"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

‘Kabahatin büyüğü PR’cılarda’

25 Aralık 2017

Fakat bu ilişkide taraflardan biri de halkla ilişkiler (PR) sektörü çalışanları. Acaba onlar gazetecilerle ilişkilerinde etik davranıyorlar mı?

Bu sorunun yanıtını sektörün önde gelen isimlerinden Şermin Topçu’nun gönderdiği e-postadan okuyalım:

“Bir PR’cının öncelikli görevi, temsil ettiği markayı haber yaptırmak değildir. Aksine öncelikli görevi, markanın medyada yer alabilecek haber içeriğini sağlamaktır. Bunu sağladıktan sonra gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Ne yazık ki son dönemde PR sektöründe böyle bir eğilimin olmadığını üzülerek, bazen de utanarak izliyorum. İçeriği olmayan cafcaflı geziler yaptırarak markasını haber yaptırma peşinde olan PR’cı sayısı artıyor.

Oysa biz PR’cılar ne tur operatörüyüz ne de gezi kontenjanı doldurmaya çalışan tur rehberiyiz. Tam tersine bizler, markası için sürekli proje geliştirmek zorunda olan fikir işçileriyiz. PR’cıların herhangi bir yaratıcılık gerektirmeyen, fuara gazeteci götürmek gibi basit eylemden utanması gerekir.

Kurumsal sosyal sorumluluk projeleri geliştirmek emek isteyen, uzun ve zahmetli bir süreç. Haber değeri yaratmak yerine bir gezi ile haber olabilmeyi tercih eden PR’cı sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu da ne yazık ki PR mesleğinin itibarının azalmasına sebep oluyor. Zira PR bir fikir işçiliği mesleği olarak algılanmıyor. Tam tersine bir ‘eller havaya’ mesleği olarak algılanıyor. Bu yüzden bir sürü genç gazeteci PR’cılar aleyhinde aklına gelen her türlü aşağılayıcı yazıyı yazma hakkını kendinde görüyor. Mesleğin saygınlığı gün geçtikçe değer kaybediyor. Bir dönemin Alaettin Asna’ları, Betûl Mardin’lerinin saygınlığı kalmadı artık. Çuvaldızı kendimize batırmakta büyük fayda var.”

ACILARDA BÜTÜNLEŞMEK...

ESKİ

Yazının devamı...

Erişim engelleme rekoru

18 Aralık 2017

Zira günde en az 10-15 erişim engelleme kararı geliyor dersem abartmış olmam. Sanırım diğer haber siteleri de benzer durumda.

 

Bunun nedeni de Türkiye’nin hemen her yanındaki sulh ceza hâkimliklerinin erişim engelleme başvurularını neredeyse otomatik olarak kabul etmesi. Yayıncı kuruluşun görüşünü almadan, hatta çoğu kez yayından kaldırılması istenen içeriği bile yeterince incelemeden engelleme kararı verip, Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne (ESB) gönderiyorlar. Haber siteleri de engelleme kararlarını oradan öğreniyor, savunma imkânı bulamadan kararları yerine getirmek zorunda kalıyor. Hatta bazen ESB doğrudan kendisi, haber vermeden o sayfalara erişimi engelliyor.

 

Hâkimlerin 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınlarla İlgili Yasa’ya dayanarak verdiği bu kararlara yedi gün içinde itiraz mümkün. Ama itirazların kabul edildiği pek de görülmedi bugüne değin.

 

Erişim engelleme kararlarının garipliklerine bir örnek vereyim. Nurana Bagieva adlı oyuncu, rol aldığı diziden çıkarılınca bir gazeteye “öpüşme sahnesinde oynamayı kabul etmeyince bir ölüm sahnesi yazıp kendisini diziden attıklarını” söylemiş. Sonra da kariyerine zarar vereceği kaygısına kapılmış olsa gerek ki birçok sitede yer alan bu söyleşiyi ortadan kaldırmak istemiş.

 

Yazının devamı...

Buyurun dünyaya bakalım

11 Aralık 2017

GAZETECİLERİN masraflarını başkalarının karşıladığı gezilere gidip, oralarda ağırlandıktan sonra da gelip o marka ya da şirketin reklamını yapmasına itirazımı defalarca dile getirdim.

Ama bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmakta da yarar var. Gazetecilerin “hanut” gezilere gidip reklam yapmasının gazeteciliğin ruhuna aykırı olduğu kişisel görüşüm değil, gazeteciliğin dünyada geldiği nokta bu.

