkatli yollardan geçildiğinin bilincinde olmakla birlikte, bu konuya dair bilgilerimi, düşüncelerimi, duygularımı tam manasıyla size aktara bilmemde zorlanabilirim. O nedenle; konunun içeriği anlaşılabilir kıvama gelmesinde, cazip yönlerinin fark edilmesinde, konu esin kaynağı olabilmesinde, şuan zihinsel esnekliğe ulaşılabilmede, izninizle hikâyelere ve benzetmelere başvuruyorum. Huzurunuzda öykülerin esas sahiplerine ve yaşanmışlıklarına saygı ve şükranlarımı sunduktan sonra, işte konumuzla ilintili enteresan bir öykü daha! Var olan potansiyelinin bilincinde hareket eden, onu layık olduğu şekilde kullanabilme fırsatının doğmasına niyet eden kişi Nik Wallenda.

Başarısını taçlandıran muhteşem hikâyesiyse;

Tam tamına iki yüz yıldan bu yana, uçan Wallenda lakabıyla tanınan ailenin yedinci nesil üyesi olan Nik, beş yıl önce Niagara Şelalesi üzerine gerilen ipte yürüyüşünü başarıyla tamamladı. Bu gösteriyi, ABD’nin ABC kanalı dünyaya servis ediyordu. Muhabiri, olay öncesi Nik’e dair gözlemini seyircilere şöyle aktarıyordu. “Onda farkettiğim şey yürüyüşüne dair en ufak bir şüphe ve karamsar hali olmadığı gibi düşünceleri ve duaları asla olumsuza gitmedi.
Bunun yerine, yürüyüşe başlamadan önce şükran duasını yaptı ve amacından söz etti. Porto Riko'da, gösterisi sırasında ip üzerinden düşen ve yaşamını kaybeden yetmiş üç yaşındaki dedesi Karl Wallenda anısına …”
Sonunda Nik, karşı yakaya başarıyla ulaşınca onu beklemekte olan gümrük görevlisi, “Kanada’ya neden geldin?” sorusunu yöneltti. Nik’se "dünyadaki insanlara ilham olmak için …” diyordu.

Bu öyküde sizi en çok etkileyen satır, cümle, kelime hangisi oldu dersem ne dersiniz? Bana sorarsanız, beş cm kalınlığında, beş yüz elli metre uzunluğa sahip, yerden elli bir metre yükseklikte asılı duran çelik ip üstünde, iç ve dış zorlayıcı koşullara… rağmen onu yolundan çevirmeyen yürüten güç, yürüyüşüne yüklediği anlam ve bütüne hizmet eden düşüncesiydi derim. Neden mi? Bu güç, insanı davranış boyutunun çok ötesine maneviyata bağladığı gibi öz varlığına duyduğu saygı, özgüven, inanç, imanla bütünleşmesine vesile olur. Bu onurlu duruş insan zihnini, tereddüt ve karamsar düşüncelerden koruduğu gibi gücüne güç katar. “Gevşeklik göstermeyin: üzüntüye kapılmayın. Eğer kalben inanmışsanız üstün gelecek olan sizsiniz.(Âl-i İmrân, 3 – 139)”
Ne olursa olsun yolunuzu değiştirmediğiniz, çok emek verdiğiniz, uzun zamanınızı alan sonunda başarıyla sonuçlanan, bir anınızı varsa, şimdi okumayı durdurun ve az önce okuduğunuz kelimeleri deneyiminizle birleştirin. Kendinize dair neleri farkketttiniz? O günlerde kendinizi adadığınız, sizi yolunuzdan çevirmeyen inandığınız düşünce neydi?

O dönem nasıl bir ruh, nasıl bir duruş, nasıl düşünceler içindeydiniz? İsteğinizi, niyetinizi, parlayan düşüncenizi kendinize söylerken nasıldınız? Kalbiniz, gözleriniz, bedeniniz, duygularınız nasıldı? Kararlılığınız, cesaretiniz, azminiz sizi nasıl destekliyordu? …

Yazının devamı...

Potansiyel İçin Mi Performans, Performans İçin Mi Potansiyel?

