"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Saldırıyı gerginlik diye sunmak

30 Ekim 2017

“Gerginlik değil @ihsaneliacik saldırı var. Yazarın konuşması engellendi. Vahim bir durum” denilen paylaşımlarda Hürriyet’e tepki gösteriliyordu.

 

Hemen baktım Hürriyet internetteki habere. “Kayseri’de son dakika/İhsan Eliaçık gerginliği” başlığı atılmıştı. Tepkiler haklıydı. “Gerginlik” en azından iki taraflı olur; iki taraftan da bir hareket, bir söz gelir ve “gerginlik” doğar. Ama Kayseri’de İhsan Eliaçık’ın “gerginliğe” neden olacak hiçbir sözü, eylemi, hareketi yoktu. Kitaplarını imzalamak için Kitap Fuarı’na gelmiş; burada bir grup Eliaçık’a saldırmak istemiş, hakaretlerde bulunmuş, bağırıp çağırmıştı. Polis de Eliaçık’ın fuara girmesine izin vermemişti. 

 

Gerçekten de gerginlik değil, saldırı söz konusuydu. Haberin “Eliaçık’a saldırı” başlığıyla yazılması gerekirdi. Bu düşüncemi ve tepkileri internet editörlerine aktardım. Onlar da haklı buldu ve ajanstan gelen haberin başlığını “Kitap fuarında İhsan Eliaçık’a saldırı” diye değiştirdiler.

 

Ne yazık ki, ertesi gün (22 Ekim) basılı Hürriyet, bu haberi “İhsan Eliaçık gerginliği” diye verdi. Doğal olarak, akşam yaşanan düzeltme sürecini izleyen okurlar, sosyal medyadan eleştiri yağmuruna tuttular beni. Bunlardan birini aktarayım; Ayşegül Tozeren, “Mağdurun saldırının öznesi gibi gösterildiği dil basılı gazetede de değişmemiş görünüyor” diyordu. Haklıydı.

 

Yazının devamı...

Küstah küstahça küstahlık

23 Ekim 2017

Zola bu mektubunda Alfred Dreyfus’un haksız yere mahkûm edilmesine karşı çıkmış, “sağduyudan, gerçeklerden ve adaletten uzaklaştık, kör ve aptalca bir şey bizi çağlarca geriye götürüyor” uyarısında bulunmuştu. 

Dreyfus davasıyla ilgili mücadelesinde Zola’ya en büyük desteği veren Clemenceau’nun gazeteciliğe yeni başlayanlara bir öğüdü vardı:

“Genç adam, bir cümle yazarken, önce bir isim, bir fiil, bir de tümleç kullanacaksın. Sıfat kullanmak istiyorsan önce benim iznimi almalısın.”

Clemenceau gibi adalete ve hukuka ne denli saygı duyduğunu kanıtlamış bir gazeteci, bu sözleriyle haberlerde “sıfat” kullanılmaması gerektiğinin altını çiziyordu. Sıfat kullanmamak, değişmez bir gazetecilik kuralı.

Türkiye’de ise günümüzde Clemenceau’nun sözlerinin tersi kural haline geldi. Gazeteci milleti haber yazarken isim, fiil ve tümleçten önce sıfatı koyuyor cümlenin başına. Bol keseden kullanılan sıfatlar arası bir yarışma yapılsa herhalde birinciliği “küstah” sözcüğü alır. Küstah sözcüğü saygısız, kaba, terbiyesiz kimse anlamına geliyor ve hakaret de içeriyor.

Daha önce de yazdım, “hiçbir gazetecinin hiçbir kişiye küstah deme özgürlüğü olamaz. Haber başlıklarında küstah gibi sıfatlar kullanmak, habere yorum katmak ve hüküm bildirmek anlamına gelir; haberin nesnelliğini ortadan kaldırır. Dahası okurun değerlendirme hakkını elinden almış oluruz.”

Bu satırlara yer verdiğim “Küstah deme özgürlüğü” başlıklı yazımı 29 Mayıs’ta yazmışım. Fakat pek de etkisi olmamış. Zira Hürriyet internette “küstah” başlıkları hız kesmedi. 14 Ekim’de “Suriye’den küstah İdlib çıkışı” başlığını görünce internetin başlıklarını taradım. 29 Mayıs’tan bu yana “küstah”lı altı başlık daha buldum:

“AB’den küstah açıklama (22 Temmuz), İsrail’den küstah yanıt (26 Temmuz), YPG sözcüsünden küstah açıklama (24 Ağustos), Alman bakandan küstah Erdoğan açıklaması (25 Ağustos), Yunanistan’dan Türkiye’ye küstah açıklama (28 Ağustos), Oettinger’den küstah açıklama (31 Ağustos), 4 ay sonra Almanya’dan Türkiye küstah yanıt (2 Eylül).”

