"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Elektrikli scooter soruları

1 Mayıs 2017

İki yakın dostun elektrikli scooter’a binmeleri 19 Nisan’da Kelebek’in manşetindeydi. “Ozan’la Cem çocuk gibi” haberini gören Nuri Aka adlı okurdan o gün e-posta aldım. “Haberde söz edilen Cem Yılmaz’ın elektrikli bisikleti/elektrikli scooter’ın nereden alındığı (varsa Türkiye distribütör veya ithalatcısı ) hakkında bilgi verilmesini rica ederim” diyordu. Bu okura yanıt vermedim. Cem Yılmaz tanıtmış olsa da o scooter satışına yardımcı olmak gazeteci olarak bizim işimiz değildi.

Fakat aradan dört gün geçmişti ki, Kelebek’te yeni bir haber çıktı bu konuda. “Kamil’e reklam turları” başlıklı bu haberde “Cem Yılmaz ve Ozan Güven’in İstanbul sokaklarında elektrikli scooter’la dolaşmalarının nedeninin reklam olduğu” belirtiliyordu. Yılmaz ve Güven’in, yeni bir mağaza açan oyuncu arkadaşları Kamil Güler’e destek olmayı amaçladıkları anlatılıyordu.

Buraya kadar sorun yok. Ama haberde Güler’in açtığı mağazanın adına ve bulunduğu semte de yer verilmişti! Böylece hem o scooter’ı tanıtmış hem de almak isteyenlere adres göstermiş olduk.

Başlıkta “Amaç reklam” deyip, hemen altındaki haberde Yılmaz ve Güven’in “reklam” amacını gerçekleştirmek bir çelişki değil mi? Merak ettim, o haberde o mağazanın adı ve semti olmasa haber ne kaybederdi? Ya da tersinden soralım; mağazanın adı ve adresini neden yazdık?

YILIN OTOMOBİLİ

CNN Türk’teki, “Parametre” programında Deniz Zeyrek, “Otomotiv muhabirleri, yılın otomobilini seçmiş” diye başladı sözlerine. Ebru Baki telaşla sözünü keserek “marka söylememesi” uyarısında bulundu. Zeyrek de otomobilin markasını söylemeden devam etti yorumlarına.

Oysa aynı gün, o otomobilin markası, modeli, Hürriyet’in birinci sayfasından fotoğraflı olarak duyuruluyordu. Ekonomi bölümündeki haberde de “yılın otomobili”nin markası ve modeli başlığa çıkarılmıştı.

Eminim o haberi okuduktan sonra programı izleyen Hürriyet okurları şaşırmıştır. Ama bu sadece CNN Türk ve Hürriyet’e özgü bir uygulama değil. Genel olarak, televizyonlarda marka verilmiyor, gazetede ise rahatlıkla yazılıyor. RTÜK yasasındaki

Yazının devamı...

Söyleşide doğrular söylenmiyorsa

24 Nisan 2017

Ardından tam altı okurdan, Bozovalı’nın söylediklerinin doğru olmadığını öne süren e-posta geldi. Bunun üzerine Sadi Özdemir ve Derya Bozovalı’yı arayarak, okurlardan gelen iddiaları ilettim. Bozovalı, tüm iddiaları yalanlarken, söylediklerini kanıtlayacak belgeleri bana ileteceğini söyledi. Ama ilk aradığım 28 Mart tarihinden bugüne kadar defalarca telefonla konuşmamıza ve WhatsApp ile yazışmamıza rağmen söz konusu belgeleri göndermedi.

 

14 Mart’ta yayınlanan söyleşiyle ilgili onca soru işareti varken daha fazla bekleyemezdim. Bozovalı’nın söyleşide söylediklerine ilişkin iddiaları okur temsilcisi olarak ben araştırdım ve şu sonuçlara ulaştım:

 

 JP Morgan’da CEO’lık yapmamış- Bozovalı, söyleşide “9 yıl JP Morgan’da çalıştım ve CEO’luğa kadar yükseldim” demişti. Bu kadar büyük bir uluslararası kuruluşun zirvesine yükselen bir Türk kadının başarısı gizli kalmazdı. Ama araştırmalarımda Bozovalı’nın JP Morgan’da çalıştığına dair hiçbir veri bulamadım. Bu durumu kendisine iletince “JP Morgan değil ona bağlı Newyork Carp. Company’de çalıştım” dedi. Böylece bu konuda gazetede yayınlanan bu sözlerinin gerçeği yansıtmadığı netleşmiş oldu.

