"Figen Batur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Figen Batur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Figen Batur

Festivalden ünlümsü manzaraları

25 Mayıs 2013

Dün Cengiz Semercioğlu’nun tüm hızıyla süren Cannes film festivali izlenimlerini okurken yüreğim cız etti. İçimden  “şimdi  Majestic Otel’in giriş kapısını gören masalarından birine oturup pembe şampanya yudumlarken fiyakalı arabalardan inen ünlülüleri dikizlemek vardı” diye geçmedi desem yalan olur.
Gerçekten de otelin giriş kapısıyla havuzu arasında konuşlanmış öyle beş altı masa vardır ki, asıl festival orada başlar, orada sürer, orada biter..Genellikle gedikliler tarafından kapatıldığından boş yer bulmak kolay değildir. Ama bulup da  oturulduğunda kazanılmış mevzinin en mücbir ihtiyaçları gidermek için bile terk edilmeyeceği kesindir.
Kapıya yanaşan afili arabalardan jet hızıyla inip otele dalan ünlülere bakmaktan insanın boynu tutulur.
Bir yandan bariyerlerin dışına kümelenmiş paparazzilerlerin ışık hızıyla geçen yıldızların kimler olduğu hakkında sizden medet uman soruları, diğer yandan uğruna can verecekleri starları şu fani dünyada bir kez olsun görebilmek umuduyla bekleşen hayranların çığlıkları yüzünden ne sohbet edebilir ne dedikodu yapabilir insan. Sadece bakar. Daha doğrusu bakakalır..
Ve yavaş yavaş  Cannes’a ısınır..Öyle ısınır ki önceleri “Aaa Mariah Carey! Aaa Gerard Depardieu! Bak bak Monica Belluci!” gibi nidalar eşliğinde yanındakine gösterdiği ünlüleri kapı komşusu gibi kanıksar ve ünlem yerini önce virgüle sonra da noktaya bırakır.
Soru işaretinin hakkını yemeyeyim ama. Bence festivalin en trajikomik noktalama işaretidir soru işareti... Kaşların kalkmasına, başların “hayırdır inşallah” diye sallanmasına neden olan bu işaretlerin müsebbibleri ünlü’msülerdir.Ya kendi ülkelerinde ünlü oldukları halde başka yerde tanınmayan ya da kendinden menkul bir biçimde kendini ünlü sanan bir küme Cannes sokaklarında, plajlarında, partilerinde mebzul miktarda bulunurlar. En kara gözlükleri takan, en kara arabalara binen, en fazla korumayla gezen de onlardır.Uluslararası basında tek bir kare fotoğrafları çıksın diye canlarını verecek oldukları halde paparazzi gördüklerinde sıtmaya tutulmuş gibi titreyenler de onlar...Bilmezler ki flaşlar festival boyunca sıradan vatandaş için bile çakar Cannes’da... İşinin ehli paparazzi ahalisi gelen geçenin fotoğrafını çekip  birkaç saat geçmeden çekilenin karşısına dikilir. Ve çektiği o tek kare için istediği meblağ öyle yüksektir ki uçuğun sadece dudakta değil tüm vücutta çıkmasına neden olabilir.
Festivalin en şaşaalı etkinlikleri ise partilerdir. Açıkta duran yatlardan kıyı şeridinde uzanan otellerin teraslarına, kumsalları parsellemiş çadırlardan tepelerde kiralanmış malikânelerin manzaralı bahçelerine kadar akla gelebilecek her köşede hemen her gece bir parti verilir. Davet sahipleri başta festival sponsorları olmak üzere büyük şirketler ya da başta Ruslar olmak üzere yeni zenginlerdir.

Yazının devamı...

