"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Aklanma da haberdir

23 Nisan 2018

“... hakkımda 19 kez manşet yapıldı. Haberi doğrulatma amacıyla hiç aranmadım. Konuyla ilgili mahkemeden beraat ettim. Beraat etmeme rağmen bir küçük haber bile yapılmadı. Bir devlet memuru olarak çok mağdur oldum.”

Özdemir’in gönderdiği 19 kupürden ilki, 30 Ekim 2014 tarihini taşıyordu. Hürriyet Akdeniz’in manşetindeki “Üniversitede yolsuzluk” haberinin spotunda üniversitenin kantin ihalelerinde yolsuzluk yapıldığı ve rüşvet alındığı öne sürülüyordu. Devam eden daha sonraki haberlerde de Aydın Özdemir ile eski rektör danışmanı Mustafa Madanoğlu hakkında dava açıldığı belirtiliyordu.

Özdemir’in gönderdiği 6 Aralık 2016 tarihli karara göre, o davada kendisi beraat etmiş, Mustafa Madanoğlu ise 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ancak Antalya 7.Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu kararıyla ilgili olarak Hürriyet Akdeniz’de haber bulamadım.

Özdemir’in şikâyetini ve beraat kararının yayınlanıp yayınlanmadığını bu haberlerde imzası olan Salim Uzun’a sordum. Ancak 19 Şubat’tan beri ayrıntılı bilgi vereceğini birkaç kez tekrarlamasına rağmen hâlâ bir yanıt alamadım.

Daha fazla gecikmemesi için artık Özdemir’in yakınmasını okurlara iletmeye karar verdim. Gördüğüm kadarıyla bu olayda bir gazetecilik hatası söz konusu. Haberlerde suçlanan kişinin görüşlerine yer vermek ve suçladığımız kişinin beraat etmesini de haber yapmak gazeteciliğin gereğidir. Suçlarken gösterdiğimiz titizliği ve cevvalliği, -eğer bir dalgınlık, dikkatsizlik yoksa- aklanması halinde de göstermemek, gazetecinin o haberle doğru ilişki kuramadığına, mesafeyi koruyamadığına işaret eder.

MAL DEĞİL CAN

ARTIK mal değil can” başlıklı haber, Hürriyet’in kampanyasının yankı bulduğunu aktarıyordu. Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı tasarıda, hayvanlar artık mal değil can olarak kabul ediliyordu.

Bu gelişme hayvanlar açısından olduğu kadar gazetecilik açısından da sevindirici. Hürriyet Yazı İşleri ve ‘Ses ver’ ekibi, hayvan haklarını gündeme getirmekle kalmadı, sonuç alana kadar da takip etti. Gazetecilikte eskiden ‘fikri takip’ denilen, sorun çözülene kadar yayına devam etme yöntemi, Türkiye medyasında neredeyse unutulmuştu. ‘Fikri takip’in yararını yeniden hatırlattı hayvanlarla ilgili bu kampanya.

Yazının devamı...

Gazeteci-sektör ilişkisi

16 Nisan 2018

“...Bazı meslektaşlarımız bu 3 yıllık süreçte ne yazık ki ısrarla bizim yanımızda olmamak için mücadele verdi, bazıları bizi çıkarcılıkla bile suçladı. İnanın kendileri bile bunu söylerken neyi kastettiklerinin farkında değillerdi. Kendi çevrelerinde işler böyle yürüdüğü için mi ‘Kesin bu işte bir çıkar var’ diye düşündüler bilemem...

Diğer taraftan 3 yıllık süreçte bazı üyelerimizin, derneğin tek amacının (Türkiye’de Yılın Otomobili) ödül töreninden ibaret olduğu eleştirisini getirmesine de üzüldüm. Arkadaşlar bu tören hepimizin prestiji, gazetecilerin kurumlarından bağımsız neler yapabildiğinin bir göstergesi.

...Varsın saçma sapan eleştiriler gelsin, bizi kimse yolumuzdan döndüremez. Çünkü biz yanlış iş yapmıyoruz, namusumuzla itibarımızı artırmak için mücadele ediyoruz.”

Erkan Sökmen adlı okur, Özpeynirci’nin bu yazısına internette “Boşverin siz olumsuz ithamları. Çok doğru bir iş yapıyorsunuz. Hatta geç bile kalınmıştır. Ekonomimiz için bu kadar önemli olan bir sektörde böyle bir faaliyeti ayakta alkışlıyorum, elinize emeğinize sağlık” yorumunu yapmış.

Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak Özpeynirci’nin yazısına iki temel itirazım var. Birincisi, bir gazeteci yönetiminde olduğu derneğe ilişkin eleştirilere gazetesinden yanıt vermemeli. Oysa Özpeynirci’nin bu yazısı Hürriyet’i dernek içi tartışmaların zemini haline getiriyor, gazete eleştirilere yanıt aracı olarak kullanıyor. Bu mevzular, dernek kongreleri ya da toplantılarının gündemi olabilir ama Hürriyet’in değil.

İkincisi, bildiğim kadarıyla gazetecilik meslek örgütlerinin temel amacı o alandaki mesleki sorunlara çözüm bulmak, gazetecilere destek olmak ve daha kaliteli gazetecilik yapılması için çaba harcamaktır. Özpeynirci ise yazısında “Verdiğimiz ödülü markalar büyük bir güç olarak kullanmaya başladı ki amacımız da buydu” diyor. Bir gazetecinin temel amacı ‘sektöre katkı’ olamaz.

Zira gazetecilik; şirketlerin, güç odaklarının, güçlülerin, iktidarların, partilerin ya da bazı

Yazının devamı...

Karşıt görüş

9 Nisan 2018

Müzeyyen Huş adlı okur, “Nükleer santrala karşı olan görüşlerden hiç bahsetmemişsiniz. Zaten bir gün önce de bakanlığın tanıtım filmini haber yapmıştınız. Okurun karşıt görüşleri de bilmeye hakkı yok mu” diye eleştirdi temel atma haberlerini.

 

Temel atma haberlerine bir de bu gözle baktım. 4 Nisan’da, Hürriyet’in ilk sayfasında “2023 sözüyle düğmeye basıldı” iç sayfalarda ise “Yeni çağın ilk harcı”, “Daha sağlıklı enerji sepeti” ve “Önemli bir milat yaşıyoruz” başlıkları kullanılmıştı. Gerçekten nükleer karşıtı görüşlere hiç yer verilmemişti.

 

Okur haklıydı. Zira Akkuyu’da nükleer santral yapılacağının belli olduğu günden bu yana çevrecilerden itirazlar geliyordu. Özellikle Japonya’daki Fukuşima nükleer enerji santralında 2011’de meydana gelen kazadan sonra dünyada nükleer santrallar konusunda olumsuz yaklaşımlar güç kazanmış, bazı Avrupa ülkeleri bu santralları kapatmaya yönelik programlar hazırlamışlardı. Hürriyet’in haberinde ne bu tepkilerden ne de dünyadaki nükleer karşıtı rüzgârdan söz ediliyordu. Ayrıca çevreci bir grubun aynı gün Meclis’e gelmesine, alana gitmek isteyen Mersin Nükleer Karşıtı Platform üyelerinin polis tarafından engellenmesine ve bazı meslek birlikleri ile STK’ların açıklamalarına da gazetede yer verilmemişti.

 

Daha sonra Başbakan Binali Yıldırım’ın, “Akkuyu’yu eleştirenlere mesajı” da “Gaza gelmenin lüzumu yok” başlığıyla kullanıldı. Ama Akkuyu’yu eleştirenlerin görüşleri gazetede yayımlanmamıştı.

 

Yazının devamı...

Hürriyet’in ortak değerleri

2 Nisan 2018

Tıpkı geçmişte Aydın Doğan’ın Milliyet’in ardından Hürriyet’i satın alması gibi, bu el değiştirme de Türkiye medya tarihinde yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor.

Doğal olarak okurlar, bu süreçle ilgili eleştirilerde bulunuyor, sorular gönderiyor. O nedenle bazı noktalara açıklık getirmek istiyorum. Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak benim için Doğan Yayın İlkeleri pusula işlevi görmüştü. Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi ile Dünya Haber Ombudsmanları Birliği (ONO) ilkeleri ve evrensel gazetecilik ilkeleri ışığında görevimi sürdürmüştüm.

Hürriyet, ülkemizde ana akım gazeteciliği temsil eden bir kuruluş. Geçmişte bu gazetenin ‘ortak değerleri’, güven, bağımsızlık, doğruluk, tarafsızlık, hakkaniyet, çoğulculuk, kişi hakları ve özel hayatın korunması, şeffaflık ve hesap verebilirlik, kurumsal saygınlık olarak ifade ediliyordu. Bu değerlerin yanı sıra demokrasi, laiklik, adalet ve insan hakları ile ifade ve basın özgürlüğünden yana, nefret söylemine, ırkçılığa, şiddete, ayrımcılığa karşı olduğu vurgulanıyordu. 1 Mayıs 1948’deki ilk sayıda “..demokrasi zihniyetini kökleştirmek ve müdafaa etmek için ortaya atılıyoruz” deniliyordu.

