"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Silah kendiliğinden ateş alır mı?

27 Şubat 2017

“Polis şüphelileri hastane dışında yakaladı, çıkan arbedede şüphelilerden biri polisin silahını almaya çalıştı. Bu sırada ateş alan tabancadan çıkan kurşunun başına isabet ettiği şüpheli Ö.B.T. (16) öldü.”

17 Şubat’ta Hürriyet’te yayınlanan DHA imzalı bu haberdeki ‘ateş alan tabanca’ ifadesine takıldım. Tabancanın nasıl olup da kendiliğinden ‘ateş aldığı’na ilişkin ayrıntı yoktu. Bereket olayın üzerine gidildi, araştırıldı. Ölen genç Ömer Barış Topkara, Ayazağa futbol takımında kaleci imiş. Olay sırasında Topkara’nın yanında olan ve aynı takımdan arkadaşı E.S. adlı genç, olay anını Hürriyet’e anlattı:

“... Ömer’le birbirimize kelepçelediler. O polis ‘Kaçarsanız vururum, affetmem’ dedi. Hastane çıkışı biz Ömer’le koşmaya başladık. Polis iki el havaya ateş etti. Karşıya geçtik. Polis iyice yakınlaştı. Durduk. Polis yanımıza geldi. Tam Ömer’in omzuna silahı dayadı, silah ateş aldı. Galiba otomatikmiş silah. Bir anda ateş etti. Ömer yere düştü.”

21 Şubat’ta çıkan “O polis kaçarsanız vururum dedi” başlığıyla yayınlanan haber, ilk haberdeki iki gencin polisin silahını almaya çalıştığı ve arbede çıktığı bilgisinin doğru olmadığını ortaya koyuyordu. Ama yine de bu haberde de “... Polis memuru H.D.S.’nin elindeki tabanca ateş aldı” yazılmıştı. 

Gözaltına alınan polis memuru, önce adli kontrol tedbiri ile serbest bırakıldı. Ancak savcılık itiraz etti ve mahkeme polisin ‘olası kasıtla öldürmek’ suçlamasıyla tutuklanmasına karar verdi. Hâkimin, polisin ‘kasıtlı’ davranması olasılığı üzerinde durmasına rağmen polisin tutuklanmasını duyuran 23 Şubat tarihli haberde de ilk iki haberde olduğu gibi ‘ateş aldı’ ifadesi kullanıldı.

İyi de bu ifadede ısrar edilmesinin anlamı ne? Polisin tutuklanma gerekçesini ve tanık anlatımını bir yana bıraksak bile bir tabanca kendiliğinden ateş alır mı? Almaz. O polis, tetiği çekmese tabanca ateşlenir miydi? Hayır. Polis tetiği çekti ki o silah patladı, o genç öldü.

Neden, niçin, nasıl tetiği çekti diye sorabiliriz; kazara çekmiş olabilir, heyecanlanmış olabilir, kasıtlı olabilir. Hepsi mümkün. Bu sorulara kesin yanıtın alınamamış olması o polisin o tetiği çektiği gerçeğini değiştirmez.

O nedenle haberlere ‘ateş etti’ diye yazılmalıydı. Ama nasıl ve niçin ateş ettiğini de araştırmak, mümkünse polisin ifadesine de haberde yer vermek doğru olurdu. Bunu yapmadan ‘ateş aldı’ gibi teknik olarak mümkün olmayanı yazmak, okurlara o polisi korumaya çalıştığımız izlenimi verir.

Tabii kaleci gencin ölümüyle ilgili olayda, ilk haberle yetinilmeyip gelişmelerin takip edilmesinin ve tanık anlatımına başvurulmasının iyi bir gazetecilik faaliyeti olduğunu da vurgulamalıyım.

SİLAH DEĞİL SİREN

ERDOĞAN’ın dünürü olası darbe girişimine karşı platform kurdu” başlığıyla yayınlanan haberin spotunda “Uzuner, silahlı milis gücü kurdukları iddialarını kesin bir dille reddedip, ‘Ben silah değil siren dedim’ diye konuştu” yazılmıştı.

Meral K. adlı okur, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner hakkındaki haberi eleştirdi:

“Cumhurbaşkanı’nın dünürü silahlı çete kuruyor ve siz bu haberi sorgulayıcı, eleştirel bir şekilde yapmanız gerekirken böyle bir röportaja imza atıyorsunuz. Kim bu adam ki güvenliği sağlamaya çalışıyormuş?”

21 Şubat’ta yayınlanan bu söyleşiye, sosyal medyadan da benzer yönde eleştiriler geldi. Eleştirilerde hep “Uzuner’in silahlı bir grup kurduğu” kabul ediliyor, buna dayanarak değerlendirme yapılıyordu.

Okurların bu bilgisi, Cumhuriyet gazetesinde bir gün önce yayınlanan ve Uzuner’in toplantıda yaptığı konuşmadan söz edilen habere dayanıyordu. Ancak Uzuner’in o toplantıda silahlanmadan bahsettiği doğru değildi; internette de yer alan görüntüyü izleyen herkes ‘silah’ değil ‘siren’ dediğine tanıklık edebilir.

Fakat böylesine tartışmalı bir ‘darbe karşıtı organizasyon’ iddiasına Hürriyet’teki haberde eleştirel yaklaşıldığı, yeterince sorgulandığı söylenemez. Nitekim haberin girişinde “Uzuner amaçlarını Hürriyet’e şöyle anlattı” deniyor ve sadece Uzuner’in sözlerine yer veriliyordu.

Bereket ertesi gün Hürriyet’te, Uzuner’in örgütlenmesiyle ilgili karşı görüşlere yer verildi ve durum bir ölçüde dengelendi.

OKURDAN KISA KISA

BİRGÜL Ergev: Doğan Hızlan, Kitap Sanat ekindeki yazısında 1980’den sonra Rıfat Ilgaz için düzenlenen panelden söz ederken, panelde konuşan İlhan Selçuk’un Ziverbey Köşkü’ndeki sorgudan yeni çıktığını yazıyor. Ziverbey sorguları 12 Mart’tan sonraydı. Arada neredeyse 10 yıllık bir fark var.

Not: Okur haklı. Panel, 12 Eylül değil, 12 Mart’tan sonra düzenlenmiş.

Osman Akgün: 2.51 m boyundaki Mardinli Sultan Kösen’in Samoa’ya gitmesini, internette “Samoa’ya ayak basan ilk Türk” diye haber yapmışsınız. Ama ben 10 Şubat’tan beri Samoa’dayım. Acaba neye göre ilk?
(21 Şubat)

Nadir Paksoy: Bu kişinin “Samoa’da ilk Türk” olması mümkün değil. Ben eşimle birlikte 30 yıl önce bu adada BM adına iki yıl hekimlik yaptım. Oğlum orada doğdu. Doğumdan dolayı Samoa vatandaşı.

Harun Akkaya: İnternette üç cümlelik haberleri, her cümlesi bir sayfaya gelecek şekilde sayfa sayfa yayınlamaktan vazgeçin artık. Gazete okuma keyfi bırakmadınız. Artık sadece haber başlıklarını okuyup çıkıyorum.

Recep Yaşar (TGC Başkan Yardımcısı): Cinsel saldırı haberlerinde ‘cinsel istismar’ yazarak tecavüzün hafifletildiği saptamanız doğru ve yerinde. Ancak Haymana Lisesi’ndeki olayda Hürriyet’in haberinde, tacize uğrayan çocukların isimleri kısaltılarak verilmişti. O lisedeki öğrenciler, isimlerinin baş harfi verilen mağdurları kısa sürede öğrenir. Onun için bu tür haberlerde isimlerin kısaltılmasının da verilmemesi daha doğru olur.

A. Feridun Gündoğdu: “2000 yıllık steller tesadüfen bulundu” haberinde ‘devşirme taşı’ ve ‘stel’ tabirleri geçmektedir. Herkesin arkeolojik tabirleri bilmesi beklenemez. İnternette araştırdım. ‘Stel’ mezar taşı demekmiş. Bu şekilde bilinemeyecek tabir ve kelimelere açıklayıcı not düşünüz. (8 Şubat)

Ali Erhan Bilgin: Maalesef Hürriyet’te de ‘müjdeli haber’ ibaresi görülmeye başlandı. Müjde zaten iyi, sevindirici haber demek. Bir de ‘yaşanan olaylar’ deniyor. ‘Yaşanan’ kelimesi bir zarf ve zaten ‘meydana gelen’, ‘vuku bulan’ demek. ‘Yaşanan olay’ yazınca iki kez ‘meydana gelen’ denilmiş oluyor.

