"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Yok sayılan üniversiteler

13 Ağustos 2018

Okurun eleştirisini editörlere ilettim. Sonra ben de inceledim: ekte tercihle ilgili yazılarda ODTÜ, Boğaziçi ve İTÜ’nün rektörleri ile uzman önerilerine yer verilse de devlet üniversiteleri tanıtım bölümlerinde hiç yoktu. “Üniversiteler” ve “Üniversitelerden haberler” başlıkları altında 13 sayfa tamamen özel üniversiteler tanıtılmıştı. Buralarda devlet üniversiteleri anılmamıştı bile. Meğer rehber, vakıf (özel) üniversitelerine yönelik olarak hazırlanmış. Editör ve Hürriyet Eğitim Servisi Müdürü Nuran Çakmakçı yazısında rehberin “vakıf üniversiteleri eki” olduğunu belirtmiş. Ama satır arasındaki açıklama okuru bilgilendirmeye yetmez. Böyle bir editoryal tercihte bulunulduysa kapağa “Vakıf Üniversiteleri Tercih Rehberi” yazılmalıydı. Aynı şekilde “Üniversiteler” ve “Üniversitelerden haberler” bölüm başlıklarına da...

Daha önemlisi, Hürriyet gibi bir gazete, “Üniversite tercih rehberi”nde devlet üniversitelerini ve orayı seçecek öğrencileri görmezden gelemez. Üstelik bu yıl devlet üniversiteleri 719 bin, vakıf üniversiteleri 68 bin öğrenci alacak. Aradaki fark bu kadar büyük. Ne yazık ki devlet üniversitelerini yok sayma tavrı on yıldır bu eklerde tekrarlanmış. Oysa 2009’a kadar çıkan rehberlerde devlet üniversitelerine de liste olarak yer verilmiş. En azından yine öyle yapılabilirdi.

LAVANTA KÖYÜNE TURLAR

HÜRRİYET Pazar’da yayımlanan “Mor ve çok ötesi: Insparta” başlıklı yazıyla ilgili e-posta gönderen Tülin Ardıç adlı okur, Bahar Akıncı’nın aynı konuda geçen yıl da bir yazı yazdığını hatırlattı. “Bir yazar neden bir yıl arayla aynı yeri yeniden yazar?” diye eleştirdi.

Yan Yayınlar Yönetmeni Çınar Oskay ile görüştüm. Oskay, “Isparta bu dönemde Instagram’da trend oluyor. Bahar’dan bunu anlatan, önceki yazısından yararlandığı, güncellemeler yaptığı bir yazı istedim” bilgisini verdi. Akıncı’nın bir yıl arayla ikinci yazı yazmasının nedeni buymuş. Burada bir sorun yok.

Ancak Hürriyet Pazar’da, bir traktör kasasında köyde gezen kadınlar fotoğrafının yanına “...ünlü isimleri gül hasadı gezisine götürdü” yazılmıştı. Fakat internette bu nota ekleme yapılmış, şirket ismi değiştirilmişti.

İsmi eklenen bu turizm şirketi, Hürriyet’e dışarıdan yazan Bahar Akıncı’nın bir gezi için rehberlik yaptığı bir seyahat şirketi. Akıncı ile konuştum, bu şirketin ismini oraya kendisi eklememiş. Sayfa editörü görsel malzeme ararken bir süre önce Kelebek’te yayımlanan traktördeki kadınlar fotoğrafını bulmuş. Fotoğrafı notuyla birlikte gazeteye koymuş ama diğer şirket geziyi kendilerinin düzenlediği itirazında bulununca internette bu şirketin ismi eklenmiş.

Sayfa editörü, yazıda olmayan unsuru sayfaya koymamalıydı. Akıncı’nın Isparta ve lavanta köyüne tur düzenleyen çok şirket olduğunu yazmasına rağmen editörün şirket adı eklenmesi, yazıya o şirketin tanıtımı havası vermiş.

Yazının devamı...

Bir ölümün işaret ettikleri

6 Ağustos 2018

Telefonla arayan Engin Uzunlar adlı okur, “bu olayda doktorların da hastanın da haklı yanları var” dese de doktorları eleştirdi. “Ancak bu ilaç yazdırma olayında sürekli sorun çıkarılıyor. Sağlık Bakanlığı, sıklıkla yaşanan bu soruna el atmalı” dedi. Birgün gazetesinde Doğan Tılıç da “haberlerin doktoru yargısız infaza dönüştüğü” saptamasında bulundu; konuyu değerlendirmemi önerdi.