Elbette bu değerlere ne kadar bağlı kalındığı sorgulanabilir, hatalar yapıldığı da söylenebilir. Ama Hürriyet, kurulduğu günden beri bu değerleri temsil ederek, hatalar karşısında da iç denetim mekanizmalarını işleterek, şeffaflığını ve hesap verebilirliğini koruyarak bugünlere geldi.

Bu değerler, Hürriyet için her zaman yol gösterici olmalıdır. Hürriyet, saygınlığını ve ana akım konumunu, ancak editoryal bağımsızlık ve eleştirel gazetecilikle koruyabilir, hatta geliştirebilir.

 

MAGAZİN VE ÜNLÜLER

 

Yazının devamı...

İnanma, şüphe et ve sorgula

26 Mart 2018

‘Kaliforniyum’ (Californium) denilen bu madde öylesine önemliydi ki, ‘füze başlıklarında, nükleer bomba ve kimyasal silah yapımında ve atom enerjisi santrallerinde’ kullanılıyordu.

Hurriyet.com.tr, bu ‘başarılı polis operasyonu’ haberini 19 Mart günü “Ankara’da nükleer madde operasyonu: Kaliforniyum maddesi ele geçirildi” başlığıyla vermişti. Haber, “1 kilo 441 gram Kaliforniyum maddesini 72 milyon dolara piyasaya sürmeye çalışan dört kişinin yakalandığını” duyuruyordu.

Haber yayına verildikten sonra Doğan Can adlı bir okur aradı. “Gramı 4 milyon dolar ise nasıl oluyor da 1441 gramı 72 milyon dolar yapıyor?” diye sordu. Çok haklı ve yerinde bir soruydu. Haberde hesap hatası vardı. Hemen editör arkadaşları uyardım, “gramı 4 milyon dolar” ifadesini çıkardılar.

Haberden şüphelenmiştim. Daha önce de polisin “nükleer madde kaçakçıları yakaladığı” haberleri çıktığını ama doğru çıkmadığını anımsadım. Bu vakada da 1441 gram Kaliforniyum bulunmuş olması şaşırtıcıydı. Çünkü bu izotop, ABD ve Rusya’da mikrogram ölçeğinde üretiliyordu, fiyatı da mikrogramla belirtiliyordu. Radyoaktif bir madde olduğu için taşınması da kolay değildi. ABD’de Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı’nda 1 gram Kaliforniyum’u taşımak için bile 50 tonluk nakliye varili yapılmıştı. Kilolarla ifade edilen Kaliforniyum’un Ankara’da bulunması, öyle masa üzerine konulup fotoğraflarının çekilmesi mümkün değildi.

Nitekim ertesi gün Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan yapılan açıklamada “Ankara’da ele geçirilen ve nükleer içerikli olduğu açıklanan madde, organik tabanlı bir madde olup nükleer ve radyoaktif özellik taşımamaktadır” denildi. Haber, tümüyle gerçekdışıydı. Ankara’da nükleer madde falan yakalanmamıştı.

Peki, nasıl olmuştu da böylesine uçuk bir senaryo, hurriyet.com.tr’nin yanı sıra onlarca internet sitesinde ve birçok basılı gazetede haber diye yayınlanabilmişti? Biraz araştırdım. Meğer senaryonun kaynağı, Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün yaptığı bir yazılı ‘bilgi notu’ imiş. Haberler, polisin verdiği bu ‘bilgi’ye dayanarak yazılmış.

Bu haber, gazeteciliğin geldiği noktayı göstermesi açısından üzerinde durulması gereken bir örnek. Anlaşılan polis, araştırmadan ve TAEK’ten sonuç gelmeden “nükleer madde yakaladık” açıklaması yapmış. Ama gazeteciler de polisin verdiği ‘bilgi’yi hiç sorgulamadan haber haline getirmişler.

Vahim bir durum. Bir gazeteci, kaynağı kim olursa olsun söylenen, iletilen her bilgiden şüphe etmelidir. Resmi bir açıklama da olsa araştırmadan, sorgulamadan haber yapmamalıdır. Gazetecinin görevi resmi açıklamaları aktarmak değil, halka doğru haber vermektir.

Yazının devamı...

