"Gülben Ergen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülben Ergen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülben Ergen

Arka bahçenizin kodlarını sevgilinize vermeyin

Gülben Ergen, Sevgililer Günü nedeniyle Psikoterapist Şule Öncü’yle bir araya geldi. Öncü, aşkın kimyasından ilişkilerde yaşanan problemlere kadar çiftlerin bilmesi gereken birçok ‘şeyi’ anlattı.

Şule Öncü, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu bir psikoterapist. Uzmanlık alanı çift terapileri...
14 Şubat Sevgililer Günü vesilesiyle Şule Hanım’ın ofisinde buluştuk. Çiftler arasındaki sevgi, çatışma, aşk, yetersizlik duygusu ve tanımlamakta zorlandığımız duyguları konuştuk...
“Yatıyorum Bir Şey Diyor Musun?” adlı kitabı yalın bir dille ilişkilere dair her şeyi anlatıyor. Tam bir başucu kitabı...
Sevgililer Günü’ne tek başına girecekler için çok önemli tavsiyeler var...
“Özel günler de aslında her gün gibi özel olma potansiyeli taşıyan anlardan oluşur. Ama önemli olan insanın kendisiyle, hayatla kurduğu ilişkisi” diyor...

Arka bahçenizin kodlarını sevgilinize vermeyin

Fotoğraf: Levent KULU

  ◊ Şule Hanım, çift terapilerinde en sık rastladığınız ortak sorunlar neler?

- Kişilerin ilişkiye tam yerleşemiyor olmaları. İlişkinin kıyısında, köşesinde kalıyorlar bazen. Bazen de ilişkinin içine öyle bir yayılıyorlar ki, öbürüne hiç yer kalmıyor. İlişkiyi bir mekan gibi düşünün. İçinde yaşadığınız evler gibidir ilişkiler. Kimisi gelir, çılgın bir parti verir, ortalığı dağıtır, gider. Öbürü de gelince o manzarayı görüp kafayı yer, gider. Bir de üçüncü kişiler büyük bir ortak sorun. Yani üçüncü bir kişinin ilişkiye dahil olması...

Bahsettiğiniz üçüncü kişi aldatma mı?

- Evet. Ama aldatma çok geniş bir kavram olduğu için tırnak içinde kullanıyorum. Çocuk olduktan sonra ebeveyn kimliklerinin yeterince kurulum yapamadığı, özellikle çocuk olduktan sonraki ilk 3 yılda çiftler çok fazla terapiye gelir. Çünkü orada ciddi bir adaptasyon kırılması olur. Anne ve baba kimliklerini nereye koyacaklar, bu konuda da ciddi sıkıntılar oluyor.

Bu konuda ne öneriyorsunuz?

- Annelik kimliği çok kapsayıcıdır. Ben bir kadının çocukla dört duvar arasında yalnız bırakılmasının çok büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Afrikalıların çok güzel bir sözü var; “Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir.” Katılıyorum buna. Çocuk olduğu zaman eş, dost, akraba, tanıdık, çeşitli kurumlar, herkesin elbirliğiyle o çocuğu büyütmek için seferber olması lazım. Çünkü bebek dediğiniz şey canlı. Dünyaya geliyor, ne istediğini anlatamıyor, sürekli bir ilgi bekliyor.

Ama en sağlam ilişkiyi annesiyle kuruyor değil mi?

- 24 saat her şeyi bekleyen bir canlı. Ama annenin de kendine göre ihtiyaçları var. Yiyecek, içecek, sevişecek, banyo yapacak... Ve bunlara vakit bulamıyor. Ben de çocuğumu tek başıma büyüttüm ilk iki yıl. Çok ciddi bir sıkıntıydı. Özellikle işi olan, çalışan kadınlar kimseden yardım istemeyi öğrenmeden yetişmiş oluyorlar. Benim için de aynı durum söz konusuydu. Çocuğum olana kadar her şeyin üstesinden tek başıma gelebileceğimi düşünüyordum. Ama çocuğunuz olduğunuz zaman yetişemiyorsunuz. Yardım istemek gerekiyor eşinizden. Bir baba, annenin izin verdiği ölçüde babadır. Annenin babaya izin vermesi, teşvik etmesi, yeri geldiğinde de arkasından itmesi lazım babalık yapması için. Bizim ülkemizde “çocuk en çok beni sevsin, en çok bana bağlı olsun” diyen anneler var, hata yapıyorlar. Kayınvalideye ya da kendi annesine çocuğunu vermeyenler var. Çocuk doğmadan önce annenin kokusunu biliyor. Zaten en yakını o. Bakıcıyı daha mı çok sever diye kaygı duyan anneler var. Öyle bir şey yok.