Eğlencenin dünü, bugünü, yarını

18 Mayıs 2013

Geçen cumartesi oğlum ve gelinim birlikte Küçükçiftlik Parkı’na gitmek üzere yola koyuluyoruz.
Hava, şehir ahalisi hafta sonu keyfini gönlünce çıkarsın dercesine açmış, sokaklar insan almıyor, öyle kalabalık....
İnönü Caddesi’ne sapmamızla birlikte kaynamanın fokurdamaya dönüştüğünü fark ediyoruz...
Caddenin bir yanı statta oynanacak son maçta takımını desteklemek için gelmiş taraftarlar tarafından, diğer yanıysa çoluk çocuğu kaptığıyla kendini şehrin ilk gastronomi etkinliğine atmış İstanbullular tarafından işgal edilmiş durumda: Gastro İstanbul Festivali.....
Tam bir şenlik... Bayraklar, balonlar, şarkılara karışan marşlar eşliğinde seyyar satıcıları yarıp kendimizi parktan içeri atıyoruz. Caddedeki şenlik, içeride de berdevam. Birbiri yanına kurulmuş beyaz çadırların önünde kuyruklar uzayıp gidiyor, çimlere serpiştirilmiş masalarda tek kişilik yer yok. İnsanlar mutlu. Ve herkesin dilinde “Ne yemeli?’’ sorusu...
Haksız da sayılmazlar hani. Çadırların her biri İstanbul’un ünlü bir lokantasına ev sahipliği yaptığından seçim kolay değil. Yeme-içme ve eğlence sektöründen kimi arasan parkta. Şefler, işletmeciler... Bir o kadar da yerli ve yabancı basın mensubu.

HEY GİDİ GÜNLER HEY

Sadece yenip içilmiyor ama... Parkın orta yerine kurulu büyük çadırda bir dizi etkinlik de düzenlenmiş. Paneller, workshop’lar, sohbetler...

Yazının devamı...

Gel de gururlanma

11 Mayıs 2013

Kulakları çınlasın Müge Akgün ile unutulmaz bir Sicilya seferimiz vardır.

Bir hafta boyunca, kargacık burgacık yollarda günde 300 kilometre yaparak dağ tepe aşmış, adanın çiçeği burnunda taze ‘primeur’lerini tatmak için bağ bağ dolaşmıştık. Amortisörleri bozuk bir minibüsle üstelik... Yorgunluktan canımız çıkmış ama gıkımız çıkmamıştı.

Şikâyetin ş’şini etmemiş olmamız ne olağanüstü coğrafyadan ne de iyisi, kötüsü, ehveni, mükemmeli bıkıp usanmadan art arda tattığımız şaraplardandı.

Çok hoş insanlarla tanışmıştık o gezide. O gezide Walter’dan dinlemiştim bir şarap uzmanın ‘master’lık seviyesine ulaşmak için kat ettiği yolu, geçtiği evreleri, çektiği çileyi.

Yazının devamı...

Monaco’daki turnuva fotoğrafından atılma hikâyem

27 Nisan 2013

İki gazeteci yan yana gelmeyegörsün hemen politika konuşmaya başlarlar denir ya, yalan.
Politikanın p’sini konuşmadılar iki gün boyunca. Varsa yoksa hayat..
İnceliği, önceliği, getirip götürdüğü...
Hararetli konuşmalara serpiştirilen nasihat niteliğinde bir- iki cümle, “İnsan gün gelir aldığı zevkten sıkılır ama verdiğinden sıkılmaz” mealinde bir- iki şahane alıntı.
Günde üç değil, otuz üç kez ortaya atılan “şimdi ne yesek, ne içsek” sorusu..
Bir de hasır şapkaları takar takmaz ruha sinen Muhteşem Gatsby olgusu..

DOĞUŞTAN GATSBY

Tiril keten pantolonlarla uyumlu renkli keten atkılar, ala fortan foni gözlükler, panama şapkalar derken resmen Gatsby olup çıktı dünün Yemen gezgini, nehir kenarı dervişi, tavşan kardeşi…

Yazının devamı...