12 Aralık 2017

Bölüm I

Nasreddin Hoca tarlasında çalışırken oradan geçmekte olan bir genç sorar. “Bey amca! Buradan Doğrugöz’e kaç saatte giderim?” Hoca, bu soru karşısında “ hele biraz daha yol al bakalım” diye karşılık verir. Genç, anlaşılmadığını düşünür ve aynı soruyu üç kez tekrarlar; fakat Hocadan hep aynı cevabı alınca yoluna devam eder. Biraz yürüdükten sonra arkasından Hoca’nın “evlat gel hele, gel!” dediğini işitir. Genç adam, bu seslenişine meraklanıp Hoca’nın yanına geri döner. “Evlat sen bu gidişle tam üç saatte oraya varsın” demesi üzerine genç, sinirli bir şekilde “be bey amca, madem biliyordun, şunu baştan söyleseydin ya!” demesi üzerine, Hoca, “iyide, ben senin nasıl yürüdüğünü nereden bilebilirim ki…” der.

İlk kez 1900'lü yılların başında, “verimlilik ve çalışan memnuniyeti” gibi kavramların varlığına iş dünyası ihtiyaç duydu. Çalışanların, daha çok somut olarak kurum içinde verimliliğini ve iş performansının arttırılmasına yönelik başlattığı bu adımları,1920'de, sosyolog ve psikolog olan Elton Mayo çalışan memnuniyeti ile üretkenlik arasındaki ilişkiyi incelerken performans değerlendirmenin önemi kavradı. Dahası 1940’ta yöneticilerin çalışanlar üzerindeki davranışlarını kökten etkileyecek ilk verilerini paylaşırken, meslektaşı Aubrey Daniels'ın 1970'te “performans yönetimi” isminin literatüre girmesini sağladı. 1980'li yıllarda performans yönetimi İK’nın artık vazgeçilmez bir parçasıydı. Türkiye ise 1948 yılında “performans değerlendirme” başlığıyla ilk kez Karabük Demir Çelik Fabrikasında uygulamaları başlattı. O tarihlerde anlaşıldı ki bu konu ülke insanının, özellikle çalışanların kaderini etkileyecekti, bunun üzerine akademisyenler kollarını sıvayarak araştırma ve çalışmalar içine daldılar.

Bunlardan biri olan Prof. İsmet Barutçugil “performans yönetimi” isimli kitabında, konuyu üç başlık altında topladı. Ben sizlere ilgi ve çalışma alanıma giren, üçüncü başlığı olan “Araştırma amacı”: “iş tatmini, motivasyon düzeyinin belirlenmesi…” Üzerinde durmak isterim ancak konuya dalmadan önce performans isminin gücüne dikkat ediniz. Ülkemizde altmış dokuz yıldır var olan performans yönetimi içimize o kadar işledi ki sadece iş dünyasında değil, yaşamımızın her alanına girdi. Evde, okulda- işte, nereye dönsek performans kelimesi ve yandaşı potansiyel kavramıyla karşılaşır olduk. Fransızcadan dilimize yerleşmiş, potansiyel ve performans kelimelerine fokuslandığımda biraz derinden incelediğimde, “potansiyeli açığa çıkarmak için mi performans, performans duygusunun tatmini için mi potansiyel gerekli” denklemi zihnimi doldurunca, ” Yönetim ve Kuruluş Profesörü Samuel Culbert'in, “Performans Değerlendirmeden Kurtulun” kitabıyla karşılaşıverdim. Der ki, “Performans değerlendirme süreçleri iyi düşünülmüş ekip ile birlikte karar verilmiş, herkesin katılabileceği süreçlere sahip, şirkete özgü olmalıdır.“ Buradaki özgünlüğü ben önemsemekteyim. Düşüncem; şirket ya da kurumlar bir birine benzer gibi görünse de niteliği, işleyişi hiç benzemediğidir. Tıpkı insanlar gibi mutlak ince nüanslar vardır. İnancımsa, o otantik süreçler olabildiğince yapının genelinde uygulanabilirse, o çatının altında iki tür özgürlük hayat bulduğudur.

1-İş yerinde:

Yazının devamı...

Paradoksun ve Sen “Sen Cezbedenlerden Misin?”