6-12 AYDA AŞKIN İLLÜZYONU BİTİYOR

Günümüzde çevresel faktörler, sosyal medya, diziler gibi etkenlerin fazla olması ikili ilişkilerde arayışı artıran veya başka yöne çeviren bir unsur mudur?

- Eski çağlardan beri insanın kendisine baktığımızda özünde tek eşli olmadığını görüyoruz. Dönem dönem tek eşli oluyor. Bebeği yaptıktan sonra, bebek sosyalleşmeye hazır hale geldiğinde, 3-5 yaşına gelip başkalarıyla da konuşup bir şekilde kabileye katılabildiği noktada çiftlerin birbirlerine olan aşkı bitiyor. Aşk illüzyonu iki canlıyı bir arada tutmak için işlem görüyor. Sigmund Freud aşkı, anneden ayrışmadan önceki evrenin yeniden inşası olarak tanımlar. Bu evre ilk 1 yaştır. İlk 1 yaşta bebekle anne birbirine yapışıktır.

1.5 yaşında bebek her şeyi kendi yapmak ister. Ego kurulum yapmaya başlar bebekte. O ikinci ayrışma dönemidir. İlk bir yıl bağlanır. 2’nci ve 3’üncü yılda ayrılır. Artık toplumsallaşmaya hazır olur. Aşk neden 3 sene sürüyor? Anne bebek ilişkisine bakın... Önce diyoruz ki “o benim diğer yarım”. Bu yapışık haldir. Yaklaşık 1 sene sürer. Sonra yavaş yavaş ayrışma başlar. “Benim arkadaşlarım, başka bir dünyam var” demek gibi... 2-3 yılın sonunda o sevgiye, alışkanlığa, rutinlere dönüşür. Freud bu anlamda haklıdır.

Aşkın ömrü 3 yıl yani...

- 6-12 ay arasında o illüzyon hali bitiyor. Özleşim, idealizasyon ve yansıtma aşkı belirleyen unsurlardır. Yansıtıyoruz karşı tarafa bizde olmasını istediğimiz özellikleri, yaşamak istediğimiz hayatı... Sonra o yansıttığımız şeyi seviyoruz.

Arka bahçenizin kodlarını sevgilinize vermeyin

İNSAN NEDEN KENDİNE ZARAR VEREN İNSANA BAĞLANIR?

İnsan neden kendine zarar veren insana bağlanır? Kitabınızda bunu baba-kız ilişkisi üzerinden örneklendiriyorsunuz...

- Baba da belirleyicidir ama anne hem kız hem de erkek çocukta belirleyicidir. Kız çocuklarının sadece babalarına benzeyen adamları seçmeleri değil, annelerine benzeyen adamları seçmeleri de söz konusu olabilir.

Eğer ki baş edilmesi zor bir ebeveyn figürü varsa insanın hayatında, çok işgalci ya da çok ihmalciyse, yeterince sevgi, ilgi, şefkat deposunu bebekken dolduramamışsa, yetişkin olduğunda anne ve babanın ikamelerini almaya çalışıyor hayatında. Anne ve babadan kalan borçların tahsilatı için eş seçiyor kendisine. O zaman bu durumda hiç kimse doğru insan olmuyor. Bunun bir de çok önemli başka bir nedeni daha var. Diyelim ki alkolik, ilgisiz, şiddet uygulayan bir baba var kızın hayatında. Her seferinde ona benzeyen bir erkeği hayatı alıyor. Bu sefer doğru babayı yaratacağım diyor. Eş değil önce baba yaratmaya çalışıyor o adamdan. O yüzden birisi size kendinizi yok yere suçlu, borçlu ya da yanlış yapmış hissettiriyorsa bilin ki sizi istemediğiniz bir role sokuyordur. Oraya sürüyordur. O konularda da uyanık olmak lazım.

Karşı tarafın da böyle bir zorunluluğu yok sonuçta...

- Ağzıyla kuş tutsa niye iki tane tutmadın diyor karşı taraf.

 GEN KOMBİNASYONU BİZİMKİNDEN NE KADAR FARKLIYSA ONU ÇEKİCİ BULUYORUZ

Günümüzde birine bağlanmak zor bir şey mi?