Tılıç’ın dikkat çektiği gibi, bazı medya kuruluşlarında doktorla ilgili hüküm içeren haber ve yazılara rastladım. Hürriyet’te böyle bir yaklaşım olup olmadığını anlamak için de gazeteleri taradım. İlk gün, yani 29 Temmuz’da “Öldüren kelepçe” başlıklı haberde olay serinkanlı bir dille anlatılıyordu. 30 Temmuz’da ilk sayfada “İki polis ve doktora soruşturma”, üçüncü sayfada “Döve döve” başlığı kullanılmıştı. Haberin çarpıcı yanı, kamera görüntülerinin yer almasıydı. Polislerin, Topal’ı tartaklayarak ve biber gazı sıkıp ters kelepçe takarak götürmeye çalıştıkları görülüyordu. 31 Temmuz’da “Cebinden evde bakım kâğıdı çıktı”, 1 Ağustos’ta da “Doktor şikâyetçi” başlığı kullanılmıştı.

DHA muhabiri Hakan Kabahasanoğlu’nun Hürriyet’te yayımlanan bu haberleri hüküm içermiyor. Olayla ilgili gelişmelerin yanı sıra Topal Ailesi’nin avukatının, polislerin ve doktorun ifadesi, TTB ve Sağlık Bakanı’nın açıklaması yani tüm tarafların görüşleri dengeli verilmiş, doktor hedef alınmamış.

Kamera görüntülerinin bulunması olayın bir bölümünü aydınlatıyor, polislerin orantısız şiddet kullandıklarını ve Topal’ın o sırada kalp krizi geçirip yaşamını yitirdiğini kanıtlıyor. Fakat doktor ile Topal arasında yaşananlar hakkında fazla bilgi yok. Ailenin avukatı, Topal’ın doktor Ö.Y.’nin odasında kalp krizi geçirmeye başladığını ama doktorun ilgilenmediğini öne sürüyor. Doktor da Topal’ın baston salladığını, bağırdığını ve odasını işgal ettiğini, o nedenle korkup polis çağırdığını söylüyor. Hangisi doğru? Tanıklarla konuşmadan ya da başka kamera görüntüleri gibi unsurlarla orada yaşananları açığa çıkarmadan doktorun hatalı ya da hatasız olduğu söylenemez.

Ancak ilk haberlerdeki “İstanbul’dan memleketi Giresun’a giden Topal’ın yürüme güçlüğü çeken eşine ilaç yazdırmak” istediği bilgisi, daha sonra “yatağa bağımlı ve evde bakım raporlu eşine ilaç yazdırmak” olarak değişti. Belli ki bir mevzuat sorunu var ve hiç kimse de doktorun mevzuata aykırı davrandığını öne sürmüyor. Nitekim Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Hürriyet’ten Mesude Erşan’a “Raporluların ilaca erişimi kolaylaşacak” açıklaması yaptı.

Demek ki, 82 yaşındaki Topal’ın ölümü sağlık sistemindeki iki soruna dikkatimizi çekiyor. Hasta yakınlarının şiddetine maruz kalan doktorların endişeli hali, raporlu hastalara ilaç yazımındaki bürokrasi. Tabii bir de polislerin yaşlı bir insana bile şiddet uygulaması sorunsalı var.

 Bu sorunların üzerine gitmek, insanların yaşamında önemli yer tutan sağlık ve güvenlik alanlarında “çözüm gazeteciliği” örnekleri sergilemek gerekli. Tabii bir yandan da Topal’ın ölümüyle ilgili karanlık noktaları aydınlatmaya çalışmalıyız. Elbette önyargılarla hareket etmeden, hüküm vermek yerine olgular ve somut verileri yazarak...

ŞOK GEÇİRTMEYİN HOCAMA

Yazının devamı...

