"Gülben Ergen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülben Ergen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülben Ergen

Gülben Ergen

İftar sofrasından doymadan kalkın

24 Mayıs 2017

Adı gibi Gül, soyadı gibi Kaynak. Sağlıklı ve kaliteli yaşamın beslenmeden geçtiğine dair o kadar çok araştırması ve deneyimi var ki... Doktor değil, diyetisyen hiç değil. Minik kafesinde danışanlarıyla gayet mutlu. Toprağa ve topraktan gelen nimetlere şifa olarak bakıyor. Sağlam sebepleri olan bir vegan. Su aşığı. Kendisi lokuma benziyor ama lokum yemiyor. İşlenmiş ve paketlenmiş her besinin kabusumuz olduğunu altını çize çize söylüyor. İnsan vücudunun oluşumunu, işleyişini maneviyatla birleştiren bir donanıma sahip. En kutsal günlerimize, yani ramazana sayılı günler kala iftar, sahur ve bedenimizi yormadan geçireceğimiz günlerimizi Gül Kaynak’la konuştum. Zeytini, hurması, bademi, elması, zencefili, mercimeği bol günler dilerim...

Fotoğraflar: Levent Kulu

◊ Orucun bilimsel olarak yararlarından başlamak istiyorum… Orucun bilimsel olarak kanıtlanmış yararları nelerdir?
- 2016 Nobel Tıp Ödülü’nü Japon biyolog ve bilim insanı Yoshinori Ohsumi aldı. İspatladığı şey aslında orucun bilimsel olarak ne kadar iyileştirici olduğuydu. 16 saat ve 3 gün boyunca peş peşe tutulan oruçlar da bile yaş ne olursa olsun, insanın vücudundaki bağışıklığın arttığını ve kötü hücrelerin yok olduğunu söyledi. Buna otofaji deniyor. Bununla birlikte aslında oruç felsefesi yeniden ispatlandı. O yüzden ramazanın iyileştirici yönünü önemsemeliyiz.

◊ Farklı inanışlarda da çeşitli oruçlar var…
- Gelmiş geçmiş bütün gelenek ve göreneklerde ve birçok inanışta oruç vardır. Yurtdışında gittiğim bir eğitimde Hıristiyan bir hocadan şöyle bir şey duydum: “Bütün dinlerde değişik oruçlar ve vücudu aç bırakarak yapılan iyileştirmeler var. Ama en doğrusu İslamiyet’teki ramazandır. Ama Müslümanlar bunu yanlış yapıyor”. O sırada yanımda Mısırlı bir öğrenci vardı. İkimiz buna tepki gösterdik ve neden yanlış olduğunu sorduk. O da cevap verdi: “30 kişilik bir grubu aldık ve hepsinin kan değerlerini ölçtük. Sonrasında Müslümanların yaptığı gibi 30 gün oruç tutturduk. Fakir sofralarında olduğu gibi iftar ve sahuru besin değeri yüksek, doğal yiyeceklerden ama abartmadan yaptırdık. Oruçtan sonra da tüm kan değerlerine tekrar baktırdık. Gördük ki birçok değer normal seviyeye gelmiş. Karaciğer kendini yenilemiş. Ama Müslümanların birçoğu fakir sofrasındaki gibi iftar yapmıyor...”

UYKUYA MUTLAKA AÇ OLARAK GİDİN

Yazının devamı...

SMA hastaları ilaç bekliyor

17 Mayıs 2017

 Yunus dört yaşında...
Aklı ve bilinci yerinde.
Gülüyor, boğazına takılan bir aparat sayesinde sesini duyuruyor, komiklikler yapıyor
Asla kıpırdayamıyor.
Elini tuttuğumda azıcık kavrıyor parmağımı. “Pepe'yi severim ben en çok” diyor çiçekler açan gözlerindeki gülümsemeyle. Burası salondan bozma bir yatak odası. Babaanne ve dede evlerini açmışlar, Yunus cihaza bağlandıktan sonra.
Her elektrik kesildiğinde ölümle burun buruna kalıyorlar.
Çünkü solunum cihazı çalışmıyor. Anne 25 yaşında baba 30. Abisi ise 7 yaşında.

