"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Ronaldo söyleşisi

20 Mart 2017

Ancak Twitter’dan yazan Cevat Kaptan adlı okur, aynı söyleşinin Sabah’ın magazin eki Günaydın’da da çıktığına dikkat çekiyor, “Altına bir de ‘Sponsor haberi’ yazsanız iyi olur” diyordu. Elektronik posta gönderen Müzeyyen Huş da “Gökhan Kimsesizcan kendisi mi Ronaldo ile buluşmuş, yoksa Türk Telekom mu oraya götürmüş? Neden bu konuda bilgi vermiyor?” diye soruyordu. Günaydın’a baktım, okurun söylediği gibi, Ronaldo söyleşisi orada da Mevlüt Tezel imzasıyla manşetteydi. Başlık da hemen hemen aynıydı. “Dünyanın en fanatik taraftarı Türkler.” Mevlüt Tezel de “Madrid’de Ronaldo ile buluşup röportaj yapma fırsatı buldum” diye yazmıştı ama Günaydın ve Kelebek’teki soru yanıtlar neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynıydı. Sadece soru-yanıtların sıralaması değiştirilmişti.

Öncelikle gazetecilikte okura doğru ve eksiksiz bilgi verilmesinin zorunlu olduğunu hatırlatmalıyım. Ronaldo söyleşisinin bir grup gazeteciyle birlikte yapıldığı yazılmalı, sadece Kelebek’in sorularını yanıtladığı gibi yanlış bir izlenim verilmemeliydi.

Ayrıca Doğan Yayın İlkeleri, bu tür gezi haberlerinde “gezinin davet olduğunun mutlaka belirtilmesini” öngörüyor. Kimsesizcan’ın bu yazısında ise bu geziye Türk Telekom’un davetiyle gidildiği, gezinin masraflarını da bu şirketin karşıladığı belirtilmemiş. Bu da ikinci eksiklik.

Gezinin davet olduğunun belirtilmesi, okurun doğru bilgilendirilmesi ve yazının niteliğinin kavranabilmesi açısından önemli.

ÇÖZÜNEBİLİR KAHVENİN RİSKİ

MÜGE Akgün, “Zıtlıklar ülkesi: Meksika” başlıklı yazısında “N... firmasının davetlisi olarak gittiğini” belirttiği geziyle ilgili izlenimlerini kaleme almıştı. Kelebek’te yayınlanan yazıda bu firmanın ürettiği “çözünebilir kahve” de anlatılıyordu.

Bir gıda şirketi sahibi Mustafa Kahramanoğlu, Akgün’ün 25 Şubat’ta yayınlanan bu yazısını “tek yanlı, örtülü N... firması reklamı ve çözünebilir kahve aklama mecrası” diye eleştirdi. Kahramanoğlu’nun eleştirisi özetle şöyle:

“Çözünebilir kahvelerin sağlıksızlığından hiç söz etmemeniz yadırganacak bir durum. Çözünebilir kahvelerin toksik ‘Acrylamide’ içerdiğinden habersiz bir şekilde saf kahve özünden söz etmeniz büyük bir aldatmaca. Bir marka olan N... adı kullanılarak ‘N... nasıl üretilir’ denmesi de ayrıca eleştirilecek bir konu.”

Gerçekten piyasada onlarca “çözünebilir kahve” markası varken, sadece birinin nasıl üretildiğini ve ne kadar saf bir ürün olduğunu yazmak, adil ve dengeli bir yaklaşım olarak kabul edilemez. Gazeteci için öncelik firmaların tanıtımı değil, halkın sağlığıdır. Eğer çözünebilir kahvenin sağlığa aykırı yönleri olduğuna dair görüşler varsa bu bilgi de okura aktarılmalıydı.

Kaldı ki, Prof. Dr. Osman Müftüoğlu da çözünebilir kahvelerin kanser riski taşıdığı görüşünde. Müftüoğlu, 8 Mart’ta Kelebek’te yayınlanan yazısında tam da bu soruna dikkat çekiyordu:

“Hazır kahvenin tehlikeli bir maddeyi içerme ihtimali var. O maddenin adı akrilamit. Akrilamit kahve çekirdeklerinin yüksek ısıda kavrulması esnasında oluşan potansiyel bir sağlık tehdidi. Bedeninize fazlaca akrilamit yüklerseniz sinir sisteminiz rahatsız oluyor, kanser riski de yükselebiliyor.”

Çözünebilir kahvenin bu tehlikesini okurdan gizlemeye hiç hakkımız yok. Hele Meksika’ya davet etmiş olmaları bunun mazereti olamaz.

UZMANLIK ALANINIZ DEĞİLSE

HÜRRİYET internet yazarlarından İdil Tatari’nin uzmanlık alanı mutfak ve yemekler. Hürriyet internetteki yazılarının da çoğu mutfak, yemekler ve beslenme kültürü hakkında. 5 Şubat tarihli yazısı ise farklı. “Sürreal bir gece” başlığını taşıyan yazıda bir otomobil firmasının Londra’da düzenlediği tanıtım gecesini anlatıyordu. Tatari, “lansman” gecesini “harika” bulmuştu: “... Pazarlama ekibini ve ajansını ayakta alkışlamak lazım. Genç, dinamik ve etkileyici bir iş çıkararak davet edilen herkesi kalplerinden vurdular. Aynı zamanda ...’ı müthiş bir yere konumladılar; yaşayan, hisseden ve cesur bir araba!” Tatari, sadece organizasyonu “alkışlamak”la kalmayıp o gece tanıtılan yeni model aracı da övüyordu: “Arabayı şarj etmiyorsunuz, benzinli motor, elektrikli motor ile uyumlu çalışarak düşük yakıt tüketimi sağlıyor. Ben özellikleri kadar tasarımını da çok beğendim.” Oysa otomobiller, İdil Tatari’nin uzmanlık alanı değil. Bir otomobil modelinin düşük yakıt tüketimi konusundaki değerlendirmesi de beğendiğini ifade etmesi de kişisel görüşü olabilir. Ama bir yazar, iki gün Londra’ya davet edilip “çok güzel ağırlanmasının” ardından uzman olmadığı bir konuda övgülerle dolu yazı yazıp okuru yönlendirmemeli; gazeteciliği bir aracın tanıtımına aracı etmemeli. Kaldı ki, bu aracın tanıtım gecesiyle ilgili haber Hürriyet’te yer aldı.

OKURDAN KISA KISA

DEĞER Dilek: “İlber Hoca’yla Pazar buluşması” sayfası beni Mimar Koca Sinan, saray mimarları Balyanlar ve değerli İlber Ortaylı adına üzdü. Molla Çelebi Camisi ile Dolmabahçe Camisi arasında yaş olarak da mimari stil olarak da üç yüz elli yıllık fark vardır. Birbirleriyle karıştırılmaları olanaksızdır. Arşivinizden resim seçen arkadaşınız bunu başarmış. (12 Mart)

A. Feridun Gündoğdu: 11 Mart’ta, 10. sayfadaki grafikte Euro’nun değerini bir anda 27.90 kuruş düşürdünüz. 6 ile 9’un yerini karıştırıp 3.9680 yerine 3.6980 yazmıştınız. 12 Mart’ta da Cumhuriyet altını grafiğinde de artan fiyatı grafikte azalmış gibi kırmızı renkte göstermişsiniz.