Gazeteci kandırmak kolay

30 Temmuz 2018

Akdeniz Üniversitesi Manavgat Meslek Yüksek Okulu Bilgisayar Programcılığı bölümü öğrencisi Gamze Oruç ile ilgili haberler önce Hürriyet Akdeniz Eki’nde, ardından Hürriyet’te ve sonra yine ekte bir daha yayımlanmış. Ek'tekiler DHA'nın, diğeri Hürriyet'in kendi haberi. Kasım ve Aralık 2013 tarihlerinde yayımlanan bu haberlerde Gamze Oruç’un birinci olduğu yarışmaların adları şöyle verilmiş:

 

“Microsoft Windows 8 Uygulama Geliştirme Yarışması, Java&Android Developer Yarışması, Java&Android Developer Web ve Grafik Tasarım ile Yazılım Geliştirme Yarışması, Lisans Geliştirme Yarışması, İşletim Sistemleri Yarışması, WowZaff 2013 Windows Uygulama Geliştirme Festivali kapsamında düzenlenen Dünya İşletim Sistemi ve Algoritma Geliştirme Yarışması.”

 

Bilişim sektöründen bir okur, bu haberlere dikkatimi çekti. Birincilik haberlerinin doğru olmadığını belirten ve adının yazılmasını istemeyen bu okur, Oruç’un kazandığını söylediği yarışmaların çoğunun gerçekte var olmadığını vurguladı; bu haberlerin hurriyet.com.tr’den silinmesini istedi.

 

Önce haberleri inceledim. Oruç, okulu bitirdikten sonra Ayvalık’a yerleşmiş, çocuklara kurslar düzenlemiş; hatta “dünya birincisi” olarak bazı okullara davet edilmiş, oralarda konuşmalar yapmıştı.

Fakat Oruç’un sözlerini doğrulayacak tek bir veriye rastlamadım internette. Siber güvenlik uzmanı Can Yıldızlı’dan yardım istedim. O taradı dijital alemi. Vardığı sonuç şuydu; “Gamze Oruç’un dünya birinciliği yok. Hatta bir yarışmanın adı yanlış yazılmış, WowZaff 2013 değil WowZapp olacak. Bu yarışmayı Taylandlı bir genç kazanmış, halen Microsoft’ta çalışıyor.”

Yazının devamı...

Evet, skandal ama...

23 Temmuz 2018

Semercioğlu da ertesi gün “..Mustafa Ceceli’nin eski eşi Sinem Gedik ve İntizar arasındaki ilişkinin ortaya çıkması üzerine eleştiri oklarının bazıları bana da döndü” diyerek eleştirileri yanıtladı. “İki kadın arasındaki ilişkiyi skandal olarak” nitelediği eleştirisine “..bu haberde skandal olan iki kadının yakınlaşması değil, evde çocuğun olduğu iddiası. Ve Ceceli’nin çocuğunun annesinin görüntülerine dayanarak dava açması” karşılığını verdi.

Her ne kadar böyle söylese de Semercioğlu’nun “Yılın skandalı” yazısındaki ifadeleri, bu savunmasını doğrulamıyor. Zira baştan sona iki kadın arasındaki ilişkiye odaklanan yazısının daha girişinde ilişkiyi “skandal” diye tanımlıyordu:

“... son dönemin en büyük skandal iddialarından biri sonunda patladı. ‘Sonunda’ diyorum, çünkü çift boşandığından beri magazin kulislerinde Sinem Hanım’ın şarkıcı İntizar’la ilişkisi olduğu konuşulup duruyordu.”

Görüldüğü gibi, ilk cümlede “sonunda patladı” dediği skandalın ne olduğunu ikinci cümlede “Sinem Hanım’ın şarkıcı İntizar ile ilişkisi” olarak açıklıyor. Yazının sonuna doğru bu yaklaşımını destekleyen ifadeler de kullanıyor:

“...Ne zaman ki ikilinin görüntüleri video olarak gönderilmiş, o zaman duruma ikna olmuş Ceceli. Bu iddialar Mustafa Ceceli’nin dava dosyasında yer aldı. Ancak ben de gözlerimle gördüm, durum iddianın ötesinde, gerçek...”

Gördüğü ne? İki kadının yakınlaşması. “İddianın ötesinde gerçek” dediği ve “skandal” diye nitelendirdiğinin de bu ilişki olduğu anlaşılıyor.

Oysa biz gazeteciler, ünlü de olsalar insanların cinsel yönelimlerini suçlama vesilesi yapamayız. İki kadın arasındaki ilişkiyi “skandal” olarak nitelendirmek cinsiyetçi ve ayrımcı bir yaklaşım. Üstelik Semercioğlu’nun savunmaya çalışırken söylediği gibi,  “olay sırasında çocuğun evde olduğu iddiası” da skandal olamaz. 7 yaşındaki çocuğun o sırada yanlarında olduğu bir iddia. Ayrıca eşcinsel çiftlerin çocuğu olamaz mı?

