"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Ayrılık zamanı

4 Mart 2019

Aradan uzun zaman geçti. 12 yılı Cumhuriyet’te, 27 yılı Hürriyet’te olmak üzere yaklaşık 39 yıl. Son dokuz yıldır Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyordum. Bu süre içerisinde gazetecilik birikimimi ve okur eleştirilerini hem gazetem, hem de mesleğim adına artı değere dönüştürmeye, hatalardan arınmış ve yüksek kalitede bir haberciliğin benimsenmesine katkıda bulunmaya çaba harcadım. Bir özdenetim kurumu olan Okur Temsilciliği’nin (Ombudsmanlığın) yerleşmesini ve kabullenilmesini amaçladım.

En önemlisi, evrensel gazetecilik ilkelerinden taviz vermemeye, başlangıçta kendime verdiğim söze uygun davranmaya gayret ettim. Ne kadar başarılı oldum, artık onu okurlar ve meslektaşlarım söyleyecek.

Zira bu limanda dalgalar çok yükseldi, ayrılık zamanım geldi çattı. Ayrılıklar aynı zamanda muhasebe zamanıdır. Haksız yere kırdığım, üzdüğüm insanlar olduysa peşinen özür dilerim. 

Ombudsmanlığım süresince eleştirilerimi anlayışla karşılayan, destek ve güç veren, tartışmalarıyla beni zenginleştiren çalışma arkadaşlarıma ve meslektaşlarıma, eleştiri ve önerilerini esirgemeyerek katkıda bulunan okurlara da teşekkür ederim.

Ben hep gazetecilik, sessizlerin sesi, mağdurların savunucusu, kamu yararının yılmaz bekçisi olsun; bağımsızlığından ödün vermesin; çıkar gruplarına aracılık etmesin; gerçekleri deforme etmeden aktaran, her konuya ve herkese eleştirel yaklaşan bir güç olsun istedim. Ben hep gazetecilik kazansın istedim.

Bugün olmamış olabilir ama yarın mutlaka...

OKURDAN KISA KISA

Erkan Gökçen:

Yazının devamı...

Olay yok yanıt var

25 Şubat 2019

21 Şubat’ta Hürriyet’te yayımlanan bu haberde, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği’nin (TAYAD) Ankara’da yaptığı eylemde üniversite öğrencisi bir genç kızın gözaltına alındığı sırada bir polisin cinsel tacizine uğradığı” iddiasıyla ilgili açıklamalarına yer verilmişti. TBMM Genel Kurulu’ndaki tartışmalar da haberde yer alıyordu.

Oysa bu olay 16 Şubat’ta meydana gelmişti. Ertesi gün olay anına ilişkin fotoğraf ve görüntüler ortaya çıkmıştı; polislerden biri, gözaltına alınan türbanlı genç kızı araca bindirirken bir elini kızın kalçasına götürerek itiyordu. Taciz iddiaları önce sosyal medyada ortaya atıldı, tepkiler paylaşıldı; ardından internet sitelerinde yayımlandı; bazı gazetelerde çıktı. Sonraki günlerde tacize uğradığı belirtilen genç kız, Artı Gerçek internet sitesine konuştu; savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Fakat ne ilk günkü olay, ne de sonraki gelişmeler Hürriyet’te haber oldu. Ta ki, Bakan Soylu konuşana ve bu konu Meclis’te gündeme gelene kadar. Ancak o zaman basılı gazetede haberi yayımlandı. Hürriyet internette ise farklı olarak 19 Şubat’ta genç kızın suç duyurusu yayımlandı.

Hatta “Soylu’dan taciz iddiasına yanıt” haberinin çıktığı gün, genç kızla söyleşi yapan gazeteci Derya Okatan gözaltına alındı. Gazetecinin gözaltına alınması da haber olamadı; ertesi gün yine Soylu’nun bu konudaki sözleri yayımlandı.