Osman Aydoğan: İnternette “Darbeci sekiz general akraba çıktı” haberinde FETÖ iddianamesine göre Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinden birbiri ile akraba sekiz general olduğu yazıyordu. Ama haberde altı isim veriliyordu, bunlardan sadece ikisi generaldi. (9 Mart)

Ersin Altınsoy: Öz Türk olan Tuvaları, Rus zannederek “Kırmızı başlıklı Rus kız” başlığı atmışsınız. (15 Mart)

Serdar Balkan: “Trafik sigortasında fiyat tartışması bitmiştir” diye yazmışsınız ama taraflı olmuş. Bir otomobilin trafik sigortası 2014’te 286, 2015’te 307, 2016’da 587, 2017’de 1.187 TL olunca fiyat ucuzlamış mı, yoksa yüzde 41 zamlanmış mı olur? (27 Şubat)

Hazal Gökmen: İnternetteki “İzmir’de büyük sürpriz! 30 tane yakalandı” haberinde bahsi geçen vatoz, soyu tükenmekte olan bir balık. Bunu “sürpriz” diye yayınlamak yerine avlamanın doğru olmadığını yazmalıydınız. (11 Mart)

Hasan Selçuk: Renkli zemine beyaz yazma merakınız yüzünden basılı gazeteyi okuyamadığım için Hürriyet’i e-gazeteyle takip ediyorum. Ama Cumartesi-Pazar eklerinizin orta sayfası ve Kitap-Sanat eklerini büyütünce yazılar tablet dışına çıkıyor, okunmaz hale geliyor.

 

 

 

Yazının devamı...

İnsan hakları haberleri

13 Mart 2017

Bu konuda çarpıcı bir örnek de Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’dan geldi. Fincancı, geçenlerde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği panelde, “Bir süredir medyada insan hakları haberlerinin sınırlı biçimde yayınlanması ve kapatılanların tam da insan hakları haberleri yapan yayın organları olması nedeniyle 2016 dokümantasyonunu yapamadık” dedi. Fincancı ile görüştüm, bu sözleriyle ilgili bilgi aldım: “Vakıf olarak ‘Günlük İnsan Hakları Raporları’ hazırlıyoruz. Bu raporların yayınlandığı web sayfamıza bakarsanız, Ağustos 2016’dan başlayarak günlük raporlarımızın düzensizleştiğini ve kasım-ocak arası olmadığını görebilirsiniz.

Ayrıca 16 Ağustos 2015-16 Ağustos 2016 arasında sokağa çıkma yasağı uygulanan illerde ölüm sayıları verilirken, son raporda ocak ayına kadar yalnız sokağa çıkma yasağı uygulamalarına yer verilebildi.”

Vakıf günlük raporları, günlük gazeteleri, haber ajansları, internet siteleri ve sosyal medyayı tarayarak hazırlıyormuş. Son aylarda insan hakları ile ilgili haber akışında problemler başlamış; medyadan günlük raporlar için veri bulamaz olmuşlar. Aslında Fincancı’nın yakınmasına şaşırmamak gerek. Her gün onu doğrulayan yeni örneklere tanık oluyoruz. Son olarak 19 Şubat’ta, Nusaybin’e bağlı Kuruköy’de sokağa çıkma yasağı koyuldu ve Silahlı Kuvvetler operasyona başladı. Sosyal medyada, orada insan hakları ihlalleri olduğuna dair çeşitli iddialar ortaya atıldı, ama aradan günler geçmesine rağmen biz gazeteciler ne Kuruköy’e girebildik ne de orada olup bitenleri araştırıp okurlarımıza aktarabildik.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu da “Güneydoğu’da yürütülen terörle mücadele operasyonlarında insan hakları ihlalleri olduğu”nu öne süren bir rapor hazırladı. Türkiye medyası, soruşturulması çağrısında bulunulan insan hakları ihlalleri konusunda okurlarını ne kadar bilgilendirmişti? Bütün bunlar bir gazetecilik açığına işaret ediyor.

TEK YÖNLÜ ZİRVE

HÜRRİYET’in düzenlediği “7. Gelişen Bölgeler Zirvesi”ne katılan gayrimenkul sektörü temsilcileri ve kamu yetkilileri, gayrimenkul sektörünün İstanbul’un Koşuyolu Altunizade bölgesinde yaşadığı sorunları değerlendirmişti.

Koşuyolu’nda kurulan Mahalle Yaşam Dayanışma Derneği’nden (Mayader) Semih Bilgin’den zirveyle ilgili eleştiri geldi. Bilgin, “mimarlık ve şehir planlama mirası” olan mahallenin giderek konut alanı olmaktan uzaklaştığını, işyerlerinin hızla arttığını ve buna bağlı olarak trafik sorunu yaşandığını, yeşilin yok olduğunu vurguladı. Bilgin, zirvenin eksik ve tek yönlü olduğu kanısındaydı:

“Bahsi geçen zirvede Kadıköy ilçesini temsil eden bir kamu yetkilisi bulunmamıştır. Zirvenin Adile Sultan Kasrı’nda yapılması daha anlamlı olur ve yerel halk da görüşleri ile katkıda bulunabilirdi. Zirvenin amacı, yazınızın içeriğinden ve katılımcıların görüşlerinden de anlaşıldığı gibi, sadece gayrimenkul sektörünün sorunlarına çözüm üretmek ve olası yatırımların pazarlamasına yönelik özendirici reklam ile gayrimenkul sektörüne hizmet etmek olduğu görüşündeyiz. Gazetenizin, halkın görüş ve düşüncelerine duyarlı bir yaklaşım içerisinde olmasını, tek yönlü haberler yapmamasını diliyoruz.”

Bilgin’in eleştirisinin ardından, zirveyle ilgili olarak Hürriyet’te, 14 Ocak’ta “Üsküdar’da tarihi fırsat” başlığıyla yayınlanan haberi yeniden okudum. Bilgin’in, “İlçeyi temsil eden yetkilinin zirvede bulunmadığı” eleştirisi doğru değil. Kadıköy değil ama Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen de zirveye katılmış, görüşlerini aktarmış.

Yine de “Zirvenin tek yönlü olduğu ve halkın düşüncelerine duyarlı davranılmadığı” eleştirisi haklı. Çünkü zirveye ağırlıklı olarak inşaat şirketi yöneticileri katılmış, sektörün sorunlarını dile getirmişler; onların sorunlarına çözüm aranmış. İnşaat ve gayrimenkul sektörünün faaliyetlerinden ve bölgedeki
mimari dönüşümün asıl muhatapları orada yaşayan insanlar. Hem bir toplantı ancak bütün taraflar katılırsa “zirve” olur.

Bölgede yaşayanlara ve oluşturdukları yerel örgütlenmelere de söz hakkı tanınmalıydı. Gazete olarak bir konunun tek tarafının görüşlerine yer veremeyiz. Habercilik reklam kaygılarından arınmış olmalı.

OKURDAN KISA KISA

AYHAN Yükseler: 1 Mart’ta gazetede “Papaz kiliseyi müzeye çevirdi” başlığındaki “çevirdi” sözcüğü yanlış ve olumsuz anlamaya yol açabilir. “Papaz kiliseyi müze haline getirdi” olabilirdi. 26 Şubat’ta çıkan Pazar ekinde de yeni keşfedilen gezegen haberinde ayın kendi etrafında dönmediği yazılmış. Bu yanlış. Ay kendi etrafında ve dünyanın etrafında döner.