Aslında bu olayda büyük bir skandal olduğu doğru. Skandalın ilk aşaması, Ceceli’nin 1.5 yıl kadar önce boşandığı ve hukuken ilişkisi kalmayan eski eşinin yatak odasına gizli kamera konulması. Gizli kamera ahlaki olmadığı gibi Türk Ceza Yasası’nın “Özel hayatın gizliliğini ihlal” ile ilgili 134. Maddesine göre de suç. Umarım polis, o kameraları oraya koyanı bulup yargıya havale eder.

Yazının devamı...

28 Şubat kararında yanlışlık

16 Temmuz 2018

Hürriyet’te ve hurriyet.com.tr’de “Gerekçeli karar: 28 Şubat küresel darbe” başlığıyla 4 Temmuz’da yayımlanan haberi, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararı ile karşılaştırdım. 3833 sayfanın ağırlığı, iddianame, savunmalar, savcının mütalaası, delil değerlendirme gibi bölümlerden oluşuyor; mahkemenin “Esasa ilişkin değerlendirme” bölümü 3481. sayfadan başlıyor. Mahkemenin kanaati bu bölümlerde.

Fakat haberde yazılanlar, mahkemenin kararıyla ilgili bölümlerde yok. “28 Şubat küresel darbe”, ABD’nin İslam=terör politikası”, “Zoraki koalisyon kurdurdular”, “Fadime Şahin telekız”, “Cinayetler darbe planı iddiası” arabaşlıkları altında yazılanların tamamı, müşteki durumda olan Mazlum-Der Genel Başkanı ve Eski AKP milletvekili A. Faruk Ünsal’ın avukatlarının dilekçesinden alınmış. Uğur Mumcu, Çetin Emeç ve Bahriye Üçok cinayetlerini bile “28 Şubat darbe planının parçası” olarak nitelendiren avukat ifadeleri mahkemenin kararı gibi yansımış.

Haberde mahkemenin görüşünü yansıtan tek bölüm, “Karadayı’nın haberi vardı” arabaşlığı altındaki ilk paragraf. Bu paragraf, gerekçeli kararın 3679. sayfasından alınmış ve mahkemenin kanaati. Ancak ikinci paragraftaki “irtica brifinglerinin küçük birer muhtıra niteliği taşıdığı” ifadeleri de eski Genelkurmay Başkanı İ.Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Y.Aras’ın savunmasından alınmış. Bu cümleleri kararın 1445.sayfasında buldum.

Kısacası, “28 Şubat küresel darbe” haberinde sadece bir paragraf mahkemenin kararı, kalan bölümlerin tümü avukatların görüşü. Haberi yazan arkadaşımızla da görüştüm; o da üzgün. 3833 sayfalık kararı PDF dosyası olarak akşam geç vakitte alınca bir iki saat içinde inceleyip yazması gerekmiş. O dar zamanda, alışılmadık biçimde aynen karara eklenen 78 sayfalık avukat dilekçesini mahkeme kararı sandığı için de maalesef böyle bir sonuç doğmuş.

Gazetecilik hız mesleği ve zamana karşı yarış bu mesleğin değişmez sorunu. Ama böyle bir hata olması üzücü. Umarım o haberi okuyanlar, bu yazıyı da okur da mahkeme kararı diye okuduklarının avukatların iddiaları olduğunu öğrenirler.

Tabii Hürriyet’ten söz edilen Star gazetesindeki haberi de düzeltmek gerek. “28 Şubat medyasına yargı tescili: Darbenin şerikleri” başlıklı haberdeki ifadeler de mahkemenin görüşü değil, yine müşteki A.Faruk Ünsal’ın avukatlarının dilekçesinden alınmış. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’ün adının da yer aldığı o bölümler, noktası virgülüne kadar avukatların iddiaları. Üstelik bu haber, gerekçeli kararın açıklanmasından bir gün sonra, 5 Temmuz’da yayımlandı. Yazarken, zaman sorunu da yoktu ki, “Karıştırılmış” diyeyim...

 

REKLAM İÇİN SÖYLEŞİ

Yazının devamı...

Müftünün nasihatı mıydı?