Elbette İçişleri Bakanı ve parti sözcülerinin taciz iddiasıyla ilgili açıklamalarına gazetede yer verilmesi gerekli. Ama Bakan’ın ve politikacıların sözleri haber taşıyor ise taciz, tacize uğradığı öne sürülen genç kızın sözleri, suç duyurusu ve Ankara Emniyeti’nin konuya ilişkin açıklaması da haber değeri taşıyor demektir. Hatta asıl haber odur. Okurun olayı doğru değerlendirebilmesi için olaya ilişkin bilgilerin eksiksiz ve nesnel bir dille aktarılması gerekirdi. Unutmayalım, eksik ve tek yanlı bilgi, yanlış bilgidir.

Kuşkusuz taciz olup olmadığına yargı karar verecek. Ama şurası açık, polisin gözaltına alınan bir genç kızın kalçasına el atmaya hakkı olamaz. Genç kızın kim olduğunun ya da hangi suçlamayla gözaltına alındığının hiçbir önemi yok.

EŞCİNSELLİK VE POLİS OPERASYONU

“APART dairede iğrenç olay! Polis olduklarını söylemişler” başlıklı haber, Karaman’da operasyon yapan polisin iki eşcinseli “fuhuş yaptıkları” iddiasıyla gözaltına aldığını duyuruyordu.

Yazının devamı...

Selvi boylum al yazmalım

18 Şubat 2019

“Finalde Asya, âşık olduğu İlyas’ı (Kadir İnanır) değil, ona ve çocuğuna emek veren Cemşit’i seçiyordu. Senaryoyu böyle yazmıştım ama Türkan Şoray, ‘Asya, İlyas’a dönsün’ diye tutturdu. Star stara dönermiş!”

Özgentürk, Hürriyet’te 2 Aralık’ta yayımlanan bu söyleşide Türkan Şoray’ı, Rüçhan Adlı’nın ikna ettiğini ve filmin finalinin kendisinin yazdığı gibi çekildiğini anlatıyordu. Aslında Özgentürk, bu olayı 1990’larda da dile getirmişti. Fakat bu kez Kadir İnanır’ın itirazı üzerine olay tartışmaya döndü. 30 Aralık’ta, Hürriyet’te çıkan ‘Kadir İnanır’dan o iddialara sert cevap’ haberinde İnanır’ın sözleri aktarılıyordu:

“Eser Cengiz Aytmatov’un ve Aytmatov dünyanın en büyük yazarlarından biri. Onun hikâyesini değiştirmek kimseye düşmez. Onun kitabının sonu ‘Sevgi emektir’ diye biter ve bu söz literatüre girmiştir, kimse de bunu değiştiremez.”

İnanır’ın bu sözlerine, Özgentürk’ün verdiği “Sevgi emektir sözü Aytmatov’un hiçbir eserinde yer almaz. O sözü kızıma bakarken yazdım. Aytmatov’u kimse yok saymadı. Kendisinin ahlak jandarması gibi davranması tuhaf” yanıtı da haberde yer alıyordu.

23 Ocak’ta da Kelebek’te Türkan Şoray, Özgentürk’ün sözlerini doğruluyor; filmin finalini değiştirmek istediğini ama kendisini ikna ettiklerini söylüyordu.

Melisa Çağlar adlı okur, “Kim haklı bu tartışmada? Ali Özgentürk mü, Kadir İnanır mı?” diye sormasa bu haberleri incelemeyecektim. Üç haberi art arda okuyunca şaşırdım. Tartışma boş yere uzayıp gitmişti. Oysa kimin haklı olduğunu bulmak için kitaba bakmak yeterliydi.

Aytmatov’un kitabını alıp baktım. Hakikaten kitapta “Sevgi emektir” sözü geçmiyor. Kitabın sonunda filmin finalinde olduğu gibi Türkan Şoray’ın oynadığı Asya (kitapta Asel), Kadir İnanır’ın canlandırdığı İlyas’a değil, Ahmet Mekin’in oynadığı Cemşit’e (kitapta Baytemir) dönüyor.

Fakat filmin final sahnesi kitaptan çok farklı. Asya’nın, İlyas’ın kamyonunun arkasından koşması, sonra Asya-Cemşit ve Samet’in el ele yürümesi sahneleri kitapta yok. Asya, kitapta İlyas ile gitmeyi daha önce reddediyor; kitabın sonunda İlyas’ın kamyonundan ağlayarak inen Samet, yolda karşılaştıkları Cemşit’e koşuyor. Kısacası, “aşk yerine güvenin seçilmesi” unsuru korunsa da kitabın sonu epeyce değiştirilmiş filmin finalinde. Bu da Kadir İnanır’ın değil, Ali Özgentürk’ün söylediklerini doğruluyor.

