"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Hürriyet’in ortak değerleri

2 Nisan 2018

Tıpkı geçmişte Aydın Doğan’ın Milliyet’in ardından Hürriyet’i satın alması gibi, bu el değiştirme de Türkiye medya tarihinde yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor.

Doğal olarak okurlar, bu süreçle ilgili eleştirilerde bulunuyor, sorular gönderiyor. O nedenle bazı noktalara açıklık getirmek istiyorum. Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak benim için Doğan Yayın İlkeleri pusula işlevi görmüştü. Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi ile Dünya Haber Ombudsmanları Birliği (ONO) ilkeleri ve evrensel gazetecilik ilkeleri ışığında görevimi sürdürmüştüm.

Hürriyet, ülkemizde ana akım gazeteciliği temsil eden bir kuruluş. Geçmişte bu gazetenin ‘ortak değerleri’, güven, bağımsızlık, doğruluk, tarafsızlık, hakkaniyet, çoğulculuk, kişi hakları ve özel hayatın korunması, şeffaflık ve hesap verebilirlik, kurumsal saygınlık olarak ifade ediliyordu. Bu değerlerin yanı sıra demokrasi, laiklik, adalet ve insan hakları ile ifade ve basın özgürlüğünden yana, nefret söylemine, ırkçılığa, şiddete, ayrımcılığa karşı olduğu vurgulanıyordu. 1 Mayıs 1948’deki ilk sayıda “..demokrasi zihniyetini kökleştirmek ve müdafaa etmek için ortaya atılıyoruz” deniliyordu.

Elbette bu değerlere ne kadar bağlı kalındığı sorgulanabilir, hatalar yapıldığı da söylenebilir. Ama Hürriyet, kurulduğu günden beri bu değerleri temsil ederek, hatalar karşısında da iç denetim mekanizmalarını işleterek, şeffaflığını ve hesap verebilirliğini koruyarak bugünlere geldi.

Bu değerler, Hürriyet için her zaman yol gösterici olmalıdır. Hürriyet, saygınlığını ve ana akım konumunu, ancak editoryal bağımsızlık ve eleştirel gazetecilikle koruyabilir, hatta geliştirebilir.

 

MAGAZİN VE ÜNLÜLER

 

Yazının devamı...

İnanma, şüphe et ve sorgula

26 Mart 2018

‘Kaliforniyum’ (Californium) denilen bu madde öylesine önemliydi ki, ‘füze başlıklarında, nükleer bomba ve kimyasal silah yapımında ve atom enerjisi santrallerinde’ kullanılıyordu.

Hurriyet.com.tr, bu ‘başarılı polis operasyonu’ haberini 19 Mart günü “Ankara’da nükleer madde operasyonu: Kaliforniyum maddesi ele geçirildi” başlığıyla vermişti. Haber, “1 kilo 441 gram Kaliforniyum maddesini 72 milyon dolara piyasaya sürmeye çalışan dört kişinin yakalandığını” duyuruyordu.

Haber yayına verildikten sonra Doğan Can adlı bir okur aradı. “Gramı 4 milyon dolar ise nasıl oluyor da 1441 gramı 72 milyon dolar yapıyor?” diye sordu. Çok haklı ve yerinde bir soruydu. Haberde hesap hatası vardı. Hemen editör arkadaşları uyardım, “gramı 4 milyon dolar” ifadesini çıkardılar.

Haberden şüphelenmiştim. Daha önce de polisin “nükleer madde kaçakçıları yakaladığı” haberleri çıktığını ama doğru çıkmadığını anımsadım. Bu vakada da 1441 gram Kaliforniyum bulunmuş olması şaşırtıcıydı. Çünkü bu izotop, ABD ve Rusya’da mikrogram ölçeğinde üretiliyordu, fiyatı da mikrogramla belirtiliyordu. Radyoaktif bir madde olduğu için taşınması da kolay değildi. ABD’de Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı’nda 1 gram Kaliforniyum’u taşımak için bile 50 tonluk nakliye varili yapılmıştı. Kilolarla ifade edilen Kaliforniyum’un Ankara’da bulunması, öyle masa üzerine konulup fotoğraflarının çekilmesi mümkün değildi.

