"Gonca Vuslateri" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gonca Vuslateri" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gonca Vuslateri

Nobel ödülü “Hep Kendinden Verenlere”

Nobel Ödülü yine gitti arkadaş!

Geldi İshiguro, aldı vallahi.
Diyorum ben bu işi İsveç bilim insanlarına bırakırsak, bu iş hayırlara vesile olmaz. ’Nobeli kendinden’ yaşayan son insan ırkıyız biz.
Ağzımızda bir iyi niyet, bir neşe, Allah’ım bir coşku... BİTMEZ...
Etrafında ne olursa olsun “aman sen aranı güzel tut, hoş tut” derken bir şerbetlik, bir nabızölçerlik, bir en iyisicilik, bir “vallahi hep iyi niyetimden”cilik...
Ooh... Bitmez...
Ama alışabiliriz hatta azalabiliriz de!
Bizim durumumuz daha farklı. Kişisel becerilerimiz arasında en parlak olan özelliğimiz, fedakar konuşmalarımızdan başkası olmaz. Olamaz.
Bitmeyen bir “kendinden verenler” konuşması.
Hatta bu konuşma sabahlara kadar sürer.
Durmadan kendimizin ölçülerinden bahsederiz, durmadan.
Özveriden beceri olarak bahsediyoruz artık.

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
Genelde hikayenin sonu hazindir ve en güldüğüm de hep kendilerinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsedenler.
Kendi iyiliklerine de bir tek kendileri inanır.
Yahu Rahibe Teresa bile bu kadar kendi fedakarlığını anlatmadı. Ki gerçek adı Gonja’dır.
Benim bile gıkım çıkmamıştır. Düşün.
Nedir bu kendimizi önemseme hali?
Çileleri önemsemek, çileleri bir etiket haline getirmek, tembelliğin yerine geçince canım acıyor.
Özgün olanı kabul edemeyen insanlarız, başkalarının karakterlerini ve duygularını yorumlayarak varlığını özelleştiren üstelik.
Birilerine mesaj verirken, verilen mesajın gündemini, ulaşması gereken toplumdan uzak tutmayı da bilen bir zekanın karşısında İsveç n’apsın garibim.
”Vallahi yetenekli bu Türkler ama hani bir şey göster desen gösteremem” kıvamına geldiler.
Vallahi geldiler.
Eee öğrensinler kardeşim.
”Bir yer var, her şeyi söylemek mümkün, görüyorum, duyuyorum, anlatamıyorum” demenin yeteneğini de görsünler.
Bu sene Nobel yine bizlerin.
Ödülü hak edenler de fazla uzaklaşmış olamazlar.
İzler hâlâ taze...

Sinema neydi

FilmEkimi, eylül-ekim ayı festivalleri arasında en coşkulu olanıydı.
Venedik Film Festivali’nde ortalığı ayağa kaldıran “mother!”, izlediğim en güzel senaryoydu.
Bir evin içine davetsiz gelmeye başlayan misafirlerin evde yaşayan yazar ve eşinin egolarıyla onları yüzleştirmesi, bunun üzerinden toplumun tapınma ve arınma ritüellerinin, sınırsızlık ve fedakarlık karşısında ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatıyordu. (Şu cümleyi daha basit kurulabilir miydim, hayır.) Kesinlikle izleyin.
Ben 4 film seyredebildim.
“Nico, 1988”, kalbimi acıttı resmen.
Oyunculuklar müthiş. Velvet Underground grubuyla birkaç kez şarkı da söylemiş olan model Nico’nun grup sonrası yaşadığı uyuşturucu savaşı ve oğluyla iletişim kurma mücadelesi.
Yeri geliyor Andy Warhol’un tarihine baktığında kafasını hâlâ o dönemden sıyıramamış, yaşadığı tarihin ışıltısında kalmış trajik karakterlere de rastlıyorsun.
Pop-Art Trajedi defterinin sağlam incelendiği işti.
Onur Ünlü’nün “Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok” filmi tıklım tıklım seyirciyle açıldı.
Kerem Ayan film hakkında kısa bir konuşma yaptı. Mikrofonu Onur Ünlü aldı ve bu yıl pek çok ses getiren, sinemacıları-sinemaseverleri üzen, Antalya Ulusal Film Yarışması’nın kaldırılması karşısında kendi yarışmalarını bu yıl da düzenleyeceklerini açıkladı.
Üstelik şahane jüri üyeleri var. Ulusal Kategori’de Nihal Yalçın, Kadir İnanır, Sevin Okyay, Hülya Uçansu, Sarkis, Tayfun Pirselimoğlu jüride.
Sinemanın bu birlik, beraberliğini görmek salondaki herkesi çok duygulandırdı.
“Filmleri beğenin ya da beğenmeyin ama insanları ve hayatını bu ülkenin sınırları içinde yaşayan herkese hikaye anlatmaya adayanları da lütfen görmezden gelmeyin” dedik mi dedik.
Yakında Yavuz Turgul’un filmini de izleyeceğiz. 

