"Füsun Saka" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Füsun Saka" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Füsun Saka

Füsun Saka

NLP İle Zihinsel Detoks

12 Temmuz 2019

Uzun yıllardır NLP Uzmanı ve Eğitmeni olan Cengiz Eren, NLP teknikleri ve değişim süreçleri hakkında bilgi verirken, “NLP İle Zihinsel Detoks değişim sürecinizi kendi kararlarınızla organize etmenizi ve hayatınızı yönetmeye başlamanızı kolaylıkla sağlayabilir” diyor. Peki hangi durumlarda NLP ile tanışmanızda fayda var? Eren’e göre; ”Kaza geçirdiyseniz, ameliyat olduysanız, bir yakınınızı kaybettiyseniz, doğum yaptıysanız, donup kaldıysanız, nedenini bilmeden ağlamaya başlıyorsanız, kendi saçlarınızı veya kaşınızı koparıyorsanız, sınavlarda bildiğiniz soruları cevaplayamıyorsanız, başkalarının ne yaptığını sürekli olarak sosyal medyadan takip ediyorsanız, iş ve özel hayatınızdan istediğiniz sonuçlara ulaşamıyorsanız, aşırı kilo alıp veremiyorsanız,karar veremiyor ve harekete geçemiyorsanız, sürekli sinirlenip patlamalar yaşıyorsanız, cinsellik yaşadıktan sonra gözyaşı döküyorsanız, uçak, deprem, panik atak benzeri korkularınız ve bunlardan sadece biri bile var ise. mutlaka bu yöntemle tanışmanız size yarar sağlayabilir.

Kaynaklarınızı yeniden kullanın

Zihinsel Detoks kişinin kendi kaynaklarını kullanabilmesi, farkında olmadan yaratılan sınırların ötelenebilmesi ve yaratıcılığın kullanılabilmesi amacı ile uygulanıyor. Bu şekilde kişi yeniden kaynaklarını kullanabilir hale geleceği gibi, panik atak, uçak korkusu, sınav stresi, deprem korkusu, depresyon benzeri durumlardan da kolaylıkla kurtulabiliyor. Bu değişim bu kadar kolay gerçekleşebilir mi? diye sorguluyorsanız, farkında olmadan gösterdiğiniz değişime direncin farkına varmanız gerekiyor.

Eren süreci özetlerken şunları söylüyor: “Beynimize aktarılan sayısız bilgi ve yaşadıktan sonra anlamlandırdığımız binlerce tecrübe var. Bu tecrübelerden bazılarını iyi bazılarını da kötü olarak hatırlıyor ve hatırladığımızda da geçmişte yaşadığımız duyguları yeniden ve yeniden artarak hissediyoruz. Bir de hiç farkında olmadığımız hayatımızı, yaşadığımız modeli etkileyen stratejilerin arka plandaki etkileri kişinin istenen sonuçlara ulaşmasını da engellediğinde durum biraz daha karışık gibi görünüyor olabilir. Ancak fark edilmesi gereken zihinsel sistemin mükemmel ve mantıksız çalıştığı. Sistem yaşadıklarımıza ait duyguları ve oluşan stratejileri kullandığı için benzer sonuçları almaya devam ediyoruz. Yaşanan tecrübelerin duygusal etkileri ortadan kalktığında ise sistem mükemmel çalışacağı için kişi kaynaklarına uygun ve istenen sonuçlara kolaylıkla ulaşabilecektir.”

NLP ile Zihinsel Detoks Sonuçları

Yazının devamı...

Hayatımızın İlk Altı Ayı Bugünkü Psikolojik Durumumuzu Belirliyor

28 Haziran 2019

Bağımlı anne çocukları

Kimi zaman çevremizde gördüğümüz bağımlılık sorunu yaşayan insanlar aslında bağımlı annelerin yetişkin çocuklarından başkaları değil. Sevdiği insanları kaybetmektense ölmeyi bile tercih edecek olan bu insanlar, psikiyatrinin acil vakaları olarak da adlandırılıyor çünkü çektikleri acı fiziksel acılardan bile fazla olabiliyor ve bu acılarını dindirebilmek için intiharı deneyebiliyorlar.