19 Temmuz 2017

PARADOKSUN ve SEN    “SEN CEZBEDENLERDEN MİSİN?”
II. Bölüm
En güçlü, en yaman içsel paradoksunubiliyor musun? Onu nasıl yönetirsin? Cezbeden yanını tanıyormusun?
Varlığımızın en güçlü ve etkili paradoksunu gün ışığına çıkmasına niyet etmediğimizde, izin vermediğimizde o bizi ve hayatımızı yönetir. Fakat biz onu görmeyi ve benimsemeyi seçtiğimizde manalı bir yaşam, gelecek bizi bekliyor olur. Bu satırların sorumlususon beş yıldırhaşır neşirim olduğum “Benötesi” oyunların gücü olduğuna inanıyorum. Bol düş,hayal veyaderinleştiren nice oyunlar sayesinde insan kendini bulurken, kaderini güzelleştirecek güce ve imana ulaştığına inanıyorum. Zira içselleştirdiğim her oyun, yolculuğumun her ayrı basamağında farklı etkisi oldu. Sonunda ne zaman, nerede hangisi ihtiyaç bilinciyle profesyonel iş yaşamımda uyguladığım. Şimdi bu konuda kazandığım, onca deneyim içersinde başarılı olmuştekniklerden, sana hediye etmek üzereizninle minnacık bir demethazırladım.Şu anDüş Mimarı, bilgilerini en içten ve iyi niyetiyle, sevgiyle paylaşmanın huzuru içinde ya sen! Almaya hazır mısın?
Konuyu:biraz bilimsel, biraz felsefi bilgilerle ve sürece odaklanmana yardımcı olan derin sorularla işlemeye çalışacağım. Son bölümdeyse keyifli, kolaybir okadar etkileyici psikosentez kuramının“benötesi”araçlarından biri olan mini bir oyunla sonlandıracağım. Bu on dakikalık süreç; seninyaratıcı ve olumlu düşüncelerini yani zihinsel potansiyelini maksimize ederken, bu günlerde ihtiyacın olan farklı bir bakış açısına kavuşacağına inanıyorum. İnancımın dayanağındaysa,sen bu konuyu önceden seçtin, şimdi karşındalar. Böylesi bir kanıya neredenvardım?
“Nerede bir dert varsa deva oraya gider; neresi alçaksa su oraya akar. “(Mesnevi Şerif) diyen Mevlânâ’nın sözünde olduğu gibi,bilim adamlarıda:beynimizdeki nöronlar ve sinaptikbağlantılarlagelişimin,evrilmenin, meşgul olduğumuz düşünceler ve edindiğimiz tecrübelere göre yön aldığını kanıtladılar. Hal böyleyse bizde şu an güzel bir masalla yola devam edelim.
“…köyün birinde sanki kollarını gökyüzüne doğru açmışçasına uzanan,meyvelerle dolu, İki büyük dalı olan,kocaman bir ağaç yaşarmış. Kimse hiçbir zaman bu ağacın meyvelerinden tek bir ısırık dahi almaya cesaret edememiş. Çünkü hangi dalın hayat, hangi dalın ölüm verdiği bilgisini zaman içinde köy halkı unutmuş. O nedenle ağaç uzun yıllar etrafı ahşap parmaklıkla çevrili öylece köyün ortasında:yaşlıların buluşma noktası, çocukların oyun yeri, geceleriyse köy halkının toplanıp birbirinemasallar anlattığı, huzur bulduğu nokta olmuş.Ta ki büyük kuraklığın yaşandığı yıla kadar bu böyle devam etmiş. O yıl her şey kurusa da bu ağaç yeşilliğiyle, meyveleriyle tüm dikkatleri üstüne topluyormuş ama ne çare kimse ona dokunamıyormuş. Derken,torunu hastalanan bir dede,bütün köylüleri ağacın yayına çağırmış.“Torunumun sağlığı için bu meyvelerin birinden bir ısırık alacağım. Ölürsem torunuma diğer daldan bir meyve verin.Ve torunumun hayatını kurtarın” demiş.Sonrasında yaşlı adam dalın birinden bir meyve koparıp, yavaşça ağzına ufak bir ısırık almış. O çiğnemeye devam ederken insanlar gözlerine inanamaz olmuşlar. Adam gençleşmiş dahası öyle etkileyici olmuş ki bunu gören tüm köy halkı o daldaki meyveleri yemeye koyulmuşlar. Onlar yedikçe dallarda yeniden yenileri oluşuyormuş. Zaman ilerleyip, gece el ayak çekildikten sonra büyüklerin kalplerinden dudaklarına bir fısıltı yayılmış. Ya bilgi, yine unutulursa,yanlışlıkla bir çocuk zehirli meyveden yiyip hayatını kaybederse… Hemen bir testerebulup, zehirli dalı kesmenin huzurluyla uyumuşlar. Ertesi sabah uyandıklarında bir de ne görsünler hayat veren ağaç ölmüş.”