Nitekim ertesi gün Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan yapılan açıklamada “Ankara’da ele geçirilen ve nükleer içerikli olduğu açıklanan madde, organik tabanlı bir madde olup nükleer ve radyoaktif özellik taşımamaktadır” denildi. Haber, tümüyle gerçekdışıydı. Ankara’da nükleer madde falan yakalanmamıştı.

Peki, nasıl olmuştu da böylesine uçuk bir senaryo, hurriyet.com.tr’nin yanı sıra onlarca internet sitesinde ve birçok basılı gazetede haber diye yayınlanabilmişti? Biraz araştırdım. Meğer senaryonun kaynağı, Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün yaptığı bir yazılı ‘bilgi notu’ imiş. Haberler, polisin verdiği bu ‘bilgi’ye dayanarak yazılmış.

Bu haber, gazeteciliğin geldiği noktayı göstermesi açısından üzerinde durulması gereken bir örnek. Anlaşılan polis, araştırmadan ve TAEK’ten sonuç gelmeden “nükleer madde yakaladık” açıklaması yapmış. Ama gazeteciler de polisin verdiği ‘bilgi’yi hiç sorgulamadan haber haline getirmişler.

Vahim bir durum. Bir gazeteci, kaynağı kim olursa olsun söylenen, iletilen her bilgiden şüphe etmelidir. Resmi bir açıklama da olsa araştırmadan, sorgulamadan haber yapmamalıdır. Gazetecinin görevi resmi açıklamaları aktarmak değil, halka doğru haber vermektir.

Yazının devamı...

Dil değişir, köhne zihniyet silinir

19 Mart 2018

Ne de olsa Hürriyet öncü gazete. Hürriyet’teki bir yenilik, bir gelişme diğer medya kuruluşlarını da etkiliyor, yeniliğin hızla benimsenmesini sağlıyor.

Hürriyet’te kadın gazetecilerin liderliğinde hazırlanan ‘Cinsiyetçi dile karşı rehber’ için de benzer bir sürecin işleyeceğine eminim. İlk değerlendirmelerin olumlu olması da bunu gösteriyor.

Görebildiğim kadarıyla iki eleştiri vardı. Habertürk yazarı Murat Bardakçı, bu girişimi “sözlük budamak” ve “dili kurutma çabası” olarak nitelendirdi. Sanırım bir yanlış anlama söz konusu. Hürriyet’in ‘Cinsiyetçi dile karşı rehber’i hiçbir sözcüğün dilden, hele de sözlüklerden çıkarılmasını öngörmüyor. Sözcük ve tanımların, gazetecilik dilinde yerli yerine oturması amaçlanıyor. Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bilâ’nın vurguladığı gibi, “yayınlarda cinsiyet ayrımcı ifadelerin temizlenmesi” hedefleniyor.

Sabah gazetesi Okur Temsilcisi İbrahim Altay da ‘kadınlara karşı ayrımcılığın bazı kelimeleri kullanmamayı tercih ederek çözülebilecek bir mesele olmadığını’ belirtti, medyada kadın temsilinin arttırılması gerektiğini savundu. Elbette kadınların medyada daha çok temsil edilmesi gerekli. Yönetici ve editör kadınların artmasının değişim açısından etkili olacağı da muhakkak. Ama tek başına kadın temsilinin artması da yeterli olamaz. Kadınlar değil, eril düşünce yapısına karşı mücadele verecek kadınlar ve onlara destek verecek erkekler çoğalmalı. Medyaya hâkim olan erkek zihniyet böyle ortadan kalkar.

Sözcükler, düşüncenin dışavurumu değil midir? Ayrımcı sözcük ve nitelemelerden arınmaya çalışmak, doğrudan o zihniyetle mücadeledir. Dil arındıkça, gazetecilerin kadına yönelik algıları, düşünceleri de değişmiş olur.