Ferhat S.: Hürriyet Akdeniz’de “Burdur’da iki tutuklu” haberinde geçen Zeynel Karakurt ismi, “Cinsel istismar davasında tepki” haberindeki fotoğrafın altına da yazılmış. O kişi, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Canan Güllü. (1 Mart)

Özge Taşkıran: 8 Mart akşamında kadınlar bir araya gelerek İstiklal Caddesi’nde yürüdü. Siz bu habere yedinci sayfanızda ufacık bir yer ayırdınız. Gazetedeki fotoğrafta tüm İstiklal dopdolu ve binlerce kadın akın akın yürüyor. Bu fotoğraf yedinci sayfada 3 cm olarak mı kullanılmalıydı?

İsmet Togay: Hurriyet.com.tr’yi düzenli takip etmekteyim. Lütfen haberleri oluştururken de magazinsel endişe taşımayınız. Lütfen habere duygu katmayınız; katıksız veriniz. Örneğin, haberlerinizde çok fazla skandal, küstah, şok, flaş, sert, çok sert, sürpriz gibi kelimeler mevcut. Lütfen haber kaynağı olduğunuzu unutmayınız ve okuyucu adına kanaat bildirmeyiniz.

Cem Çetin: Spor sayfasındaki “Havuz olmayınca süngerlerle yüzüyor” başlıklı haberiniz gerçeği yansıtmıyor. Sporcu kız, yüzücü değil atlayıcı. Ayrıca “Olympiakos Bento’yu gönderdi” haberinde yazdığınız gibi Olympiakos son maçını Panathinaikos ile değil PAOK ile oynadı. (7 Mart)

Musa Alioğlu: Gazetenizde Türkçe karşılığı olan kelimelerin bile İngilizce kullanılması üzücü. Örneğin, 15 Şubat’ta 11. sayfada yer alan startup (girişim) , offline (çevrimdışı) gibi yabancı kelimelerin başlıklarda kullanılması izaha muhtaç.

Ferda Kaya: Hürriyet internet her hafta manşette Ali Ağaoğlu’nun bir haberine mutlaka yer veriyor. Ağaoğlu her hafta haber yapılacak bir işe mi imza atıyor? Magazin desem, sürpriz doğum günü partileri yapılan, sürpriz hediye veren/alan sürüyle ünlü var. Neden onlar değil de Ağaoğlu? (6 Mart)

Hakkı Baykan: 1 Mart’ta gazetenin 30. sayfasında “Spor Ekranı” bölümünde İstanbul Üniversitesi-Beşiktaş basketbol maçının 19.45’te TRT Türk’te yayınlanacağı yazılmıştı. O saatte televizyonun başına oturduğumda maç oynanmış bitmişti. Maç 17.30’da başlamış. Keşke hiç yazmasaydınız.

Yazının devamı...

‘Askeri kaynaklar’ yanlışı

6 Mart 2017

“Nasıl her bilgi haber olmazsa, gazeteci olarak ne kadar güvenirsek güvenelim, gizli kaynakların her söylediği de haber olmaz, olmamalı. Newhouse gazetelerinin Washington editörü Deborah Howell, tam da bu noktaya işaret ediyor: ‘Bir kimsenin düşüncesini aktarmak için asla kimliği açıklanmayan kaynaklar kullanmayın.’

Son derece yerinde bir kural bu. Bilgi ve demeci ayırmak gerek. Bilgi, kaynağın kimliği açıklanmadan da kendi başına haber değeri taşır. Ama bir kaynağın düşünceleri, ancak adıyla birlikte anlam kazanır.

Eğer adını vermediğimiz bir kişinin demecini yazarsak, birincisi, o kişinin düşüncesini kaynak gösterdiğimiz kurumun tamamına mal etmiş oluruz. Bu, kuruma haksızlık. İkincisi, o kişi söylediklerinin sorumluluğunu almamış, gazeteciyi kullanmış olur. Gazeteciliğe de haksızlık.”

Bu noktadan hareketle, o dönemde “askeri kaynaklara göre” diyerek yazılan haberlerin yanlışlığına dikkat çekmiştim. Bir kişi ya da kurumun rahatsızlığı, duygusu, düşüncesi veya demecinin kaynağın kimliği açıklanmadan yazılamayacağını vurgulamıştım.

Bugünlerde yine o yazıdaki gibi “askeri kaynaklar” sorunu ile karşı karşıyayız. Hürriyet’in, ilk sayfada “Yedi eleştiriye yedi yanıt”, iç sayfada ise “Karargâh rahatsız” başlığıyla yayınladığı haber de “askeri kaynaklara” dayanıyordu. Gizli bir kaynağa dayanarak “görüş, eleştiri, rahatsızlık yazmak” bu haberin temel yanlışıydı.

Hürriyet, “askeri kaynaklardan yansıyan görüşler” diye yazarak, haberde dile getirilen görüşlerin sorumluluğunu üzerine almıştı. Kaynağın gizlenmesini isteyerek sorumluluk üstlenmeyen Genelkurmay’ın sözcülüğünü yapmış oldu. Nitekim haberle ilgili çıkan tartışmalarda Hürriyet hedef haline geldi. “Askeri kaynaklar” diye haber yazmanın ne denli yanlış olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Genelkurmay da Hürriyet’e yönelik eleştiri/suçlama ve soruşturma salvolarını üç gün boyunca izlemekle yetindi. Ancak üç gün sonra yaptıkları açıklamada -isim vermeden de olsa- haberi yazan arkadaşımız Hande Fırat’ı kendilerinin “bilgilendirdiğini” yani o görüşlerin kendilerine ait olduğunu kabul etti.

Şimdi de Hürriyet, Genelkurmay’ın görüşünü “askeri kaynaklar” diye yazmanın ceremesini çekiyor.

 

SORUŞTURMANIN DAYANAKLARI

BAKIRKÖY Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, bir suç duyurusuna dayanarak soruşturma açması, bu ülkede komplo teorilerinin ciddiye alınabildiğini gösteren yeni bir örnek. Başsavcılığın basın açıklamasında “haber içeriğinde bahsedilen ‘karargâh’ın hükümetin icraatlarını önlemeye yönelik bir cunta yapılanması olabileceği izlenimi edinildiğinden” dolayı soruşturma başlatıldığı belirtiliyordu.

“İzlenim” ile soruşturma açılmasının ne denli hukuki olduğunu bir yana bırakalım. Genelkurmay açıklaması, bu “izlenim”in yanlışlığını gözler önüne serdi. Zira açıklamada, Hürriyet Ankara Temsilcisi Hande Fırat’ı kendilerinin “bilgilendirdiğini” yani haberdeki “karargâh”ın kendileri olduğunu duyuruyorlardı. Nitekim Bakırköy Başsavcılığı da açtığı soruşturmanın dayanaksız olduğunu fark etmiş olacak ki, yetkisizlik kararı verip, dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiş. Ama bu kez de “terör suçları” kapsamına almış.