Terapistler, doğduklarında çevreleriyle hiçbir ilişkisi olmayan bebeklerin ikinci aydan itibaren çevresindeki diğer şeyleri fark etmeye başladıklarını ve özellikle de kendisine bakım veren birinci kişiyi tanıdıklarını belirtiyor. psikiyatrlara göre; ilk 6 ay bebeğin hayatındaki en önemli dönem. Bu dönemde bebeklerin kendilerine yönelik bir duyguları da (sevinmek, gülmek gibi) olmuyor ve kendisine kim bakıyorsa, o bakan kişinin duygularını ayna gibi yansıtıyor. Sonrasında bebek, kendi getirdiği özellikler ve yansıttığı duyguları karıştırarak kendine ilişkin bir ruhsal sistem yaratıyor. İşte bu noktada bebekle anne arasında kurulan ilişki, annenin bebeğin dilinden anlaması çok önemli. Çünkü bebekler kendisine bakan kişinin onun dilinden anlayıp anlamadığını fark ediyor.

Bağlanma sorunu

Anne yoksunluğunun bebekte, bebeklik depresyonu yarattığı pek çok araştırma ile kanıtlanmış. Bu bebekler yetişkin olduklarında davranış bozuklukları sergileyebilir, ilişki kurma sorunları olabilir, sosyal ilişki kurmada sıkıntı yaşar, başkalarının onları anlamadığını düşünür, kendileri de diğer insanları pek anlamaz ve temel güven duygusunu alamadıkları için kendileri dahil kimseye güvenmezler. Ve temel güven duygunuz yoksa, depresyon başta olmak üzere her türlü ruhsal soruna kapı açılıyor. İçe kapanma, çevreden kopma, yanlış ilişkiler kurma gibi sorunlar başlıyor. Kendini yetersiz, beceriksiz görme gibi durumlar gelişiyor. Bu kişiler her türlü yönlendirmeye açık oluyor.

Aslında bu çocuklar büyüdüklerinde iki temel farklı eğilim gösteriyor. Bir kısmı ilişki kuramayıp tamamen kendine dönük oluyor, selamı bile zor veren insanlar haline geliyor. Bir kısmı da çok fazla insanla ve sorgulamadan ilişki kuruyor.

FÜSUN SAKA

Yazının devamı...

Hamilelikte Annenin Psikolojisi Bebeği Etkiler mi?

7 Haziran 2019

Rahim bebeğin ilk dünyasıdır

İnsan dünyanın şekillenmesinde gerek doğum öncesi, gerek doğum sonrasında bir çok etken bir araya gelerek kişilik oluşumunu etkilemektedir. Yaşanan tek bir olay kişiliği oluşturmaz, örüntüsünü oluşturur. Cenin görebilen, duyabilen, tat alabilen ve yetişkin gibi olmasa da hissedebilen bir varlıktır. Nasıl ki hamileliği boyunca bir annenin sigara, alkol, bazı ilaçları almasının anne karnındaki bebeğe olumsuz etkileri varsa aynı şekilde annenin duygu ve düşüncelerinin de bebeğe olumlu/olumsuz etkileri olabilmektedir. Bebeğin anne karnında hissettikleri ve algıladıkları kendisiyle ilgili beklenti ve davranışlarını da şekillendirmeye olanak tanır, ayrıca doğduktan sonra çocuğun kendini nasıl gördüğü sonucunda oluşan davranış paternleri, bağlanma şekli kısmi olarak anne karnında aldığı mesajlarla temellenmektedir. Rahim bebeğe bir yuva olduğu gibi onun hayattan beklentilerini de oluşturur. Eğer sıcak ve sevgi dolu bir yer olduysa bebek için rahim, çocuk doğduktan sonra dış dünyanın da böyle olmasını bekleyecek ve güven duygusu gelişiminde, dışa dönük olmada ve kendine, başkalarına güven konusunda yatkınlıklarını belirleyecektir. Bunun aksi olduğunda rahim bebek için zor bir ortam olduğunda doğduktan sonra bebek dış dünyadan aynı şeyleri bekleyecek içe kapanık, şüpheci, kendine ve başkalarına güvensizlik eğilimlerini oluşturacaktır.