Zaten medyadaki ayrımcı zihniyete karşı mücadele yeni başlamadı. Kadın örgütleri ve kadın gazeteciler ile gazetecilik meslek örgütleri, yıllardır bu yönde çaba harcıyor. Örneğin ben de Hürriyet Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak 2013 yılında ‘Kadın haberleri manifestosu’ hazırlamış, orada da, “Kadın odaklı habercilik için cinsiyetçi dilden uzaklaşmak şart” diye yazmıştım.

‘Cinsiyetçi dile karşı rehber’, bu mücadelede gelinen aşamayı simgeleyen olumlu bir gelişme. Medyada son yıllarda kadına karşı ayrımcılık konusunda epey mesafe alınmıştı. Şimdi bu rehber, süreci iyiden iyiye hızlandıracak, cinsiyetçi dili yaratan o köhne zihniyetin silinip gitmesi çabalarına güç verecek.

 

Yazının devamı...

Seni oldukça seviyorum

12 Mart 2018

Son günlerde en çok takıldığı da ‘şok’ ve ‘oldukça’ sözcüklerinin kullanımı. Şöyle uyarıyor Baskın hoca:

“Şok olmak ya da şoke olmak yazılıyor. Doğrusu şok geçirmek, şok yaşamak ya da şoka uğramaktır. ‘Oldukça’ sözcüğü ‘epey’ ve hatta ‘bir miktar’ anlamına gelir. Fakat birçok haber ve yazıda, televizyonlarda ‘çok’ anlamında kullanılıyor. ‘Seni oldukça seviyorum’ duyacağız böyle giderse. Doğru Türkçe konuşmayı ‘60’larda TRT spikerleri öğretmişti, şimdi TRT dâhil bütün radyo ve TV spikerleri tersini yapıyor. Aynen, okul öğretmenlerinin -de / -da eki kullanma konusundaki cehaletlerinin öğrencilere geçmesi gibi.”

HAKKINIZ VAR MI?

"MEB Müsteşarı: İdari işlemdi, suçsuz bulunmadı” haberine itiraz eden Tuncay Özkut adlı okur, “Artık hayatta olmayan bir kişiyi, bir daha suçlu ilan etmeye hakkınız var mı?” diye soruyordu.

Eleştirdiği haber, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alındığı emniyette şüpheli biçimde yaşamını yitiren öğretmen Gökhan Açıkkolu hakkındaydı. Açıkkolu ile ilgili ‘görevden uzaklaştırma kararı’nın kaldırılmasının, ‘öldükten sonra masum olduğu anlaşıldı’ biçiminde yorumlanması üzerine Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin, bir açıklama yapmıştı. Haberde yer alan açıklama özetle şöyleydi:

“Adı geçen öğretmenin FETÖ ile irtibatlı olduğu yönünde hukuki karineler bakanlığımızda mevcuttur. Kişi, artık devlet memuru olmadığı için yapılması gereken bir idari işlemdi, ‘suçsuz’ falan bulunmamıştır.”

Okur haklı. Gazetede 1 Mart’ta yayımlanan haberde Müsteşar Tekin’in sözleri dışında bir bilgi olmadığı için ölmüş bir kişi, yeniden suçlu ilan edilmiş oluyor. Çünkü Tekin, “bakanlıkta mevcut hukuki karineler” olduğunu vurguluyor.

Halbuki bir kişinin suçlu ya da suçsuz olduğuna ve neyin “hukuki karine” olup olmadığına ancak mahkemeler karar verebilir. Milli Eğitim Bakanlığı, bir kişinin suçlu ya da suçsuz olduğuna karar verebilecek bir merci değildir.

Yazının devamı...

Haber yerine tweet

5 Mart 2018

27 Şubat gece 00.12’deki ilk tweet’inde, “Bir Fenerbahçe taraftar grubu dün Ankara yolunda mola verdikleri sırada 200 kişilik bir Beşiktaşlı grubun saldırısına uğramış. Bir genç ağır yaralanmış” diyordu. Bir saat kadar sonra attığı ikinci tweet’te de başka bir olaydan söz ediyordu: “Dün gece hakkında duyduklarım inanılmaz... Fenerbahçe taraftar otobüsleri stattan çıktıktan sonra 5 numaralı otobüse köprü çıkışı silahlı saldırı olmuş”.