Dil değişir, köhne zihniyet silinir

19 Mart 2018

Ne de olsa Hürriyet öncü gazete. Hürriyet’teki bir yenilik, bir gelişme diğer medya kuruluşlarını da etkiliyor, yeniliğin hızla benimsenmesini sağlıyor.

Hürriyet’te kadın gazetecilerin liderliğinde hazırlanan ‘Cinsiyetçi dile karşı rehber’ için de benzer bir sürecin işleyeceğine eminim. İlk değerlendirmelerin olumlu olması da bunu gösteriyor.

Görebildiğim kadarıyla iki eleştiri vardı. Habertürk yazarı Murat Bardakçı, bu girişimi “sözlük budamak” ve “dili kurutma çabası” olarak nitelendirdi. Sanırım bir yanlış anlama söz konusu. Hürriyet’in ‘Cinsiyetçi dile karşı rehber’i hiçbir sözcüğün dilden, hele de sözlüklerden çıkarılmasını öngörmüyor. Sözcük ve tanımların, gazetecilik dilinde yerli yerine oturması amaçlanıyor. Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bilâ’nın vurguladığı gibi, “yayınlarda cinsiyet ayrımcı ifadelerin temizlenmesi” hedefleniyor.

Sabah gazetesi Okur Temsilcisi İbrahim Altay da ‘kadınlara karşı ayrımcılığın bazı kelimeleri kullanmamayı tercih ederek çözülebilecek bir mesele olmadığını’ belirtti, medyada kadın temsilinin arttırılması gerektiğini savundu. Elbette kadınların medyada daha çok temsil edilmesi gerekli. Yönetici ve editör kadınların artmasının değişim açısından etkili olacağı da muhakkak. Ama tek başına kadın temsilinin artması da yeterli olamaz. Kadınlar değil, eril düşünce yapısına karşı mücadele verecek kadınlar ve onlara destek verecek erkekler çoğalmalı. Medyaya hâkim olan erkek zihniyet böyle ortadan kalkar.

Sözcükler, düşüncenin dışavurumu değil midir? Ayrımcı sözcük ve nitelemelerden arınmaya çalışmak, doğrudan o zihniyetle mücadeledir. Dil arındıkça, gazetecilerin kadına yönelik algıları, düşünceleri de değişmiş olur.

Zaten medyadaki ayrımcı zihniyete karşı mücadele yeni başlamadı. Kadın örgütleri ve kadın gazeteciler ile gazetecilik meslek örgütleri, yıllardır bu yönde çaba harcıyor. Örneğin ben de Hürriyet Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak 2013 yılında ‘Kadın haberleri manifestosu’ hazırlamış, orada da, “Kadın odaklı habercilik için cinsiyetçi dilden uzaklaşmak şart” diye yazmıştım.

‘Cinsiyetçi dile karşı rehber’, bu mücadelede gelinen aşamayı simgeleyen olumlu bir gelişme. Medyada son yıllarda kadına karşı ayrımcılık konusunda epey mesafe alınmıştı. Şimdi bu rehber, süreci iyiden iyiye hızlandıracak, cinsiyetçi dili yaratan o köhne zihniyetin silinip gitmesi çabalarına güç verecek.

 

Yazının devamı...

Seni oldukça seviyorum

12 Mart 2018

Son günlerde en çok takıldığı da ‘şok’ ve ‘oldukça’ sözcüklerinin kullanımı. Şöyle uyarıyor Baskın hoca:

“Şok olmak ya da şoke olmak yazılıyor. Doğrusu şok geçirmek, şok yaşamak ya da şoka uğramaktır. ‘Oldukça’ sözcüğü ‘epey’ ve hatta ‘bir miktar’ anlamına gelir. Fakat birçok haber ve yazıda, televizyonlarda ‘çok’ anlamında kullanılıyor. ‘Seni oldukça seviyorum’ duyacağız böyle giderse. Doğru Türkçe konuşmayı ‘60’larda TRT spikerleri öğretmişti, şimdi TRT dâhil bütün radyo ve TV spikerleri tersini yapıyor. Aynen, okul öğretmenlerinin -de / -da eki kullanma konusundaki cehaletlerinin öğrencilere geçmesi gibi.”

HAKKINIZ VAR MI?

"MEB Müsteşarı: İdari işlemdi, suçsuz bulunmadı” haberine itiraz eden Tuncay Özkut adlı okur, “Artık hayatta olmayan bir kişiyi, bir daha suçlu ilan etmeye hakkınız var mı?” diye soruyordu.