Pelin Dursun: Haber metinlerinde, yaşamını yitiren insanlardan bahsederken ceset yerine cenaze, naaş, cansız beden gibi kelimelerin kullanılması daha doğru olur. Lütfen artık bu konuya bir çözüm getirin.

Eshabil Üstündağ: Ne zaman sitenizi tıklasam, şu ‘iğrenç’ kelimesini görüyorum. Her habere de ‘iğrenç’ diye başlık atılmaz ki. Başka kelimeler de var, yüz karası, insanlık dışı, vicdansız, kara leke, sinsi plan...

Talat Kurumtan: ‘Ankara Kulisi’ köşesinde Karar gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni’nin Mustafa Karaalioğlu olduğunu yazmışsınız. Yanlış olmuş. Karar’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Kiras’tır. (26 Şubat)

Yazının devamı...

Tecavüzü hafifletmeyelim

20 Şubat 2017

Aslında taciz-tecavüz haberlerindeki üslup değişimi bir süredir benim de dikkatimi çekiyordu. Başlamış’ın bu eleştirisini görünce konuyu incelemeye karar verdim. Çok uzun boylu gazete taramaya da gerek kalmadı; Hürriyet’te 3 Şubat’ta üçüncü sayfada yayınlanan “ ‘Saygın tutum’lu istismarcı” haberi somut bir örnek olarak karşıma çıktı. Bu haberde Diyarbakır’da yaşayan 14 yaşındaki bir lise öğrencisinin cinsel istismara uğradığı anlatılıyordu. Olayla ilgili olarak “... Burada kapıyı kilitleyerek mağdur N.S.’ye cinsel istismarda bulundu” bilgisi veriliyordu.

Bu çocuk, kapalı kapının ardında sarkıntılığa mı muhatap olmuş, taciz mi edilmiş, tecavüze mi uğramış, orası belirsiz. “Cinsel istismar” kavramı, cinsel saldırı suçlarının tümünü kapsıyor. Türk Ceza Yasası’nda “cinsel istismar” başlığı altında bu suçların hepsi sayılıyor. Eskiden Türk Ceza Yasası’nda “tecavüz” kavramı vardı; yeni düzenlemede “tecavüz” sözcüğü doğrudan kullanılmıyor, onun yerine “cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda” tanımı yapılıyor.

“Tecavüz” sözcüğünün yasadan çıkarılmış olması biz gazetecileri bağlamamalı. Çünkü mahkemeler bir suçu “cinsel istismar” başlığı altında değerlendirirken sarkıntılık, taciz, tecavüz olup olmadığına bakarak karar veriyor; dosyadan ayrıntılı bilgi alıyor.

Ama biz “cinsel istismar” diye yazdığımız zaman okurlar, o cinsel saldırının niteliği ile ilgili bilgi sahibi olma imkânı bulamıyor. Öyle olunca da bir tecavüzü, sarkıntılık ya da taciz olarak sunmuş oluyoruz okura. Ağır bir insanlık suçunu hafif gösteriyoruz böylece.

Bu sorunun asıl çözümü bu tür haberlerin kaynağında düzgün yazılması. Muhabirlerin, polis ya da savcıların sözcükleriyle yetinmek yerine suçun niteliğini öğrenerek habere koyması şart. Muhabir yanlış yazmışsa da editörler de olduğu gibi kullanmak yerine düzeltmeli, eksiğini tamamlamalı.

Dili yanlış kullanmanın sonuçları önceden kestirilemeyecek kadar ağırdır. İzmir’de geçen hafta yapılan “Ayrımcılıkla mücadele ve haberleştirme çalıştayı”nda konuşan akademisyen Mahmut Çınar’ın dediği gibi, “Dil masum değildir. Masum olmadığı kadar da dönüştürücüdür”. Gazetecilerin, dilin bu dönüştürücü gücünün farkında olması şart...

AKADEMİSYENLERİN İHRACINA TEPKİLER

330’u akademisyen olmak üzere 4464 kişinin yargısız şekilde cezalandırılarak kamudan atılmasına neden olan 686 sayılı Kararname akşam geç saatlerde çıkmıştı. 8 Şubat’ta birçok gazete ile birlikte Hürriyet de ilk sayfasından okurlarına kısa spotlarla duyurabildi bu kararnameyi. Kuşkusuz tepkiler de haber değeri taşıyordu. Kararnamenin yayınlanmasının ardından yaşanan gelişmeleri öğrenmek okurların hakkıydı. Fakat medya genel olarak böyle bakmadı bu olaya. Sabah, Star ve Akşam gazeteleri sadece ihraçları haber yaptı; tepkileri yayınlamadı. Milliyet, 9 ve 14 Şubat’ta iç sayfalarda, Habertürk ise 9 ve 11 Şubat’ta birinci sayfadan yayınladı. Sözcü, tepkileri “AKP’liler bile bu kıyıma isyan etti” diye 9 Şubat’ta manşete taşıdı; 11-12 ve 14 Şubat’ta da gelişmeleri haber yapmayı sürdürdü. Cumhuriyet ve Birgün, tepki ve eylemleri her gün yayınladı. 

Hürriyet ise tepkileri, eylemleri, tartışmaları ve kulisi en geniş veren gazete oldu. İlk günden itibaren hemen her gün bu konuda haber vardı Hürriyet’te.

“Üniversitede ihraç şoku” (9 Şubat),  “Liste yeniden YÖK’e gidecek” (10 Şubat), “Cüppe baskını” (11 Şubat), “Akademisyen ihraçlarına tepki” (12 Şubat), “Bilime siyasi yaptırım kabul edilemez” (13 Şubat), “Gergin veda” (14 Şubat), “Veda etti” (15 Şubat), “Efsanelerle veda ettiler” , “66 ders hocasız” (16 Şubat), “Derslerinizi aksatmayın” (17 Şubat) başlıklı haberler kimi zaman iki sayfaya kadar yayılan alanlarda okurun bilgisine sunuldu.

Habercilik refleksi de bunu gerektirirdi. Kamudan atılanların sayısının 121 bine yükseldiği, üniversiteden ihraç edilenlerin toplam sayısının 4 bini aştığı bu olağanüstü dönemde haberciliğin niteliğini yayınlanan kadar yayınlanmayan haberler de gösterir. O nedenle keşke yazar Orhan Pamuk ile yapılan ve referandum hakkındaki görüşlerini aktardığı söyleşi de yayınlanabilseydi. 

İleride bu dönemin basın tarihini araştıracaklar da eminim yayınlanmayan (ya da yayınlanamayan) haberler için özel bir bölüm açacaklar. Bu bölüm bu dönemdeki basın özgürlüğünün durumunu anlamak açısından gösterge olacak.

OKURDAN KISA KISA

TARIK Kumcu: Ekonomi sayfasında “KOBİ’lere finansman desteği artacak” haberinde “KOBİ’lerle güçlü ve güvenli yarınlara” toplantılarının beşincisinin İzmir’de yapıldığını yazmışsınız. Ama toplantı 26 Ocak’ta yapılmış. Bugünse 16 Şubat. Dergiler bile 20 günlük bayat haber vermez, siz gazetesiniz.

İbrahim Tan: Bugün manşetteki spotta “Okul müdürü bize defaten tacizde bulundu” diyor. Defaten kelimesi yanlış kullanılmış. Defaten bir defa demektir ve daha çok alacak verecek işlerinde kullanılır. Burada doğru kelime birçok kez anlamındaki “defaatle” ya da “defalarca” olmalıydı. (15 Şubat)

Değer Dilek/Behzat Rızvani: “Avrupa’nın en kirli kentleri” haberinde Stockholm’ü İsviçre’nin başkenti yapmışsınız. Pes doğrusu. (15 Şubat)

Radyo Trafik: “Ek şerite deney iptali” haberinizde yazdığınız gibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü (UKOME) yetkilisinin yayınımıza bağlanması söz konusu olmamıştır. Bir dinleyicimiz bağlanmış, Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü’nü aradığını ve ek şerit uygulaması hakkında aldığı yanıtı paylaşmıştır. (10 Şubat)

Salim Taşçı/Alkan Esin: Süper Lig puan tablosunda Gençlerbirliği’nin oynadığı maç 19, diğer takımların 20. İyi de Gençlerbirliği kimle oynayacak eksik maçını? Gaziantepspor’un da oynadığı maç 19 yazılmalıydı. Haftanın maç skorlarında da Karabük-BJK maçının skoru yerine maç saati yazıyor. (14 Şubat)

Alper Dalkılıç: “Fuar güzelleri” haberinizde 9 kiloluk kedi olarak Scottish cinsi kedi fotoğrafı kullanmışsınız. Oysa haberde kedinin Maine Coon cinsi olduğu belirtiliyor. (13 Şubat)

İbrahim Tur: Promosyon olarak Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını dağıtıyorsunuz. Bu çağda hâlâ bu kitaplarla mı çocuklarımızın eğitimine katkıda bulunacaksınız?  