Boğaz kenarından brunch manzaraları

20 Nisan 2013

Pazar günü Four Seasons Bosphorus’un terasında oturmuş  bir arkadaşımı bekliyorum. Serin bir hava olmasına karşın içim içeride oturmaya el vermemiş, iki şal kaptığımla kendimi dışarıya atmışım. Brunch’ın başlamasına daha  yarım saat var. Garsonlar sessiz adımlarla seğirterek uzun masalara içinde çeşit çeşit peynirler, reçeller, zeytinler bulunan minik tabakları yerleştiriyorlar. Tabak yerleştirme işi bitince sıra kesme tahtalarına serpiştirilmiş şarküteri ürünlerine, sonra iri sepetlerde sergilenen envai çeşit ekmeğe geliyor.
Yere düşse kırılır hissi uyandıran kolalı beyaz kukuletalarıyla aşçılar terastaki ızgaraların arkasında yerlerini almış bir yandan ızgarlarının ısısını kontrol ediyor, diğer yandan av köpekleri gibi havayı koklayarak rüzgârın seyrini kolluyorlar. Olur da rüzgâr döner, duman müşterileri rahatsız eder diye beş farklı ızgaranın arkasında beş rüzgâr gülü var. Bir tek tatlı masasının arkasındaki ekip rahat. İlerleyen saatlerde onların da yan işinin serçeleri kovalamak olduğunu göreceğim.
İçerisi yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Önce yabancılar giriyor salona. Çoğu tek başına. Ellerinde iPad’leri, blazer ceketleri, yabancı gazeteleri sırrım gibi adamlar, kürdan gibi kadınlar... İçlerinde adına eşofman denen, bence evde ve spor salonu dışında giyilmemesi gereken mereti giymiş tek kişi yok. Bir süre sonra ehli keyif Türkler gelmeye başlıyor. Yaşlı ve genç çiftler, çoluk çocuk torun tosun kalabalık aileler... Çocuklar masalara oturmadan yan taraftaki çocuk bölümüne atıyorlar kendilerini. Türkler de gayet şık. Hatta kimisi yabancılardan daha şık. Aralarında ne süfli giyimli bir eleman ne öğle yemeğiyle akşam yemeğini karıştırmış bir kokoş var. Durmuş, oturmuş İstanbul ahalisi işte. Servis başlayınca yabancılar sushi bölümüne Türkler kahvaltı bölümüne seğirtiyor. O kadar da farkımız olacak elbet! Sabah kahvaltısını mutlulukla bağdaştıran bir ırkın ahvadıyız. Uzun yola çıktığımızda beyaz peynirimizi bile bavulumuza attığımız olur. Çiğ balığı ancak lakerda adı altında, rakının yanında yeriz ama kahvaltıda asla!

MADEM MEMNUNSUN BU ŞOV NEDEN?

Kimsenin acelesi yok, kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse diğer müşterilerle ilgilenmiyor. Saha çalışmama devam ederken arkadaşım geliyor, sohbete dalıyor çevreyi unutuyorum. Ta ki onlar gelene dek! Onlar dediğim 5-6 kişilik bir grupla gelen 8-10 yaşlarındaki iki çocuk. İstemeye istemeye yan masamıza oturuyorlar, suratlarından düşen bin parça. Hayli şişman genç bir adam “Bu kadar para veriyoruz bir masa açmıyorlar” diye yüksek sesle söylenmeye başlıyor. Belli ki kendisi masanın efendisi. Onun itirazına itiraz etmemeyi öğrenmiş aile fertleri suskun. Pavyon literatürüne hâkim olduğu masa açtırmak istemesinden, zengin olduğu külçe saatinden, otele aşina olduğu garsonlara adlarıyla hitap etmesinden, muktedir olduğu hançeresinden, edepsiz olduğu çevresindekilere zerre önem vermemesinden belli.
Sohbeti kesiyor ve arkadaşımla önceden sözleşmiş gibi aynı anda dönüp bıçkın duruşlu, sinsi gülüşlü, hırçın bakışlı bu adam da kim ola ki diye yan masayı izlemeye başlıyoruz. Birilerinin konuşmayı kesip kendine baktığını gören insan kendine bir çekidüzen verir değil mi? Ne gezer! Beyefendi tınmıyor.
Şef nazikçe masaya yaklaşıp biraz sonra içeride bir masanın boşalacağını söylüyor. Boşalıyor da gerçekten bir iki dakikaya kalmadan. İçeriye geçebilecekleri söylendiğindeyse kılçıklı kılını kıpırdatmadığı gibi gevrek bir gülmüsemeyle terasta kalacaklarını buyuruyor. Peki madem memnunsun oturduğun yerden, ortaya koyduğun bu şov neden?

Yazının devamı...

Biraz edep yahu!