- Bağlanma sorunu diye servis edilen şey bazen bir bahane, bazen de gerçekten bir neden. “Benim bağlanma sorunum var” dediğimiz zaman kibarca “Çok eşliliği tercih ediyorum” demiş olmuyoruz sadece. “Yeryüzü hayatıyla, ötekilerle ve kendimle bağlanma sorunum var” demiş oluyoruz. Ayrıca “İçinden çıkamadığım, sıkışıp kaldığım bir şey ya da birileri var” demiş oluyoruz.

Bir uzman olarak bağlanmayı sağlıklı buluyor musunuz?

- Evet, insanın doğası öyle.

İlişkilerin uzun soluklu olmasında ten uyumu sizce ne kadar önemli?

- Ten uyumu çok gerekli bir şey. Yatağa şevkle giremediğiniz insanla ilişkiyi sürdürmek için çok çaba sarf etmeniz gerekiyor. Ten uyumu dediğimiz şey aslında çok biyolojik bir belirlenmişlik. Gen kombinasyonu bizimkinden ne kadar farklıysa onu o kadar çekici buluyoruz.

Özellikle bağışıklık sistemini oluşturan genler farklılaştığında, iki canlı bir araya geldiğinde onlardan oluşacak bebek çok daha sağlıklı tutunabiliyor hayata. Genetik kombinasyonu bizden farklı olan insanların kokusunu beğeniyoruz.

Doğa aslında genin sürekliliği için bizi programlamış durumda. Biz üstüne aşk dediğimiz şeyi atfediyoruz. Özellikle çocuk yapmak için seçtiğimiz erkek ya da kadın tamamen biyolojik olarak belirlenmişliğimizle ilgili bir şey.

Bitmeyen aşklar kendi içinde nasıl nefrete ve kine dönüşüyor? Çiftler neyi yanlış yapar da o ilişki çirkinleşir?

- Sadece bizi ilgilendiren bir şey olduğunu düşünüyoruz ilişkinin. Yani benmerkezci insanın “her şey ve herkes benim içindir” yanılsaması. Ama ilişki iki kişiliktir.

Karşı tarafın seçimleri de bağlar ilişkiyi. “Ayrılmak istiyor, beni istemiyor”u kabul edememek demek “dünyada benden başkaları var” düşüncesini kabul edememekle alakalı. Bu da bağlanma ve ayrışma sorunu. Bağlanma sorunu ile ayrışma sorunu iç içedir.

Ayrılık neden bağlanma sorunu olsun?

- Yapıştığı için. Bağlı olmak başka bağımlı olmak başka bir şey. Bağlanma halini abarttığımızda da sorun var demektir. Yapışıyoruz, içe içe geçiyoruz. Bu yüzden iç içe geçmeyi tavsiye etmiyoruz.

MESAFE İLİŞKİNİN KADERİNİ BELİRLER

“Soğuktan donmayacak kadar yakın, dikenler batmayacak kadar uzak” diyorsunuz mesafelerle ilgili. Bunu anlatır mısınız?

- Arthur Schopenhauer’un kirpilerle anlattığı bir hikaye var. Karda donmak üzere olan kirpiler donmamak için birbirlerine yaklaşır. Ama dikenleri olduğu için birbirlerine batar. Batınca birbirlerinden uzaklaşırlar. Ama uzaklaşınca üşüdüğü için ve yeniden yakınlaşır. Böyle yakınlaşa uzaklaşa, soğuktan donmayacak kadar yakın, dikenler batmayacak kadar uzak durmayı öğreniyorlar.

Bunu bir ilişki için tavsiye ediyor musunuz?

- Mesafe ayarını yapmak için çok güzel bir metafor bu. Biz de dikenli canlılarız. İnsanların arasındaki mesafe daraldığı zaman anksiyete artar. İki tane ihtimal vardır. Biri yapışma. Değişimin dışına sekiş ya da dışa sekme. İlişkiden dışarıya kaçmak gibi. Yakınlıkla baş edemediğiniz noktada ya koparsınız ya da yapışırsınız. Uygun mesafe ilişkinin kaderini belirleyen en önemli konulardan biridir. Bizim ülkemizde mesafe bir mefhum olarak bile kabul edilmiyor. Ne mesafe ayarı yapabiliyoruz ne de sınırlarımızın farkındayız.