Rıfat Bali: “Gazetecilikte çıkar çatışması” yazınızda yazdıklarınız doğru. Ancak bana kalırsa tek örnek değil. Doğan Kitap’ın telif yazarlarına Doğan Medya Grubu ayrıcalıklı davranmakta.

Ali Fuat Mengüç: Ankara ekindeki “Engelli sürücü bariyere çarptı” başlığı, ayrımcı ve kırıcı bir ifade. Trafik kazalarının sorumluları araştırılsa muhtemelen en masum kesim engelli sürücüler çıkar. Hal böyle iken “engelli sürücü” başlığıyla ortaya koyulan algı, engelli insanlara darbedir. (8 Şubat)

Ç. Kaya Görgüner: “Kuyu’da buluştuk” diyerek hayvan sevgisini manşet yaptığınız ve hayvanlara değer verdiğiniz için tebrik ederim. (16 Şubat)

Sezai Çetinkaya: Spor sayfasında “Galatasaray Kadın Basketbol Takımı, Avrupa Kupası son 8 turu ilk maçında bugün İtalyan ekibi Virtus ile karşılaşacak” haberi var. Bu maç 9 Şubat’ta oynandı ve Galatasaray 77-67 kazandı. Lütfen dikkat. (10 Şubat)

Yazının devamı...

Gazetecilikte çıkar çatışması

13 Şubat 2017

Doğan Yayın İlkeleri’nin 1’inci maddesinde vurgulandığı gibi, “Gazetecilikte temel işlev, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir”.

Bu ilkenin yerine getirilebilmesi, yani gazetecinin gerçeği deforme etmeden kamuoyuna iletebilmesi hiçbir etki altında kalmamasına bağlıdır. Gerçek ile gazetecinin arasına en ufak bir çıkar ilişkisi girmesi halinde bile “çıkar çatışması” doğması kaçınılmazdır. Gazeteci böyle bir çatışma halinde hangi çıkarın tarafında olacaktır? Çıkar ilişkisi içine girdiği tarafta mı, yoksa yalın gerçeğin, objektivitenin yanında mı?

Ben bu soruya yanıt vermemeyi tercih ederim. Hiçbir gazeteci arkadaşımın da bu soruya muhatap olmamasını dilerim. Çünkü gazetecilik açısından doğrusu böyle bir ikilemde kalmamaktır. Zira sorun sadece sizin objektif davranmanız değil, objektif davranmayacağınız kuşkusunun doğması veya dışarıdan öyle görünmesi bile gazeteciye ve kurumuna zarar verir. Eskilerin deyimiyle, “şüyuu vukuundan beter”dir bu durumun.

Tam da bu nedenle BBC’de “Çıkar Çatışmaları Kılavuzu” hazırlanmış; Yayın İlkeleri’nde de “Çıkar çatışmaları” başlığı altında “kuşku” bile olmaması gerektiği vurgulanıyor; “Kişisel, ticari, mesleki, mali ya da diğer çıkarların, BBC’nin editoryal ya da mali kararlarını etkilediğine dair en küçük bir kuşku bile bulunmamalıdır.” Ne kadar net değil mi?

“Çıkar çatışması”nın önemini vurgulamamın nedeni, Meliha Karaboncuk adlı okurun, Kelebek’te yayınlanan Mahsun Kırmızıgül söyleşisine yönelik eleştirisi. Karaboncuk, “Gülben Ergen sizin yazarınız olabilir ama aynı zamanda o filmin de oyuncusu. Hanımefendi kendi filmini tanıtmış. Siz de yayınlamışsınız” diyordu.

Son derece önemli bir noktaya değiniyordu okur. Gülben Ergen bir sanatçı, şarkıcı, oyuncu ve aynı zamanda Kelebek’e söyleşiler yapıyor. 27 Ocak’ta da yönetmen Mahsun Kırmızıgül ile yeni filmi “Vezir Parmağı” hakkında söyleşi yapmıştı. Ama okurun dikkat çektiği gibi, Gülben Ergen aynı zamanda Kırmızıgül’ün yönettiği ve söyleşiye konu olan o filmde oyuncu. Söyleşinin konusu ve öznesiyle maddi ve manevi çıkar ilişkisi söz konusu. Sinema sanatsal olduğu kadar ticari bir faaliyet, bir sektör.

Gülben Ergen’in böyle bir ilişki içinde bulunması, hem kendisinin söyleşiyi hazırlama tarzını hem de Kelebek yöneticilerinin o söyleşiye ilişkin editoryal kararlarını etkilemez mi? Buna olumsuz yanıt vermek zor. Ama daha önemlisi, bu söyleşinin ilişkilerden dolayı yapıldığı, filmin ve yönetmenin bu nedenle övüldüğü kuşkusunun doğması. Bu “kuşku”, Hürriyet’e zarar verir.  

‘SÖZDE’ YİNE MODA

SÖZDE” sözcüğü yine moda oldu. İlgili ilgisiz, yerli yersiz birçok haberde karşımıza çıkabiliyor.

5 Şubat’ta, Hürriyet’teki iki farklı haberde “sözde” sözcüğü kullanılmıştı. Birinci haber, ABD’in yeni başkanı Trump’ın, vize yasağını askıya alan federal yargıç James Robart’a “Sözde yargıç” diye çıkıştığını duyuruyordu.

İkinci haber ise El Bab’daki operasyonlarla ilgiliydi; “4 sözde emir daha ölü” başlığının altında “Öldürülen DEAŞ’lılar arasında örgütün sözde 4 emirinin olduğu belirlendi” bilgisi veriliyordu.

Peki “sözde” ne demek? “Gerçekte öyle olmayıp öyle geçinen veya bilinen”. Türkçedeki anlamı bu. Şimdi haberlerdeki kullanıma bakalım. Trump’ın tepki gösterdiği kişi bir yargıç mı? Evet ama Trump, “sözde yargıç” diye niteleyerek onun gerçek bir yargıç gibi davranmadığını savunuyor. Trump, düşüncesini ifade etmek açısından doğru sözcük seçmiş; “sözde” sözcüğünü yerli yerinde kullanmış.

“4 sözde emir daha ölü” haberinde kime “sözde” deniliyor? “Emir” olarak tanımlanan örgüt üyelerine. Oysa bu terör örgütünün varlığı bir gerçek “sözde” falan değil. Bu kişilerin o örgüt içinde yönetici pozisyonunda oldukları da doğru. O nedenle burada “sözde” yazmanın anlamı yok. Tam tersine “sözde” denince bu kişiler sanki örgüt yöneticisi değillermiş gibi bir ifade doğuyor.

Nitekim Hürriyet’te 6 Şubat’ta Dünya sayfasında yayınlanan haberde “DEAŞ’ın Ürdünlü emiri öldürüldü” başlığı kullanılmıştı. Haberin içinde de “sözde emir” falan denilmiyordu.  Doğrusu da buydu.

“Sözde” sözcüğü PKK ile ilgili haberlerde de zaman zaman göze çarpıyor. Kimi haberlerde “PKK’nın sözde bölge sorumlusu” gibi ifadeler kullanılıyor. Halbuki “sözde” demek gereksiz. “Bölge sorumlusu” tanımı, o kişilerin örgüt içindeki konumunu belirtiyor. Aklımıza esti, canımız istedi diye sözcük kullanamayız. Haberler, meramımızı anlatmamıza yaramayan ya da yanlış ifade eden sözcükleri yığabileceğimiz çöplük değildir. Ayrıca bir gazetede dil ve sözcük seçimi konusunda bütünlük olmalı. Gazetenin dili, gününe, muhabirine, sayfasına göre değişkenlik göstermemeli. 

OKURDAN KISA KISA

Gürbüz Onur: Bugünkü gazetenin birinci sayfasında “Evlat Kokusu” adlı dizinin bu akşam saat 20.00’de Kanal D’de başlayacağı haberi var. Kelebek’te ise dizinin yakında yayınlanacağı yazılmış. Bu kadar hata olmaz ki. (3 Şubat)

Murat Ökmener: 6 Şubat Pazartesi günü, Uğur Meleke’nin yazısında “Maçtaki ilk 6 şutun 5’ini Talisca attı” yazıyor. Mehmet Y. Yılmaz ise “Talisca ile iki şut buldu” diyor. Maçın öyküsünde ise “Talisca çok mücadele etti ama pek varlık gösteremedi” yazıyor. Benim anlamadığım Talisca ne yaptı?