Yazının devamı...

Sen Cezbedenlerden Misin?

12 Ocak 2017

Cazibe kaynağının ne olduğunu tanımlayabildiysen ve de içsel paradoksunu nasıl yöneteceğini öğrendiysen kendinle, ilişkilerinle, çevrenle kısaca karada sana ölüm yok demektir.
Şayet bu yanını henüz keşfetmemişsen bu satırları senin için özel hazırlandım. Kişiliğimize içkin olan paradoksal yönümüzü gün ışığına çıkarmak o kadarda kolay değil ancak imkânsızda değil. Özdeki paradoksun nasıl bir şey olduğunu anlatabilmem için izninle metafor cümlelere başvurayım.
“Onda seksi bir masumiyet var, beni büyülüyor. O güçlü görünümün altındaki küçük çocuğu fark ettin mi? Hiç de göründüğü gibi sert değil yüreği yumuşacık. Burnu havalarda gibi ama tanıyınca o mütevazı hali insanı içine çekiyor. O çıtkırıldım haline aldanma çok güçlü bir kadındır. O kaba görüntüsüne aldanma, nezaketi kadınları mest ediyor. … “ Nasıl cümleler tanıdık mı? Buna benzer nice çelişkili deyişleri pek çok kez işitmişizdir. Şu an aklıma çoğunluğun tanıdığı, tutkuyla takip ettiği, örnek aldığı Beatles gurubunun üyesi ve müzisyeni john lennon geldi. Zamanında kendisi için feminen ve maskulen olduğundan söz edilirdi. Bu çelişkili durumunu nasıl bir artıya, cazibeye dönüştürmüş ki ölümünden sonra bile hala fanatikleri var. Bu nasıl yaman bir çelişki oysa Paradoksal durumlarda beyin kasılırken ne oluyor da algı tam tersi rahatlayıp karşıdakinin cazibesine kapılıp tutkuyla ona bağlanmasına neden oluyor?
Yazar M. Lindkvist paradoksal öz’ün tanımı için, “görünürde doğru olan bir ifadenin ya da ifadeler topluluğunun sezgilere karşı bir netice oluşturmasıdır” der.
-“Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum? Düzgün yürüsene! "
- "Pekâlâ, anne yeter ki sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim. ” Deyişiyle Ezop insanı aynı anda keyiflendirirken düşündürmesi gibi bir başka örnekse yiyecekler arasında dondurma en Freudyen çelişkiyi taşımasıyla ünlüdür. Hatırlayalım çocukluğumuzda külahlardaki koca koca rengârenk dondurma toplarını çabucak bitmesin diye nasılda ağır ağır yalardık. Şöyle bir an duralım. Sahi dondurmanın özü ne? Süt, şeker ve meyve suyu, peki bu üçlüyü bu kadar özel yapan ne? Her evde kolayca bulunması ve kolayca çeşitli tatlılara dönüştürülebilmesi iyide içlerinden bir tanesi olan bu dondurma, nasıl oluyor da ta Roma imparatorluğu döneminden günümüze kadar hala cazibesini koruyor? Küçük büyük demeden iştahla, özlemle tüketiliyor? Nedeni etkileyici paradoksu, tek bir üründe hem masumiyet hem erotizm var. Nasıl olur dediğini duyar gibiyim. Bu cümleyi tekrar sesli okumanı rica ediyorum. Şu an gözüne, kulağına