Yazının devamı...

Ödüllü fotoğrafa yalan etiket

11 Şubat 2019

Aynı fotoğraf, o gün Yeni Şafak gazetesinin internet sayfasında da kullanıldı. “37 yıl önce bugün Hama katliamı” başlıklı dosyada 2 Şubat 1982’de yaşanan katliamla ilgili ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Hama katliamını yansıttığı belirtilen fotoğraflar arasında ölen beş çocuğu için ağlayan kadın fotoğrafı da sıralanıyordu.

Halbuki bu fotoğrafın Suriye ve Hama katliamı ile hiç bir ilgisi yok. 1983’te Erzurum’da meydana gelen depremde çekilmiş bir fotoğraf.

2 Kasım 1983 tarihli Hürriyet gazetesinin ilk sayfasından kullanılmış. Fotoğraftaki ağlayan kadın, Koyunören köyünde beş çocuğunu birden yitiren Kezban Özer. Fotoğrafla ilgili bilgi “Kezban Ana’nın yüreği 5 kez yandı” başlığıyla verilmiş.

Gerçekten başarılı, sarsıcı bir fotoğraf. Nitekim o acı anı ölümsüzleştiren Hürriyet foto muhabiri Mustafa Bozdemir, 1984’te bu fotoğrafla “World Press”ten yılın fotoğrafı ödülünü kazanmıştı.

Bozdemir’in fotoğrafı, bir annenin acısını ve çocuk ölümün travmatik etkisini o denli başarıyla yansıtıyor ki, zaman zaman sosyal medyada dolaşıma giriyor. Çoğu kez de 1983 Erzurum depreminde çekildiği bilinçli ya da bilinçsiz olarak gizlenerek başka olaylarla ilişkilendiriliyor. Bu ödüllü fotoğraf, ensonhaber.com web sayfasında “Hocalı katliamı”, yenisoz.com, haberkudus.com, wikisosyalizm.com, haberler.com, ilkehaber.com, sondakika.com sitelerinde ise “Sabra ve Şatilla katliamı” fotoğrafları arasında yayınlanıyor.

Maalesef dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf ve diğer görsellerin bu tür “yalancı etiketleme” ile kullanılması medyada da arttı. Aslında bir fotoğrafın nerede, ne zaman, kim tarafından çekildiğini bulmak zor değil. Fotoğraf tarama uygulamalarıyla kolayca fotoğrafın asıl kaynağı saptanabilir. Ama bu kimi zaman ihmalden kimi zaman da kasıtlı olarak yapılmıyor.

Yeni Akit ve Yeni Şafak’ın da 1983 Erzurum depremi fotoğrafını 1982 Hama katliamı fotoğrafı diye kullanmasının da nedenini bilemiyorum. Ama nedeni ne olursa olsun bir gazetecilik yanlışı. Hem fotoğrafın asıl sahibi Hürriyet’e ve fotoğrafı çeken Mustafa Bozdemir’e, hem de okurlara haksızlık. Düpedüz yanlış veya yalan bilgi verilmiş oluyor okura.

Her iki gazetenin de özür ve düzeltme borcu var. Tabii nedenini de açıklayarak... 

Yazının devamı...

Seçimler yaklaşırken

4 Şubat 2019

Seçmenleri doğru bilgilerle donatmak için yapılması gerekenlerin başında okuru yönlendirmeye çalışmamak geliyor. Medya, seçmenlerin “bilgi edinme hakkı”nı kullanmalarına yardımcı olmalı; demokratik, özgür ve açık bir tartışma ortamının sağlanması için çaba harcamalı, seçimlerin adil ve hilesiz bir ortamda yapılması için sandık güvenliğinin de takipçisi olmalıdır.