Yazının devamı...

Kaygı çocuğunuza yapacağınız kötülüktür

27 Nisan 2017

 ◊ Anne-babaların tedirgin olması çocuğa yansıyor mu?
- Anne-baba olarak bir çocuğa kötülük yapmak istiyorsanız yanına sürekli kaygılı yaklaşın. Çocuğa yapacağınız en temel kötülüklerden biridir. Çocuk bunu hisseder. Kaygı iki boyutta mesaj verir.
Bir tanesi “Sana güvenmiyorum, hayatla baş edemezsin”dir. Diğeri “Sende bir bozukluk var, doğal değilsin” mesajıdır. Çocuk “Bende bir bozukluk var”a inanmaya başlıyor. Kaygının kaynağını bulup çocuğa varmadan önce onu halletmek lazım. İnsanın hayatındaki şükür duygusu çok önemli. Şükür duygusu zengin olan insanlarda güven duygusu vardır. Kolay kolay öfke gelişmez.

◊ Yurtdışında da görev yaptınız. Orada size farklı gelen bir olay oldu mu?
- Amerika’da asistan olduğum zaman başıma bir olay geldi. Benim gibi asistan olan birkaç arkadaşla oturuyorduk. Bir arkadaşın da çocuğu yanımızdaydı. 12 aylıktı. Çocuk emekliyordu. Meşin bir koltuk vardı ve çocuk oraya çıkmak istiyordu. Babası arada bakıyordu.
4-5 kere çıkamadı ve düştü. Babası hiç yerinden kalkmadı. Ben çocuğun Doğan amcasıydım. Kalktım çocuğu aldım koltuğa çıkardım. Çocuk şaşırdı, hiç beklemiyordu. O sırada babasından bir teşekkür bekliyordum.

Yazının devamı...

Saygının olmadığı yerde sevgi olmaz!

26 Nisan 2017

 

 Çocuk gelişimi ile ilgili sayısız kitap yazdınız. Gelişim açısından olmazsa olmaz beş maddeniz nelerdir?

- Birincisi, anne-babanın çocukla ilk kez karşı karşıya geldikleri, kucaklarına aldığı anda ‘bu çocuk kim?’ konusunda fikir sahibi olmaları. Bu oldukça önemli. O çocuk akıl almaz, muhteşem bir potansiyel. Bunu kalıplayacak mısın yoksa geliştirecek misin? Niyetin ne? İkinci önemli madde bu.

◊ Anne-babaların niyeti ne olmalı?

- “Bu çocuk bana hizmet etmek için mi geldi yoksa ben onun gelişimi için ne yapabilirim, ben ona nasıl hizmet edebilirim” diye mi bakıyorsun. Bu ikisinin arasında çok fark var. Bir makinenin parçası gibi uydurmaya mı çalışıyorsun yoksa eline verilmiş bir tohum gibi beslemek, yetiştirmek için çiftçilik mi yapmak istiyorsun.

◊ Diğer önemli maddeler neler?

- Üçüncüsü, “ben kimim, kendimi tanıyor muyum” sorusu. Anne-babalarının kendi çocukluklarını tanıyıp tanımadıkları, yaralı yerleri olup olmadıkları çok önemli. İnsanın çocukluğu ana vatanıdır. Ana vatanları ile temas halindeler mi? Kendi çocuklarını ana vatanlarından mahrum bırakmadan yaşatmaları gerekir. Dördüncüsü, bu niyete sahip olan bir insan olarak neyin farkında olmam lazım? “Bu çocukla ilişki kurduğum zaman nasıl çiftçilik yapacağım?”. Çiftçiliğin kuralları var. “Nelerin farkında olmam lazım?” sorusunun sorulması gerekli. Beşincisi ise nasıl bir aile ortamı olmalı ve hangi değerleri yaşamalı. Bunu şöyle açıklayabiliriz. Ailede hakikate saygı var mı? Olanı olduğu gibi görme özgürlüğümüz var mı?