Kabareler geliyor

İstanbul hayatı ait olduğu neonlarını yakmaya başladı. 1930’dan beri hatta daha öncesine de dayanan kültürler uyanmaya başladı.
Kısaca kabareler geliyor...
Nükhet Duru kabaresi, Cahide’nin yeni yeri, İzzet Çapa’nın ayrıca şiire-şaire gönderme yaparak açtığı “müşkülpesent” adlı mekanda tabaklarınızda bile Türkiye’nin ünlü şairlerinin şiirlerine rastlayacaksınız.
Kalkıp içinizden gelir de bağırarak okursanız diye bir şiir restoranı.
Bebeköy’de küçük bir komedi kulüp de açılıyor. Daha ne olsun.
Aldığın maaşın yalnızca 15 lirasını “kendim için” diye kenara koy. 5 lira koysan bile 3 ayda seni bir kabare, bir filme götürecek parayı bulursun.
Yaşarsın kardeşim!
İstanbul seni gülümsetmek için elinden geleni yapıyor. Yeter ki iste...
Velhasıl sinemaları dolu görmek müthişti.
Beyoğlu Sineması çalışanı yanıma geldi. ”Gonca Hanım, iyi ki geldiniz, sizi Beyoğlu sinemasında izlemeyi iple çekiyoruz” dedi.
Elim ayağım titredi.
Karşımda “film izleme sanatçısı” vardı.
Sinemasına kocaman sarılsın bu ülke.
Ne olur.
Çünkü, Sinema ‘Emek’ti.
Çıktım sinemadan. Film harikaydı ya da değil.
Ah dedim içimden.
“Anlatsan film olur da, anlayan olur mu... Anlaşan olmadıktan sonra.”
Filmlerde buluşmak, el ele tutuşmak.
Hiç konuşmadan aynı şeye bakarak anlaşmak..
Hadi artık diyorum,
Bir yerden başlasak.

Bir küçük pencere

Geçen yıl gidemediğim, bu yıl izleme fırsatım olan oyun “Pencere” oyunuydu.
Haluk Bilginer, Kürşat Demir ve Esra Bezen’in performansı müthişti.
Yanımda oturan beyefendi şöyle dedi: “Bu adamın bu kadar iyi oyuncu olması kesinlikle ses tonu.”
Tabii bu beni çok güldürdü.
Nasıl bir dopamin salgılamaksa artık, güldürürken düşündürür lafı da açıklıyor beynin an az beş farklı merkezinin harekete geçtiğini.
Haluk Bilginer’i iyi oyuncu yapan ne bilmiyorum.
Gördüğüm şey üzerinden birkaç şey söyleyebilirim:
İyi oyuncuları (çok ünlü olanları özellikle) iyi sunmak zorunda değiliz. Oyuncu, hikayeleri anlatır. Doğru olan şeyi savunmak bir misyondur.
İnsan bu uğurda ölebilir de. Lakin oyunculuk, meslektir.
Bunu anlamak zormuş gibi, antikahraman olmanın, kariyerlerine zarar verdiğini düşünen oyunculuk mantığı başta mesleğin amacına aykırıdır.
Ben “Anne” dizisinde çocuğunu çöp poşetine koyan bir anneyi oynadım 34 bölüm.
Haluk Bilginer’i iyi oyuncu yapan sebepleri bilemem ama oyuncuyu “iyi hissettiren”, seyirciye iyi gelen şeyleri sıralayabilirim.
Hapishanede yatanda, savaşın ortasında kalanda, hasta yatağında ölümü bekleyende bir şey bulmak istiyor insan kendinden.
Bıktık bu yakışıklıların aşırı haklı, fıstık gibi kızların da mağduriyetinden.
Fıstık gibi demişken, Özge Özpirinçci bu yıl “Kadın” dizisiyle çok konuşacağımız isimlerden olacak.
İzlediğim en etkileyici birinci bölüm fragmanlarından biriydi.

X