Yazının devamı...

Ölümden kaçan adamın pantolonu

16 Ekim 2017

Eğin, 3 Ekim’de Hürriyet’in manşetinde yayımlanan Las Vegas’taki saldırı ile ilgili fotoğrafta pantolonu aşağı kaymış bir adamın kalçasının Photoshop ile don çizilerek kapatıldığını öne sürdü. Eğin’in bu eleştirisini yazı işlerine sordum; fotoğrafa müdahale edilmesinin nedenini şöyle açıkladılar:

“Uygunsuz bir görüntüydü, üzerini kapattık. Fotoğrafın ve yansıttığı olayın özünü değiştiren hiçbir müdahale yok. Kanın veya açılan bir göğsün ‘buzlanarak, kapatılarak’ kullanılması gibi bir müdahale bu.”

Aynı gün yayınlanan Habertürk aynı fotoğrafı biraz büyüterek kullanmış, böylece adamın kalçasının görüntüsünü dışarı çıkarmıştı. Sabah, Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri ise fotoğrafı hiçbir müdahalede bulunmadan kullanmışlardı.

Geçen hafta örnek verdiğim Associated Press’in (AP) Pulitzer ödüllü foto muhabiri Nurciso Conteras, Suriyeli bir isyancıyı gösteren fotoğrafının alt köşesindeki kamerayı silmesini “dikkat dağıtmaması için çıkardım” diye savunmuştu. Ama AP yönetimi bunun “doğruluk ilkesine aykırı olduğu” gerekçesiyle Conteras’ı işten çıkarmıştı.

Çünkü fotoğrafa yapılan en küçük müdahale bile gerçeğe müdahaledir; doğallığını bozar. O nedenle uluslararası ajanslar ve Batılı medya kuruluşlarının gazetecilik ilkeleri fotoğrafla oynamayı asla kabul etmez.

Hürriyet’in Las Vegas fotoğrafındaki müdahalesi de gazetecilik ilkelerine aykırı. O adamın ölümden kaçarken yaşadığı panik o denli büyük ki, kalçasının açılmasına dikkat etmiyor. Photoshop ile adama don giydirmek, fotoğrafın doğallığını bozmuş. Zaten o fotoğrafın yansıttığı insanların yaşadığı panik...

Hürriyet’te 14 yıl önce de bir kalça fotoğrafı vakası yaşanmıştı. “Muhabirin iş kazası” başlıklı 12 Aralık 2003’te yayınlanan haberde bir büyükelçiye soru yöneltirken g-string iç çamaşırı görünen kadın gazetecinin fotoğrafı basılmıştı. Bu fotoğraf o zaman çok eleştirilmişti. Aslında uygunsuz olan fotoğraf oydu. Bir kadın gazeteciyi sırf kalçası göründü diye haberin öznesi haline getirmek yanlıştı. Las Vegas fotoğrafında ise o adam haberin öznelerinden biri.

YALANLAYANIN SORUMLULUĞU

Yazının devamı...

Photoshop’suz Türkiye

9 Ekim 2017

Photoshop, fotoğrafları bambaşka hale dönüştüren sihirli bir program. Fransa, bu programın yarattığı soruna el atan ender ülkelerden. Fransa’da artık katalog, ilan, gazete veya dergilerde yer alan ticari fotoğraflarda insan figürü üzerinde Photoshop’la yapılan müdahaleler, uyarı notu ile tüketiciye bildirilecek. Özellikle moda, reklam ve pazarlama sektörlerini kapsayan bu uygulama yürürlüğe girdi.

Bu düzenlemeye Türkiye’de de ihtiyaç olduğu kuşkusuz. Zira manken fotoğraflarının çoğu Photoshop’lu. Photoshop’suz reklam fotoğrafına rastlamak neredeyse imkânsız.

Medyada da durum vahim. Photoshop kullanımında sınır yok. Fotoğraflar üzerinde Photoshop ve benzer programlarla oynama yapılmakla kalmıyor, montajla fotoğraflar birleştiriliyor. Sanatçıların ve bazı siyasetçilerin özel fotoğrafçılara çektirip Photoshop yaptırdıkları fotoğrafları yayınlatmaları artık sıradan bir yöntem. Kimi gazeteciler de kendi fotoğraflarına bile Photoshop uyguluyor.

