"Gonca Vuslateri" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gonca Vuslateri" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gonca Vuslateri

10’U UNUTMA

Eski bir hikayeye dokunma zamanı. Memleketin asma bahçesinde, büyük babaannem Atike Hanım ile oturuyoruz.

Kışa girerayak, öğle vaktinin sıcağı tadından yenmez.
Isınmaya çalışan bir gençliğin sönmeyen ateşi, tarihi yaşayandan dinlemektir.
Boyası kuruyup solan, el emeğiyle inşa edilmiş eski tip bir evin çardağındayız.
Kasım ayına az kalmış.
Eşin, dostun, akrabanın haddini bildirirken, yemek tarifinden evin eski haline kadar gitti sohbet.
Eski fotoğraflar çıktı.
O fotoğraflardaki, Sakarya’nın Yesari Asım Ersoy dinleyen, duası elinde, türküsü belinde, ayağında çocuğu, tarlada tütünü, bağında üzümü olan Türk kadınından başkası değildir.
Fotoğraflara bakınca fark ediyor ki, geçen yıl diktiği elbisenin kesimi yamuk olmuş.
Aynısını dikiyor Atike Hanım.
Bir yıl sonra herkes değişik giyinmişken, o bir yıl önceki kıyafetle.
Kahkahalar arasında fotoğraftakileri sayıyor: Bu Gürcü komşum, Rum komşum, Ermeni komşumuz. Bitmiyor komşular. Değişen yolları, insanları anlatıyor.
Dalıp dalıp gittiği yerlerden getirdiği cümleler hazine değerinde.
Sakarya harekatı sonrası kendi çocukluğunda tanıklık ettiği konuşmalardan bile geçiyor yolumuz. En merak edilen soruyu soruyorum.
“Babaanne! Atatürk’ü gördün mü hiç?”
“Bir kez gördüm. Kırgınım ben ona.”
“Neden?”
“Buradan geçeceği zaman sadece kendiminkileri değil, konu komşunun karanfiline kadar kopardım.
Bir kapı süsledim ki Hendek konuşur. Geçti kapıdan ama kapıya pek bakmadı... Kalabalıktı çok. (Kalabalıktı dediği tabii koca şehir, köylerden, kasabalardan, komşu şehirden koşan koşana...)
Üzüldüm tabii, o kadar karanfil köküne hesap vereceğiz öbür tarafta.”
Ah babaannem.
Karanfiller seni o gün affetti.
Ata’sına vermek için kopardığı çiçeğin köküne şefkatle sorumluluk duyacak kadar incelikli bir ruha kim saygı duymaz?
Nasıl ıslanıyor yanaklarım dinlerken.
Bu trajik ve romantik hayranlığın içinde, aslında bir vizyon var. Bir teşekkür var.
Smokin giymesi, zeybek dansıyla kendine hayran bırakması, insan sevgisi kadar hayvan sevgisi de taşıması, anaların elini öpmesi; inkılapları, matematik bilgisi, Müzeyyen Senar-Safiye Ayla hayranlığı; tiyatroyu yaşatması, Yahudi bilim adamlarına bile esir zamanında yardım eli uzatması, Türkiye’yi köle ve muhtaçlık duygusundan “kendine duyarlı”, emeğe saygılı bir bilince taşıması, savaşlar arasından çıkıp giyinip kuşanıp, kara tahtaya bir “f” harfi çizebilmesi karşısında elbette söylenecek söz yok.
Sevdiği şeyi yetiştiren, geliştiren biriydi çünkü Mustafa Kemal Atatürk.
Türkiye bu yüzden betonda açan çiçeklerle dolu.
Yıllar sonra babaannemin gözlerinin uzağı neredeyse hiç görmediği, vefatına yakın bir kış zamanıydı.
Karman çorman bir anın içinde, televizyonda sokaklarda eylem yapan gençlerin bir görüntüsü vardı.
Uzun uzun baktı ekrana.
Uzun uzun baktık.
Koca bir sessizliğin ve onca umutsuz bakışın içinde:
“Gençlere bak, ne güzel kutlama yapıyorlar” dedi ve devam etti:
“Atatürk olmasaydı bugün böyle gençler olmazdı.
Ahh canım içi. Bi bakmadın benim şu kapıya da!”
Bakmıştır babaanneciğim. Bakmıştır.
Bugüne kadar öngörmediği hiçbir şey olmadığına göre...
Senin karanfillerini kesinlikle görmüştür.
Vefayla... Şükranla....
Kasım, 2017...

10’U UNUTMA

10’U UNUTMA

X