 

 Yusufeli’nde krom madeni yok- Bozovalı, söyleşide Artvin/Yusufeli’nde, Kanadalılarla ortak krom madeni işlettiklerini belirterek, “17 milyon dolarlık teknoloji yatırımı yaptık. Bu yatırımla önceden bir ton topraktan 3 gram krom çıkarken şimdi 23 gram çıkıyor. Madenimizde 140 kişilik istihdamımız var” demişti. Bozovalı’nın bu sözleri garip. Zira krom madenlerinden çıkarılan cevherin zenginliği gramla değil yüzde oranıyla ifade ediliyor. Krom, altın gibi gramla çıkarılacak kadar değerli bir maden değil.

Yine de Yusufeli’nde aktif bir krom madeni aradım ama bulamadım. Yusufeli Belediye Başkanı

Yazının devamı...

Pohpohlayan da normalleştiren de biziz

17 Nisan 2017

Ama sorgulamak, söylenenlere şüpheyle yaklaşmak o kadar unutulmuş ki, Ali Ağaoğlu’nun BBC’nin çektiği Türkiye belgeselindeki bu sözleri de peşinen doğru kabul edildi; tartışma “Kuveyt Kraliçesi” üzerinden sürdü gitti.

Halbuki Kuveyt, bir krallık değil, emirlik. Kuveyt Emiri Şeyh Sabah Ahmed Cabir el Sabah’ın eşi Şeyha Fitooh, 1990 yılında hayatını kaybetmiş; Emir bu tarihten sonra da yeniden evlenmemiş.

Olmayan bir kraliçeden bahseden Ağaoğlu, daha sonra Kuveyt’ten özür diledi ama o sözlerinin gerçek muhatabının kim olduğu da belirsiz kaldı. Zaten çoğunlukla Ağaoğlu’nun söz ve davranışları irdelenmeden yayınlanıyor.

Bu kez tepkinin asıl nedeni “O çantalar değil, o çantaları taşıyanlar benim malım” cümlesini sarf etmesiydi. Haklı olarak çok eleştirildi bu yaklaşımı.

Birlikte olduğu genç kadınları kendisinin “malı” olarak gören bu anlayış, Kelebek’te geçen pazartesi günü yayınlanan Magazin Konseyi’nin de gündemindeydi. Ağaoğlu’nun “eşyalaştırdığı kadınlardan da özür dilemesi gerektiğini” savunan Melike Karakartal’ın değerlendirmesi dikkat çekiciydi. “Ağaoğlu’nun hayat tarzının normalleştirilmesine karşıyım” diyor, “Türkiye’de magazin dünyasının onun hem eşleriyle hem kız arkadaşlarıyla olan hallerini normalleştirdiğini” vurguluyordu. Önemli ve yerinde bir saptama. Bir de Pucca’nın, 2 Nisan’da Hürriyet Pazar’da yayınlanan yazısından bir bölüm okuyalım:

“... Ağaoğlu’nun ‘ortanca hanım’ muhabbetleri de çok konuşulmuştu. Ama işte, üniversitede gençlerin yan yana gezmesine izin vermeyen, sevgililik denilen şeyi ahlaksızlık olarak gören toplumumuz, Ağaoğlu ve onlar gibi birkaç kaymak tabakaya nedense büyük kıyak çekti.

Onlar nikâhsız yaşayabilir. Sevgililerinin tangalı fotoğraflarını her tarafta sergileyebilir, istediğinden çocuk yapabilir. Özel hayatı onu ilgilendirir. Allah insanı ballı yaratmasın, işte her taraftan pohpohlanıyorsun, ne yapacaksın?”

Pucca

Yazının devamı...

Türkçeye saygı

10 Nisan 2017

Her dil yanlışı bir Türkçe cinayeti aslında. Gazetede yazım hataları ve Türkçenin yanlış kullanımlarından özenle kaçınmak şart. Okura saygının ve kaliteli gazeteciliğin de gereği bu. 

Ayrıca her medya kuruluşunda yazım kuralları konusunda bir bütünlük olmak zorunda. Sözcüklerin, kısaltmaların yazımı ve işaretlerin kullanımı konusunda sayfalar, bölümler arasında farklılık olmamalı. Son zamanlarda Hürriyet’te rastladığım yazım yanlışları ve yazım birliği sağlanamayan dil sorunlarına birkaç örnek vermek istiyorum:

Arttırma: Bu yanlış bir yazım. Bir şeyin artmasını sağlamak, çoğaltmak, tasarruf etmek anlamlarına gelen sözcük tek “t” ile “artırma” biçiminde yazılır. 