nasıl geldi? Tam düşündüğün gibi değil mi? Dondurma kelime ve görüntü olarak hem çocukluğun saflığı, temizliğini anımsatırken, bedensel ihtiyaç olan cinselliği, arzuları körüklüyor. Buda onu cazibeli, çekici kılıyor. Bir diğer güçlü çelişkiyi içinde barındıran en çok sevdiğimiz içecek hangisi dersem eminim ilk aklına geliveren ve büyük bir çoğunluğumuzu büyüleyen Türk Kahvesi olur. Hele sade olursa ben dayanamıyorum. Ya sen nasıl tüketmeyi seversin? Nasıl içilirse içilsin kahvenin cazibesindeyse yine bir meyve ve su yani oldukça sade ve her yerde kolayca bulabileceğimiz bir içecek olmasına karşın yine bizi kendine çekiyor. Hem de on dördüncü yüz yıldan bu yana cazibesini koruyor. Özü bilindiği gibi kafein peki buradaki paradoksu ne? Bir yandan zihinsel uyarılma (bir duyu organını, sinir düzeninin tepkide bulunmaya yöneltme işi (tdk.)) sağlarken, öbür yandan rahatlık, keyif veriyor. Çok enteresan değil mi? Aynı anda iki uç durum içersinde kalmak, karşıtlık içinde yol almak. Öyle ki cazibesi yüksek ve çelişkili bu iki yiyecek bize ilaç gibi geliyor. Bunun üzerine bilimsel araştırmalar yapılmış. Neden uzun yıllar insanı cezbeden yiyecekler, ürünler fanatik tüketiciler yaratıyor? Bu konuda Alex Shakar’ın görüşü: “… Daha da derine inildikçe yakalanan durum şu, derinlerde insanları arzudan deliye döndüren “kırık ruh” diye tanımlanan içsel paradoks yatıyor ”diyor.
Öyleyse biz de soralım; Neden bazı insanların görünüşleri gayet vasat, belli bir giyim tarzları olmayan, sade ama ilginçtir ki bir şekilde cazibeli ve büyüleyicidir? Etkili ve güçlü elektromanyetik dalgalar yayarlar. Bir an için çevrende bulunan bu tarz kişileri anımsadın mı? Özellikle iş yerlerinde ilk çekişmeler böyle başlamaz mı? “Ben ondan çok daha iyi eğitimliyim, kariyerim… Fazla çalışıyorum, çabalıyorum nasıl olurda o benden daha fazla maaş alıyor, nasıl oluyor da takıma lider, yönetici, müdür oluyor, nasıl oluyor da…” Bu ve benzer lakırdılar boşuna olduğu kanısındayım. Ya da bizi cezbeden müdürümüz, …vs. gibi görünmeye, onun gibi olmaya çalıştığımızda da bir taklit, aleladelik, başarısızlık kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Bu algıyla yol almaya devam edildiğinde kendimizle ve gerçek duygularımızla rezonansa girmek yerine sadece beynimizi, sinir sistemimizi, bedenimizi ve hayatımızı mahvederiz. Birde bakarız ki kendimizle didişir hale gelmişiz. Çünkü işe ilk girişte cv ya da mülakatlarda kişiler genelde kendilerinin tek bir yönüyle vurgular yada tarif eder. Gayretli, çalışkan, analitik, meraklı, dışa dönük, … Bu durum kariyerlerindeki yol alış şekilleriyle taban tabana zıttır.