Dünyada prenatal (doğum öncesi) ve perinatal (doğum anı) psikolojisi olarak bilinen bu alanlar hamile annenin psikolojisi ve doğmamış bebeğin psikolojisini incelemektedir. Fetüsün anne karnında neler öğrenebildiği, nelerin onu etkilediği ve bunun yanı sıra neleri kayıt ettiğine dair araştırmalar yapılmaktadır.

Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; hamileliğinde aşırı strese maruz kalan anne adaylarının sadece kendisi etkilenmekle kalmıyor yaşadığı stresten anne karnındaki bebeği de etkileniyor. Bunun başlıca nedeni olarak yaşanan stres, korku, kaygı durumunda kortizol ve adrenalin hormonlarının plasenta aracılığıyla bebeğe geçebilmesidir. Sürekli stres altında geçirilen hamileliklerde bebeklerin; erken doğması, doğum kilosunun düşük olması, gelişiminin olumsuz etkilenmesi, doğum komplikasyonlarının artması, ileriki yaşlarında daha kaygılı bir yapıya sahip olabileceği saptanmıştır. Dr Stott 1300 çocuk ve ailesiyle yapılan bir araştırma sonucuna göre iyi gitmeyen bir evliliğin, rahimde oluşabilecek fizyolojik ya da duygusal zararı önemli etken olarak görmektedir. Yapılan çalışma sonucunda; zor bir evlilik yaşayan kadınların duygusal ya da fiziksel olarak zarar görmüş çocuk doğurma oranlarının güvenli, huzurlu, iyi ilişkileri olan kadınlara göre % 237 daha yüksek olduğu bulmuş ve araştırmanın bulgularına göre iyi gitmeyen ilişkiden doğan bebeklerin, huzurlu evlilikten doğan bebeklere göre 5 kat daha gergin ve korkak olduğu, 4,5 yaşlarında ise bu çocukların yaşıtlarına göre daha ürkek ve duygusal olarak anneye bağımlı olduklarını göstermiştir. Bu bağlamda gebelik sürecinde psikososyal desteğin düzeyi, ruh sağlığı ve fetüsün sağlığı açısından oldukça önemlidir.

Hamile ve doğum psikoloğunun önemi

Hamilelik süreci çok özel bir andır. Sadece fizyolojik değil, zihinsel ve psikolojik etmenleri de barındırır içinde. Hamilelik süresinde anne ve baba adayı kendi ebeveynlik ile ilgili süreçlerini, geçmiş ailevi deneyimleri ile birlikte düşlemlemeye başlar. Bebek ile ilgili düşlemler, hormonların etkisi, hamileliğin getirdiği fizyolojik, psikolojik değişimler ile birlikte anne adayında; bebeği ile ilgili kaygı, doğum ile ilgili korku ya da farklı kaygı ve korkular gelişebilir.

Yazının devamı...

Adrenalin İsteği ile Aldatma Arasında Bir İlişki Var mı?

23 Mayıs 2019

Aldatma üzerine araştırmalar

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre; kadınlar ‘aşık oldukları için’, erkekler ise karşı cinsin cazibesine kapıldıkları için’ aldatıyor. Erkeklerin yüzde 44’ü karşı cinsin fiziksel cazibesine kapılıyor.

Kadınlarda ise ‘aldatma sebebi’, yüzde 50’ye yakın oranla ‘aşk’.

Kadınların diğer ağırlıklı ‘aldatma sebepleri’ de evliliklerinde yaşadıkları mutsuzluk. Aldatma, ‘sevgililer’ arasında daha çok yaşanıyor. Evli çiftlerde aldatma oranı yüzde 21. Beraber yaşayan sevgililerde yüzde 51.