13 Nisan 2013

lağanüstü bir kadındı. Komik, sevecen tembel ve takıntılı. Biraz da koca şımarığı. Nereye giderse gitsin çekim merkezi olur, bulunduğu meclisin odak noktasına kurulurdu. Güzel değildi oysa. Hamarat, titiz, fedakâr gibi nedense biz kadınların hanesine yazılan sıfatlarla da taçlanmazdı adı. Gene de müthiş sevilir, sayılır, kadın- erkek, küçük- büyük herkesin hayranlığını kazanırdı.
Akıllıydı, zekiydi, cömertti. Ama onun asıl silahı diliydi. Kendine özgü bir dili vardı.
Konuşmasını deyimlerle süsler, tekerlemelere bayılır, kafası atmayagörsün duyanları gülmekten kırıp geçiren tuhaf küfürler ‘inci’lerdi. ‘Bedir Hanım vecizeleri’ adını taktığım ve patenti kendine ait özlü sözleri biz aile bireylerinin diline de pelesenk olmuştu ama hiç birimiz onun kadar renkli, edalı ve oynak konuşmayı beceremediğimiz için boynuz kulağı hiç geçmedi.
Dün televizyonlarda edep tartışmalarını izlerken aklıma düştü gene... Bir gün artık aklına ne geldi, zihnine kim düştüyse durduk yerde “İnsanın vicdansızından korkarım ama edepsizinden tırsarım” demişti. Küçük aklım onun kadar güçlü bir kadının nasıl olup da birinden korkabileceğini almadığından aval aval yüzüne bakmış “Nasıl yani?” diye sormuştum.  Bunca yıl geçti, verdiği cevap aklımda mıh.
“Vicdansızlık doğuştan gelir, edepsizlik sonradan edinilir” demiş ve eklemişti: “İkisi de bir tür illettir, ikisi de insanın yakasına yapışmayagörsün adamı terk etmez, gel gör ki biri sirayet eder diğeri etmez.” Vicdansızlığı bir imalat hatası gibi görüyordu. Bir tür fitrat bozukluğu, kötü tohumdan olmalık, bir tür sakatlık... Edepsizlikse mayalı hamur gibiydi onun için. İnsan egosu şımartıldıkça kabarıyor, kabardıkça ya yumuşacık oluyor ya cıvıyıp haddini aşıyordu...
“Vicdansız adam diğerlerini kahreder, edepsiz mahveder” derdi.
Ona göre vicdansız doğulurdu ama olunmazdı. Edepsiz doğulmayıp olunduğu gibi. Allah esirgedi de bu günleri görmedi.

Yazının devamı...

Parklarda piknik adabı

5 Nisan 2013

Yağmur sonrası nasıl mis gibi toprak kokusu sarar etrafı işte iki haftadan bu yana öyle buram buram bahar kokuyor hava.
Arka bahçeye bakıyorum, mağrur manolyanın gölgesinden sıyrılıp boy atmayı başarmış mor salkımların, hanımellerinin eli kulağında, ortancalar desen pıtırcığa kesmiş ha patladı ha patlayacak.
Belediyenin ağaç budama adı altında yaptığı kıyıma ne kadar sinirleniyorsam çiçeklere duyduğu ilgiye de bir o kadar seviniyorum. Yaz- kış yol boyları, parklar, hatta elektrik direklerinin tepeleri hep çiçekli.
Eskiden yurtdışındaki çiçekli şehirleri gördüğümde resmen burkulurdum. Çok değil on yıl öncesine kadar çiçekli park mı vardı bizde? Yoktu. Çiçek dediğin ya pencere önünde ya balkon köşesinde ya arka bahçede olurdu. Ön bahçelere, halka açık yerlere ekilmez, ekilse de keyfi sürülmezdi. Açmasıyla koparılması bir olurdu çünkü. Hâlâ pek çok parkta “çimlere basmayınız, çiçekleri koparmayınız” diye uyarı levhaları duruyor gerçi ama sanırım eskisi kadar hoyrat değiliz artık. Koparmamayı öğrendik.
Bir de o güzelim parklarda keyifli zaman geçirmenin âdâbını öğrenebilsek.
Şu mangal konusu çok yazıldı çizildi ve yasaklandı da ama her yasak delinmek içindir diye düşündüğümüz için olsa gerek mangal sevdamız bitmiyor.
Pazar günü evin bitişiğindeki parkta sırtını lalelere dönüp oturmuş tam altı aile cızır cızır mangal yapıyor, koku ve duman lodosun da etkisiyle tüm mahalleye yayılıyordu. Yayılan bir tek koku olsa neyse de o müzik yok mu o müzik... Avaz avaz çalan, işte o çile çekilir gibi değildi. Tek şarkı olsa amenna ama her biri sonuna kadar açılmış farklı farklı şarkılar çalıp durdu gün boyu. Ne zaman ki güneş battı, evli evine, köylü köyüne gitti, pencereyi açmak mümkün olabildi.