Yazının devamı...

Cinsel Gücü Yaratıcı Enerjiye Dönüştürmek (III)

3 Mayıs 2016

DOĞURGAN YARATICI ENERJİ NE ZAMAN İVME KAZANIP OLGUNLAŞIR

“Biz, pek çok değişik dilde kitapla doldurulmuş bir kütüphaneye giren küçük bir çocuğun durumundayız. Çocuk kütüphanedeki kitapları birisinin yazmış olması gerektiğini bilir. Nasıl yazıldıklarını bilmez. Yazıldıkları dilleri anlamaz. Çocuk, kitapların sıralanmasında esrarengiz bir düzen olduğundan da şüphe eder, ama ne olduğunu bilemez. Bu durum, bana göre, en zeki insanın bile tanrıya göstereceği yaklaşımdır. Biz, evrenin muhteşem bir şekilde düzenlendiğini ve belirli kanunlara uyduğunu görmekteyiz, ancak bu kanunları çok bulanık bir şekilde anlayabilmekteyiz. Bizim kısıtlı akıllarımız için bu çok geniş bir konu” der.

Bu metaforik metni okuduğum gün Allah, evren, ben ve ruha dair ilmî anlayış ve iman üzerine zihnimde oluşan resimler doğrusu beni etkiledi. O görüntüde ne vardı derseniz? Yüreğimde iz bırakan deneyimlerim sanki filim şeridine dönmüş, öylece gözümün önünden birer birer kareler halinde geçiyordu. İşin enteresanı kendimi sinema salonunda gibi hissediyordum. Üstelik olaya öyle kendimi kaptırmışım ki gayriihtiyari olup biten olaylar içindeki bendenizi kopyam gibi algılamaktaydım. Gösteri bitince dilim, “Allahallah bu kadın nelerde yaşamış, neler yapmış” diyor, zihnimse farklı farklı deneyimlerimden oluşan çıkarımlarımı sanki o an birer noktaya dönüştürüyordu. Birden çocukluğumda, “kareli defter üzerine kondurduğumuz noktaları birleştirme” oyununu hatırlayınca kafamın içinde bir lamba yanıverdi. O an neden – sonuç ilişkisi çerçevesinde yaşamsal noktalarım birleşmesiyle kendi gerçeğimi görüverdim. Sanki zihinsel, duygusal yüklerden arınıp yeniden doğmuş gibi oldum. İşte yaşam ya bir kelime yada bir resim… İnsana günü gelince gerçeğini gösterir. Ya siz, Einstein’nın bu röportajını okurken hayalinizde ne /neler canlandı? Eğer bir şey canlanmamışsa lütfen şimdi her kelimeyi daha yavaş ve sesli ve vurgulayarak bir kez daha okuyunuz. Zira yaşam sizin içinde şuan başlayabilir.

İşimizi biraz kolaylaştıralım: hoop hoop yaratıcı imgeleme devreye giriverse, hazır bahar gelmişken varsayalım bir araya geldik, çam ağaçlarının, sümbüllerin, papatyaların, kuş seslerinin… Arasında tabiat ananın kucağında, çimenlerin üzerinde bir çember olacak şekilde yere oturup konu üzerinde bir dakika odaklansak, kim bilir her birimizden ne yaratıcı, ne muhteşem düşünceler, metaforik kelimler, cümleler doğardı? Durun bir dakika, “ben böyle süslü, benzetmeli cümleler söyleyemem, hayal kuramam” der gibi oldu bir kaçınız. “Yapamam, beceremem…” gibi kelimelere enerjimizi harcamak ne kadar kolay değil mi? Peki “deneyebilirim, yaparsam ortaya nasıl bir şey çıkar” merakı içinizde doğmasına izin verirseniz ne olurdu acaba?

Yazının devamı...

Cinsel Gücü Yaratıcı Enerjiye Dönüştürmek (II)

8 Şubat 2016

…”Günlerden bir gün, güneş yerini kapkara bulutlara bırakınca, gökyüzü delinmişçesine yeryüzüne yağmurunu boşaltınca, işimi gücümü bırakıp öylece dışarıyı seyre daldım. Derken birde baktım ki asıl kıyamet dışarıda değil içeride kopuyordu. Zira havanın kasveti ruhumu eline geçirmiş geçmişimi, geleceğimi, kendimi sorguluyordum. “… Masalında, bu yaşamında, çalışmalarında ne şekilde ilerlemek seni çok mutlu ederdi? Şu andan itibaren neler yapıyor olsan, sonsuz diyara göç ederken gönlün rahat olurdu? …” Başlangıçta kolay gibi gelen soruları hemen cevaplamak istedim, tık yoktu biraz düşüneyim dedim, nafile öylece kalakaldım. O an sanki nefessiz kalmış boğuluyor hissiyle hemen camı açtım ve derin derin havayı var gücümle içime çektim. Bu soluklanma beni yeniden rahatlatmıştı öyle ki iliklerime kadar işleyen toprak kokusuyla da iyiden iyiye ferahlayan can kuşum, sanki birbirine delicesine âşık iki bedenin hasretle, özlemle kavuşması gibi ürperip titriyordu. Gönlümdeyse bana var olma duygusu yaşatan rahmete ve Rabbime şükranlarım vardı. Böylece huşu içinde olan gönlüm, sonsuzluk diyarında ne kadar kaldı bilmiyorum bildiğim bir zaman sonra sadece Karacaoğlan’ın sözleri odama dolmaktaydı. “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye”… Mırıltılı bu seslenişe nice zaman sonra iç sesim eşlik ediyordu. “İyi niyetlerinle, gayretinle, işi oyuna dönüştürerek adım adım yol al.” Bu seslenişe mi heyecanlandım bilemiyorum ama can kuşum sanki kanatlanıp hemen uçmak isteyince, telaş yok dercesine Yunus’un sözleri kulaklarımdaydı. “Ben gelmedim dâvi için, benim işim sevgi için, aşkın yeri gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.” Dudaklarımdansa “hıım; bu can bu tende olmaya devam edecekse gönül almayı da unutma”… Sözleri dökülüyordu.”