Genelkurmay’ın açıklaması, haberin “askeri kaynaklar” diye yazılmasını da kendilerinin istediğini de ortaya koyuyor. İyi de Genelkurmay, 6 Temmuz 2015’te yaptığı açıklamada “askeri kaynaklara atıf yapılan haber ve yorumlara itibar edilmemesini” istemişti. Ama şimdi kendileri “askeri kaynaklar” diye haber yazılmasını sağlayıp, “itibar edilmesini” bekleyebiliyorlar.

Ayrıca Genelkurmay’ın açıklamasındaki “sorulan sorulara cevap verildiği” ifadesi doğruyu yansıtmıyor. “Eleştiri kisvesi altında iftiraya varan iddialar”ın yanıtlanması asıl olarak Genelkurmay’ın projesi.

EDİTORYAL HATA

HABERDEKİ görüş ve yanıtların muhatabı elbette hükümet değildi. Muhalefet partilerinden ve bazı gazetecilerden gelen eleştirilere yanıt veriliyordu. Ama gazetede iç sayfada “Karargâh rahatsız” başlığının kullanılması ve ardından gelen önyargılı kampanya bazı kesimlerde haberin muhatabının hükümet olarak algılamasına yol açtı. Tabii bu algılamada haberde “kadın subaylara başörtüsü yasağının kaldırılmasında Genelkurmay Başkanlığı’nın dahli olmadığı” görüşünün yer alması da rol oynamış olabilir.

Nitekim Genelkurmay da “Karargâh rahatsız” başlığını ve haberdeki “rahatsızlık” ifadelerini olumsuz algıladı. O nedenle açıklamada “Karargâh rahatsız” ifadesinin kendilerine ait olmadığını vurguladıktan sonra “Bu açıklamayı TSK ile devlet ve hükümet arasında bir sorun varmış gibi yansıtmak olayı saptırmaktır” denildi. Kaynağının bile böyle algıladığı bir başlığın, haberin içeriğini doğru yansıttığı söylenemez. Kaldı ki, geçmişinde darbeler ve muhtıralar olan bir ülkedeyiz. Üstelik de Cumhuriyet’in 23 Mayıs 2003 tarihli “Genç subaylar tedirgin” (23 Mayıs 2003) haberi bu ülkede hâlâ “Genç subaylar rahatsız” diye hatırlanıyor.

Dolayısıyla “Karargâh rahatsız” başlığının Hürriyet’in açıklamasında “editoryal hata” olarak nitelendirilmesi yerinde bir saptamaydı. Ama keşke gazetenin konuyla ilgili ilk açıklamasında bu hata kabul edilseydi.

GAZETECİLİK REFLEKSİ

HANDE Fırat, 15 Temmuz darbe girişiminin olduğu gece Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a FaceTime ile bağlanırken gazetecilik refleksiyle hareket etmişti. Genelkurmay’ın eleştirilere yanıtlarını yazarken de sadece gazetecilik kaygısıyla hareket ettiğine eminim.

Gazetecilik kaygısıyla yapılan bir davranışı yanlış bulabilirsiniz, eleştirebilirsiniz. Görüldüğü gibi ben de eleştiriyorum haberi ve iç sayfadaki başlığı. Ama nihayetinde sırf gazetecilik kaygısıyla yapılmış bir haberi “Orduyu siyasete çekme çabası”, “Evetleri artırmak için iktidarla işbirliği”, “Askerden hükümete muhtıra girişimi” gibi zorlama varsayımlara tabi tutmak, buradan komplo teorileri üretmek büyük haksızlık.

Eskiden beri Hürriyet’e önyargılı davrananların bu tür ağır suçlamalarda bulunması nispeten anlaşılabilir. Fakat Hürriyet okuru olan bazı kesimlerin de suçlamalara katılması üzücü. İyi niyetle yapılan eleştirilerin de fazla olması, Hürriyet’in gazetecilik çabasına yönelik beklentilerin yüksekliğinin yeni bir göstergesi.

Yazının devamı...

Silah kendiliğinden ateş alır mı?

27 Şubat 2017

“Polis şüphelileri hastane dışında yakaladı, çıkan arbedede şüphelilerden biri polisin silahını almaya çalıştı. Bu sırada ateş alan tabancadan çıkan kurşunun başına isabet ettiği şüpheli Ö.B.T. (16) öldü.”

17 Şubat’ta Hürriyet’te yayınlanan DHA imzalı bu haberdeki ‘ateş alan tabanca’ ifadesine takıldım. Tabancanın nasıl olup da kendiliğinden ‘ateş aldığı’na ilişkin ayrıntı yoktu. Bereket olayın üzerine gidildi, araştırıldı. Ölen genç Ömer Barış Topkara, Ayazağa futbol takımında kaleci imiş. Olay sırasında Topkara’nın yanında olan ve aynı takımdan arkadaşı E.S. adlı genç, olay anını Hürriyet’e anlattı:

“... Ömer’le birbirimize kelepçelediler. O polis ‘Kaçarsanız vururum, affetmem’ dedi. Hastane çıkışı biz Ömer’le koşmaya başladık. Polis iki el havaya ateş etti. Karşıya geçtik. Polis iyice yakınlaştı. Durduk. Polis yanımıza geldi. Tam Ömer’in omzuna silahı dayadı, silah ateş aldı. Galiba otomatikmiş silah. Bir anda ateş etti. Ömer yere düştü.”

21 Şubat’ta çıkan “O polis kaçarsanız vururum dedi” başlığıyla yayınlanan haber, ilk haberdeki iki gencin polisin silahını almaya çalıştığı ve arbede çıktığı bilgisinin doğru olmadığını ortaya koyuyordu. Ama yine de bu haberde de “... Polis memuru H.D.S.’nin elindeki tabanca ateş aldı” yazılmıştı. 

Gözaltına alınan polis memuru, önce adli kontrol tedbiri ile serbest bırakıldı. Ancak savcılık itiraz etti ve mahkeme polisin ‘olası kasıtla öldürmek’ suçlamasıyla tutuklanmasına karar verdi. Hâkimin, polisin ‘kasıtlı’ davranması olasılığı üzerinde durmasına rağmen polisin tutuklanmasını duyuran 23 Şubat tarihli haberde de ilk iki haberde olduğu gibi ‘ateş aldı’ ifadesi kullanıldı.

İyi de bu ifadede ısrar edilmesinin anlamı ne? Polisin tutuklanma gerekçesini ve tanık anlatımını bir yana bıraksak bile bir tabanca kendiliğinden ateş alır mı? Almaz. O polis, tetiği çekmese tabanca ateşlenir miydi? Hayır. Polis tetiği çekti ki o silah patladı, o genç öldü.

Neden, niçin, nasıl tetiği çekti diye sorabiliriz; kazara çekmiş olabilir, heyecanlanmış olabilir, kasıtlı olabilir. Hepsi mümkün. Bu sorulara kesin yanıtın alınamamış olması o polisin o tetiği çektiği gerçeğini değiştirmez.

O nedenle haberlere ‘ateş etti’ diye yazılmalıydı. Ama nasıl ve niçin ateş ettiğini de araştırmak, mümkünse polisin ifadesine de haberde yer vermek doğru olurdu. Bunu yapmadan ‘ateş aldı’ gibi teknik olarak mümkün olmayanı yazmak, okurlara o polisi korumaya çalıştığımız izlenimi verir.