Çeşitli ülkelerdeki saygın medya kuruluşlarının yayın ilkelerini inceledim. Hemen her yerde belli başlı medya kuruluşlarının Etik Kodları’nda “gezi davetlerinin kabul edilmemesi” ve “gezilerin masraflarının medya kuruluşu tarafından karşılanacağı” ilkesinin yer aldığını saptadım. Bild gazetesinin dahil olduğu Axel Springer grubunun kodlarında da davetlerin istisnai durumlarda kabul edilebileceği belirtiliyor. İstisnai durumlardan kasıt, askeri ve bilimsel olaylar gibi “başka türlü izlenemeyecek önemli olaylar”. Bu tür durumlarda genel yayın yönetmeni karar veriyor.

Doğan Grubu Yazılı Medya Yayın İlkeleri’nde de aslolan “gazete ve dergi çalışanlarının yayın amaçlı gezilerinin giderlerini kurumun karşılaması”. Özel durumlar için ise “Davetli gezinin haber yapılması halinde, yayında, gezinin davet olduğu mutlaka belirtilir” kuralı yer alıyor.

Ben de davet gazeteciliğine karşı çıkarken bu evrensel ilkeleri savunuyor, meslektaşlarımdan da uygulamalarını bekliyorum.

Dünya medyasında davet ilkeleri:

AXEL SPRINGER: Axel Springer’deki gazetecilerin, araştırmaları sırasındaki tüm masrafları (ulaşım, eğlence ve benzeri) yazı işleri tarafından karşılanır. İstisnai durumlar genel yayın yönetmeninin onayına bağlıdır.

BBC:

Yazının devamı...

Hafiyelik ve gazetecilik

4 Aralık 2017

 Mahkeme, “özel hayata saygı ile basın özgürlüğü arasındaki makul dengenin gözetilmesi” gerektiğini vurgularken, Tüzünataç ve Gökbakar’ın “başkaları tarafından görülebileceğini bilerek mahrem alanında kalması gereken aktivitelerini balkona taşıdıklarına” dikkat çekti. Zira iki sanatçı, daha önce gazetecilerin kendilerini takip ettiklerinin farkındaydılar; üstelik gazeteciler görüntü alırken terastan sarkmış durumdaydılar. Kısacası, hem gazeteciler gizli bir yöntem kullanmamıştı hem de iki sanatçı “mahrem alanda” değildi.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, “mahrem alan” kavramını kararlarında “mekânsal yalıtım kriteri”ne dönüştürmüş durumda. AİHM, Prenses Caroline’in Alman magazin basınına karşı açtığı davada, “mekânsal yalıtım kriteri”ne dikkat çekmiş, bu kriteri “kişinin yalnız olmasına güvenerek toplum önünde davranmayacağı şekilde hareket ettiği, kamunun gözü önünde olmayan alanlar” olarak tanımlamıştı. Tüzünataç ve Gökbakar’ın durumu bu kritere uymuyor.

Ancak ünlü şarkıcı Murat Boz’un şikâyet ettiği olay daha farklı. Söz konusu haberde Boz’un annesi ve sevgilisi Aslı Enver arasındaki konuşma aktarılıyordu. Habere göre, Gümüşlük’teki yazlıkta anne Nedret Boz, “Aslı sen otur kızım. Ben kısır yapacağım” deyip mutfağa geçmişti. Murat Boz’un abisi Ali Boz da denizden döndükten sonra kardeşine “Murat iyi ki bu evi almışız. Buralarda basın da yok” demişti.

 

Savcılık, “şöhret sahibi kişilerin özel hayatlarıyla ilgili haberlere katlanmak zorunda olduğu” gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi. Takipsizlik kararıyla ilgili yazılanlardan anladığım kadarıyla savcılık “gizli dinleme” ile ilgili kanıt bulamamış. Fakat bu olaya sadece “ünlülerin özel hayat alanı” açısından yaklaşılamaz. Savcı “mekânsal yalıtım kriteri”ni, bilginin elde ediliş yöntemi açısından da değerlendirmeliydi. Zira Murat Boz’un annesi, o sırada sevgilisi ve abisi de “yalıtılmış”, gözlerden uzak olduğunu düşündükleri bir mekânda, evlerinin balkonundalar; gazetecilerin etrafta olduğunun farkında değiller. Gazeteciler orayı nasıl dinlemiş, nasıl görüntü almış bilemiyorum ama gizlendikleri belli. “Yalıtılmış bir mekân” olan balkondaki konuşmaların gizlice dinlenerek haber yapılmasının etik bir davranış olduğunu söyleyemem.

 

Yakın örneklerden biri de

Yazının devamı...