Selahattin Yağız: Kelebek’teki TV rehberinde “Günün filmleri” bölümünde “Elle” filminin yerine yanlışlıkla “Zürich” filminin afişi basılmış. (6 Şubat)

Civan Çetinsel: Aydın, orta yaşlı, ruhu ve görünümü genç İzmirli sadık bir Hürriyet okuyucusu bayan öğretmen olarak, insanların yaşının yazılmamasını talep ediyorum. Her haberde insanların yanına yaşının yazılmasının mantığı ne?

Özge Gökçe: Bir kadının (Asena Atalay) söylediği onca şey arasından “göğüslerini küçültme” kısmını internette manşete taşımışsınız. Kadına şiddetin temel sebeplerinden birinin kadın bedeniyle ilgili erkek söylemi olduğunu hatırlatır, cinsiyetçi bir söylemi tercih ettiği için gazeteyi kınarım. (6 Şubat)

Bülent Özel: Spor bölümünde 35. sayfaya bakın. Böyle bir cümle olur mu? “Ç.Rizespor, TFF 1. Lig ekiplerinden Şanlıurfaspor’u 1-1 uzatmalarda 2-1 yenerek eledi.” (5 Şubat)

Tarık Sarıkol: “Ateş çemberi” haberindeki haritada Şengal, Suriye’de gösterilmiş. Halbuki Şengal (Sinjar), Irak’ta Kürt bölgesinde. (7 Şubat)

NOT: Haritada Şengal olarak yazılan yer, Suriye’deki Shengal adlı küçük bir yerleşim merkezi.

Musa Alioğlu: Kitap Sanat eki için önce teşekkür borcumuzu dile getirelim. Künyesinde, “Hürriyet Kitap-Sanat eki, Radikal Kitap ekinin devamı olarak yayınlanmaktadır” yazıyor. Kapakta ise Yıl:1, Sayı:1 ibaresi var. Hangisi doğru?

Rıfat Baş: İnternette “Son dakika: El Bab’dan yürek yakan haber. 5 asker şehit” haberinin hemen yanında Sevgililer Günü ile ilgili erotik çağrışımlı haberler. Bari böyle üzücü bir haberin yanına böyle şeyler koymayın. (9 Şubat) 

Yazının devamı...

Medyanın ülke algısına katkısı

6 Şubat 2017

“Türk erkeklerinin hayat kadınlarıyla birlikte olmak için gruplar halinde geldiklerini, kentin ana caddesinde kadınlara uygunsuz tekliflerde bulundukları”nı öne sürüyorlardı. Türkiye ve Türk erkeklerinin yanı sıra yeterli önlem almadığı gerekçesiyle kendi hükümetlerini de suçluyorlardı.

Kiev’deki eylem uyarı olarak kabul edilip, iddialar araştırılabilir, önlem alınabilirdi. Medya orada olup bitenlerin üzerine giderek, sorunu Türkiye’de de görünür kılmalıydı. Ama ne yetkililer olayın üzerine gitti ne de medya. Ana akım medyada doğru düzgün haber bile olmadı kadınların eylemi.

Bu olayı bana yeniden hatırlatan Hürriyet’in internetteki Seyahat bölümünde yer alan bir yazı oldu. “Gece hayatının başkenti: Kiev/Ukrayna” başlıklı yazıya sosyal medyadan eleştiri geldi. “Feministsen” adlı hesaptan, bu habere atıfta bulunularak “Artık seyahat planlarınızı da yaparken cinsiyetçi olabileceksiniz. @hurriyet’ten büyük hizmet” tweet’i atıldı. Başka hesaplardan da yayılan bu eleştiriyi görünce yazıya baktım. Selin Uzdil imzasını taşıyan yazının girişi aynen şöyleydi:

“Çevremdeki erkek arkadaşlarıma ‘En güzel ülke neresi?’ diye sordum. Yüzde 90’ı aynı cevabı verdi: Ukrayna... Durum böyle olunca bir merak, hafta sonu rotamı Kiev’e çevirdim. Gerçekten haklılar. Kiev, meydanları, sıcakkanlı insanları ve gece hayatıyla çok güzel...”

Yazının bundan sonrası galeri biçiminde düzenlenmişti. Kiev gece hayatını yansıtan 32 fotoğraf, gece kulüplerinin sahnelerinde ya da striptiz kulüplerinde çekilmişti. Tümünde de yarı çıplak kadınlar görünüyordu.

Yazıyı eleştiren kadınların haksız olmadığını düşündüm. Evet, gerçekten “erkekler” için yazılmış, cinsiyetçi bir yazı. Oraya sırf kadınlarla birlikte olmak için gitmeyi düşünecek erkekleri yönlendirecek, dahası başta sözünü ettiğim Ukrayna ile ilgili olumsuz algıyı besleyecek bir yaklaşım içeriyor.

Hürriyet’te bile hâlâ böyle bir yazı yayınlanabiliyorsa Femen üyeleri de o eylemi yapmakta son derece haklı...

REFERANDUM SÜRECİNDE GAZETECİLİK 

ANAYASA değişikliğinin TBMM’den geçmesinin ardından Hürriyet’te yayınlanan “Yeni Anayasa Analizi” diğer gazetelerden farklı bir yaklaşımın ürünüydü. Nitekim okurlardan da ilgi ve destek gördü.

İki günlük yazı dizisini beğendiğini ileten okurlardan Muhammed Dudak, “Gazetenizde yapmış olduğunuz Anayasa analizi çok başarılı. Basit ve anlaşılır olmuş” diyordu.

Gerçekten de Meclis muhabiri Bülent Sarıoğlu, 22 Ocak’ta “Maddeler ne diyor?”, 23 Ocak’ta “OHAL yetkisi cumhurbaşkanına” başlıklarıyla yayınlanan dizide getirilmek istenen yenilikleri yalın bir dille kaleme almıştı.

Her kafadan farklı ses çıkan, bilgi kirliliğinin gerçeği gölgelediği ortamlarda, nesnel ve güvenilir bilgi ihtiyacı artar. Anayasa değişikliğinin getireceği yenilikler konusunda da ciddi bir bilgi kirliliği yaşanıyor. Karmaşayı ortadan kaldırmak, insanlara açıklayıcı ve güvenilir bilgi vermek biz gazetecilerin görevi.

Hürriyet’in analizi de bu işlevi gördü; Anayasa değişikliğindeki yenilikler madde madde açıklandı okurlara. Ardından Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın anayasa değişikliğinin getirdiği yeni sistemle ilgili görüşleri yayınlandı. Böylece değişikliğin farklı açılardan nasıl göründüğü de okura sunulmuş oldu. Meclis’te temsil edilen partilerden HDP’nin de görüşü yayınlansa daha iyi olurdu.

Zaten toplumun seçim yapmak durumunda olduğu böylesi kritik süreçlerde gazetecilerin yapması gereken insanları yönlendirmek, seçeneklerden birinin tarafında kampanya yapmak değil, bilgilendirerek, karar almalarına yardımcı olmaktır. Ayrıca farklı görüşler arasında denge gözetmek, hem “Evet” hem de “Hayır” cephesinin yaklaşımını okura aktarmak gerekir. Gazetecilik budur. 

Dikkatle izlememiz gereken önemli bir konu da kampanya döneminde “Evet” diyenlerin yanı sıra “Hayır” diyenlerin de görüşünü özgürce açıklayıp, savunabildiği koşulların sağlanması. Her iki yönde oy kullanmak da insanların demokratik hakkı.

OKURDAN KISA KISA

CEVAT Kaptan: Bu ülkenin magazin sayfaları PR haberi mi yapar? Kelebek’te yayınlanan “Kayak keyfi” haberi ve aynı fotoğraflar, Sabah gazetesinin Günaydın ekinde de var. (30 Ocak)

Hatice Uçan: “Down Cafe’de sömürü mü var” haberinde Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) eski kurucu başkanı olduğum yazılmış. Oysa Alternatif Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ADER) eski kurucu başkanıyım. Bu derneğin AYDER ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. (27 Ocak)

Tunç Balaban: Yine Kardak krizi, yine Hürriyet milliyetçi söylemlerine devam ediyor. Yunan Bakan alt metinde barıştan bahsederken, siz internette “Haddini aşan açıklama” gibi bir manşet atıyorsunuz. Yükselen milliyetçiliğin kimseye faydası olmaz. (26 Ocak)

Atilla Tuygun: Hürriyet Ege ekinde Ege Bölgesi’ndeki illerin nüfusları yazılırken Kütahya ve Afyonkarahisar atlanmış. Marmara Bölgesi’nden de Balıkesir ilave edilmiş. Coğrafya bilgilerimizi hatırlayalım, düzeltelim. (1 Şubat)

Nezih Akkutay: 2 Şubat saat 24.00. Şu anda internette spor sayfanızda 10 ana haberden 4 tanesi Aziz Yıldırım ile ilgili. Başka haber mi yok?