Tabii kaleci gencin ölümüyle ilgili olayda, ilk haberle yetinilmeyip gelişmelerin takip edilmesinin ve tanık anlatımına başvurulmasının iyi bir gazetecilik faaliyeti olduğunu da vurgulamalıyım.

SİLAH DEĞİL SİREN

ERDOĞAN’ın dünürü olası darbe girişimine karşı platform kurdu” başlığıyla yayınlanan haberin spotunda “Uzuner, silahlı milis gücü kurdukları iddialarını kesin bir dille reddedip, ‘Ben silah değil siren dedim’ diye konuştu” yazılmıştı.

Meral K. adlı okur, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner hakkındaki haberi eleştirdi:

“Cumhurbaşkanı’nın dünürü silahlı çete kuruyor ve siz bu haberi sorgulayıcı, eleştirel bir şekilde yapmanız gerekirken böyle bir röportaja imza atıyorsunuz. Kim bu adam ki güvenliği sağlamaya çalışıyormuş?”

21 Şubat’ta yayınlanan bu söyleşiye, sosyal medyadan da benzer yönde eleştiriler geldi. Eleştirilerde hep “Uzuner’in silahlı bir grup kurduğu” kabul ediliyor, buna dayanarak değerlendirme yapılıyordu.

Okurların bu bilgisi, Cumhuriyet gazetesinde bir gün önce yayınlanan ve Uzuner’in toplantıda yaptığı konuşmadan söz edilen habere dayanıyordu. Ancak Uzuner’in o toplantıda silahlanmadan bahsettiği doğru değildi; internette de yer alan görüntüyü izleyen herkes ‘silah’ değil ‘siren’ dediğine tanıklık edebilir.

Fakat böylesine tartışmalı bir ‘darbe karşıtı organizasyon’ iddiasına Hürriyet’teki haberde eleştirel yaklaşıldığı, yeterince sorgulandığı söylenemez. Nitekim haberin girişinde “Uzuner amaçlarını Hürriyet’e şöyle anlattı” deniyor ve sadece Uzuner’in sözlerine yer veriliyordu.

Bereket ertesi gün Hürriyet’te, Uzuner’in örgütlenmesiyle ilgili karşı görüşlere yer verildi ve durum bir ölçüde dengelendi.

OKURDAN KISA KISA

BİRGÜL Ergev: Doğan Hızlan, Kitap Sanat ekindeki yazısında 1980’den sonra Rıfat Ilgaz için düzenlenen panelden söz ederken, panelde konuşan İlhan Selçuk’un Ziverbey Köşkü’ndeki sorgudan yeni çıktığını yazıyor. Ziverbey sorguları 12 Mart’tan sonraydı. Arada neredeyse 10 yıllık bir fark var.

Not: Okur haklı. Panel, 12 Eylül değil, 12 Mart’tan sonra düzenlenmiş.

Osman Akgün: 2.51 m boyundaki Mardinli Sultan Kösen’in Samoa’ya gitmesini, internette “Samoa’ya ayak basan ilk Türk” diye haber yapmışsınız. Ama ben 10 Şubat’tan beri Samoa’dayım. Acaba neye göre ilk?
(21 Şubat)

Nadir Paksoy: Bu kişinin “Samoa’da ilk Türk” olması mümkün değil. Ben eşimle birlikte 30 yıl önce bu adada BM adına iki yıl hekimlik yaptım. Oğlum orada doğdu. Doğumdan dolayı Samoa vatandaşı.

Harun Akkaya: İnternette üç cümlelik haberleri, her cümlesi bir sayfaya gelecek şekilde sayfa sayfa yayınlamaktan vazgeçin artık. Gazete okuma keyfi bırakmadınız. Artık sadece haber başlıklarını okuyup çıkıyorum.

Recep Yaşar (TGC Başkan Yardımcısı): Cinsel saldırı haberlerinde ‘cinsel istismar’ yazarak tecavüzün hafifletildiği saptamanız doğru ve yerinde. Ancak Haymana Lisesi’ndeki olayda Hürriyet’in haberinde, tacize uğrayan çocukların isimleri kısaltılarak verilmişti. O lisedeki öğrenciler, isimlerinin baş harfi verilen mağdurları kısa sürede öğrenir. Onun için bu tür haberlerde isimlerin kısaltılmasının da verilmemesi daha doğru olur.

A. Feridun Gündoğdu: “2000 yıllık steller tesadüfen bulundu” haberinde ‘devşirme taşı’ ve ‘stel’ tabirleri geçmektedir. Herkesin arkeolojik tabirleri bilmesi beklenemez. İnternette araştırdım. ‘Stel’ mezar taşı demekmiş. Bu şekilde bilinemeyecek tabir ve kelimelere açıklayıcı not düşünüz. (8 Şubat)

Ali Erhan Bilgin: Maalesef Hürriyet’te de ‘müjdeli haber’ ibaresi görülmeye başlandı. Müjde zaten iyi, sevindirici haber demek. Bir de ‘yaşanan olaylar’ deniyor. ‘Yaşanan’ kelimesi bir zarf ve zaten ‘meydana gelen’, ‘vuku bulan’ demek. ‘Yaşanan olay’ yazınca iki kez ‘meydana gelen’ denilmiş oluyor.

Pelin Dursun: Haber metinlerinde, yaşamını yitiren insanlardan bahsederken ceset yerine cenaze, naaş, cansız beden gibi kelimelerin kullanılması daha doğru olur. Lütfen artık bu konuya bir çözüm getirin.

Eshabil Üstündağ: Ne zaman sitenizi tıklasam, şu ‘iğrenç’ kelimesini görüyorum. Her habere de ‘iğrenç’ diye başlık atılmaz ki. Başka kelimeler de var, yüz karası, insanlık dışı, vicdansız, kara leke, sinsi plan...

Talat Kurumtan: ‘Ankara Kulisi’ köşesinde Karar gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni’nin Mustafa Karaalioğlu olduğunu yazmışsınız. Yanlış olmuş. Karar’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Kiras’tır. (26 Şubat)

Yazının devamı...

Tecavüzü hafifletmeyelim

20 Şubat 2017

Aslında taciz-tecavüz haberlerindeki üslup değişimi bir süredir benim de dikkatimi çekiyordu. Başlamış’ın bu eleştirisini görünce konuyu incelemeye karar verdim. Çok uzun boylu gazete taramaya da gerek kalmadı; Hürriyet’te 3 Şubat’ta üçüncü sayfada yayınlanan “ ‘Saygın tutum’lu istismarcı” haberi somut bir örnek olarak karşıma çıktı. Bu haberde Diyarbakır’da yaşayan 14 yaşındaki bir lise öğrencisinin cinsel istismara uğradığı anlatılıyordu. Olayla ilgili olarak “... Burada kapıyı kilitleyerek mağdur N.S.’ye cinsel istismarda bulundu” bilgisi veriliyordu.

Bu çocuk, kapalı kapının ardında sarkıntılığa mı muhatap olmuş, taciz mi edilmiş, tecavüze mi uğramış, orası belirsiz. “Cinsel istismar” kavramı, cinsel saldırı suçlarının tümünü kapsıyor. Türk Ceza Yasası’nda “cinsel istismar” başlığı altında bu suçların hepsi sayılıyor. Eskiden Türk Ceza Yasası’nda “tecavüz” kavramı vardı; yeni düzenlemede “tecavüz” sözcüğü doğrudan kullanılmıyor, onun yerine “cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda” tanımı yapılıyor.