Tek tırnak: Bir alıntı içinde başka bir alıntıyı göstermeye yarar. Tek tırnak çift tırnak olan yerlerin içinde kullanılır; kendi başına kullanılmaz. Başlıklarda ve haberlerde tek tırnağın bağımsız olarak kullanılması yanlış.

Geçtiğimiz hafta: Zamanı biz geçmeyiz, zaman geçer. O nedenle “geçtiğimiz” yerine “geçen ay”, “geçen hafta”, “geçen gün” denilmeli.

Tane: Adet anlamındaki bu sözcük cansızlar için kullanılır. Ancak siyasetçiler ve hatta bazı gazeteciler, insanlar için de “tane” diyor ve bu yanlış haberlerde aynen tekrarlanıyor.

Sayılar: Tek rakamlı sayıların yazıyla, çift ve daha fazla haneli olanların ise rakamla yazılması okumayı kolaylaştırır. 5 yerine beş yazmak, on beş yerine 15 yazmak gibi. 

Bileşik sözcükler:

Yazının devamı...

Kopya çekme adabı

3 Nisan 2017

“16 Nisan’da yapılacak referandum için FETÖ ile birlikte ‘hayır’ cephesinin başını çeken PKK’nın, seçim güvenliğini tehlikeye atmasının önüne geçilecek.”

Referandumda “Hayır” kampanyası yürütenleri suçlayan, töhmet altında bırakan böyle bir ifade kullanılması vahimdi. Referandumda “evet” ya da “hayır” demek demokratik bir haktır, iki tercih de saygıyla karşılanmalıdır.

Daha önemlisi, gazeteciler haberlerinde “sıfat” kullanmaz, kimseyi yargılamaz; referandum ve seçim gibi demokratik karar süreçlerinde taraflar arasında adil davranır. Gazetecinin işi insanlara karar vermelerini kolaylaştıracak bilgi vermektir; propaganda yapmak değil.

Hürriyet internette “hayır” görüşünü savunanlar aleyhine böyle bir cümlenin yer almaması gerekirdi. Ama bu cümle, Sabah gazetesinin internet sitesindeki haberle birlikte alınmış. İki saat kadar da yayında kalmış. Odatv’nin “Hürriyet ne yazdığının farkında mı?” haberinde yönelttiği eleştirinin ardından bu cümle haberden çıkarılmış.

Sabah internet böyle bir cümleyi gazetecilik anlayışına uygun bulabilir ama Hürriyet için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hürriyet açısından sorun, Sabah’ın haberini kopyalamakla başlamış. Haber kopyalanırken o cümle fark edilmemiş ya da doğru olduğu düşünülerek çıkarılmamış! Ama her iki durumda da vahim ve yeni sorunlara yol açabilecek potansiyel bir tehlikeye işaret ediyor.

Başka sitelerden içerik kopyalamakta her zaman böyle bir risk vardır. Ya dikkatle redakte edeceksiniz ya da hiç kopyalamayacaksınız. Hürriyet gibi bir gazetenin kendi içeriğini üretmesi ve kopyalamaması, çizgisini ve değerlerini koruması, farkını okura yansıtması açısından en güvenilir yöntemdir.

 

AYNI ŞİRKETİN ALTINCI DAVETİ

Yazının devamı...

Avrupa fobisi

27 Mart 2017

Kriz boyunca tansiyon yüksekti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım başta olmak üzere yöneticiler, hayli sert açıklamalar yaptı. Ağır suçlamalarda, tanımlamalarda bulundular. Karşıdan da sert yanıtlar geldi; kriz Almanya ve Hollanda’yı aşıp Türkiye-Avrupa sorunu haline dönüştü. 

Bu tip gerilimlerin ne kadar devam edeceği, ne zaman yatışacağını kestirmek zor. Hatırlarsınız, Rusya ile gerilen ilişkiler hiç beklenmeyen bir anda normale dönmüştü. Peki, Rus halkında o zaman somut örneklerini gördüğümüz Türklere karşı kızgınlık ve nefret de yok oldu mu? Sanmıyorum. Halklar arasında atılan kötücül tohumlar o kadar kolay yok olmaz.

O nedenle Avrupa ile yaşanan krizde de asıl üzerinde durulması gereken, halklar arasında yarattığı hasar. Politikacıların söylemi ne olursa olsun, biz gazetecilerin, krizi halklar arasında düşmanlık ve nefrete dönüştürmemeye dikkat etmesi gerek. Bu duygular yerleşirse sonuçları ağır olur.