Her ne kadar ülkemizde medyanın seçimlerde bağımsız ve tarafsız davranmasında kimi sorunlar varsa da evrensel gazetecilik ilkelerine dikkat çekmekte yarar olduğuna inanıyorum:

Medya, bütün parti ve adaylara eşit mesafede durmalı, hiçbirinin tarafını tutmamalı, bağımsız olmalı. Bütün parti ve adayların haberleri, “haber değeri” göz önünde tutularak dengeli ve adil biçimde yansıtılmalı. Bazı partilerin haberlerini görmezden gelmek tarafsızlığa gölge düşürür ve okurdan bilgi saklamak anlamına gelir.

Seçim döneminde liderler arasında protokol sıralaması uygulamamalı; tümünün miting, açıklama ve projelerine aynı ölçütlerle yaklaşılmalı. Haberi büyüten, kişinin makamı değil söylediklerinin haber değeri olmalı.

Salt konuşma ve açıklamaların aktarılmasıyla yetinilmemeli; seçim haberleri araştırma, sorgulama ve analizlerle beslenmeli. Mevcut belediye başkanlarının yaptıklarını ve yapamadıklarını hatırlatmak, yeni adayların da vaatlerini irdeleyerek duyurmak gerekir.

Yayın İlkeleri’nde yer aldığı gibi, gazeteciler “seçim öncesinde oylarının rengini açıklayarak okuru yönlendirmemeli, gazeteyi siyasi açıdan bağlayacak tavır takınmamalı.”

Partiler ve adayların haberleri ile ücret vererek yayımlattıkları sayfalar arasında ayrım belli olmalı. Sponsorlu sayfaların bu niteliği açıkça belirtilmelidir. Aksi halde okur kandırılmış olur.

Kamuoyu araştırmalarının yayını 21 Mart’tan itibaren yasak. Ama ondan önce de bu araştırmaları yayımlarken –Yayın İlkeleri’nde öngörüldüğü gibi- “yapan kuruluşun adı, kimin talebi ve finansmanı ile yapıldığı, tarihi, görüşülen kişi sayısı ve araştırma yöntemi açık olarak” belirtilmeli.

Yazının devamı...

Tecavüz suçu ve futbol

28 Ocak 2019

Olay, Robinho’nun İtalya’nın Milan kulübünde oynadığı dönemde, 22 Ocak 2013 tarihinde Milano’daki bir gece kulübünde meydana gelmişti. Robinho, Arnavut uyruklu bir kadına tecavüz eden altı kişiden biri olduğu iddiasıyla yargılanıp mahkûm olmuştu. Cezayla ilgili temyiz süreci devam ederken İtalya’dan ayrılıp Brezilya’nın Atletico Mineiro takımına geçmişti.

Bu yüzden Sivasspor, sözleşmesine cezasının kesinleşmesi halinde anlaşmanın feshedileceği maddesi koymuştu. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği de Sivasspor’a tepki göstermiş, “Tecavüzden hüküm giymiş bir sporcunun transfer edilmesi en basitinden suçu meşrulaştırmaktır” açıklaması yapmıştı.

Robinho hakkındaki bu bilgi ve tepkiler, Sivasspor’un transfer haberiyle birlikte geçen yıl medyada yer aldı. Hürriyet’te basılı gazetedeki haberlerde yoktu ama internette yayımlandı.

Ünlü futbolcu, bu yıl da Sivasspor’dan Başakşehir’e transfer oldu. Fakat 6 Ocak’ta yayımlanan transfer haberlerinde –Oda TV dışında- tecavüz cezasıyla ilgili tek satır bilgi yoktu. Sözleşme töreninde ve sonraki söyleşilerde Robinho’ya tecavüzden mahkûm olmasıyla ilgili soru bile sorulmamış, bu mesele yok sayılmıştı.

Hürriyet’in yanı sıra diğer gazeteleri de taradım. Sözcü, Cumhuriyet, Milliyet, Star, Birgün ve Yeni Şafak’taki Robinho transferi haberlerinde de tecavüz mahkûmiyetine hiç değinilmemişti. Hatta Akşam gazetesinde markası da verilerek “Robinho’nun giydiği elbisenin beğenildiği” bile yazılmış ama tecavüz meselesine girilmemişti.