“Tecavüz” sözcüğünün yasadan çıkarılmış olması biz gazetecileri bağlamamalı. Çünkü mahkemeler bir suçu “cinsel istismar” başlığı altında değerlendirirken sarkıntılık, taciz, tecavüz olup olmadığına bakarak karar veriyor; dosyadan ayrıntılı bilgi alıyor.

Ama biz “cinsel istismar” diye yazdığımız zaman okurlar, o cinsel saldırının niteliği ile ilgili bilgi sahibi olma imkânı bulamıyor. Öyle olunca da bir tecavüzü, sarkıntılık ya da taciz olarak sunmuş oluyoruz okura. Ağır bir insanlık suçunu hafif gösteriyoruz böylece.

Bu sorunun asıl çözümü bu tür haberlerin kaynağında düzgün yazılması. Muhabirlerin, polis ya da savcıların sözcükleriyle yetinmek yerine suçun niteliğini öğrenerek habere koyması şart. Muhabir yanlış yazmışsa da editörler de olduğu gibi kullanmak yerine düzeltmeli, eksiğini tamamlamalı.

Dili yanlış kullanmanın sonuçları önceden kestirilemeyecek kadar ağırdır. İzmir’de geçen hafta yapılan “Ayrımcılıkla mücadele ve haberleştirme çalıştayı”nda konuşan akademisyen Mahmut Çınar’ın dediği gibi, “Dil masum değildir. Masum olmadığı kadar da dönüştürücüdür”. Gazetecilerin, dilin bu dönüştürücü gücünün farkında olması şart...

AKADEMİSYENLERİN İHRACINA TEPKİLER

330’u akademisyen olmak üzere 4464 kişinin yargısız şekilde cezalandırılarak kamudan atılmasına neden olan 686 sayılı Kararname akşam geç saatlerde çıkmıştı. 8 Şubat’ta birçok gazete ile birlikte Hürriyet de ilk sayfasından okurlarına kısa spotlarla duyurabildi bu kararnameyi. Kuşkusuz tepkiler de haber değeri taşıyordu. Kararnamenin yayınlanmasının ardından yaşanan gelişmeleri öğrenmek okurların hakkıydı. Fakat medya genel olarak böyle bakmadı bu olaya. Sabah, Star ve Akşam gazeteleri sadece ihraçları haber yaptı; tepkileri yayınlamadı. Milliyet, 9 ve 14 Şubat’ta iç sayfalarda, Habertürk ise 9 ve 11 Şubat’ta birinci sayfadan yayınladı. Sözcü, tepkileri “AKP’liler bile bu kıyıma isyan etti” diye 9 Şubat’ta manşete taşıdı; 11-12 ve 14 Şubat’ta da gelişmeleri haber yapmayı sürdürdü. Cumhuriyet ve Birgün, tepki ve eylemleri her gün yayınladı. 

Hürriyet ise tepkileri, eylemleri, tartışmaları ve kulisi en geniş veren gazete oldu. İlk günden itibaren hemen her gün bu konuda haber vardı Hürriyet’te.

“Üniversitede ihraç şoku” (9 Şubat),  “Liste yeniden YÖK’e gidecek” (10 Şubat), “Cüppe baskını” (11 Şubat), “Akademisyen ihraçlarına tepki” (12 Şubat), “Bilime siyasi yaptırım kabul edilemez” (13 Şubat), “Gergin veda” (14 Şubat), “Veda etti” (15 Şubat), “Efsanelerle veda ettiler” , “66 ders hocasız” (16 Şubat), “Derslerinizi aksatmayın” (17 Şubat) başlıklı haberler kimi zaman iki sayfaya kadar yayılan alanlarda okurun bilgisine sunuldu.

Habercilik refleksi de bunu gerektirirdi. Kamudan atılanların sayısının 121 bine yükseldiği, üniversiteden ihraç edilenlerin toplam sayısının 4 bini aştığı bu olağanüstü dönemde haberciliğin niteliğini yayınlanan kadar yayınlanmayan haberler de gösterir. O nedenle keşke yazar Orhan Pamuk ile yapılan ve referandum hakkındaki görüşlerini aktardığı söyleşi de yayınlanabilseydi. 

İleride bu dönemin basın tarihini araştıracaklar da eminim yayınlanmayan (ya da yayınlanamayan) haberler için özel bir bölüm açacaklar. Bu bölüm bu dönemdeki basın özgürlüğünün durumunu anlamak açısından gösterge olacak.

OKURDAN KISA KISA

TARIK Kumcu: Ekonomi sayfasında “KOBİ’lere finansman desteği artacak” haberinde “KOBİ’lerle güçlü ve güvenli yarınlara” toplantılarının beşincisinin İzmir’de yapıldığını yazmışsınız. Ama toplantı 26 Ocak’ta yapılmış. Bugünse 16 Şubat. Dergiler bile 20 günlük bayat haber vermez, siz gazetesiniz.

İbrahim Tan: Bugün manşetteki spotta “Okul müdürü bize defaten tacizde bulundu” diyor. Defaten kelimesi yanlış kullanılmış. Defaten bir defa demektir ve daha çok alacak verecek işlerinde kullanılır. Burada doğru kelime birçok kez anlamındaki “defaatle” ya da “defalarca” olmalıydı. (15 Şubat)

Değer Dilek/Behzat Rızvani: “Avrupa’nın en kirli kentleri” haberinde Stockholm’ü İsviçre’nin başkenti yapmışsınız. Pes doğrusu. (15 Şubat)

Radyo Trafik: “Ek şerite deney iptali” haberinizde yazdığınız gibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü (UKOME) yetkilisinin yayınımıza bağlanması söz konusu olmamıştır. Bir dinleyicimiz bağlanmış, Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü’nü aradığını ve ek şerit uygulaması hakkında aldığı yanıtı paylaşmıştır. (10 Şubat)

Salim Taşçı/Alkan Esin: Süper Lig puan tablosunda Gençlerbirliği’nin oynadığı maç 19, diğer takımların 20. İyi de Gençlerbirliği kimle oynayacak eksik maçını? Gaziantepspor’un da oynadığı maç 19 yazılmalıydı. Haftanın maç skorlarında da Karabük-BJK maçının skoru yerine maç saati yazıyor. (14 Şubat)

Alper Dalkılıç: “Fuar güzelleri” haberinizde 9 kiloluk kedi olarak Scottish cinsi kedi fotoğrafı kullanmışsınız. Oysa haberde kedinin Maine Coon cinsi olduğu belirtiliyor. (13 Şubat)

İbrahim Tur: Promosyon olarak Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını dağıtıyorsunuz. Bu çağda hâlâ bu kitaplarla mı çocuklarımızın eğitimine katkıda bulunacaksınız?  

Rıfat Bali: “Gazetecilikte çıkar çatışması” yazınızda yazdıklarınız doğru. Ancak bana kalırsa tek örnek değil. Doğan Kitap’ın telif yazarlarına Doğan Medya Grubu ayrıcalıklı davranmakta.