Otomotiv gazetecileri

27 Kasım 2017

“Markaların otomotiv basınına test aracı vermesi işin fıtratında var. Tüm dünyada olduğu gibi otomotiv gazetecileri otomobilleri test eder, bu sayede markanın iddia ettiği yenilikleri kendisi bizzat görür.

Tuhaf olan, kadın dergileri, internet siteleri ile lifestyle basına da benzer ilginin gösterilmesi ve uzun süreli test aracı verilmesi; Youtuber’ların basın lansmanlarına bile parayla gelmesi ve paylaşım başına para alması.

Otomotiv basını haber yapar. Günlük gazetelerdeki otomotiv editörleri, genellikle işin ekonomisi, satış, pazar payı ve yatırım üzerinde durur, bunları yazar. Yöneticilerin açıklamaları üründen önce gelir, model daha kısa yer alır.

Hızlanma, fren mesafesi, yakıt ekonomisi gibi teknik detayları içeren testleri uzman ve sektörel otomobil dergileri yapıyor. Sadece 1-2 aylık otomobil dergisi yapıyor, diğerleri ‘sürüş izlenimi’ yazıyor. Rakamsal değerlere girilmiyor.”

Adının yazılmasını istemeyen bu editörün anlattıkları test araçlarının ne kadar yaygın bir problem haline geldiğini gösteriyor. Gazetelerdeki otomotiv sayfalarında teknik değerlendirme sonuçları yerine model ve markayla ilgili haberlerin daha çok olduğu da doğru.

Sanırım en iyisi, Otomotiv Gazetecileri Derneği’nin (ve tabii otomotiv sektörü ile PR’cıların da) bu konuda kurallar oluşturması, sınırları belirlemesi...

SURİYELİ SIĞINMACILAR

HRANT

Yazının devamı...

Test aracıyla tatil

20 Kasım 2017

Baştürk, ilk paylaşımını 13 Haziran’da yapmıştı. Edremit’te yol kenarında çekilmiş fotoğrafın altına “Hedef Kaz Dağları. Hibrit yolculuğumuz tıngır mıngır sürüyor. #k.. #n.. #onuryolda” yazmıştı. Bursa, Alaçatı, Urla ve İstanbul’dan değişik tarihlerde yapılan 11 paylaşımın tümünde test aracının markası da görünecek biçimde poz vermişti. Paylaşımlar 4.5 ay kadar devam etmiş, sonuncusu 6 Kasım’da yapılmıştı.

Bunları görünce Baştürk’e, “Otomotiv editörü olmayan bir yazar, bir aracı neden test eder? Firma bir aracı o kişiye neden verir, tanıtım için mi? Gazeteci, test aracıyla neden sürekli fotoğraf paylaşıp tanıtım (daha doğrusu ürün yerleştirme) yapar?” sorularını yönelttim. Baştürk, şöyle yanıtladı:

 

“Instagram hesabımda gittiğim mekânı/şehri/ülkeyi, yediğim yemeği, içtiğim kokteyli, beğendiğim dekoratif şeyleri, pilates pozumu, yaptığım şarkıları/klibi, yazdığım kitabı; yaşadığım/gördüğüm/deneyimlediğim her şeyi paylaşıyorum.

 

Test amaçlı verilmiş hibrit bir araçla farklı iki tarihte yapılmış yol macerasını paylaşmam da bu yüzden bana doğal geliyor. Paylaşımlarımı istediğim gün ve saatte yapıyor olma özgürlüğü de. Elbette otomobil yazarı değilim. Ama bu elektrikli bir aracı merak etmeme engel değil. Daha önce de bir motosikletin tepesinde Güney Avrupa kıyılarında 350 kilometre yol tepmiş, bu acayip deneyimi köşede aktarmıştım.

 

Bir başka seferde ise karavanla güney kıyılarında dokuz gün tur yapmıştım.

Yazının devamı...