Ersin Karen: Kitap-Sanat eki, Hürriyet için çok gecikmiş ama güzel bir sanat eki. Hazırlayanları ve emeği geçenleri tebrik ederim.

Sevin Eren: Gazetede sayfanın üzerindeki tarihler neden bu kadar küçük ve silik? Günü neyse az çok görülüyor ama tarihler öyle değil. Kelebek ilavenizdeki TV programları sayfanızda bile günün tarihi yazmıyor. Hayret...

Müge Gölcük: Son sayfadaki “Komadan çıktı, bebeğini gördü” haberini anlamadım. “Anne on gün sonra bebeğini kucağına aldı” diyor. Ama fotoğrafta da bebeğin 15 aylık olduğu yazıyor. 15 ay önce olmuş bir vakayı biz niye şimdi okuyoruz? Hem haberin kaynağı ne? O da yok. (3 Ocak)

Nursel Yılmaz: 31 Ocak’ta Bursa/Osmangazi/Ovaakça’dan aldığım Hürriyet, tabiri caizse ölü balık gibi kokuyordu. Ayrıca sayfalara dokundukça ellerime bulaşan mürekkebin etkisiyle kapkara oldu. Lütfen baskı kalitenizi artırınız.

Orkun Koparan: Haberlerdeki sıfat kısmını biraz törpüleyin artık. “Çalıştığı lüks sitenin müdürünü vurup intihar etti” haberindeki “lüks” kısmı gerekmiyor. (6 Şubat)

Ö. Taylan Narlı: İnternette “Üniversitelilerden swinger için fantezi savunması” diye bir haberiniz var. Böyle bir başlık kullanılması utanç verici. Bu tür unvan pekiştirmeleri maalesef porno sektöründe kullanılmaktadır. Lütfen siz bu ibareleri kullanmayın. (20 Ocak)     

Yazının devamı...

Boş sütunlar

30 Ocak 2017

Milliyet’in okur temsilcisi Belma Akçura’nın da yazıları yayımlanmıyor gazetesinde. “Ombudsman” köşesi, son olarak 21 Kasım’da çıkmıştı.

Zaten Türkiye’de dört gazetede okur temsilcisi vardı; onlardan ikisi yerlerinde yok. Aynı kulvarda kalem oynattığım meslektaşlarımın gazetecilik yapamaz hale getirilmeleri medyanın içinde bulunduğu durumu hatırlatması bakımından can yakıcı bir örnek.

Bu kadar da değil, büroya her girdiğimde bir hatırlatma tablosu ile daha karşılaşıyorum. Odamın bitişiğindeki oda iki aydır kapalı, karanlık. O odanın sahibi, Doğan Holding Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu da 1 Aralık 2016’dan bu yana özgürlüğünden yoksun. O da Silivri’de...

Üstelik hapisteki gazetecilerin sayısı her geçen gün de artıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne göre, hapisteki gazetecilerin sayısı 147’ye ulaştı. Erol Önderoğlu’nun hazırladığı BİA Medya Gözlem Raporu’na göre yargılanan gazetecilerin sayısı da 229. Ekim-Aralık 2016 döneminde 12 kez yayın yasağı kararı verildi. 24 medya kuruluşu kapatıldı. İşsiz kalan gazetecilerin sayısı ise artık binlerle ifade ediliyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Basın Özgürlüğü Endeksi’nde ülkemiz, 180 ülke arasında 151. sırada.

Medyanın içinde bulunduğu bu tabloya yönelik eleştirilerden biri, ONO’dan (Uluslararası Haber Ombudsmanları ve Standart Editörleri Birliği) geldi. Benim de üyesi olduğum ONO, dünyanın çeşitli ülkelerinden ombudsman ve standart editörlerini bir araya getiren saygın bir meslek kuruluşu.

ONO Başkanı Esther Enkin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, Ottawa Büyükelçiliği aracılığıyla bir mektup gönderdi. Enkin mektubunda “Güray Öz ile tarafsız ve bağımsız olarak işlerini yaparken gözaltına alınan” tüm gazetecilerin derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu:

“ONO, Türkiye hükümetini Cumhuriyet gazetesi ombudsmanı Güray Öz’ü serbest bırakmaya davet eder. Ayrıca bizler, Türkiye hükümetine, görevlerini tarafsız ve bağımsız bir şekilde ifa ettikleri için tutuklanan tüm gazetecilerin acilen serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz. 

ONO, Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa, Asya ve Avustralya kıtalarında üyeleri bulunan uluslararası bir organizasyondur. Üyeleri, dünyadaki en etkili medya şirketleriyle ilişkilidir. Açık ve adil bir şekilde haber yapmak, bazen de hükümetleri eleştirmek ombudsman ve gazetecilerin demokratik görevidir. Türkiye hükümetini hukukun üstünlüğüne ve basın özgürlüğüne saygı göstermeye çağırıyoruz.”

Umarım 2017, cezaevlerindeki gazeteci arkadaşlarımızın özgürlüklerine kavuştuğu, medya üzerindeki kara bulutların dağıldığı bir yıl olur...

OKURDAN KISA KISA

HALİT ÇOKAN: Gazetede ve internette yayınlanan “Kilis iddianamesinden: Gülen takke vermiş” başlıklı haberde kullandığınız Hasan Ayaz fotoğrafı yanlış. İsim benzerliği olabilir ama kullandığınız fotoğraf, Kilis ve olayla ilgisi olmayan İzmit Belediye Meclisi üyesi Hasan Ayaz’a ait. (17 Ocak)

FATİH BATI: “Antibiyotik direncinde hayvan eti tespiti”  haberinde “Türkiye’de kino nom ve penisiline karşı direnç var” yazıyor. “Kino nom” derken sanırım “kinolon” demek istendi. Sağlık haberciliğinin önemini hatırlatarak düzeltilmesi... (25 Ocak)    

İLHAN ÇÖREMEN: “Elektrik kesintilerine otopsi” başlıklı haberde enerji nakil hatları ile ilgili “kilowatt” tanımlaması yapılmış. Yüksek gerilim birimi “kilovolt” tur. (24 Ocak)

NEZİH AKKUTAY: Avrupa baskısının spor sayfasında “Haftanın hakemleri” bölümü Fenerbahçe-Eskişehirspor maçıyla başlıyor. M. Sivas- Galatasaray, Mersin İY- Beşiktaş maçlarıyla devam ediyor. Üç İstanbul takımının bu rakipleri geçen sezon küme düştü! Aklıma tek gelen ihtimal, geçen sezonki 18. hafta maçlarının bu sezona aitmiş gibi yayınlanmış olması. (20 Ocak)

BÜLENT ÖZEL: Spor sayfasında Fenerbahçe-Panathinaikos basketbol maçı haberinde “Udoh maçtan önce sakatlandı” spotu altındaki haberde “Bogdanoviç’in maçta 7 sayı, 3 ribaund ve 5 sayı ile oynadığı” yazıyor. “5 sayı” dediğiniz “5 asist” sayısı olabilir mi? (20 Ocak)

OSMAN F. GÜVEN: Kelebek 2 ekinizde ev yapımı konserve, taze sebze-meyve saklama ve kurutma işlemi gibi faydalı bilgiler mevcut. Ancak bu kışın ortasında değil de yaz aylarında yayınlansa daha faydalı olur. (13 Ocak)

MÜGE KADIKIRAN: Eskiden suça karışanların, faillerin gözleri en azından siyah şeritle kapatılırdı. Amca oğluyla çekilmiş hatıra fotoğrafı gibi olması engellenir, buzlandırılırdı. Şimdi web sayfanızda insanların yüzleri lak diye ortada.

HALUK KARTAL: “Solotürk’ten yavaş rekoru” başlıklı haberde yer alan “iniş kalkış sürati azami 300 km/saat olan” ifadesi hatalı. Doğrusu “en az (veya minimum) 300 km/saat”. (26 Ocak)

GÜRBÜZ ONUR: Spor sayfasının hemen tümü 3 büyük takımın haberleri ile dolu. Örneğin bugünkü spor sayfasında bir sayfa Şenol Güneş ve Quaresma’nın resmiyle kaplı. Resmi biraz küçültüp 2. ve 3. lig puan durumlarını vermek bu kadar zor mu? Futbol haberleri sadece 4 büyükleri mi kapsıyor? (24 Ocak)

TARIK TÜMLÜ: Ekonomide “Dayanılmaz cazibe” haberinize “yüksek büyüme performansını sürdüren Türkiye” diye girmişsiniz. Duymadınız galiba, “TÜİK, Türkiye’nin yılın üçüncü çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1.8 küçüldüğünü” açıkladı.
Performans yavaşladı. (25 Ocak)

NURİ BULGULU: Arkadaşlarla 15 Nisan-30 Haziran arasındaki Hürriyet’te siyasi haber dağılımını inceledik. 10 haberden 8’i hükümet veya iktidar partisine, 2’si muhalefete ayrılmıştı. 14 Kasım tarihli “Siyasi haberlerde eşitlik” yazınızı okuyunca 15 Kasım–31 Aralık tarihlerini inceledim. Bu oran 9’a 1 olmuş. Hatta bazı günler muhalefete hiç yer verilmemiş.