Ali Fuat Mengüç: Ankara ekindeki “Engelli sürücü bariyere çarptı” başlığı, ayrımcı ve kırıcı bir ifade. Trafik kazalarının sorumluları araştırılsa muhtemelen en masum kesim engelli sürücüler çıkar. Hal böyle iken “engelli sürücü” başlığıyla ortaya koyulan algı, engelli insanlara darbedir. (8 Şubat)

Ç. Kaya Görgüner: “Kuyu’da buluştuk” diyerek hayvan sevgisini manşet yaptığınız ve hayvanlara değer verdiğiniz için tebrik ederim. (16 Şubat)

Sezai Çetinkaya: Spor sayfasında “Galatasaray Kadın Basketbol Takımı, Avrupa Kupası son 8 turu ilk maçında bugün İtalyan ekibi Virtus ile karşılaşacak” haberi var. Bu maç 9 Şubat’ta oynandı ve Galatasaray 77-67 kazandı. Lütfen dikkat. (10 Şubat)

Yazının devamı...

Gazetecilikte çıkar çatışması

13 Şubat 2017

Doğan Yayın İlkeleri’nin 1’inci maddesinde vurgulandığı gibi, “Gazetecilikte temel işlev, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir”.

Bu ilkenin yerine getirilebilmesi, yani gazetecinin gerçeği deforme etmeden kamuoyuna iletebilmesi hiçbir etki altında kalmamasına bağlıdır. Gerçek ile gazetecinin arasına en ufak bir çıkar ilişkisi girmesi halinde bile “çıkar çatışması” doğması kaçınılmazdır. Gazeteci böyle bir çatışma halinde hangi çıkarın tarafında olacaktır? Çıkar ilişkisi içine girdiği tarafta mı, yoksa yalın gerçeğin, objektivitenin yanında mı?

Ben bu soruya yanıt vermemeyi tercih ederim. Hiçbir gazeteci arkadaşımın da bu soruya muhatap olmamasını dilerim. Çünkü gazetecilik açısından doğrusu böyle bir ikilemde kalmamaktır. Zira sorun sadece sizin objektif davranmanız değil, objektif davranmayacağınız kuşkusunun doğması veya dışarıdan öyle görünmesi bile gazeteciye ve kurumuna zarar verir. Eskilerin deyimiyle, “şüyuu vukuundan beter”dir bu durumun.

Tam da bu nedenle BBC’de “Çıkar Çatışmaları Kılavuzu” hazırlanmış; Yayın İlkeleri’nde de “Çıkar çatışmaları” başlığı altında “kuşku” bile olmaması gerektiği vurgulanıyor; “Kişisel, ticari, mesleki, mali ya da diğer çıkarların, BBC’nin editoryal ya da mali kararlarını etkilediğine dair en küçük bir kuşku bile bulunmamalıdır.” Ne kadar net değil mi?

“Çıkar çatışması”nın önemini vurgulamamın nedeni, Meliha Karaboncuk adlı okurun, Kelebek’te yayınlanan Mahsun Kırmızıgül söyleşisine yönelik eleştirisi. Karaboncuk, “Gülben Ergen sizin yazarınız olabilir ama aynı zamanda o filmin de oyuncusu. Hanımefendi kendi filmini tanıtmış. Siz de yayınlamışsınız” diyordu.

Son derece önemli bir noktaya değiniyordu okur. Gülben Ergen bir sanatçı, şarkıcı, oyuncu ve aynı zamanda Kelebek’e söyleşiler yapıyor. 27 Ocak’ta da yönetmen Mahsun Kırmızıgül ile yeni filmi “Vezir Parmağı” hakkında söyleşi yapmıştı. Ama okurun dikkat çektiği gibi, Gülben Ergen aynı zamanda Kırmızıgül’ün yönettiği ve söyleşiye konu olan o filmde oyuncu. Söyleşinin konusu ve öznesiyle maddi ve manevi çıkar ilişkisi söz konusu. Sinema sanatsal olduğu kadar ticari bir faaliyet, bir sektör.

Gülben Ergen’in böyle bir ilişki içinde bulunması, hem kendisinin söyleşiyi hazırlama tarzını hem de Kelebek yöneticilerinin o söyleşiye ilişkin editoryal kararlarını etkilemez mi? Buna olumsuz yanıt vermek zor. Ama daha önemlisi, bu söyleşinin ilişkilerden dolayı yapıldığı, filmin ve yönetmenin bu nedenle övüldüğü kuşkusunun doğması. Bu “kuşku”, Hürriyet’e zarar verir.  

‘SÖZDE’ YİNE MODA

SÖZDE” sözcüğü yine moda oldu. İlgili ilgisiz, yerli yersiz birçok haberde karşımıza çıkabiliyor.

5 Şubat’ta, Hürriyet’teki iki farklı haberde “sözde” sözcüğü kullanılmıştı. Birinci haber, ABD’in yeni başkanı Trump’ın, vize yasağını askıya alan federal yargıç James Robart’a “Sözde yargıç” diye çıkıştığını duyuruyordu.

İkinci haber ise El Bab’daki operasyonlarla ilgiliydi; “4 sözde emir daha ölü” başlığının altında “Öldürülen DEAŞ’lılar arasında örgütün sözde 4 emirinin olduğu belirlendi” bilgisi veriliyordu.

Peki “sözde” ne demek? “Gerçekte öyle olmayıp öyle geçinen veya bilinen”. Türkçedeki anlamı bu. Şimdi haberlerdeki kullanıma bakalım. Trump’ın tepki gösterdiği kişi bir yargıç mı? Evet ama Trump, “sözde yargıç” diye niteleyerek onun gerçek bir yargıç gibi davranmadığını savunuyor. Trump, düşüncesini ifade etmek açısından doğru sözcük seçmiş; “sözde” sözcüğünü yerli yerinde kullanmış.

“4 sözde emir daha ölü” haberinde kime “sözde” deniliyor? “Emir” olarak tanımlanan örgüt üyelerine. Oysa bu terör örgütünün varlığı bir gerçek “sözde” falan değil. Bu kişilerin o örgüt içinde yönetici pozisyonunda oldukları da doğru. O nedenle burada “sözde” yazmanın anlamı yok. Tam tersine “sözde” denince bu kişiler sanki örgüt yöneticisi değillermiş gibi bir ifade doğuyor.

Nitekim Hürriyet’te 6 Şubat’ta Dünya sayfasında yayınlanan haberde “DEAŞ’ın Ürdünlü emiri öldürüldü” başlığı kullanılmıştı. Haberin içinde de “sözde emir” falan denilmiyordu.  Doğrusu da buydu.

“Sözde” sözcüğü PKK ile ilgili haberlerde de zaman zaman göze çarpıyor. Kimi haberlerde “PKK’nın sözde bölge sorumlusu” gibi ifadeler kullanılıyor. Halbuki “sözde” demek gereksiz. “Bölge sorumlusu” tanımı, o kişilerin örgüt içindeki konumunu belirtiyor. Aklımıza esti, canımız istedi diye sözcük kullanamayız. Haberler, meramımızı anlatmamıza yaramayan ya da yanlış ifade eden sözcükleri yığabileceğimiz çöplük değildir. Ayrıca bir gazetede dil ve sözcük seçimi konusunda bütünlük olmalı. Gazetenin dili, gününe, muhabirine, sayfasına göre değişkenlik göstermemeli. 