Mutsuzluk, hayal kırıklıkları tabii ki aldatmayı tetikliyor ama, çiftlerin birbirine sadakatsiz olmasında genetik faktörlerin etkili olduğunu ileri süren bilim insanları, sadakatsizliğe tek bir genin değil, üç ayrı kromozomda yer alan birçok genin neden olduğunu tespit etmiş. Ayrıca insanlarda adrenalinin yükselmesini arzulatan genlerin aynı zamanda aldatma eylemini de tetiklediği düşünülüyor. Yani beynimizde daha hızlı motosiklet kullandıran genle, sadakatsizlik yaptıran gen aynı.

Psikiyatr Armağan Samancı belli kişilik yapılarının aldatmaya daha eğilimli olduğunu belirtiyor. Samancı, “Bir grup insanın ilişkilerinde daha süreksiz olduğu, farklı ilişkilere kaydığı görülüyor ve yine bir grup insanın cinsel çekiciliğe çabuk kapıldığı da biliniyor. İnsanların kişilik özellikleri genler ve sosyal çevre tarafından belirleniyor. O nedenle aldatmayı belirleyen genetik özelliklerin olma ihtimali yüksek fakat bunun bir gene bağlanması doğru olmaz. Tek bir geni aldatmayı açıklama ihtimali düşük. Biliyoruz ki hem psikiyatrik rahatsızlıklar hem kişilik özellikleri çoğul genlerin fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor” diyor.

Kadını duygusal, erkeği cinsel aldatma acıtıyor

Yazının devamı...

Fobinizi Karşınıza Alıp İzleyin

15 Mayıs 2019

Şartlanmayla ilgili fobiler, özellikle çocukluk çağlarında yaşanan travmalardan kaynaklanabiliyor. Çoğunlukla realitede karşılığı olmayan fobilerin kimileri ise deprem gibi gerçek nedenlerden kaynaklanabiliyor. Psikiyatr Dr. Serdar Serdaroğlu “Hayatımız boyunca pek çok şeyden korktuğumuzu ancak, korkularımız ruh sağlığımızı ve hayatımızın dengesini bozmaya başlarsa ve korktuğumuz nesneleri, durumları hatırladığımızda bile kendimizi kötü hissediyorsak artık fobilerimiz ortaya çıkmış ve bizi yönlendiriyor demektir” diyor.

Yüzleşmek çok önemli

Fobiler hayatımızı kimi zaman kabusa döndürse de kurtulmak için kolay uygulanabilir yöntemler de var. Mesela fobilerimize konu olan, fobilerimizi yaratan olgularla yüzleşmek gibi. Psikiyatr Dr. Serdar Serdaroğlu, yüzleştirme yönteminin, öğrenilmiş fobilerde çok işe yaradığını belirtiyor. Yüzleşmeyi, bir duruma maruz kalmakla açıklayan Serdaroğlu, bu yönteme ilişkin olarak şunları söylüyor. “Kişi öncelikle, kendisini rahatsız eden bir nesneyi hayal ederek işe başlamalı. Buna imajinasyon diyoruz. Bunu yapmak gerekiyor çünkü kaygı duyulacak nesne görülmeden evvel, onu düşününce bile kaygının tüm belirtileri başlıyor. Bazen de panik atak bile yaşanıyor. Fobileri olan ve onlardan kurtulmak isteyenler, öncelikle kendisinin bu işi alt edemediğinin bilincine varmalı. ‘Bu korku nedeniyle, bu duyguları yaşıyorum’ diyebilmeli. Mesela örümcekten korkan biri aslında örümcek fikrinin yarattığı kaygıdan dolayı fobi yaşadığının ve o fikir aklına gelince heyecan duyduğunun farkına varırsa, kaygı sırasında olumsuz duyguların canlandığını bilir. Kişi bunu kavrandıktan sonra fobisine kaynak olan nesneleri, hayalinde en uzaktan en yakına doğru getirerek canlandırmalı. Sadece böceğe fobisi varsa hayalinde o böceği canlandırarak bu hayal sırasında duyduğu heyecanı sıfırlayana kadar buna devam etmeli. Sonrasında bir fotoğrafta o böcekle karşılaşarak ve fotoğrafı da uzaktan, yakına doğru getirerek heyecanının azaldığı noktaya kadar bunu yapmalı. Önce hayal ederek, hissedilen korku ve endişe sıfırlanıncaya kadar yaşanan bir aşama var. Sonra fotoğrafa bakabilmek aşaması geliyor. Yani önce soyut bir tedavi, sonra somut tedaviye geçmek gerekiyor. Fobiyle yüzleşme sırasında, hayal edilen ve sonra fotoğrafına bakılan böceğin kendisini, belki ölü olarak görmek ve ona dokunabilmek gerekiyor. Korkunun sıfıra indiği noktada dokunabilmek mümkün oluyor zaten. Ölü böceği de tabii ki yine uzaktan başlayarak yakına kadar getirmek sonra dokunmak lazım. Bazı fobik kişiler terapisiz olarak bu yöntemi kendilerine uygulayabilir ama kimi zaman terapistler de yardımcı olur. Bazen serotonin dengesini korumak için ilaçlar verilmesi gerekiyor çünkü beynin serotonin sistemindeki bozukluk, strese ve fobiye alt yapı hazırlıyor” diyor.