Ama Fransa’da getirilen ticari fotoğraflarda Photoshop yapıldığını bildirme zorunluluğu gazetecilik fotoğraflarına uygulanamaz. Çünkü gazetecilik fotoğraflarında Photoshop değil hiçbir müdahale yapılamaz, yapılmamalı.

Nitekim bu yazıyı kaleme almadan önce bu yıl dünyanın en prestijli fotoğraf ödülü World Press’e değer görülen Associated Press (AP) foto muhabiri Burhan Özbilici ile konuştum; o da katıldı bu düşünceme. “Batı ajanslarında fotoğrafta en ufak bir oynamaya izin verilmez” dedi ve anlattı:

“World Press jürisi, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a düzenlenen suikast sırasında çektiğim fotoğrafların orijinallerini görmek istedi. Fotoğraflarda oynamadığıma emin olduktan sonra ödülü açıkladılar.”

Özbilici hatırlattı. AP, üç yıl kadar önce Pulitzer ödüllü ünlü foto muhabiri Nurciso Conteras’ı, Suriyeli bir isyancıyı gösteren fotoğrafının sol alt köşesindeki kamera görüntüsünü sildiği için işten atmıştı. Gerekçe, AP’nin “doğruluk standartlarını çiğnemiş” olmasıydı. Reuters da Beyrut muhabiri Adnan Hajij’i sırf fotoğrafta kontrastı artırdığı için işten çıkarmıştı.

Bu örnekler, gazetecinin çektiği fotoğraflara ilişkin. Ama fotoğrafa müdahale etmeme kuralı, gazetecinin kendi fotoğrafında da geçerlidir. Gazeteci, fotoğrafına Photoshop uygulayıp/uygulatıp kendisini olduğundan farklı gösteremez. Kendi gerçeğini de deforme edemez, okura kurgusal bir kişilik sunamaz. Neticede biz gazeteciyiz, artist ya da manken değil... İşimiz gerçeği aktarmak.

Yazının devamı...

Savaş tamtamları

2 Ekim 2017

Gazetelerde “Bu işgale müdahale şart”, “Haddini bil tatbikatı”, “Askeri seçenek masada” manşetler, tankın ve askerin oraya girmesinden dem vuran yazılar yayınlanıyor;  TV’lerde askeri tatbikat görüntülerinden geçilmiyor. O kadar ki, bıraksalar medya kalemleri, klavyeleri ve de kameralarıyla saldıracak bağımsızlık referandumu yapan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne.

Ortalığı sakinleştirmek de Başbakan Binali Yıldırım’a düştü. “Vatandaş rahat olsun, savaşa girmiyoruz” dedi ama bu açıklamanın asıl muhatabı sanırım medyaydı. Zira Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve diğer yöneticilerin söyleminin de ötesine geçip ortalığı velveleye veren medyanın ta kendisiydi.

Savaşın tahmin edilemezliğini ve yıkıcılığını anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Irak ve Suriye, canlı örnekler. Kaldı ki, savaşa karşı çıkmak gazetecilik için demokrasi ve insan haklarını savunmak kadar olmazsa olmazdır.

Bugünlerde de medyanın yapması gereken, politikacıların sözlerini aktarmakla yetinmek yerine IKBY ile yaşanan anlaşmazlığın bütün boyutlarını araştırmak, serinkanlı analizler yayınlamak, barışı savunmak ve eleştirel yaklaşımı korumaktır. Her gazeteci bilir ki, eleştirel yaklaşım bizim mesleğin özüdür ve ülkenin, insanların yararınadır. Eleştirel gazeteciliğin en büyük faydası da siyasi iktidaradır; yanlışlardan korur.

ÖVGÜNÜN DOZU

GAZETECİLİKTE sorun marka,  ürün, şirket isimlerinin yazılmasında değil, nasıl, neden ve kim tarafından yazıldığıdır. Örneğin Hürriyet’in gurme yazarları Mehmet Yaşin ya da Vedat Milor, restoranları yazıyor. Reklama kaçmadan uzman gözüyle kaleme alıyorlar restoranları ve bazen de eleştiriyorlar.