Mahkûmiyet kararının hatırlatılmasını geçtim, dokuz yıllık hapis cezasının temyiz süreci ne oldu, onaylandı mı, onaylanmadı mı? Dahası, Başakşehir de Sivaspor gibi sözleşmeye “cezası kesinleşirse sözleşmenin feshedileceği maddesi” koymuş muydu? Haberler bu sorulara yanıt vermiyordu.

Futbol medyası, Robinho’nun tecavüz suçunu unuttuğu için mi yazmadı, yoksa başka saikler mi devreye girdi? Bilemiyorum. Ama nedeni ne olursa olsun bu bilgilerin okura yansıtılmaması gazetecilik açısından yanlış ve üzücü.

Her ünlü futbolcu transferinde oyuncunun geçmişini ayrıntılarıyla yazan, “yenge” diyerek eş ve sevgililerinden bolca söz eden futbol medyasının, konu bir futbolcunun “tecavüz mahkûmiyeti” olunca görmezden gelmesi dikkat çekici.

Yazının devamı...

Kadına şiddet görüntüleri

21 Ocak 2019

Okurlar, Kumru Başer ve Meltem Ruscuklu, “Kadına şiddetin galerisi mi olur? Aynısını Cumhuriyet ve Sabah da yapmış. Durdurun bunu” diye yazdılar. Haklıydılar bu itirazlarında. Hürriyet, Cumhuriyet ve Sabah’ın yanı sıra Star, A Haber ve Karar’ın siteleri de kare kare yayımlamıştı bu şiddet görüntülerini.

Tecavüz, taciz ya da saldırıya uğrayan, şiddete maruz kalan kadınlarla ilgili haberlerde “Erotik çağrışımlı başlıklar” atılmaması gerektiğini daha önce yazmıştım. Şiddet gören kadınlarla ilgili haberler, bu tür başlıklarla “şiddet pornosuna” dönüştürülüyor; okur devşirmeye çalışılıyor.

Şiddet görüntüleri de aynı işlevi görüyor maalesef. İki genç kızın maruz kaldığı şiddetin 18 ayrı fotoğrafla yayımlanması haberi şiddet pornosu haline getirmiş. Aslında o şiddeti okura yansıtmak için tek kare fotoğraf yeterli. Diğerleri tekrar. O kareler verilmese haber değerini kaybetmez.

Sadece daha fazla okur çekmek için bu yönteme başvurmak, kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenlemiş olan bir gazeteye yakışmıyor. Kadına şiddet haberlerinde okur sayısını değil, toplumda şiddetin arınmasına katkıyı hedeflemeliyiz. Tabii bir de şiddete uğrayan kadınlardaki travmayı arttırıcı etkide bulunmamayı gözetmeliyiz. Ne olursa olsun tıklansın mantığı itibar kaybettirir.

NİKÂHSIZ EŞ

“BALKONDAN atlayıp canını kurtardı” haberinde erkek şiddetinden kurtulan kadın için “nikâhsız eş” yazılmıştı. Pelin Günay adlı okur, karşı çıktı bu tanıma:

“Bir insan nikâhsız ise eş değildir, sevgilidir. Nikâhsız eş kavramına nasıl ulaşıyorsunuz? İnsanların ilişkilerinin bizi ilgilendirmediğine, istediği kişiyle birlikte yaşayabileceğine inanıyorum nikâhlı veya nikâhsız. Lütfen imam nikâhını resmi nikâh olarak gören ifadenizi gazete olarak düzeltin artık.”

Yazının devamı...

Tren kazaları ve gazetecilik açığı

14 Ocak 2019

O günden beri “Facia sinyal vermiş/Sendika başkanı: Çok uyardık”, “Korkunç itiraf makas değiştirmeyi unuttum”, “Rayların yüzde 56’sında sinyalizasyon yok”, “Elektrikli makas eğitimi almadım”, “Karambol olur uyarısı” ve “Doğu kapısını AVM kapattırdı iddiası”, “Yanlışı fark edecek sistem yoktu”, “Emniyet vagonu yoktu” başlıklı haberler yayımlandı.