Ama maalesef bu kriz boyunca medyada halklar arasında düşmanlık yaratmamak için özen gösterildiğini söyleyemiyorum. Gazetelerin birinci sayfalarından bazı örnekleri hatırlayalım:

“Nazi köpekleri”“Çirkinleştiler”“Irkçı köpekler”“Hollanda haydut devlet”“Bunlar Nazi kalıntısı faşist”“Faşist Avrupa”“Çocuklara Nazi zulmü (Almanya her yıl 10 bin Hasan’ı Hans yapıyor)”“Hilal korkusu”...

Bu tür başlıklar ve benzer içerikteki yazılar, Avrupalı politikacıların yaptıklarını, Avrupalı insanlara mal ediyor. Genellemeler üzerinden bütün Batılılara ve Hıristiyan dünyasına karşı nefret söylemi geliştiriyor, ayrımcılık yapıyor. Düşmanlık tohumları ekerek, Türkiye kamuoyunda “Avrupa fobisi” oluşturuyor.

Oysa bir yandan son yıllarda Avrupa ülkelerinde gelişen “İslamofobi”nin arttığı yazılıp çiziliyor. Şimdi Müslümanlara dönük ayrımcılığın karşısına “Avrupa fobisi” ile çıkmak da yanlış. Hem bu fobinin gelişmesi “İslamofobi”yi de besleyip büyütebilir.

Biz gazeteciler çatışmacı bir dil değil barış ve hoşgörü dilini kullanmalıyız. Nefret söylemi gazetecilik ilkelerine aykırı... 

Yazının devamı...

Ronaldo söyleşisi

20 Mart 2017

Ancak Twitter’dan yazan Cevat Kaptan adlı okur, aynı söyleşinin Sabah’ın magazin eki Günaydın’da da çıktığına dikkat çekiyor, “Altına bir de ‘Sponsor haberi’ yazsanız iyi olur” diyordu. Elektronik posta gönderen Müzeyyen Huş da “Gökhan Kimsesizcan kendisi mi Ronaldo ile buluşmuş, yoksa Türk Telekom mu oraya götürmüş? Neden bu konuda bilgi vermiyor?” diye soruyordu. Günaydın’a baktım, okurun söylediği gibi, Ronaldo söyleşisi orada da Mevlüt Tezel imzasıyla manşetteydi. Başlık da hemen hemen aynıydı. “Dünyanın en fanatik taraftarı Türkler.” Mevlüt Tezel de “Madrid’de Ronaldo ile buluşup röportaj yapma fırsatı buldum” diye yazmıştı ama Günaydın ve Kelebek’teki soru yanıtlar neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynıydı. Sadece soru-yanıtların sıralaması değiştirilmişti.

Öncelikle gazetecilikte okura doğru ve eksiksiz bilgi verilmesinin zorunlu olduğunu hatırlatmalıyım. Ronaldo söyleşisinin bir grup gazeteciyle birlikte yapıldığı yazılmalı, sadece Kelebek’in sorularını yanıtladığı gibi yanlış bir izlenim verilmemeliydi.

Ayrıca Doğan Yayın İlkeleri, bu tür gezi haberlerinde “gezinin davet olduğunun mutlaka belirtilmesini” öngörüyor. Kimsesizcan’ın bu yazısında ise bu geziye Türk Telekom’un davetiyle gidildiği, gezinin masraflarını da bu şirketin karşıladığı belirtilmemiş. Bu da ikinci eksiklik.

Gezinin davet olduğunun belirtilmesi, okurun doğru bilgilendirilmesi ve yazının niteliğinin kavranabilmesi açısından önemli.

ÇÖZÜNEBİLİR KAHVENİN RİSKİ

MÜGE Akgün, “Zıtlıklar ülkesi: Meksika” başlıklı yazısında “N... firmasının davetlisi olarak gittiğini” belirttiği geziyle ilgili izlenimlerini kaleme almıştı. Kelebek’te yayınlanan yazıda bu firmanın ürettiği “çözünebilir kahve” de anlatılıyordu.

Bir gıda şirketi sahibi Mustafa Kahramanoğlu, Akgün’ün 25 Şubat’ta yayınlanan bu yazısını “tek yanlı, örtülü N... firması reklamı ve çözünebilir kahve aklama mecrası” diye eleştirdi. Kahramanoğlu’nun eleştirisi özetle şöyle:

“Çözünebilir kahvelerin sağlıksızlığından hiç söz etmemeniz yadırganacak bir durum. Çözünebilir kahvelerin toksik ‘Acrylamide’ içerdiğinden habersiz bir şekilde saf kahve özünden söz etmeniz büyük bir aldatmaca. Bir marka olan N... adı kullanılarak ‘N... nasıl üretilir’ denmesi de ayrıca eleştirilecek bir konu.”