Ahmet Hakan da 18 Eylül’de “Et lokantasında yeni moda: Sc...” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. İstanbul’da beş ay önce açılan restorandan söz ediyordu. Fakat yazısı övgüyle doluydu, sonunda da zirve yapmıştı bu güzelleme: “Ferah ve kasmayan atmosferi, enfes lezzetleri, enteresan kokteylleri, abartısız fiyat politikası ve zararsız tatlılarıyla Sc..., bazı pabuçları dama atacak gibi.”

Daha önce de yazmıştım. Reklam ile gazete yazısı arasındaki temel fark tanıtma ve tüketime yönlendirme. Bir haber/yazı restoran hakkında olumlu/olumsuz bilgi verir, reklam ise tanıtır ve okuyucuyu oraya yönlendirmeye çalışır.

Yazının devamı...

Şimdi sıra okurlarda

25 Eylül 2017

Elbette her haber, “Kim” sorusuna cevap vermeli. Ama maalesef otobüs kazası haberlerinde şimdiye değin okur bu sorusunun yanıtını öğrenemiyordu.

 Bu durumu otobüs firmalarının korumacı tutumuna ve medyanın bu firmaları kayırmasına bağlamak durumu açıklamaya yetmez. Açıkyüreklilikle itiraf edelim, medya sadece otobüs firmalarının adını gizlemiyor; olumsuzluk içeren haberlerin çoğunda marka, şirket isimleri okurdan saklanıyor.

 Halbuki dikkat edin, medya olumlu haberlerde çoğu zaman aynı tavrı sergilemiyor. Markaları, şirketleri övmeye gelince alabildiğine cömert, eleştirmeye gelince cimri davranılıyor.

 Buradan kimilerinin anladığı gibi markaların yazılmasına karşı olduğum sonucu çıkarılmasın lütfen! Mesele marka/firma adı yazmakta değil, neden ve nasıl yazıldığında. İtirazım bu noktada. Zira gazeteciliğin özü nesnellik ve eleştirel, sorgulayıcı yaklaşımdır. Biz PR’cı ya da reklamcı değiliz ki markaların, şirketlerin tanıtımını ya da itibarını koruma işlevini üstlenelim. Gazeteci her zaman okurun yanında saf tutar. Gazeteci, okurun, yani kamunun çıkarlarını korumak ve onları doğru ve eksiksiz bilgilendirmekle yükümlüdür.

Artık bu anlayışın yerleşeceğine dair umudum iyice arttı. Medyanın “Trafik kazası haberlerini yazım kılavuzu” üzerinde uzlaşma sağlaması ve ardından gelen okur destekleri mevcut yaklaşımın sonunun geldiğinin işareti.

Eminim bundan sonra okurlar, bir trafik kazası olduğunda otobüs (ya da hafriyat kamyonu) firmasının adını vermeyen medya kuruluşundan hesap soracak. Hem de sadece trafik kazalarında değil, olumsuzluk içeren bütün haberlerde şirket isimlerinin gizlenmesine izin vermeyecek.

Medyadaki büyük uzlaşma okurların farkındalığını artırdı. Kendilerinden nelerin gizlendiğini dikkatle takip edip, “öğrenme hakkı”nı engelleyene hesap soracaklar. Medyada olduğu kadar okur denetiminde de yeni dönem başlıyor.

 

Yazının devamı...

Medyada büyük uzlaşma: Artık trafik kazalarında otobüs firmalarının adı gizlenmeyecek

18 Eylül 2017

Trafik kazasına karışan otobüs firmalarının adının haberlerde yer almasını öngören kılavuz üzerinde büyük bir uzlaşma sağlandı. AA ve Hürriyet ile birlikte 26 medya kuruluşu bugünden itibaren kaza haberlerinde bu ilkeleri uygulayacak ve firma adının gizlenmesi dönemi sona erecek.

MEDYADA BÜYÜK UZLAŞMANIN ÖYKÜSÜ

Kaza yapan otobüs firmalarının ayrıcalığı ne? Okurlar buna bir türlü anlam veremediklerinden hemen her kazadan sonra kazaya karışan otobüs firmasının adının haberde neden gizlendiğini soruyorlardı.

Okur Temsilcisi olarak yasal durumu inceledim ve firmaları peşinen suçlayıp, haksız biçimde karalamadan nesnel haber yazdığımız, hatta firmanın görüşüne de yer verdiğimiz takdirde, bunun gazetecilik meslek etiği açısından sorun oluşturmayacağı sonucuna vardım. Gazetecilik açısından otobüs firmalarının hakkında haber yazılan diğer kurum ve kuruluşlardan bir ayrıcalığı olamazdı. Olumlu ya da olumsuz gelişmeleri içeren her haber mutlaka “Kim” sorusuna cevap vermeli. Bu görüşümü bugüne değin defalarca bu köşede dile getirdim.