Yeryüzünde ne enteresan hikâyeler vardır kim bilir. Ancak bu yaşanmışlıkların masalsı kısmı beni heyecanlandırsa da örgünün içindeki ilk çıkış noktası hep meraklandırır ve orada neler oluyor düşüncesi soruları doğurur. İşte bu yazıda peşinden koşacaklarım: Umudumuzu yeşerten bize ilham veren içsel öncülerin yaşam döngümüz için önemi nedir? Varlığımızı uyaran, dönüşümü başlatan dışsal öncüler nelerdir? Seksüel enerji yeryüzünde ihtiyaç duyduğumuz manevi açlığımız doğrultusunda mı dönüşümü başlatıyor? Haydi oyuna!

Varsayalım ki bir sabah uyandığımızda kendinizi yabani bitki örtüsü ve hayvanların bulunduğu egzotik bir yerde tek başına buldunuz. Yol iz bilinmiyor, akıl danışacak kimseler yok, ilk adımınız ne olurdu? Panik ve karamsarlık haliniz yüzde kaç olurdu? Hatırlayın yaşam bizi zorlamaya başladığında, karabasanlar içinde bıraktığında ilk yaptığımız davranışlar neler? Genelde öncelik panikleme, telaş ve korku ya sonra? Durumun üzerinden biraz zaman geçince, biraz rahatlayınca çoğunlukla Google amcadan / bilişim dünyasından, çevremizdeki eş, dosttan… Görüşlerini, yardımlarını almak isteriz. Sonuç; her şey kolaylaşacağı yerde çoğu zaman olay iyice içinden çıkılmaz hale dönüştüğü gibi bizi zorlamaya başlamaz mı? Tam tersini bir an için düşünelim. İçimizdeki sakinleşme yüzdesi ne kadar hızlı yükselir ve de düşünmek yerine içinde olunan şartlara bir an önce uyumlanmayı seçtiğimizde neler olur? İçsel öncülere güvenimiz tam olsa olayın seyri nasıl gelişirdi?

Bilgi, bizi bizden iyi bilen kaynaktan, hele de mistik bir şekilde sonsuz aklın, sezgi veya rüyaların yardımıyla içimizde doğmasına, akmasına izin verildiğinde bize kocaman bir rahatlık verir. Üstelik o bilgiye katıksız inanıp güvendiğimizde, hele de düşünce ve duygulara yansıtırken gerçekliğini, anlamını olabildiğince bozmadığımızda: Durumun üstesinden kolayca ve en az zararla / en başarılı şekilde çıkmamız mümkün hale gelir. Bu şekilde nice çözüme kavuşturduğunuz olayları bir anımsayalım, “buldum, buldum” nidaları ile kolayca durumun üstesinden gelmekle kalmayıp onu kendimizin ve çevremizin yararına çevirebilmede daha bir cesur, güçlü, üretken ve özgün olmuyor muyuz? Bazen de şaşırırız “vav tam zamanlama” denmez mi?

Yazının devamı...

Cinsel Gücü Yaratıcı Enerjiye Dönüştürmek

7 Aralık 2015

Aşk, Romantizm, Cinsellik (I. Bölüm )

“Dört bir yandan Misk-i Amber salındı.
Bu kor sevda gönülde alevlendi.
Âb-ı Hayat, ışık kadehine doldu.
İçmeyen pişman, içen sarhoş oldu.”

Yazının devamı...