Eleştirdiği haber, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alındığı emniyette şüpheli biçimde yaşamını yitiren öğretmen Gökhan Açıkkolu hakkındaydı. Açıkkolu ile ilgili ‘görevden uzaklaştırma kararı’nın kaldırılmasının, ‘öldükten sonra masum olduğu anlaşıldı’ biçiminde yorumlanması üzerine Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin, bir açıklama yapmıştı. Haberde yer alan açıklama özetle şöyleydi:

“Adı geçen öğretmenin FETÖ ile irtibatlı olduğu yönünde hukuki karineler bakanlığımızda mevcuttur. Kişi, artık devlet memuru olmadığı için yapılması gereken bir idari işlemdi, ‘suçsuz’ falan bulunmamıştır.”

Okur haklı. Gazetede 1 Mart’ta yayımlanan haberde Müsteşar Tekin’in sözleri dışında bir bilgi olmadığı için ölmüş bir kişi, yeniden suçlu ilan edilmiş oluyor. Çünkü Tekin, “bakanlıkta mevcut hukuki karineler” olduğunu vurguluyor.

Halbuki bir kişinin suçlu ya da suçsuz olduğuna ve neyin “hukuki karine” olup olmadığına ancak mahkemeler karar verebilir. Milli Eğitim Bakanlığı, bir kişinin suçlu ya da suçsuz olduğuna karar verebilecek bir merci değildir.

Yazının devamı...

Haber yerine tweet

5 Mart 2018

27 Şubat gece 00.12’deki ilk tweet’inde, “Bir Fenerbahçe taraftar grubu dün Ankara yolunda mola verdikleri sırada 200 kişilik bir Beşiktaşlı grubun saldırısına uğramış. Bir genç ağır yaralanmış” diyordu. Bir saat kadar sonra attığı ikinci tweet’te de başka bir olaydan söz ediyordu: “Dün gece hakkında duyduklarım inanılmaz... Fenerbahçe taraftar otobüsleri stattan çıktıktan sonra 5 numaralı otobüse köprü çıkışı silahlı saldırı olmuş”.

   Ercanlar’ın yazdıklarına taraftarlardan sosyal medyada itirazlar geldi, tepki gösterenler ile Ercanlar arasında tartışmalar yaşandı. Ercanlar, akşama doğru geçtiği iki tweet’le tartışmaları noktaladı. 16.26’daki ilk tweet’te, “Şimdi emniyet yetkilileri ile Pazar günü yaşanan olaylar ile ilgili konuştum. Onlardan aldığım bilgilendirme ile konuların uzamaması adına buraya yazıyorum” dedi. Hemen ardından attığı tweet’te de, “1. Olay Gebze’deki kavga. Polis bu olayda 4 kişinin yaralandığını belirtiyor. 2. Olayda taraftar konvoyuna bir araç sızmaya çalışmış ve bu araç polis tarafından durdurulmuş. Silah sesi rapor edilmemiş” diyordu. 

   Gelen okur eleştirilerini Ercanlar’a ilettim, ancak yazılmak üzere görüş belirtmedi. Hürriyet Spor Müdürü Mehmet Arslan’a da Ercanlar’ın bu konuda haber yazıp yazmadığını sordum, “haber yazmadığı” yanıtını aldım. Bu soruyu sormamın nedeni, Doğan Medya Yayın İlkeleri’nin 27. maddesinin Hürriyet mensuplarının “elde ettikleri haber ve bilgiyi sadece gazeteye vermelerini” öngörmesi. Aynı madde sosyal medyada “..kişi ya da kurumların teyit edilmemiş bilgilerle zan altında bırakılmamasını” da içeriyor.

   Ercanlar’ın da her Hürriyet mensubu gibi gelen bilgi ya da duyumu önce araştırması, sonra haber yapması, ancak gazetede yayınlanmaması halinde yöneticilerinden izin alarak sosyal medyada yazması gerekirdi. Fakat Ercanlar, gazeteye haber yapmamış ve yeterince araştırmadan Twitter’a yazmış.

Emniyet ile ilk tweetlerinden neredeyse 15 saat sonra konuşmuş. Polis yetkilileri ile konuşunca “saldırı” gitmiş “kavga” gelmiş. Ayrıca polis silah kullanıldığını teyit etmemiş. “Saldıranlar” ile ilgili isimlendirmelerden de vazgeçmiş. Bu süreç, baştan aşağı gazetecilik hatası yüklü.

 

ŞEFFAFLIK VE OKUR

ÜMİT

Yazının devamı...