   Ercanlar’ın yazdıklarına taraftarlardan sosyal medyada itirazlar geldi, tepki gösterenler ile Ercanlar arasında tartışmalar yaşandı. Ercanlar, akşama doğru geçtiği iki tweet’le tartışmaları noktaladı. 16.26’daki ilk tweet’te, “Şimdi emniyet yetkilileri ile Pazar günü yaşanan olaylar ile ilgili konuştum. Onlardan aldığım bilgilendirme ile konuların uzamaması adına buraya yazıyorum” dedi. Hemen ardından attığı tweet’te de, “1. Olay Gebze’deki kavga. Polis bu olayda 4 kişinin yaralandığını belirtiyor. 2. Olayda taraftar konvoyuna bir araç sızmaya çalışmış ve bu araç polis tarafından durdurulmuş. Silah sesi rapor edilmemiş” diyordu. 

   Gelen okur eleştirilerini Ercanlar’a ilettim, ancak yazılmak üzere görüş belirtmedi. Hürriyet Spor Müdürü Mehmet Arslan’a da Ercanlar’ın bu konuda haber yazıp yazmadığını sordum, “haber yazmadığı” yanıtını aldım. Bu soruyu sormamın nedeni, Doğan Medya Yayın İlkeleri’nin 27. maddesinin Hürriyet mensuplarının “elde ettikleri haber ve bilgiyi sadece gazeteye vermelerini” öngörmesi. Aynı madde sosyal medyada “..kişi ya da kurumların teyit edilmemiş bilgilerle zan altında bırakılmamasını” da içeriyor.

   Ercanlar’ın da her Hürriyet mensubu gibi gelen bilgi ya da duyumu önce araştırması, sonra haber yapması, ancak gazetede yayınlanmaması halinde yöneticilerinden izin alarak sosyal medyada yazması gerekirdi. Fakat Ercanlar, gazeteye haber yapmamış ve yeterince araştırmadan Twitter’a yazmış.

Emniyet ile ilk tweetlerinden neredeyse 15 saat sonra konuşmuş. Polis yetkilileri ile konuşunca “saldırı” gitmiş “kavga” gelmiş. Ayrıca polis silah kullanıldığını teyit etmemiş. “Saldıranlar” ile ilgili isimlendirmelerden de vazgeçmiş. Bu süreç, baştan aşağı gazetecilik hatası yüklü.

 

ŞEFFAFLIK VE OKUR

ÜMİT

Yazının devamı...

Çocuk istismarı haberleri

26 Şubat 2018

İzzet Doğan’ın eleştirdiği haberlerden biri, 3 Şubat’ta hurriyet.com.tr’de “5 yaşındaki çocuğa cinsel istismar iddiası” başlığıyla yayımlanmıştı. Diğeri de 12 Şubat’ta gazetenin taşra baskısında yayımlanan “İngilizce tacizine indirimle 8 yıl hapis” haberiydi. Doğan, yazdığı uzun e-postada bu haberlerde mağdur çocukların yaşadıkları il ve ilçenin adıyla kalmayıp, mahallesinin bile yazılmasının yanlış olduğunu dile getiriyordu:

 

“Zaten büyük bir şiddete uğrayan ve travma geçiren çocuk ve ailesinin ayrıca medya şiddeti ile mağdur edilmemesi gerekir. Bir tık ile internette kolayca erişebileceğimiz haberlerde yaşadığı mahalle ve diğer kimlik bilgileri verilerek mağdur çocuk ve ailesinin (fail olduğu iddia edilen çocukların da) teşhir edilmesi hukuka, basın yasasına ve gazetecilik ilkelerine aykırıdır.”