Fobilerin tipleri

Psikiyatr Serdaroğlu’nun iş yaşamı boyunca karşılaştığı fobilerin en çoğunun açık alan fobisi olduğunu söylüyor.

Açık alan fobisini, araba kullanırken tünelden, köprüden geçme fobisi, kapalı alan fobisi izliyor. Kapalı alan fobileri daha çok asansör ve uçakta ortaya çıkıyor. Kişi artık bu araçları kullanamaz hale geliyor. Bazıları ise bu araçlara biniyor ama diğerler insanlara göre aşırı heyecan yaşıyor. Uçak fobisinde en büyük sorun kapıların kapandığı an başlıyor, yani orada kapalı kalma duygusu onları korkutuyor.

Dünyada fobilerle ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarından ortaya çıkan bir gerçek ise en çok görülen fobilerin basit fobiler olduğu yönünde. Genellikle bir nesneye; böcek, kedi, fare, köpek, gibi belirli bir objeye ve özel duruma bağlı fobiler bunlar. Listenin ikincisi ise sosyal fobi ki bu daha kompleks bir fobi ve küçük yaşlarda çekingenlik ile başlıyor. Bu çocuklar çekingen sanılıyor ama bir süre sonra toplumdan uzak, içine kapanık oluyorlar. İnsanlar bu kişileri, soğuk kendini beğenmiş sanıyor ama onlar topluma girmekte zorlanıyorlar.

Yazının devamı...

İlişkide Tanıdık Olanı Seçerek Kaybediyoruz

8 Mayıs 2019

Daha çok kadınların verici davrandığı erkeklerin ise umurunda olmayan ilişkiler var. Bu problemi oluşturan nedir?

Kadının ve erkeğin ilişkide olma hallerinden bahsedersek; her ilişki kendi içinde farklı bir dinamiğe sahip ama burada bir tiplemeden, kendini feda eden insandan söz ediyoruz. Kadın tarafından bakınca insan niye fedakar olur? Bunun iki açıklaması var. İlişkiye devam edebilmek için hoşgörülü olmayı seçen biri ile acizlikten ilişki içinde kalan biri farklıdır. Hoşgörülü sadakat farkındalıkla yapılır ama bunu hiç istemesek de başka seçeneğimiz olmadığı yani çaresizlikten böyle yaptığımız bir durum da var. Ve çaresizlikten yapmakla bilerek yapmak arasında çok büyük fark var.

Razı gelmek ayrı rıza göstermek ayrı. Rıza bilinçli yapılır. Rızanın içinde kabul vardır. İlişkinin içinde kalmak istediği için, insan fedakarlık yapabilir bu ayrı. Kişi neden fedakarlık gösteriyor öncelikle bunun farkına varması lazım. Ben yeterince güçlü olsam bu fedakarlığı yapar mıyım? diye sormalı. Bunun içinse insanın kendine saygısının yüksek olması gerekiyor. Eğer benlik algım pozitifse duruşumla kendimden eminim demektir. Benlik değerinin düşüklüğünde ise bir başkasının beni yükseltmesini isterim ve onay ararım. İlişkilerde tercih yapabilmek için benlik değerimizi artırmamız lazım.

