"Gonca Vuslateri" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gonca Vuslateri" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gonca Vuslateri

Ne yaptın Eyüp Belediyesi!

Türkiye’de edebiyat dahi sokak kedileri ve köpekleri olmadan olmuyor.


“Köpek gibi âşık olan” bir milletiz biz!
“Bir kedim bile yok. Hadi gülümse!” diyen bir Sezen Aksu şarkısında, bir Sait Faik Abasıyanık hikayesinde, bir Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafında rastlarız onlara.
Sokak köpeklerinden rahatsız mısınız?
Taşının efendim. Başka ülkeye gidin.
Ya birinin cep telefonu görüntüsünde, babamı Eyüp Belediyesi çalışanı olarak, uyuttuğu bir köpeği kamyonun arkasına fırlatırken görseydim?
Üç kuruş para ya da birinin “aferin”i için yapılacak iş değil.
Atmayın köpekleri, uyutmayın.
Köpek gibi sevin. Kedi gibi akıllı olun. Kuş gibi özgür olun.
Yapmayın kardeşim.
Yeri gelmişken...
Ünlü yazar Virginia Woolf’un “Flush” adlı kitabını öneririm.
Bir köpeğin gözünden Viktoryen dönemi bile anlatıyor. Demek ki bu biraz da vizyon meselesi...
Acilen duyarlılık eğitimi almamız gerekiyor.
Hatta sınıfta kalalım ki, çifter çifter anlatılsın.

Değiştiremeyeceğin kaderi terk et!

Yıllar evvel bir arkadaşımız Afrika’da bir yere gidiyor. Seyahat sırasında acıkıyorlar.
Girdikleri restoranda bir adam var. Karşı masada hoplayıp zıplıyor. Bizimkilerin masasına laf atıyor.
Hem ruh, hem beden hem de konuştukları dil olarak buluşabilecekleri hiçbir ortak nokta yok.
Bizimkiler turist tavrında tabii, gidip görevlilere ricada bulunuyorlar; “Karşı masamızda oturan adam tuhaf hareketler yapıyor, laf atıyor, çok rahatsız olduk. Kendisi buradan gidebilir mi?” diye.
Adam hiperaktif bir şey. Öyle terörize, negatif bir durum yok ama. Tuhaf sadece.
Restoran sahibi cevaplıyor:
“Haa o adam mı? Kendisi delidir. Buraya çok sık gelir. Onu değiştiremeyiz. Biz ona, o bize alışkın. Duruma ayak uyduramıyorsanız anlarız, müessese olarak rahatınızı önemsiyoruz elbette. Ama durumu da kaderi de değiştiremem. Aslında siz başka restorana gitseniz çok daha iyi olur.”
Vallahi güldürürken düşündürmek bu oluyor sanırım.
Bir ülkenin politik konumu, koşulu bir insanın anlaşılmasına engel oluyorsa, hasta olan ile yasta olan birbirine sarılmaya başlıyor. Çünkü artık doğru yönetilemediklerini biliyorlar.
Fakat ciddi de bir tehlike yaklaşıyor! Aramızda dolaşan bir ahlak terörü.
Hayatımın en güzel yatırımlarından biri, kitaplardır.
Bunca yıldır ilkokul, konservatuvar, çocuk esirgeme gibi aklıma gelen birçok kuruma da kitap yolladım.
Fark ettim ki ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinin de en az hapishaneler kadar kitaba ihtiyacı var.
Bugün depresyondan, mutsuzluktan, üzerimizde hissettiğimiz baskılardan ve en çok da toplumsal anlamda merkezinde durduğumuz tonla mobbingden ve tabii günlük hayatın getirdiği birçok sorun yüzünden herhalde ilaç kullanmayan yoktur Türkiye’de.
Bir depresyon ilacı, araçlarda yemin ediyorum sakızdan önce bulunur hale geldi.
Şaka bir yana son hazırladığım şahane iki koli, ruh ve sinir hastalıkları hastanesine gidecek.
En büyük rehabilitasyon, ilaç ve dost...
Sene 2017, hâlâ kitaptır!