 

Doğan, ayrıca bu haberlerde tecavüz ve istismar ile ilgili ayrıntılara yer verilmesini de eleştiriyor, “Bu haberlerde çocuklar cinsel objeye dönüştürülmemeli, pornografik bir anlatımdan kaçınılmalıdır” diyordu. Haberlerdeki “pornografik anlatım” ile ilgili verdiği örnekleri tekrarlamayacağım. Gerçekten çok kötü, gereksiz ve “şiddet pornografisi” denilecek ayrıntılara, olay anlatımına girilmiş haberlerde.

 

Aslında bu yanlışlar çocuklara yönelik cinsel istismar haberlerinin çoğunda aynen tekrarlanıyor. Kamuoyunda tepkilerin yükselmesine neden olan Adana’da 4.5 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismar vakası haberinde de aynı hata tekrarlandı, ailenin yaşadığı mahallenin adı verildi. Bu konuda daha sonra çıkan haberlerde bu bilgiler defalarca tekrarlandı. Birçok gazete ve sitede cinsel saldırı eylemiyle ilgili gereksiz ayrıntılara yer verildi.

 

Yazının devamı...

Gözleri morarmış kadın

19 Şubat 2018

“Bu tarz fotoğrafların en meşhuru 2011’de Habertürk’te sansürsüz kullanılan sırtından bıçaklanan Ayşe Paşalı fotoğrafıdır. Siz de bu tarz fotoğrafların insanları sarsıp kendine getirdiğini mi düşünüyorsunuz, yoksa bu tarz şiddet fotoğrafları, şiddeti normalleştirmeye mi yarıyor?”

Hemen düzelteyim, ‘sırtından bıçaklanan kadın fotoğrafı’ndaki, Ayşe Paşalı değildi. Boşandığı kocasının dövdüğü ve yüzü gözü şişmiş halde adliye koridorunda beklerken fotoğrafı çekilen kadındı Ayşe Paşalı. Daha sonra yine kocası tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü.

Okurun eleştirisini gazete yöneticilerine ilettim. Yayın Direktörü Emre Oral, şu yanıtı verdi: “Ayşe Paşalı fotoğrafı, kadına şiddetle mücadelede ivme yaratmış, sembol fotoğraf olmuştu. Bu fotoğraf da ona benziyordu. Bu tür fotoğrafların, sıradan anlatımların ötesine geçerek şiddetle mücadele konusunda toplumda ‘olumlu’ etki yarattığını düşünüyorum. Okurumuzun görüşüne katılmıyorum. Ancak Yazı İşleri masasında bazı arkadaşlar, bu fotoğrafın kullanılmaması gerektiğini savundu. Tartışma sonucunda fotoğrafın kadrajını, kadının kimliğini gizleyecek şekilde daraltarak kullanmaya karar verdik.”

Dijital İçerik Direktörü Ercüment İşleyen de okurun eleştirisine katılmadığını vurguladı: “Biz öyle düşünmüyoruz. O fotoğrafın şiddeti normalleştirdiği iddiasına katılmıyoruz. Bizce tam tersi tepki uyandıran ve simge olabilecek bir fotoğraf. Bu yüzden fotoğrafı buzlayıp, kadının yaşadığı şiddeti örtmeyi uygun bulmuyoruz. Bizim görüşümüze göre hassasiyet şiddete uğramış kadına yönelik olmalı, işlenen suçun sonuçlarını ortadan kaldırmaya değil.”

Aynı fotoğraf, Hürriyet’in yanı sıra Sabah, Posta, Habertürk, Milliyet ve Sözcü gazetelerinde de kullanılmış, sadece Sözcü’de kadının yüzü buzlanmıştı. Açık söylemek gerekirse, 15 Şubat sabahı o fotoğrafı gördüğümde bana da Ayşe Paşalı fotoğrafını çağrıştırmıştı.

Okurun eleştirisini değerlendirirken daha önce yazdığım “Kadın haberleri manifestosu”ndaki “kadına yönelik şiddet haberlerinde mağdur kadınların haberin vitrini haline getirilmemesi ve şiddetin pornografisinden kaçınmak gerektiği” ilkesini anımsadım.