Yazının devamı...

Her masa başlı başına bir sahne oyunu âdâbına göre izle

30 Mart 2013

O kadar heyecanlı ki gerçek düşüncemi söyleyemiyorum. Uğraşmış, didinmiş, para biriktirmiş, yer ayırtmış. Aklına koymuş, birinci evlilik yıldönümlerinde eşine sürpriz yapacak, Paris’e gidecekler. “Tam altı aydır uğraşıyorum Figen Hanım” diye anlatıyor çektiği çileyi. Aklına ben düşmüşüm. Bana soruyor otel iyi mi değil mi, gitmeyi düşündüğü yerler denemeye değer mi değmez mi diye. Birkaç adres önermemi, bir güzergâh çizmemi rica ediyor. Bir de yer ayırttığı ve yolculuğun en pahalı kalemini oluşturan lokantanın ne menem bir lokanta olduğunu soruyor. Ne giyilecek, hangi yemek seçilecek hangi şarap içilecek? Bir şekilde Paris muhtarı olduğuma inanmış!
Seçtiği Michelin yıldızlı restoran L’Ambroisie, genç bir çift için, böylesi bir kutlama için fazla ciddi bir yer. Bu düşüncemi söylemiyorum elbette benden medet uman gence. Belli ki hayatında ilk kez gidiyor böyle afili bir yere.

PAHALIDIR AMA KAZIK ATMAZ
“Kalacağınız oteli bilmiyorum” diyorum ama lokanta için izin istiyor, sorup soruşturup ona döneceğimi söylüyorum. Sonra da şöyle bir mail atıyorum kendisine:
“Sevgili Mert, L’Ambroisie’un internet sayfasına girdim ve şimdiki mönüsünü inceledim. İzin verirsen cevabım sadece söz konusu mekan için değil bundan böyle gidip yemek yiyeceğin tüm diğer Michelin yıldızlı lokantalar için olsun.
Üç Michelin yıldızlı lokantalar kasıntı yerlerdir. Noma hariç.
Kapıcısından somelyesine, şefine kadar çalışan herkes asık suratlı ve kibirlidir, aldırma. Ne de olsa Amerikalılar ve Japonlar racona çomak soktu. Avrupa’nın en kibirli şefleri bile geçmişte yolda gördüklerinde tüylerini diken diken edecek zengin müşterileri ağırlıyorlar şimdi mekânlarında. Senin de o müşterilerden biri olduğunu unutma. Yalnız kasmayayım derken kasanın arkasına ‘Müşteri velinimetimizdir’ levhası asan muhallebicide davrandığın gibi de davranma. Sakın ola aylar önceden ayırttığın masanı, gözüne daha afili gözüken bir masa için değiştirmeye kalkma. Ortada sahne olmadığı gibi her masa bir sahnedir böyle lokantalarda. Gösterinin tadını kaçırma. Işığın ve varsa -ki çoğunlukla olmaz- müziğin dozuna karışma. Masada tuzluk biberlik olmayacak, bunu bil. Bu, şefin konuklarına her lezzeti tartarak pişirdiği anlamına gelen bir hatırlatmadır. Elzem değilse isteme. Çantadan acı biber filan çıkarıp da dudak bükülmesine neden olma. Egoları hayli şişkin şefler arasında Gordon Ramsey gibi delilerin olduğunu, kafası attığı takdirde seni fena halde hırpalayabileceğini de yaz aklının bir ucuna.

MASADAKİ GÜMÜŞLER KORKUTMASIN

Yazının devamı...