ELİF EYLÜL: Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu ve Gaffar Okkan’ın ölüm yıldönümü. Anmayla ilgili bir haber görebilir miyim diye girdim haber sitenize. Bırak haber yapmayı, adlarını bile anmamışsınız. (24 Ocak)

İLHAMİ AKKUM: “Yolcu otobüsü TIR’a arkadan çarptı: 10 yaralı.” İnternetteki bu haberde kazaya karışan otobüs firmasının adı yok. (26 Ocak)

MUSA ALİOĞLU: “Bu şirketler uçuyor” haberinde en hızlı büyüyen 100 şirketten bahsediliyor. Ama yüzde 4473 büyüyen ve birinci olan Ares Tersanecilik’in adı sadece bir yerde geçiyor. Bu mudur, eksiksiz ve doğru haber? Hakkını teslim ediniz lütfen. (27 Ocak)

ŞENAY OSMAN: Caner haberi görmekten bıktım usandım. Her gün servis ediyorsunuz bize. Yeter artık, yayınlamayın. Futbol izleyenler maç programlarında görüyor, izliyor.

ASIM DAL: İnternetteki şu manşetinize bir bakın; “Yer İstanbul... İşte son durum... Patlamalar oluyor”. Hadımköy’deki bir fabrikadaki yangın haberi böyle mi verilir? Bombalı saldırıların yaşandığı bir ülkede böyle başlık atmanıza sadece insaf diyebiliyorum. (25 Ocak)

Yazının devamı...

‘Medya iklim sorununda etkisiz aktör’

23 Ocak 2017

Bir yandan da küresel ısınma önlenemiyor. İklim değişiyor; buzullar eriyor, okyanuslar yükseliyor ve bunlara bağlı olarak doğal felaketler yaşanıyor. Gelecek kuşaklara yaşanabilecek bir dünya bırakabilecek miyiz bilmiyoruz.

Bu da ülkemizin ve tüm insanlığın en önemli sorunlarından biri aslında. Fakat iklim değişikliği ana akım medyanın gündemine bir türlü giremiyor. Ancak kuraklık, sel gibi alışılmadık hava olayları haber olabiliyor. İklim değişikliğine bakış bu olunca da “medya, ülkenin iklim politikalarının oluşturulmasında etkili bir aktör” olamıyor.

 

Bu tespitler, İklim Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin ve araştırmacı Mehmet Ali Üzelgün’ün Sabancı Üniversitesi’ndeki İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde yaptıkları “İklim değişikliği ve medya” araştırmasından. Şahin ve Üzelgün, Türkiye’de kitlesel medya kuruluşlarında yönetici konumundaki gazetecilerle mülakatlar yaparak, iklim değişikliğinin medya gündemine yeterince gelmemesinin nedenlerini ve konunun hangi bağlamlarda haber olabildiğini araştırdı.

 

İklim değişikliğinin, Türkiye’de ana akım medyanın gündemine 2006-2007 yıllarında yaşanan kuraklığa bağlı olarak girdiği ve iki yıl kadar gündemin üst sıralarında kaldığı vurgulanan rapordaki bazı bulguların altını çizelim:

“Konunun medya gündeminde kaldığı dönemdeki haberler iklim değişikliğini basitleştirerek ‘büyük bir tehlike’ olarak aktardı. Bu haberlerde soruna yol açan sebepler gölgede kaldı; bilimsel kaynaklar derinlemesine irdelenmedi. Haberlerde ‘bilim insanları küresel ısınmanın milyonların hayatını tehdit ettiğini söylüyor’ türünden iddialarla yetinildi.

 

Fosil yakıt şirketleri gibi iklim değişikliğiyle mücadeleyi engellemekten çıkar sağlayan sektörlerin Türkiye’de medya sahipliğinde olmaması, insan kaynaklı iklim değişikliğinin gerçekliğinin medyada ve kamuoyunda tartışmalı bir konu haline gelmesini engelledi.

 

Türkiye’nin ekonomik büyümeye her şeyden çok önem veren kalkınmacı politik tercihlerinin medyada yaygın karşılık bulması, iklim değişikliği haberlerinin sebepleri ve ekonomik-politik bağlantılarıyla birlikte ele alınmasını zorlaştırdı.

 

Ancak gazetecilerin diğer çevre hareketleriyle (HES karşıtları, kent hareketleri vb.) iklim değişikliği ve kalkınmacı politikalar arasında ilişki kurması, sürdürülebilirlik açısından bir olanak sağlıyor.

 

Gazeteciler iklim değişikliği alanında bilim ve politika arasında kilit öneme sahip aracılardır. Ancak hem Türkiye’de ‘iklim habercileri’ bulunmadığından ve diğer gazetecilerin konuyla ilgili bilgisi ve farkındalığı az olduğundan hem de iklim değişikliği medya gündemine yeterince giremediğinden bu aracılığın işlerlik kazandığı söylenemez. Bunun tek istisnası iklim değişikliği hakkındaki haberleri bilim-politika çerçevesinde düzenli olarak aktaran Açık Radyo’dur.”

Gördüğüm kadarıyla raporun medyaya temel önerilerinden biri, “uzman muhabir” istihdam edilmesi. Gerçekten de böylesine devasa bir sorun ancak “İklim habercileri” ile doğru ve yeterli biçimde irdelenebilir, hem de okurun/izleyicinin ilgisini çekecek haberler üretilebilir.

 

NEDEN MEDYADA YER BULAMIYOR?

 

ARAŞTIRMA sırasında görüşülen gazeteciler, iklim değişikliği haberlerinin ana akım medyada yeterince yer bulamamasını şu nedenlere bağlamış:

 

İklim değişikliğinin, okuru/izleyiciyi ya da ‘sokaktaki insanı’ fazla ilgilendirmeyen, tiraj/reyting getirmeyen, yüksek entelektüel düzey ve özel ilgi gerektiren bir konu olduğu görüşünün medyada yaygın olması.

 

Ülke gündeminin yoğunluğu en önemli engellerden biri. İklim değişikliği savaş, terör, siyasi ve toplumsal çalkantılarla dolu son dakika gelişmeleri arasında arka plana itiliyor.

 

İklim değişikliği uzaklarda gerçekleşen, geleceğe dair ve soyut bir konu olarak görülüyor; güncel olaylarla bağdaştırılmasında ve ‘okuru haberde tutacak şekilde’ haberleştirilmesinde güçlük çekiliyor.

 

Gazetecilerin konuyla ilgili bilgi ve farkındalık düzeyinin yetersizliği ve uzman muhabirlerin yokluğu da iklim değişikliği haberlerinin gündeme alınmasını engelliyor.

 

 

OKURDAN KISA KISA

 

ABDULLAH Bizden: “Türkiye’nin uzun ömür yöreleri” dizisindeki röportajda “Başına taç, göğsüne elmas, pantetif (bilezik) takacağım’ derlerdi” diye bir cümle var. “Pantetif”,  Fransızca “pendentif”in Ayşe teyzenin dilinde aldığı şekil olsun. Ama bu sözcüğün karşılığı bilezik değil, kolyedir. (11 Ocak)

NOT: “Pendentif”, Fransızcada daha çok “kolyenin ucuna asılan takı” olarak kullanılıyor.

 

Ali Fuat Mengüç: İK ekinin ilk sayfasında, Ceyhun Kuburlu imzasıyla yer verilen “Çikolata ve kahve ile yatırım fırsatı” başlıklı haberin 5. sayfada verilmesi gereken devamı yok. Beşinci sayfa tamamen reklam. (15 Ocak)

NOT: Bu hata ekin, Ankara ve bazı bölge baskılarında meydana gelmiş.

 

Turgut Türkeş: Amatör bir koşucu olarak “Türkiye’nin en iyi 10 maratonu” konulu seçkinizi sabırsızlıkla bekliyorum.