Tam bu sırada Nalan Koltan adlı bir kadın okur, telefonla aradı. O da bu fotoğrafın “şiddeti kanıksattığı, kadını kurban gösterdiği ve şiddet pornografisini içerdiği” görüşündeydi. Ayşe Paşalı örneğini hatırlatıp, ilk gördüğümde bu fotoğrafın gazetede kullanılmasının bana çok aykırı gelmediğini söyledim. O da “Ayşe Paşalı fotoğrafını gördüğünüz için bunu kanıksamış olamaz mısınız? Hem o fotoğrafın yayınlanması kadına yönelik şiddeti azalttı mı” dedi.

Evet, sanırım bunlar da üzerinde tartışmayı ve düşünmeyi hak eden sorular.

Yazının devamı...

‘Perde arkası’nın ölümü

12 Şubat 2018

Sinema ve salon sayısı çoğaldı ama hangisine gitseniz hep aynı filmler oynuyor. Farklı ve özel haberler azaldı. Özellikle de siyasi haberlerin hepsi birbirine benzedi. ‘Dedi’, ‘açıkladı’, ‘söyledi’ haberleri gazetelerde çok geniş yer kaplıyor artık.

‘Perde Arkası’ başlıklarına da artık nadiren rastlanıyor. Halbuki ‘perde arkası’, gazetecinin resmi açıklamaları bir yana bırakıp kendi çabasıyla, özel kaynaklara başvurarak ortaya çıkardığı bilgileri içerir. Açıklananı değil açıklanmayanı, söyleneni değil söylenmek istenmeyeni okura aktarır. Niteliği gereği, ağırlıklı olarak siyaset ve devlet çarkıyla ilgili gelişmeleri yansıtır.

‘Perde arkası’ ve kimi zaman ‘kulis haber’ diye tanımlanan bu haber türü, kıdemli muhabirlerin üstesinden gelebileceği bir iştir. Gazetecilik deneyimi, güçlü ilişki ağı ve üslup kıvraklığı gerektirir.

Bu tür habercilik, günümüzde daha çok köşe yazarlarına kalmışa benziyor. Muhabirler yerine aktüel gelişmeleri yakından izleyen köşe yazarları, yazılarında ‘perde arkası’ bilgiler veriyor, ‘kulis’ bilgileri aktarıyor. Ancak köşe yazarının ‘perde arkası’ yazısıyla, bir muhabirin kaleme aldığı ‘perde arkası’ aynı olamaz. Biri haberci, diğeri yorumcudur. Muhabir, yalın haber olarak yazar, köşe yazarı yazdığında ise bilgi ile yorum içiçe geçer.

‘Perde arkası’ haberciliğinin yok denecek kadar azalmasının temel nedeni elbette gazetecilerin yeteneksizliği, tembelliği, medya kuruluşlarının yapısal sorunları ve isteksizliği falan değil. Asıl neden günümüzün siyasi koşulları. Bu tür haberciliğin riskli olması. Zira gizli bilgilerin, gizli ilişkilerin ortaya çıkarılması hep birilerini kızdırmıştır. Bugünlerde ise ‘edinilmiş bilgiye göre’ diye yazılan ve ‘perde arkası! diye sunulan yazı, haber ya da analizler, kızdırmak yerine çoğu kez mutlu ediyor olsa gerek. Çünkü sıklıkla resmi makamlar tarafından verilip yazılması isteniyor. Hatta özel olması gerekirken bir bakıyorsunuz aynı gün dört beş medya kuruluşunda yayımlanıyor. Hem de neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynı olarak...

Bu yönteme ilişkin çok sayıda örnek toplamıştım. Ama bu durumun asıl olarak ülkemizdeki gazetecilik koşullarından kaynaklandığını bildiğim için gazeteci arkadaşları daha fazla üzmemek adına vazgeçtim somut örnekleri sıralamaktan...

Hürriyet’i ve her şeye rağmen ‘perde arkası’ haberlerine devam etmeye çalışan muhabir arkadaşlarımızı dışarda tutmak gerektiğini de belirtmeliyim. Zira okur da Hürriyet’in farklı ve özel içerik sunma gayretinin sayfalarına nasıl yansıdığının farkındadır.

 

Yazının devamı...