Yazının devamı...

Şimdi erkek seyisler düşünsün

19 Nisan 2017

 

◊ Elazığ’dan İstanbul’a seyislik eğitimi almak için geldiniz. Neden mesela yiyecek-içecek işi de değil de seyisliği seçtiniz?
- Zübeyde Yıldırım: Ben 26 yaşındayım. Elazığ İl Tarım Müdürlüğü ve Türkiye Jokey Kulübü’nün ortaklaşa yaptığı projeyi duydum. Yurtdışında yaygın olan fakat Türkiye’de olmayan bir şeyi yapmak istediler. Dünyada lisanslı kadın seyis sayısının fazla olduğunu ve Türkiye’de ise hiç olmadığını söylediler. Özel bir meslek oluşu ve ülkemizde ilk kez yapılıyor olması benim çok hoşuma gitti. Hayvanlara karşı büyük bir sevgim var. Böyle olunca hemen projeye katılmak için başvuruda bulundum. 
- Ayşegül Kışo: Ben de Zahide’nin dediği gibi Türkiye’de lisanslı kadın seyislerin olmadığını duyduğumda çok heyecanlandım. Bir ilki başaracak olmak bana çok cazip geldi. 
- Sibel Zavallıoğlu: Her zaman ilk olan şeyleri yapmayı sevmişimdir. Beden eğitimi öğretmenliği mezunuyum. Elazığ’da at biniciliği kursu açmak istiyorum. Bu işi temelinden öğrenmek istedim. Eğer atlarla birlikte çalışmak istiyorsanız önce seyisliği öğrenmeniz gerekiyor. O yüzden projeye başvurdum ve kabul edildim. 
- Zülfiye Çakmak: 37 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. Daha önce kısa süreli olarak çalışmıştım. Ev hanımıyım. Projeyi duyduğumda hemen katılmak istedim. Eşim de katılmamı destekledi.


Yazının devamı...

Berdel yaşarken ölmektir

12 Nisan 2017

“Öyle ağır, öyle iz bırakan acılar yaşadım ki, Yaşar Kemal’i, Mehmed Uzun’u okumasaydım aklımı kaçırırdım” dedi Zennure.Boynunda belli belirsiz parlayan kolyesinde üç minik evladının fotoğrafı vardı... Biz röportajımızı yaparken gülen yüzü, misafirperver haliyle eşi de yanımızdaydı. Son zamanlarda okuduğum en etkili kitaplardan biri “Ase”. Toplumda üzeri örtülmeye çalışılan yaralarımızın en gerçek hali. Nasıl da yalın bir üslupla yazmış zarif Zennure...“Ben oğlumu 4,5 yaşında toprağa verdim” dediği o ana kadar kitaba odaklanmış aklımı ve yüreğimi aldı benden.Berdele kurban gitmiş ömürlerin sözcüsüdür Zennure... Aile içinde taciz edilen kız çocuklarının sesidir Zennure...Yüreği, Hakkari’de boynu yere bakan laleye benzer Zennure’nin...