Önemini azaltmazdı

13 Kasım 2017

Fakat her iki haberde de yer alan “Londra’dan kalkan tren Pekin’e kadar gidebilecek” ifadesine gazeteci ve okurumuz Vecdi Seviğ’den itiraz geldi: “Trenle Londra–Pekin arasında kesintisiz hat varsa, niçin Ankara banliyö treni çalışmıyor, niçin İstanbul’a giden trenler Pendik istasyonundan daha batıya gidemiyor, niçin Kapıkule’den gelen tren Halkalı’dan öteye geçemiyor, anlayamadım.”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da törende, “Londra’dan Çin’e (Pekin) kesintisiz demiryolu bağlantısı kurulduğunu ilan ediyoruz” dedi. Erdoğan’ın bu sözleri gazetelerde yer aldı. Ama Hürriyet ve hemen hiçbir gazetede Seviğ’in dikkat çektiği gibi Ankara’da banliyö hatlarının çalışmadığı, trenin Pendik’ten Halkalı’ya geçemediği, çalışmaların sürdüğü bilgisi yoktu.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, 2 Kasım’da İstanbul’daki Ulaşım Kongresi’nde açıklama yaptı da çalışmaların hangi noktada olduğunu öyle anlayabildik. Arslan, İstanbul ve Ankara’daki banliyö tren hatlarını 2018 sonuna kalmadan bitirmeyi hedeflediklerini, bu süre içerisinde de Halkalı’dan Gebze’ye kadar hatların birbiriyle entegre edileceğini ve Marmaray’a uluslararası taşımalar için üçüncü bir hat yapılacağını anlattı.

Demek ki, henüz Londra-Pekin arasında kesintisiz demiryolu hattı kurulabilmiş değil. Kesintisiz hat, bir yıl içinde tamamlanacak. İnanın, bu bilgi de o haberlerde bir-iki cümle ile yer alsa Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattının önemi azalmazdı. Sadece eksik bilgi verilmesi ve okurun kafasının karışması engellenmiş olurdu. Gazetelerde aynı şekilde yayımlanan bu haber, söylenenleri aynen aktarmakla yetinmemek gerektiğinin somut bir örneği...

 

YENİ BİR PARTİ

 

YENİ

Yazının devamı...

Üzmek istemezdim

6 Kasım 2017

Belli ki çok etkilenmiş. Önce “Bize üç ay mutluluğu bile fazla gördüler. Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici yememiş içmemiş. Araştırmış. Meğer Dünya Sağlık Örgütü’nün yeni yaş skalası yokmuş” diye yazdı. İki sefer de adımı vermeden “Hürriyet Okur Temsilcisi bir kalem dokunuşu ile ‘yeni orta yaş grubu’ hayallerimizi söndürdü” diye yakındı.

Oysa ben Özkök gibi 70 yaşındaki insanların “orta yaşlı sayılma hayalini söndürme”dim, bir bilgi yanlışını ortaya çıkardım. Bir yanlışın düzeltilmesini sağlayana tepki gösterilmemeli. Hem bu benim görevim.

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘yaş dilimi listesi’ni değiştirdiği ve artık 66-79 yaş arasını yaşlı değil orta yaşlı kabul ettiği”ni yazmıştı. Okurlardan itiraz gelince Müftüoğlu’na kaynağını sordum, “bir dostundan gelen WhatsApp mesajı”na dayandığını ve onun da “Brillo.net” adlı (Endonezya kaynaklı) bir web sitesinden öğrendiğini belirtti.

Resmi bir yanıt alabilmek için DSÖ yetkililerine e-posta gönderdim. Sonunda DSÖ Türkiye Ofisi’nden Doç. Dr. Toker Ergüder, “DSÖ’nün böyle bir kararı olmadığı ve DSÖ’nün 60 yaş üzeri kişileri yaşlı kabul ettiği” yanıtını verdi. Müftüoğlu’nun isteği üzerine referanslarını iletince Ergüder, “Gönderdiğiniz referanstan sonra konuyu DSÖ Cenevre Genel Merkezi ve Kopenhag Avrupa Bölge Ofisi uzmanları ile tekrar değerlendirdik. Bu web sayfasında verilen bilginin DSÖ ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır” dedi.

Bu yanıtları ilettiğim Müftüoğlu, köşesinde bir düzeltme yayınlayarak, DSÖ’nün böyle bir kararı olmadığını okurlarına duyurdu. Son derece net ve samimi bir üslup kullandı; bir daha da yazmadı.

Özkök ise bu konuda yeni bir dosya açacağını duyurduktan sonra, Bill Andrews adlı bir doktorla söyleşi yaptı. Bu doktoru, “yaşlanmayı tedavi etmede yepyeni bir alan açan ... molekülünü buldu” diye tanıttı.

Kerem Kaynar ve bazı okurlardan gelen eleştiriler nedeniyle bu dosyayı da inceledim; yine uzmanlarla konuştum. Hatta Osman Müftüoğlu da NTV’de, “Hapla çöple olmaz bu iş. Bunlar pazarlama teknikleri” diye konuştu. Gazetede de böyle bir yöntemin kansere yol açabileceği uyarısında bulundu.

Öncelikle belirteyim, yaşlanma ile telomer ilişkisini bulan

Yazının devamı...