Mesafeden kastettiğiniz bir tarafın yalnız kalmak istemesi ya da telefonunu bir süre açmayıp kafasını dinlemek istemesi gibi mi?

-  Evet. Bahsettiğiniz örnek onun özel alanına saygı göstermek. Onun kendine ayırdığı vakit, yaptığı diğer aktiviteler ya da görüştüğü diğer insanlar, telefonu ya da bilgisayarı... Onunla ilgili her şeyi öğrenmek istiyoruz. Her yerine girmek istiyoruz. Bütün topraklarını fethetmek istiyoruz. Telefonunun, bilgisayarının şifrelerini, yani bütün arka bahçesinin kodlarını size veren insanla evlenirseniz kısa bir süre sonra onu arzu etmiyor olursunuz.

Neden?

- Çünkü hiç kimse her sokağını, restoranını, dükkanını karış karış bildiği bir şehri ziyaret etmek istemez. Özellikle uzun süreli ilişkilerde tarafların birbirlerine cinsel arzu duymuyor olmaları en büyük sıkıntılardan biridir. İşte bu, mesafe ayarını yapamamaktan da kaynaklanan bir şey. Arka bahçenin istilası, kişilerin iç içe geçmiş şekilde yaşamaları, birbirlerinin her şeyini biliyor olmaları bu sıkıntılara sebep olabiliyor. Erotizmin de mesafeye ihtiyacı vardır. O mesafe sadece etkileşimle ilgili değil erotizm için de geçerlidir. Birbirinizi özlemeye fırsat tanımanız lazım.

BAŞTA HAYRAN OLDUĞUNUZ ÖZELLİKLER AYRILIK NEDENİ OLABİLİR

Her ilişkinin bir şey anlatıp gittiğine inanıyor musunuz?

- Evet. Biz kendimizde olmayan şeye sahip olan insana ilgi duyuyoruz. Mesela çok içe dönük biri, çok dışa dönük birini çekici buluyor. Ondan dışa dönük, neşeli olmayı öğrenmek için onu hayatına alıyor. Ama bunu öğrenemez ve orta noktaya ilerleyemezse kendi ucuna daha çok çekiliyor. Daha çok içe kapanıyor. Başta hayran olduğunuz özellikler ayrılık nedeni olabiliyor çoğu zaman. Aşkın dinamiği odur. Onun gibi olmak isteriz. Onda kendimizi görürüz.

SEVGİLİLER GÜNÜ TAVSİYESİ

14 Şubat Sevgililer Günü ile ilgili neler söylersiniz?

- Özel günler de aslında her gün gibi özel olma potansiyeli taşıyan anlardan oluşur. Ama önemli olan insanın kendisiyle, hayatla, kurduğu ilişkisi. İlişkisi olup aşık olmayan, 14 Şubat’ı tatsız geçireceğini düşünen aşkı bitmiş çiftlere önereceğim şey, aşk bittiği noktada çoğu zaman kişilerin bireysel problemleri ilişki problemi olarak kodlanıyor ve ilişkiden sıkıldıklarını düşünüyorlar. İnsanlar kendi varoluş sıkıntılarını ilişki sorunu olarak kodlayabiliyorlar. Senin can sıkıntına ilaç olsun diye birlikte olacağın kişi her zaman yanlış kişidir. Birçok ilişki kişilerin bireysel problemlerini çözmedikleri için bitiyor. İlişki problemi değil o. Bunun ayrımını iyi yapmak gerekli.

Zorlu’da Sinematerapi Atölyesi” adında her hafta oturumlar düzenliyorsunuz. Nasıl geçiyor?

- Zorlu PSM ve Human Art işbirliğinde gerçekleştiriyoruz. Her hafta iki buçuk saatlik oturumlar düzenliyorum. Çok geniş bir film arşivim var. Katılımcılarla konuya göre seçtiğim 4-5 filmden bazı sahnelerini birlikte izleyip üzerine yorum yapıyorum. Bu da katılımcılarda sinema filmleri üzerinden hayata karşı dikkat pratiği geliştiriyor. O anda sahneyi donduruyoruz ve ben anlattığım için psikoterapist dikkatiyle bakıyoruz. Özellikle uzun dönemli katılımcılarda bu dikkat çok güzel gelişiyor.

Sizin yorumlamanızdan sonra katılımcılarla mı konuşuyorsunuz?

- Evet. Soru-cevap bölümü var. İnsanlar kafalarına takılan şeyleri soruyorlar.

X