Bu haberler, kazaya neden olan insani hataları açığa çıkardığı gibi demiryollarında ciddi yönetim hataları olduğunu, Başkentray’ın uyarılara rağmen sinyalizasyon sistemi bitmeden açıldığını gözler önüne serdi. İki gün önce de İstanbul Florya’da, Halkalı-Sirkeci banliyö hattında elektrik hattı döşeyen araç ile ray bakım çalışmaları yapan aracın çarpışması sistem sorunlarının devam ettiğini gösterdi. Hürriyet’in ve bazı gazetelerin ısrarlı takibinin şimdilik tek sonucu, kaza sonrasında açılan hattın sinyalizasyon sisteminin tamamlanması için bir ay kapatılması oldu.

Fakat bu sorgulayan gazetecilik, demiryollarındaki sorunlar ve tren kazaları konusunda daha önce yapıldı mı? 13 Nisan 2018’de, Hürriyet ve diğer gazetelerde yayımlanan Başkentray açılış haberine baktım. Haberin büyük bölümü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın konuşmalarıydı. Başkentray ile ilgili küçük bilgi kutucuğunda hattın “Behiçbey-Sincan arasında beş hatlı sinyalli ve elektrikli yeni demiryolu yapıldığı” belirtilmiş. Şimdi biliyoruz ki sinyalizasyon sistemi tamamlanmamıştı. Demek ki konuşmalar ve verilen bilgilerle yetinilmiş; eksiği bilen sendikacılar da gazetecileri uyarmamış. Zaten medyada son yıllarda açılış töreni haberleri hep aynı formatta. Sadece konuşmalar yazılıyor, çoğu tören haberinde açıldığı söylenen tesislerin isimleri bile olmuyor; sayılar veriliyor o kadar.

Biraz daha geriye gittim. Hızlı tren kazalarının ilki ve en büyüğü olan 22 Temmuz 2004’te Pamukova’da meydana gelen ve 41 insanın yaşamını yitirdiği kaza haberlerine baktım. Hürriyet’te dört gün üst üste manşetten sorgulanmış kazanın nedenleri. İlk gün “Seri cinayet/Tüm uyarılara rağmen altyapısı eksik başlatılan hızlandırılmış tren deneyi faciaya yol açtı”, ikinci gün “Yalan belgesi: TCDD’nin o bölgede makinistlere 130 km hızla gitme talimatı verdiğinin belgesi”, üçüncü gün “Çevreciyim treni bilmem”, dördüncü gün “Rus uzmana göre kaza beton traversten” manşetleriyle çıkmış Hürriyet. Ama daha sonra bu haberlerde belirtilen altyapı eksiklikleri ve yönetim hataları takip edilmedi.

Dahası sonraki yıllarda meydana gelen tren kazalarında Pamukova kazası haberindeki sorgulayıcılık da sergilenemedi. Örneğin 8 Temmuz 2018’de Çorlu’da yaşanan ve 24 kişinin öldüğü tren kazası, bir kez “Tren faciası” diye sürmanşete çıktı. Ertesi gün üçüncü sayfadan “Altlarından dere akmış” haberi yapıldı; Pamukova’daki kaza sonrasında olduğu gibi altyapı eksiklikleri ve yönetim hatalarının üzerine gidilmedi.

Belki kazaların tüm sorumluları bulunana, sistem eksiklikleri, altyapı sorunları ve yönetim hataları ortaya çıkarılana kadar takip edilse, eleştirel gazetecilik sergilenebilse tren kazaları bu kadar artmayacaktı. Her şeye rağmen kamuoyunu uyarabilmemiz, eleştirilere aldırmayan yöneticilere rağmen yazmaya, söylemeye devam etmemiz gerekirdi. Şimdi özeleştiri zamanı...

SİLİVRİ’DEKİ GÖRÜŞME ODASI

HÜRRİYET internette “Silivri’de rezalet/Darbeci yüzbaşı ile avukatı basıldı” başlığıyla yayımlanan haber, Akşam gazetesinden alınmıştı. İsimleri kodlanarak verilen bir avukat ile hükümlü yüzbaşının Silivri Cezaevi’ndeki görüşme odasında kamera açısı dışında eşcinsel ilişkiye girdikleri iddia ediliyordu.

Yazının devamı...