Sonu gelmeyecek ilişkiler hangileri?

Bizlerin mevcut beni, olmayı arzuladığı beni, bir de insanların bizi gözlediği benimiz var. İlişkilerin ilk zamanlarında mevcut beni geriye çekiyoruz. Bu çok kötü değil ama sonra ilişkiyi yaşandıkça ilk şaşkınlıklar başlıyor. Biz olmayan ve görülmeyen taraflarıyla ilk hayal kırıklıkları başlıyor. Biz aslında partnerimizi seçerken çok tanıdık birini seçiyoruz, bu kişiler aslında annemiz ve babamız. Sonra tanıdık olduğu seçilen kişide anne ve babamızda yaşadığımız hayal kırıklıklarını görünce tolere. O parçayı değiştirmeye çalışıyoruz ve konrtrol etmeye başlayınca ilk çatışmalar da doğuyor. Onda gördüğüm parçayı tolere edebilsem ilişki devam eder ama karşı tarafı değiştirmeye çalışınca ilişki dağılıyor. Ya da bu ilişkiye neden devam ediyoruz bu çatışmalara rağmen? bitmeyiş aslında kendi içimizdeki alt parçayı tolere edip iyileştirmediğimiz için bitmiyor, orada çözemediklerimizle sürdürüyoruz. İlişkilerdeki problemler kendi alt kimliklerimizden kaynaklanıyor.

Bağımlı bir kişilik örüntüsü var mesela. Bağımlıysam zaten yapışıyorum, terk edilmemek için her şeyi yapıyorum. Bağımlı bir kişi narsistik özelliklere sahip biriyle karşılaşırsa ilişki acı bir şekilde ama uzun sürüyor. Burada terk edilme korkusu olan taraf terapi alırsa ayrılabiliyor. Bizim ebeveynlerle kurduğumuz ilişki ileride ilişkimizi de belirliyor.

Mutluluk için döngüleri kırmak gerekiyor

Yazının devamı...

Çocuklarınızı İlişkinizden Uzak Tutun

2 Mayıs 2019

Uzmanlar, boşanan ama bir türlü boşanmayı beceremeyen tarafların bu durumu öncelikle kendi içlerinde sindirmeleri gerektiğini aksi halde kendileri de dahil olmak üzere çocuklarına ciddi zararlar verebileceklerini belirtiyor.

İlişki terapistleri, boşanma sürecinin bireysel, toplumsal sonuçları olan bir olgu olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor ve “eşlerden biri için evliliğin devam şartları (duygusal,cinsel vb...) ortadan kalksa bile diğeri değişik sebeplerle ‘biçimsel olarak’ evliliği sürdürmeyi tercih edebilir. Sosyal açıdan boşanmış bir birey olmanın getireceği güçlükler, ekonomik bağımsızlığın olmaması gibi etkenler, toplumuzda daha çok kadınlar açısından, boşanmanın önündeki engelleri oluşturuyor. Bazen aşırı bağımlı kişilik yapıları da sorunlu evlilikleri bitirmeye engel olabilir” diyorlar.

Ancak, boşanma sürecinde eşler kadar çocuklar da yaşanan olumsuzluklardan etkileniyor. Kimi zaman eşlerin, çocukları bir ’şantaj aracı’ olarak kullandıkları ya da onlara ’hakem rolü’ vermeye çalıştıkları da görülebiliyor. Bu tip yaklaşımlar sonunda çocuk kendisini yalnız ve güvensiz hissetmeye başlıyor...

Çocuk eşleri yakınlaştırmaz

Kimi sorunlu evliliklerde doğacak çocuğun, eşleri duygusal açıdan birbirine daha çok yaklaştıracağı, çatışmaları ortadan kaldıracağına inanılabiliyor. Oysa eşlerin beraber planlamadığı bir doğum, çoğu zaman sorunları daha karmaşık bir hale getiriyor.