 

Doğan D.: İnternet sitenizde “Galatasaray’dan iki bomba birden” manşeti var. Ayrıca ateş resmi kullanılmış. Bu kadar hassas bir dönemde böyle başlık atmak hangi aklın işi? Daha duyarlı olmanızı bekliyoruz. (6 Ocak)

 

Gökhan Yörükoğlu: İnternette “Palm yağı nedir?” başlıklı haberi yazan arkadaşlar, Kuzeydoğu Asya’da nerede tropikal orman varmış, göstersinler de gidelim. (15 Ocak)

 

Faruk Özgül: Gazetenizin 14. sayfasındaki bulmacada soldan sağa 3 No’lu soru “Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış kimse”. Cevabı olan “murdar”ın sözlükteki ilk anlamı “kirli, pis”. Soru başka bir şekilde sorulabilirdi. (5 Ocak)

 

A. Naci Doğan: “Kızlara yasak kalkıyor: Tuğba’nın zaferi” manşetinin spotlarında Milli Savunma Bakanı’nın unvanı, bir sözcük kaldırılarak (Amerikan tarzında) “Savunma Bakanı” olarak yazılmıştı. Hürriyet’te böyle bir özensizliğe rastlamak çok üzücü. (16 Ocak)

 

Prof. Dr. Konuralp Ercilasun: Reina saldırganının yakalanması haberinde teröristin Özbek asıllı olduğu başta veriliyor. Sonra da “Teröristle birlikte 1’i Kırgız asıllı erkek, 3’ü kadın 5 kişi gözaltında” deniyor. Reina saldırısından beri yapılan bir yanlış burada tekrar ediliyor. Terörist Orta Asya kökenli olduğunda ısrarla ve defalarca köken vurgusuna gidilerek ayrımcılık yapılıyor. (17 Ocak)

 

Yazının devamı...

‘Nobel ödüllü’ diyorsan

16 Ocak 2017

Bu eleştirileri Tartan’a ilettim; o da yazıyı hazırlarken alıntı yaptığı kaynakların linklerini gönderdi. Linkleri inceledim; hemen hepsi Türkiye’de bu terapinin yapıldığı klinikler ve Türkiye temsilciliğinin sayfaları ile Nelson’un kişisel blog’unun adresleriydi. Bu sistem gerçekten Nobel Ödülü almış mıydı? Bu sorunun yanıtını Nobel ödüllerinin resmi sayfasında aradım. Ama ne Prof. Dr. Nelson’un adına ne de cihazına rastladım. NASA’da çalıştığını doğrulayan bir kaynak da bulamadım. Sadece Nelson’un kendi blog’unda “gençliğinde General Motors’da NASA’nın Apollo projesine katkıda bulunduğu” yazılmıştı. Bu da NASA’da çalıştığı anlamına gelmez sanırım.

Ulaştığım bu bilgileri, Aynur Tartan ve Kürşat Çağıltay ile paylaştım. Çağıltay, “EPFX Scio” denilen cihazın ABD ve Kanada’da yasaklandığını belirten linkler ile Nelson hakkında ABD’de, Seattle Times adlı gazetede çıkan bir yazının linkini gönderdi. 18 Kasım 2007 tarihli yazıda, Nelson hakkında özetle şu bilgiler veriliyordu:

“NASA’da onun istihdamına dair hiçbir belge yok. Nelson, okul kayıtlarına göre 33 yaşındayken Ohio’da Youngstown State University’de part time matematik öğretmeni. 1984’te Colorado’dan taşınmış ve yaptığı EPFX Scio cihazını satmaya başlamış. 1989’da FDA’ya (Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi) başvurmuş; sadece strese karşı kullanılabilecek bir cihaz olarak izin verilmiş.

Ama Nelson bu cihazı, başka hastalıklara da iyi geldiğini söyleyerek satınca FDA, 1992’de bu tanıtımı durdurmasını istemiş. Nelson yine de devam edince dolandırıcılık ile suçlanmış. Bunun üzerine Nelson 1996’da Macaristan’a kaçmış, faaliyetine orada devam etmiş.”

Bu gazete bilgilerini aldıktan sonra cihazın Türkiye temsilciliğini yürüten firmaya, internet sitelerinde yer verdikleri “cihazın Nobel ödüllü, Nelson’un da NASA’lı olduğu” iddiasını sordum; resmi kaynaklar istedim. “Scio Türkiye Ekibi” imzasıyla aldığım yanıt, yeterince açıktı:

“İnternet sitemizde verilen bilgiler, Scio cihazını üreten firmanın internet sitesinde yer alan bilgiler tercüme edilerek hazırlanmıştır. Bu bilgileri resmi kaynaklardan doğrulamak mümkün olmadığından internet sitemizden kaldırmayı tercih ediyoruz. Uyarınız için teşekkür ederiz.”

Durum bu. Firmanın bile kanıt gösteremediği ve sorunca sitesinden kaldırmayı tercih ettiği “bilgileri”, gazetede kullanmak yanlış olmuş. Cihazın neredeyse bütün dertlere çare olduğunu öne sürmek de gerçeklerle bağdaşmıyor. Her söyleneni sorgulamadan yazarsak okurlara hayal satmış oluruz.

AYM: MEDYA ABARTABİLİR

TÜRKİYE’de yargı nadiren de olsa gazeteler ve gazetecilik lehine kararlar veriyor. Anayasa Mahkemesi’nin, Hürriyet’in “Çapkınlığın suyu çıktı” manşetiyle ilgili kararı da böyle ender rastlanan kararlardan biri...

Nurettin Kurt imzasıyla 11 Aralık 2010’da yayınlanan haberde olay, “Sipariş ettiği suyun karşı sitede başka bir eve gönderildiğini öğrenen kadın baskın yaptı ve eşini sevgilisiyle yakaladı. Zengin sevgili de adamın evli olduğunu ve üstelik kendi aldığı evde başka bir sevgilisiyle yaşadığını avukatı aracılığıyla öğrendi” diye özetleniyordu.

Bu olayın ardından eşinden boşanan ve sevgililerinden ayrılan Zafer Bozbey, Hürriyet’in haberinde adına, fotoğrafına ve özel yaşamına ilişkin ayrıntılarına yer verilerek “kamuoyunda küçük düşürüldüğü ve kişilik haklarına tecavüz edildiği” gerekçesiyle tazminat davası açmıştı. Mahkeme bu istemini reddetmiş, Yargıtay da mahkeme kararını onamıştı. Bozbey de bunun üzerine iki yıl önce Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. AYM, Bozbey’in başvurusunu reddederek, “maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal edilmediğine” hükmetti. Oybirliğiyle alınan kararda şu gerekçelere yer verildi:  

“Gazete haberinin evlilik birliğini ilgilendirmesi ve bu birliğe atfedilen önem de göz önünde bulundurulduğunda evli bir kişinin eşi haricinde iki ayrı kadınla ve kadınların birbirinden haberi olmaksızın birliktelik yaşaması gibi toplumda alışılagelmiş olmayan bir durumun ve bu durumun ortaya çıkış şeklinin toplumun ilgisini çekeceği muhakkaktır.

Burada söz konusu olan toplumdaki genel bir probleme dikkat çekmek amacıyla bireysel bir örneğin kamuoyuna sunulmasıdır. Basının genel yarar nitelikli bütün sorunlarla ilgili olarak bilgi ve fikir yayma fonksiyonuna, kamunun bu bilgi ve fikirleri alma hakkının eklendiği hatırlanmalıdır.

Haberde bazı ifadeler nedeniyle abartıya kaçılmadığı da söylenemez. Ne var ki basın özgürlüğünün kapsamının, demokrasi ile yakın ilişkisinin doğal sonucu olarak bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiği kabul edilmelidir.”

Bu gerekçeler, medyaya karşı açılan davalarda örnek oluşturacak nitelikte... 

OKURDAN KISA KISA

Şeyda Yaprak: Bu ülkede kararnameyle 649 akademisyen üniversitelerden atıldı. Galiba farkında değilsiniz. Üniversitelerin içi boşaltılıyor. Atılanlar arasında çok değerli, birikimli, pırıl pırıl insanlar var. İlerde üzerine kitaplar yazılacak ama siz haber bile yapmadınız. Yazık. (8 Ocak)

Özge Özgen: Kelebek’teki Ben Affleck röportajında hata var. İki çocuğu olduğunu yazmışsınız ama üç çocuğu var. Araştırma yapılmalıydı. (8 Ocak)

Uluç Erman: Pazar ekinde ikinci sayfadaki “Kuzey Kore’nin dışarı açılma hamlesi olarak değerlendirilen takvimde neler var?” sorusunun yanıtı ‘d’ şıkkı yani itfaiyeciler olarak verilmiş. Ama doğrusu ‘c’ şıkkı yani hostesler. (8 Ocak)

Mustafa İnanç: Arka sayfada yayınlanan “Thurman’ın vekalet savaşı” haberinizde ünlü oyuncunun dört yaşındaki kızının “vekaletini” almak için çalıştığını yazmışsınız. O “vekalet” değil “velayet” olmalı. (15 Ocak)

Mustafa Deniz/Kadir Tekbay: İnternette “En kuvvetli kar yağışı” haberinde “ekstrem soğuk hava” demişsiniz. Gazetede de ekonomide “yüksek montanlar”, sporda “Scout ekibi” yazıyorsunuz. Bari siz yapmayın. Türkçeyi katletmeyin.