Yazının devamı...

İnsan hakları haberleri

13 Mart 2017

Bu konuda çarpıcı bir örnek de Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’dan geldi. Fincancı, geçenlerde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği panelde, “Bir süredir medyada insan hakları haberlerinin sınırlı biçimde yayınlanması ve kapatılanların tam da insan hakları haberleri yapan yayın organları olması nedeniyle 2016 dokümantasyonunu yapamadık” dedi. Fincancı ile görüştüm, bu sözleriyle ilgili bilgi aldım: “Vakıf olarak ‘Günlük İnsan Hakları Raporları’ hazırlıyoruz. Bu raporların yayınlandığı web sayfamıza bakarsanız, Ağustos 2016’dan başlayarak günlük raporlarımızın düzensizleştiğini ve kasım-ocak arası olmadığını görebilirsiniz.

Ayrıca 16 Ağustos 2015-16 Ağustos 2016 arasında sokağa çıkma yasağı uygulanan illerde ölüm sayıları verilirken, son raporda ocak ayına kadar yalnız sokağa çıkma yasağı uygulamalarına yer verilebildi.”

Vakıf günlük raporları, günlük gazeteleri, haber ajansları, internet siteleri ve sosyal medyayı tarayarak hazırlıyormuş. Son aylarda insan hakları ile ilgili haber akışında problemler başlamış; medyadan günlük raporlar için veri bulamaz olmuşlar. Aslında Fincancı’nın yakınmasına şaşırmamak gerek. Her gün onu doğrulayan yeni örneklere tanık oluyoruz. Son olarak 19 Şubat’ta, Nusaybin’e bağlı Kuruköy’de sokağa çıkma yasağı koyuldu ve Silahlı Kuvvetler operasyona başladı. Sosyal medyada, orada insan hakları ihlalleri olduğuna dair çeşitli iddialar ortaya atıldı, ama aradan günler geçmesine rağmen biz gazeteciler ne Kuruköy’e girebildik ne de orada olup bitenleri araştırıp okurlarımıza aktarabildik.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu da “Güneydoğu’da yürütülen terörle mücadele operasyonlarında insan hakları ihlalleri olduğu”nu öne süren bir rapor hazırladı. Türkiye medyası, soruşturulması çağrısında bulunulan insan hakları ihlalleri konusunda okurlarını ne kadar bilgilendirmişti? Bütün bunlar bir gazetecilik açığına işaret ediyor.

TEK YÖNLÜ ZİRVE

HÜRRİYET’in düzenlediği “7. Gelişen Bölgeler Zirvesi”ne katılan gayrimenkul sektörü temsilcileri ve kamu yetkilileri, gayrimenkul sektörünün İstanbul’un Koşuyolu Altunizade bölgesinde yaşadığı sorunları değerlendirmişti.

Koşuyolu’nda kurulan Mahalle Yaşam Dayanışma Derneği’nden (Mayader) Semih Bilgin’den zirveyle ilgili eleştiri geldi. Bilgin, “mimarlık ve şehir planlama mirası” olan mahallenin giderek konut alanı olmaktan uzaklaştığını, işyerlerinin hızla arttığını ve buna bağlı olarak trafik sorunu yaşandığını, yeşilin yok olduğunu vurguladı. Bilgin, zirvenin eksik ve tek yönlü olduğu kanısındaydı:

“Bahsi geçen zirvede Kadıköy ilçesini temsil eden bir kamu yetkilisi bulunmamıştır. Zirvenin Adile Sultan Kasrı’nda yapılması daha anlamlı olur ve yerel halk da görüşleri ile katkıda bulunabilirdi. Zirvenin amacı, yazınızın içeriğinden ve katılımcıların görüşlerinden de anlaşıldığı gibi, sadece gayrimenkul sektörünün sorunlarına çözüm üretmek ve olası yatırımların pazarlamasına yönelik özendirici reklam ile gayrimenkul sektörüne hizmet etmek olduğu görüşündeyiz. Gazetenizin, halkın görüş ve düşüncelerine duyarlı bir yaklaşım içerisinde olmasını, tek yönlü haberler yapmamasını diliyoruz.”

Yazının devamı...