Boşanma sürecinin ortaya çıktığı yaşa bağlı olarak çocuklarda çevre ile uyum sorunları, okul başarısında düşme, aile dışında sosyal guruplara yönelme, evden kaçma, alkol-madde kullanımı, alt ıslatma, konuşma güçlüğü, anksiyete ve depresyon gibi ruhsal ve davranışsal sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Bu durumda, anne-babaların yaşadıkları bireysel sorunları kontrol etmeleri ve bunu çocuklara yansıtmamaya çalışmaları, çocukları ailesel çatışmalardan uzak tutmaya gayret etmeleri yararlı olabilir. Buna rağmen sorunlar devam ediyorsa bir uzman yardımı almak doğru bir yaklaşım olacaktır.

Yazının devamı...

Hayat Devam Ediyor ve Aşk Acısı da Geçiyor…

24 Nisan 2019

Birlikteyken dünyanın daha dayanılır bir yer olduğunu düşündüren sevgiliden ayrılınca çekilen acılar, terk edilmenin dayanılmaz ağırlığı ve ayrılık acısıyla ölüm acısının psikolojik olarak neredeyse aynı etkileri göstermesi bilim adamlarını da araştırmaya itiyor. Kara sevda ya da aşk acısı üzerine son yıllarda araştırmalarını yoğunlaştıran bilim adamları, bazı insanların bir ayrılık durumunda neden daha fazla acı çektiklerini ortaya koydu.

Çalışmalar gösteriyor ki, çekilen aşk acısında beyin yapısı ve çocuklukta yaşanan korkular büyük rol oynuyor. Çocukluk yaşantılarında güvenli bağlanmayı yaşayamayanlar aşk acısını da kaldıramıyor ve bu acı gerçek anlamda depresyona yol açabiliyor. Bu insanlar terk edildiklerinde ya da ilişki sonlandığında kendisini değersiz, yetersiz, çirkin, başarısız hissedebiliyor. Ancak psikiyatrlar bu acıdan kurtulmanın yolları olduğunu belirtiyor. Onlara göre, aşk acısından kurtulmak için, öncelikle bu acının artık müdahale gerektirdiğini kabul etmek lazım.

Kişi ihtiyacı olanı aşk sanabilir

Psikologlar, aşk acısı ile kişinin geçmiş yaşantıların birebir ilintili olduğunu savunuyor. Okul öncesi çağdaki çocukların anne ve babaları ile kurdukları ilişkiler, onların gelecekte nasıl birer aşık olacaklarını da belirliyor: “Çünkü yaşam aktarımlardan ibarettir. Aşık olduğumuz kişiyi, kendi içimizdeki ilk gelişim süreçlerinin bizde bıraktığı izleri sembolize ederek değerlendiririz. Herkes bebeklik döneminden izler taşır. Dışarıdan aldığımız etkilere göre onlar bize ait bir örgütlenme ile karışım oluşturur ve bu karışımın tonları ilk yaşadığımız döneme ait yaşantılarla belirlenir. Bu süreç doyumsuzluklarla doluysa kişi ihtiyacı olanları aşk sanır. Kendini sevemediği için başkasını sevenler aşk acısını daha kuvvetli yaşıyor. Bu nedenle aşk acısını yenmenin yolu kendini sevmekten geçiyor.

Aşk acısına reçeteler

Aşk acısı depresyon halini alırsa mutlaka ve vakit geçirmeden bir psikolog ya da psikiyatra gidin. İlaç tedavisi ve terapi dünyaya farklı bakmayı sağlar.

Aşk acısı çektiği için intiharı düşünen bir kişi mutlaka birkaç ay sonra farklı düşünebileceğini de hatırlamalı ve çevresinden yardım almaktan kaçınmamalı.

Aşk acısı çektiğini bilen insan kendini dış dünyaya kapatmak yerine mutlaka yakın bulduğu insanların yanında olmaya çabalamalı.

Yazının devamı...