Yazının devamı...

Müzisyen ‘Berklee’de okudum’ derse

9 Ocak 2017

“Konservatuvar keman bölümü sonrası Berklee College Of Music sinema ve film music scoring bölümü okudum. Sinemaya olan ilgim de burada pekişmiş oldu. Türkiye’ye döner dönmez sektöre besteler yapmaya başladım.”

Akyürek’in, eğitimiyle ilgili olarak verdiği bu bilgi kişisel web sayfasında da tekrarlanıyordu; “2005 yılında ‘Berklee College Of Music’ okulunu kazandı ve ‘film music scoring’ üzerine eğitim aldı” deniyordu.

Fakat Boston’daki bu okulda eğitim almış bir Türk müzisyen beni arayarak, Akyürek’in verdiği bilginin doğru olmadığını öne sürdü. Okurlara yanlış bilgi verildiğini savunarak, bu yanlışın düzeltilmesi gerektiğini söyledi. Israrla da takip etti konuyu. Bir de adının gizli tutulmasını istedi.

Akyürek’in gazetede söylediklerini araştırmam ve sonuca ulaşmam biraz zaman aldı. Berklee College Of Music, gönderdiğim iletiye özetle “Okulumuzda Uğur Akyürek adına bir kayıt bulunmamaktadır” yanıtı verdi.

Bunun üzerine Uğur Akyürek’i arayarak, gazetede verdiği bilginin Berklee’den doğrulanmadığını aktardım. Okuldan gelen iletiyi de kendisine gönderdim. Berklee’de okuduğunu yineleyen Akyürek, böyle bir soruyla karşılaştığı için üzüldüğünü söyledi. Ardından kendisi okulla yazıştı; “Ödeme yapılan kredi kartındaki isimden bakınca sistemden bulabildiler” diyerek okuldan aldığı yanıtı bana gönderdi.

Gelen yanıt, ilkinden farklıydı ve Berklee Online’da “Film Scoring 101” dersini aldığını doğruluyordu. Ama Akyürek, Berklee College of Music’e devam ederek, oradan mezun olmamış, sadece online ders almıştı. Online ders almak için internetten kredi kartıyla ödeme yapmak yetiyordu.

Bu düşüncemi kendisine de aynen ilettim; “Gazeteye söylediklerinizden Berklee College’e girmeye hak kazandığınız, okula devam ettiğiniz ve oradan mezun olduğunuz anlamı çıkıyor. Siz de kabul edersiniz ki, bir okuldan mezun olmak ile ücretini ödeyerek 12 haftalık bir kurs programını internetten takip edip sertifika almak aynı şey değil.” Zaten kendisi istememe rağmen Berklee Online’dan aldığı sertifikayı da göndermedi bana.

Akyürek, “Bu kadar büyütecek bir şey değil, bu anlam çıkıyorsa fark etmedim. Sizin belirttiğiniz gibi bir algı benden çıkmıyor” dedi.

Eksik ve yanlış bilgilendirmeyi önlemek için bu yeni verileri de Hürriyet okurlarının değerlendirmesine sunuyorum.

DAVET GAZETECİLİĞİ-2  

"DAVET gazeteciliği”ni eleştirmiştim geçen hafta. Şirket ve mekân sahiplerinin davetli gezileri, reklamın ucuz ve etkili yolu olarak kullandığını, davetle gidilen gezilerde gazetecilerin de çoğu zaman haber yerine olumlu tonlar taşıyan metinler yazdığını vurgulamıştım.

Yanlış anlaşılmaları önlemek adına bir noktanın altını çizmek durumundayım. Eleştirilerimde hiçbir gazeteci arkadaşımı hedef almadım; sadece Hürriyet’te değil, tüm medyada yaygınlaşan ‘davet gazeteciliği’ yöntemini eleştirdim.

Piyasa koşullarının, gazeteciliğin yapılma biçimini ve ilişkilerini etkilediğinin de farkındayım. Şirketler ve tüm ticari kuruluşlar, medyanın haber kaynakları arasında ön sıralarda gelmeye başladı.

Davetli geziler de bu kaynaklarla ilişkinin yollarından biri durumunda. Bu gezilerden yazılan haber ve yazıların tamamının tanıtım metinleri olduğunu da söyleyemem. Elbette davetli gezilerden yazılmasına rağmen haber değeri taşıyan, olaya nesnel yaklaşılmış, reklam olarak algılanmaması için özen gösterilmiş metinler de yayınlanıyor.

Ayrıca ‘davet gazeteciliği’ne örnek olarak, uluslararası bir kruvaziyer şirketinin gezilere gazeteci davet ederek tanıtım yolunu seçtiğini, bu nedenle de hiç reklam vermeye gerek görmediğini yazmıştım. Adını vermediğim bu şirketten “gazeteye reklam verdikleri” açıklaması geldi. Yanlış bilgiyi düzeltmekle yükümlüyüm. 

OKURDAN KISA KISA

CAFER Yarkent: Tarih 30 Aralık 2016. Olay yeri Bil-Bul eki ödüllü bulmaca sayfası. “Fotoğraftaki yer” soruluyor. Oysa bu sayfada hiç fotoğraf yayınlanmaz. O gün de fotoğraf yoktu.

Razi Orman: “Rus ‘Kirpi’si Halep sokaklarında” demişsiniz ama “Kirpi”, Türkiye’de BMC’nin ürettiği zırhlı personel taşıyıcının adı. Fotoğrafını kullandığınız ise Rusların BTR-80 modeli zırhlı personel taşıyıcı. TSK’da da 240 adet bulunuyor. Kirpi ile de bir benzerliği yok. (4 Ocak)

Kübra Arıkan (Anadolu Ajansı Kurumsal İletişim Direktörlüğü): Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın, AA’dan Sarp Özer tarafından çekilen fotoğrafı İHA mahreci ile kullanılmıştır. Düzeltilmesini talep ediyoruz. (1 Ocak)

Yıldız Yazıcıoğlu: Almanya’dan gelen Erasmus öğrencisi haberi! Bir genç kızın tecavüze uğramış olmasını, kimliğini çok rahat deşifre edecek bilgileri, nasıl bu şekilde yayınlarsınız? Kurbanı korumalısınız. (28-29 Aralık)

Serkan Üstündağ: Web sitesindeki “Böyle program mı olur? Tecavüz, alkol, öldürmek serbest” başlığından rahatsız oldum. Tecavüz ve öldürmek ile alkol kelimesi bir arada tutularak nasıl bir algı oluşturulmak istenmiştir? (16 Aralık)

Haluk Alpuğan: “Yine Yeni Zelanda birinci” başlığı atıp, yine Yeni Zelanda’nın yeni yıla giren ilk ülke olduğunu yazan arkadaşınıza lütfen boşuna beklememesini, sıralamanın değişmesinin imkânsız olduğunu söyleyin. (1 Ocak)

Not: Bu başlığın sonuna ünlem işareti konulmuştu, ironik bir yaklaşımdı.

Tolga Kurtoğlu: “Ben büyüyünce ünlü olacağım (2016)” başlıklı haberi daha önce internet gazetenizde görmüştüm. Muhtemelen 2007 ya da 2008 yapımı haberi yıllar sonra başlığına (2016)  yazarak  tekrar yayınlamak size yakışmıyor.

Birgül Ergev: Bugünkü Ege ekinde “Jandarmaya ginger” haberinde “iki tekerlekli elektrikli araç olarak bilinen 28 adet ginger” yazıyor. Ama haberin üzerindeki fotoğraftaki araçlar üç tekerlekli! (6 Ocak)

Abdullah Bizden: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini içeren “Karadenizli-Kasımpaşalıyım” haberinde “... Kalbimizle buz ederek mücadelemizi yürüteceğiz” yazılmış. “Kalbimizle buz etmek” ibaresinin tuhaflığının farkına varmamanız üzücü. Orada kastedilen kin beslemek anlamındaki “buğzetmek”. (5 Ocak)

Sami Altın: Kelebek’te “Nasılsınız İrem Hanım” haberinde “Didem Şahin, basına röportaj verdiği sırada arkasından geçtiği ünlü şarkıcıyı selamlayıp öptü” demişsiniz. Ne zamandan beri gazetecilerle ayaküstü konuşmanın adı röportaj oldu? Tanımları dikkatli kullanın lütfen.

Muharrem Akduman: Neden emekli maaşlarıyla ilgili haberlerde hep yabancı emeklilerin fotoğrafları kullanılıyor? Banka önlerindeki emekli kuyruklarının fotoğrafları bile bu haberlerde kullanılsa daha gerçekçi olur.

Yazının devamı...