9 Temmuz 2018

Bu haberi eleştiren okurlardan Asım Külcü, müftünün nerede konuştuğunun belli olmamasına itiraz etti; “Muhabiriniz neden durup dururken böyle bir konuyu müftüye sormuş?” dedi. Oğuz Kunak adlı okur da müftünün sözlerine eleştirel yaklaşılmamasına karşı çıktı:

“Müftünün söylediklerini aktardıktan sonra Hürriyet bir yorum eklememiş. Buradan Müftünün dileklerine Hürriyet’in de katıldığı anlamı çıkmıyor mu? Eşim ve arkadaşlarımız Müftüye kalırsa bizlerden farklı plajları mı kullanmalı?”

Okur eleştirilerini değerlendirmeden önce DHA’dan geçilen haberin öyküsünü araştırdım. Bir grup gazeteci, kentteki bir programdan sonra müftü Can ile sohbet etmiş. Gündeme ilişkin sohbet sırasında müftü Can, kadınların günlük yaşamdaki davranışlarına değinerek, tesettüre uygun giyinmeleri gerektiğinden söz etmiş. Bunun üzerine “Kadın ve erkekler denize birlikte girebilir mi?” diye sorulmuş ve yanıtı da haber yapılmış.

Fakat haberde sadece, “dedi” ve “şunları söyledi” demekle yetinilmişti; müftü bu düşüncesini bir toplantıda mı dile getirdi, yoksa gazetecilerin sorusu üzerine mi söyledi, belli değildi. Bu ciddi bir eksiklik. Haber yazımının temel kuralı olan 5N, 1 K formülüne göre, haberler ne, nerede, nasıl, ne zaman, neden ve kim sorularının yanıtlarını içermeli. Bu haberde de müftünün bu sözleri, bir grup gazeteciyle sohbet sırasında ifade ettiği bilgisi olmalıydı. Bu bilginin olmaması, haberi bağlamından koparıyor; müftünün neden bunları söylediği belli olmuyor.

Üstelik okurun dikkat çektiği gibi, müftünün sözleri 30 Haziran tarihli gazetede “Müftüden denize girme nasihatları / Bayanlar bayanları görmesin” başlıklarıyla verilmişti. Müftünün sözlerine mesafeli yaklaşılmadığı gibi, “nasihat” tanımı kullanılarak olumlayan bir yaklaşımla sunulmuştu. Haberde de eleştirel bir ifade ya da karşı görüş yoktu.

Gerçi bu sorun, Zonguldaklı kadınların, haberin yayımlanmasının ardından düzenlediği protesto eylemi yayımlanarak giderilebilirdi. Ama kadınların protestosu haberi, internette yayımlandı, gazetede yer bulamadı.

GERÇEKLER ZARAR VERMEZ

AKP

Yazının devamı...

Parasını ödeyince serbest mi?

2 Temmuz 2018

MHP’nin bu ilanına gazetecilik meslek örgütleri tepki gösterdiler ve tek tek isimleri sıralanan gazetecilerin can güvenliğinin tehlikeye atıldığını vurguladılar.

İlandaki isimler arasında Hürriyet’ten Abdulkadir Selvi, Ahmet Hakan, İsmail Saymaz ve Taha Akyol’un da adları yer aldığı için inceledim metni.

Hemen belirteyim, bu ilanı, MHP’yi ve Genel Başkan Devlet Bahçeli’yi eleştiren gazetecilere yanıt olarak değerlendirmek mümkün değil. Ünlem işaretleri ve imalarla dolu ilan metninde olsa olsa seçim sürecinde MHP hakkında görüş belirtmiş olan gazeteci, akademisyen ve araştırma şirketi yöneticilerinin tümü aynı kefeye konuluyor; “MHP husumeti” ile davranmak, MHP’ye karşı “iftira kampanyası” yürütmekle suçlanıyorlardı. Hatta bir de “Türk milletini durdurmaya” çalıştıkları gibi bir zan altında bırakılıyorlardı “Sizin gibiler olmasa hakikat, haysiyet, doğruluk, adamlık, ahlak, insanlık nasıl seçilir, ayırt edici vasfını nasıl gösterirdi!” denilerek, bu niteliklerden yoksun oldukları imasında bulunuluyor; hakaret ediliyordu.

Böylesi ağır ifadeler içeren ve haksız, dayanaksız suçlamalarda bulunulan bir gazete ilanı, demokratik bir yöntem olarak görülemez. Bunun hele de iktidarın müttefiki olan bir parti tarafından yapılması, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik açık bir tehdittir. İsmi geçen gazetecilerin hedef gösterilmesi anlamına gelir.