◊ Kitabın için tebrik ediyorum… Hakkarilisin. Önce sana burada çocuk olmayı sormak istiyorum…
- 33 yaşındayım. Hakkari’de doğdum, büyüdüm ve burada yaşıyorum. Burada çocuk olmak yoklukta büyümektir. Birçok şeyi televizyondan izlemektir. Basit bir çikolatayı aylar sonra yiyebilmektir. 
Şefkatli bir ailede büyüdüm. Bu bana avantaj sağladı. Mutlu bir çocukluk geçirdim. Benim çocukluğum 90’lar zamanına denk geldi. Olağanüstü hallerin, çatışmaların içinde büyüdüm. 
◊ “Ase” isimli kitabında da bu çatışmalardan bahsediyorsun. Sende ne yaralar bıraktı o çatışmalar?
- 9 yaşındayken panzer altında ezilen bir çocuğun sesini duydum. Dönüp bakamadım ama çocuğun kemiklerinin çıtırtılarını duydum. Dedemlere gitmiştim. Öğleden sonra saat 4’te herkesin koşarak eve gittiği dönemlerdi. 4’ten sonra sokağa çıkma yasağı başlıyordu. Dedemlerden çıktım eve gidiyordum. 
Rampayı çıkarken bir panzerin geçtiğini gördüm. Sonra kemik çıtırdama sesi duydum. Çığlık sesleri, koşuşturmalar... 33 yaşındayım ama hâlâ o ses kulağımda. 

Yazının devamı...

Milli takımın engelsiz şampiyonları

6 Nisan 2017

Ne verirseniz onu alıyorsunuz, hayatın tüm gerçekliği gibi... Ama bir fark var. Onlar bizden daha saf, daha duyarlı ve daha insancıllar. Yani bizden daha üstünler aslında. 

Onlara anlayışlı ve sabırlı bir antrenör ile bir havuz verirseniz Avrupa Şampiyonluğu getiriyorlar size. Ama onlardan utanır, bir odaya kapatırsanız, zindan edersiniz hayatlarını. 
Onlar, disipline sevgi katıp başarıyorlar. Kimi masa tenisi, kimi yüzme, kimi atletizm şampiyonu... 
Ayakta alkışlıyorum benim kıymetli dostlarımı...Ve teşekkür ediyorum Türkiye Özel Sporcular Federasyonu’nun tüm 
emek verenlerine...

◊ Sizleri tanıyabilir miyim? 
- Hande: 33 yaşındayım. 20 seneden fazla süredir yüzüyorum. 7-8 yaşında başladım. Annem yüzmemi çok istedi. 

Yazının devamı...

Dünya ile iletişimimizi bağırsaklarımız sağlıyor

29 Mart 2017

Sağlık öyle hassas ve öyle değerli bir konu ki...  Bir doktorla konuşacaksam ve bunu size aktaracaksam, yaptığım röportajlarda fazlasıyla irdeliyorum bu konuyu. Kitabevi turlarımdan birinde Ümit Aktaş’ın kitabıyla karşılaştım.Anlaşılır bir dille yazdığı “Mutluluk Kürleri” adlı kitabının satışı zaten muhteşem. Kendisini tanımak ve bilgilerinden faydalanmak isterseniz buyrun...

◊ Ümit Bey, fitoterapi uzmanısınız. Fitoterapi tam olarak nedir?
- Bitkilerin insan sağlığını korumak ve hastalıklarını tedavi etmek için kullanımını inceleyen bilim dalına fitoterapi denir. 
Türkiye’de fitoterapi tıp fakültelerinde uzun yıllar okutulmadı. Sadece eczacılık fakültelerinde okutuldu. Fitoterapide eczacılar, doktorlar birlikte çalışır. İşin içinde botanikçiler ve ziraat mühendisleri de vardır. 
Ben yüksek lisansımı Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde yaptım. Şu anda ülkemizde doktorlara fitoterapi eğitimi veriliyor. Mevzuat değişti. Ben tıp fakültesinde okurken böyle bir eğitim verilmiyordu. 
◊ “Mutluluk Kürleri” adlı kitabınızın satışı 120 bini geçti. Kitapta beslenme ile ilgili önemli bilgiler veriyorsunuz. Beslenme konusuna ne zaman merak sardınız?
- Mesleğimin 3. senesinde Mardin’de görev yapıyordum. Bize öğretildiği gibi hastalara reçete yazıyorduk. 

Yazının devamı...