Sabah yazarı Hıncal Uluç da benimle aynı görüşte. Kazaya karışan otobüs firmalarının adının açıklanmasını ısrarla savundu yazılarında. Uluç, 17 Ağustos’ta, haberlerinde otobüs firmalarının adını yazmayan Anadolu Ajansı’nı da eleştirdi. Bunun üzerine AA Genel Müdürü Şenol Kazancı, Uluç’a mektup göndererek, “firma adının yazılmasında hukuki engel olduğunu” savundu.

BİR TELEFONLA BAŞLADI

Oysa ben araştırmıştım, hukuki bir engel yoktu. Uzaktan konuşmakla sorun çözülmeyeceğini bildiğim için AA’yı arayıp bu görüşümü aktarmaya karar verdim. İyi de oldu. AA Genel Yayın Yönetmeni Metin Mutanoğlu ile uzun uzun konuştuk. Mutanoğlu, “Tek aracın karıştığı kazalarda isim verdiklerini ama iki aracın karıştığı kazalarda hatalı olanı belirlemek durumunda olmadıkları için firma adlarını yazmadıklarını” ifade etti.

Ben de zaten

Yazının devamı...

Ensesti böyle mi konuşmalıydık?

11 Eylül 2017

 Alphan’ın yazısına destek verenler oldu ama kimileri de ona şiddetle karşı çıktı, hatta ağır hakaretler yönelttiler, saldırdılar. “Yüzde 40 oranı olamaz” itirazı ile başlayan tartışma yer yer neredeyse “Türkiye’de ensest vardır/yoktur” tartışmasına döndü.

 Kopan fırtınayla birlikte okurlardan da destek ve eleştiriler gelince yazıyı bir daha okuyup “Yüzde 40” meselesini anlamaya çalıştım. Alphan, bu oranı ensest konusunda bir araştırma yaptıklarını belirten Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü’ye dayandırmıştı:

 “... TDKF 56 ilde yaptığı araştırmanın sonuçlarını, rakamlarını açıklayamadı bile. Ama tek bir rakam verdi ve tabloyu görmemiz açısından yeterliydi aslında: Türkiye’de ensest oranı yüzde 40. Yani her 10 kişiden 4’ünde ensest var.”

 Demek ki, bu oran Alphan’ın kendi fikri değil. Nitekim Canan Güllü, 5 Şubat 2015’te TBMM’de Kadına Şiddet Komisyonu’nda “Bir hafta sonra ensest raporumuzu açıklayacağız” demiş. Fakat açıklamamış ya da açıklayamamış!

 Ardından Güllü, 9 Ocak 2016’da T24’e yaptığı açıklamada “Ensest ilişki oranı yüzde 40, kadın düşmanı Diyanet bunu normalleştiriyor” demiş. 17 Ocak 2016’da Evrensel gazetesinde yayınlanan demecinde de “... Yüzde 40 oranında ensest var ve devlet bunun kapağını bile kaldırmıyor” diyerek aynı oranı tekrarlamış. Güllü’nün bu sözlerine itiraz eden olmamış, fırtına da kopmamış.

 Alphan’ın sözünü ettiği araştırmanın varlığı böylece doğrulanıyor. Buraya kadar sorun yok. Ancak Doğan Yayın İlkeleri, araştırmalar yazılırken yönteminden görüşülen kişi sayısına kadar ayrıntılı bilgi verilmesi gerektiğini vurguluyor. Zira okurların araştırmayı doğru değerlendirebilmesi için bütün verilere sahip olması gerekli.

 Alphan’ın yazısında ise 56 ilde yapıldığı dışında araştırmayla ilgili bilgi yok. Bu araştırmanın yöntemi ve kapsamı ne? STK’lar ve bazı kurumlarla mı görüşüldü, yoksa anket mi yapıldı? Araştırmacılar ensesti nasıl tanımlıyor?

 En önemlisi de yüzde 40 ile ne kastediliyor? Türkiye nüfusunun yüzde 40’ının ensest ilişki yaşadığı ya da mağduru olduğu mu? Yoksa görüşülen kadınların yüzde 40’ı mı? Bu soruları artık araştırmayı açıklaması gerektiğine inandığım için

Yazının devamı...