Konunun bir boyutu da Hürriyet ve Sabah gazetelerinin aralarında kendi mensupları da bulunan 59 gazeteciyi hedef gösteren, töhmet altında bırakan böylesi bir ilanı nasıl olup da yayımladığı. Halbuki gazeteler, gelen her ilanı yayımlamak zorunda değildir. Bir gazete, “Ben parasını alır yayımlarım, içeriği beni ilgilendirmez” diyemez; yasal ve etik sorumluluklar göz ardı edilemez.

Kaldı ki, Hürriyet’in geçmişinde siyasi ilanlarla ilgili kötü bir deneyim de var. 12 Eylül askeri döneminde Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri İsmail Bilen için verilen başsağlığı ilanı problem olmuştu. Aslında 29 Kasım 1983 tarihli Hürriyet’te çıkan ilanda İsmail Bilen’in adı bile verilmemiş, örgütteki kod adı olan “Marat İsmail” denilmişti. Bu ilanın o yıllarda illegal bir parti olan TKP için verildiği, Yazıişleri ve Reklam Servisi’nin gözünden kaçmıştı. Tercüman gazetesi durumu fark edip “TKP, Türk basınına ilan verip İsmail Bilen’i övdü” haberi yapınca Sıkıyönetim Komutanlığı, 2 Aralık 1983’te Hürriyet’i beş gün süreyle kapatmıştı.

Bu olay, ilanların yazıişleri ve hukuk servisi tarafından kontrol edilmesinin önemini öğretmişti. O günden beri de siyasal ilanlar, yasalara uygunluk ve etik açıdan denetimden geçirilir; temel gazetecilik değerlerine aykırı olmamasına dikkat edilir. Nedir bu temel değerler? Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğü, demokrasi ve insan hakları. İlanlardan bu değerlere saygılı olması, yalan, hakaret, suçlama, ayrımcılık, ırkçılık, nefret söylemi, şiddeti körükleyici ve dini duyguları rencide edici ifadeler içermemesi beklenir. MHP’nin ilanı bu açıdan sorunluydu.

Ama

Yazının devamı...

Kaçırdığı kızı öldüren mağdurmuş

23 Haziran 2018

Sulh Ceza Hâkimliği’ne başvurdu, hâkim de cinayete ilişkin haberlerin katili mağdur ettiğine karar verip bu haberlere erişim engeli getirdi.

Sulh ceza hâkimliklerinin, başvuruları yeterince incelemeden erişim engelleme kararı verdiklerini daha önce defalarca yazmıştım. Halen cezaevinde yatan Ceyhun Özçimen adlı hükümlüyle ilgili karar da bu tip engelleme kararlarının çarpıcı ve inanılmaz bir örneği.

Bursa 2. Sulh Ceza hâkimi M. Eda Şahin, Ceyhun Özçimen adlı hükümlünün “gelecekteki hayatını olumsuz etkileyeceği” gerekçesiyle yaptığı başvuruyu kabul ederek “Bursa’da korkunç intikam” (30 Mart 2008) ve “İntikam için öldürdü” (1 Nisan 2008) haberlerine erişim engelleme kararı verdi. Kararın gerekçesi de özetle şöyle:

“...itiraz edenin yargılanarak ceza aldığı ve halen bu cezayı infaz etmekte olduğu anlaşılmakla,

...başvurucu tarafından paylaşılan haberlerin gerçeğe aykırı olduğu ileri sürülmemiştir. Ancak başvurucunun bu haberlere kolayca ulaşılıyor olması eşe karşı kasten öldürme suçu nedeni ile ortak çocuklarının ve gelecekteki hayatının olumsuz etkilenmesinden bahsetmektedir.

Haberin güncelliğini yitirdiği, toplumsal açıdan haber değerini taşımadığı ve geleceğe ışık tutacak nitelikte olmadığı açıktır. Basın özgürlüğü ve kişinin yaşamış olduğu mağduriyet birlikte değerlendirildiğinde kişi tarafından yaşanan mağduriyetin daha fazla olduğu açıktır.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 3 Mart 2016 tarihinde B. No 2013/5653 sayılı kararında benzer bir olayda vermiş olduğu karar da göz önünde bulundurularak ve açıklanan nedenlerle itirazın kabulüne ve belirtilen web sitelerindeki içeriğe erişimin engellenmesine karar vermek gerekmiştir.”

Görüldüğü gibi, kararda

Yazının devamı...