Kahkahamızın seslendirmesini öfke yapıyor

Biraz farklılık, biraz fazla duyarlılık ile “haddinden fazla burnunu sokan insan” yaklaşımları, birbirine çok benzer. Dengeler diyebilir miyiz? Asla!
Deli ile veli mesela, birbirine denktir. Ama deli de veli de bilir: Avanak, terbiyesiz, küstah, şımarık, cühela kime denir ve ne vakit denmelidir...
Bizim ülkenin delisi de velisi de çok. Yalnızca sanat değil, birçok iş alanında üstelik.
Etrafınızda mutlu olan, iyi hikaye anlatıcısı olan insanları izlerken, diğer izleyicileri de izleyin. Tepkilerine bakın.
“Salağa bak yaaa!”
“Sssaaalak!”
Güldükten sonra özellikle; “Gerizzzekalı ya!”
“Çok güldüm ya şapşal!”
“Hasta ya!” (İki kahkaha arası)
“Ne kullanıyor bu yaa!” (Çok gülmüş yani, onu anlatmaya çalışıyor.)
Ne yazık ki son zamanlarda şaşkınlığımı gizleyemediğim bir konudur bu. Daha mı cool oluyoruz bu ifadelerle? Daha mı seksi, daha elit? Daha mı üstten bakıyoruz?
Müjdat Gezen, Cem Yılmaz, Nejat Uygur, Levent Kırca, Metin Akpınar, Nilgün Belgün, İsmail Dümbüllü, Gülse Birsel...
Bunlar usta değil mi? Yaptıkları espriler de yukarıda saydığım gibi şeylerle mi yorumlanmalı?
Böyle yorumlasak bunu yanımıza bırakırlar mı?
Korteks yerine günlük yufka mı ürüyor beynimizde?
Bizim gülmek konusunda dev bir Anadolu kültürümüz var! Biz ne ara gülmeyi “her şeye rağmen ayakta duranın dev küstah tavrı” olarak algıladık arkadaş?
Şimdi bu üslubun delilik, dolulukla alakası yok. Bu da çok basitçe, bir konuşma bozukluğu hastalığıdır. Detaylı bir konu ama bizi ilgilendiren kısmıyla yazıyorum. Turet Sendromu gibi bir şey bu.
Bir açıklama öncelikle:
“Bazal ganglio, beynin orta kısmında bulunan prefrontal korteks ve alt motor ve duyu bölgeleri arasındaki iletişim ve yönetimi sağlayan yapıların genel adıdır.”
Yani demek ki o bölgede bir hasar varsa, kısaca küçük devre yanması olabilir. (Koprorali de olabilir.) Bunların hiçbiri değilse de bir hastalık!
Benim aklıma bunlar geliyor, ilk taramada. Normal bir tepkime olamaz çünkü! Tik gibi istemsiz, anlamlandırılması, algılanması zor olan birtakım hareketler de olabilir.
Kelimelerin fiziğinize, anatominize ne katıp ne götürdüğünü bilmek zorundasınız. “Anlamlandırma bozukluğu” bugün dilin içindeki canlı bombadır. Dopamini yok etmek üzere programlıdır.
İfadenizi, çocuklarının ifadesini ve algılama, anlamlandırma üzerine eğitimlerinizi denetlemelisiniz.
Ben miyim bu konunun muhatabı? Bana mı ne oluyor?
Cevabım: Evet benim! Benim dilimden bahsediyoruz.
Hem de gizli disleksisi olan, dünyanın en zor konsantrasyonuna sahip, 7 yıldır İngilizce çalışmayı bırakamamış, ortaokul ve lisede fizikten sınıfta kalmaktan kıl payı kurtulmuş, yaşadığı zor hayatı atlatmayı seçerek “Öğrenmek büyümenin işidir, öğrencinin değildir” diyen tembel kız olarak söylüyorum bunları.
Ben de kullanıyorum bu dili.
Ben de espri yapıyorum. Küsüyorum. Âşık oluyorum. Bunlar doğru tepkime ve ifade biçimi değildir!
Sanatçı toplumları değiştirirmiş. Sevmedim, değişin!
Henüz sanatçı değilsem de bekleyin, değişeceksiniz çünkü!
Elin Japon’u donmuş su kristalleri üstünde deney yaptı hatırlar mısınız? Masaru Emoto’nun “Seni seviyorum” dediği su kudurdu be!
Coştu mutluluktan! Renkten renge girdi! İçtin bir de o suyu! Oh, bak! O da seni seviyormuş meğer!
Şimdi diyeceksin ben nereye konuşayım abla? Ege miii, Karadeniz miii, Marmaraaa mııı, Akdeniz mi? Kıyılara git sevgini dağıt.
Yüzüne baktığın, sözüne güldüğün insana layık olduğu değeri ver.
Bir de bizde “suya yazı yazmak” dediğinde birçok olumsuzluk celallenir. Aha Japon yazmış. Sadece o kristalin kitabından da Bodrum’da üç ev almıştır. Alsın da.
Millet yazıyor. Sen de konuş. İçimi aç be! Yüzümü güldür. İnsanın da dörtte üçü sularla kaplıdır kardeşim.
Anneannemin dağınıklık olunca Hendekli Hendekli bir bağırışı var, yapasım geldi: “Carallıkta yaşıyoruz yarabbbiiiiiimm!”
Bir “Seni seviyorum”a hasret mi öleceğiz!

İçimden gelen öneriler

Instagram takibi için

* AXD
* Patilere Acil Yuva
* Sahipsiz Patiler
* Işkın Moğol Alçı
* Doğan Cüceloğlu
* Selçuk Sami Cingi

Şarkı takibi için

* Roo Panes – Özellikle “Lullaby Love” şarkısı
* Paolo Nutini – Better Man
* Bülent Ortaçgil - Gece Yalanları
* Fırat Tanış&Çiğdem Erken - Çakmak
* Beniamino Gigli - Bulabildiğim tüm eser yorumlarıyla
* Kalben’in yeni albümü

X