OKURDAN KISA KISA

Gürbüz Onur: Bugünkü gazetenin birinci sayfasında “Evlat Kokusu” adlı dizinin bu akşam saat 20.00’de Kanal D’de başlayacağı haberi var. Kelebek’te ise dizinin yakında yayınlanacağı yazılmış. Bu kadar hata olmaz ki. (3 Şubat)

Murat Ökmener: 6 Şubat Pazartesi günü, Uğur Meleke’nin yazısında “Maçtaki ilk 6 şutun 5’ini Talisca attı” yazıyor. Mehmet Y. Yılmaz ise “Talisca ile iki şut buldu” diyor. Maçın öyküsünde ise “Talisca çok mücadele etti ama pek varlık gösteremedi” yazıyor. Benim anlamadığım Talisca ne yaptı?

Selahattin Yağız: Kelebek’teki TV rehberinde “Günün filmleri” bölümünde “Elle” filminin yerine yanlışlıkla “Zürich” filminin afişi basılmış. (6 Şubat)

Civan Çetinsel: Aydın, orta yaşlı, ruhu ve görünümü genç İzmirli sadık bir Hürriyet okuyucusu bayan öğretmen olarak, insanların yaşının yazılmamasını talep ediyorum. Her haberde insanların yanına yaşının yazılmasının mantığı ne?

Özge Gökçe: Bir kadının (Asena Atalay) söylediği onca şey arasından “göğüslerini küçültme” kısmını internette manşete taşımışsınız. Kadına şiddetin temel sebeplerinden birinin kadın bedeniyle ilgili erkek söylemi olduğunu hatırlatır, cinsiyetçi bir söylemi tercih ettiği için gazeteyi kınarım. (6 Şubat)

Bülent Özel: Spor bölümünde 35. sayfaya bakın. Böyle bir cümle olur mu? “Ç.Rizespor, TFF 1. Lig ekiplerinden Şanlıurfaspor’u 1-1 uzatmalarda 2-1 yenerek eledi.” (5 Şubat)

Tarık Sarıkol: “Ateş çemberi” haberindeki haritada Şengal, Suriye’de gösterilmiş. Halbuki Şengal (Sinjar), Irak’ta Kürt bölgesinde. (7 Şubat)

NOT: Haritada Şengal olarak yazılan yer, Suriye’deki Shengal adlı küçük bir yerleşim merkezi.

Musa Alioğlu: Kitap Sanat eki için önce teşekkür borcumuzu dile getirelim. Künyesinde, “Hürriyet Kitap-Sanat eki, Radikal Kitap ekinin devamı olarak yayınlanmaktadır” yazıyor. Kapakta ise Yıl:1, Sayı:1 ibaresi var. Hangisi doğru?

Rıfat Baş: İnternette “Son dakika: El Bab’dan yürek yakan haber. 5 asker şehit” haberinin hemen yanında Sevgililer Günü ile ilgili erotik çağrışımlı haberler. Bari böyle üzücü bir haberin yanına böyle şeyler koymayın. (9 Şubat) 

Yazının devamı...

Medyanın ülke algısına katkısı

6 Şubat 2017

“Türk erkeklerinin hayat kadınlarıyla birlikte olmak için gruplar halinde geldiklerini, kentin ana caddesinde kadınlara uygunsuz tekliflerde bulundukları”nı öne sürüyorlardı. Türkiye ve Türk erkeklerinin yanı sıra yeterli önlem almadığı gerekçesiyle kendi hükümetlerini de suçluyorlardı.

Kiev’deki eylem uyarı olarak kabul edilip, iddialar araştırılabilir, önlem alınabilirdi. Medya orada olup bitenlerin üzerine giderek, sorunu Türkiye’de de görünür kılmalıydı. Ama ne yetkililer olayın üzerine gitti ne de medya. Ana akım medyada doğru düzgün haber bile olmadı kadınların eylemi.

Bu olayı bana yeniden hatırlatan Hürriyet’in internetteki Seyahat bölümünde yer alan bir yazı oldu. “Gece hayatının başkenti: Kiev/Ukrayna” başlıklı yazıya sosyal medyadan eleştiri geldi. “Feministsen” adlı hesaptan, bu habere atıfta bulunularak “Artık seyahat planlarınızı da yaparken cinsiyetçi olabileceksiniz. @hurriyet’ten büyük hizmet” tweet’i atıldı. Başka hesaplardan da yayılan bu eleştiriyi görünce yazıya baktım. Selin Uzdil imzasını taşıyan yazının girişi aynen şöyleydi:

“Çevremdeki erkek arkadaşlarıma ‘En güzel ülke neresi?’ diye sordum. Yüzde 90’ı aynı cevabı verdi: Ukrayna... Durum böyle olunca bir merak, hafta sonu rotamı Kiev’e çevirdim. Gerçekten haklılar. Kiev, meydanları, sıcakkanlı insanları ve gece hayatıyla çok güzel...”

Yazının bundan sonrası galeri biçiminde düzenlenmişti. Kiev gece hayatını yansıtan 32 fotoğraf, gece kulüplerinin sahnelerinde ya da striptiz kulüplerinde çekilmişti. Tümünde de yarı çıplak kadınlar görünüyordu.

Yazıyı eleştiren kadınların haksız olmadığını düşündüm. Evet, gerçekten “erkekler” için yazılmış, cinsiyetçi bir yazı. Oraya sırf kadınlarla birlikte olmak için gitmeyi düşünecek erkekleri yönlendirecek, dahası başta sözünü ettiğim Ukrayna ile ilgili olumsuz algıyı besleyecek bir yaklaşım içeriyor.

Hürriyet’te bile hâlâ böyle bir yazı yayınlanabiliyorsa Femen üyeleri de o eylemi yapmakta son derece haklı...

REFERANDUM SÜRECİNDE GAZETECİLİK 

ANAYASA değişikliğinin TBMM’den geçmesinin ardından Hürriyet’te yayınlanan “Yeni Anayasa Analizi” diğer gazetelerden farklı bir yaklaşımın ürünüydü. Nitekim okurlardan da ilgi ve destek gördü.

İki günlük yazı dizisini beğendiğini ileten okurlardan Muhammed Dudak, “Gazetenizde yapmış olduğunuz Anayasa analizi çok başarılı. Basit ve anlaşılır olmuş” diyordu.

Gerçekten de Meclis muhabiri Bülent Sarıoğlu, 22 Ocak’ta “Maddeler ne diyor?”, 23 Ocak’ta “OHAL yetkisi cumhurbaşkanına” başlıklarıyla yayınlanan dizide getirilmek istenen yenilikleri yalın bir dille kaleme almıştı.

Her kafadan farklı ses çıkan, bilgi kirliliğinin gerçeği gölgelediği ortamlarda, nesnel ve güvenilir bilgi ihtiyacı artar. Anayasa değişikliğinin getireceği yenilikler konusunda da ciddi bir bilgi kirliliği yaşanıyor. Karmaşayı ortadan kaldırmak, insanlara açıklayıcı ve güvenilir bilgi vermek biz gazetecilerin görevi.

Hürriyet’in analizi de bu işlevi gördü; Anayasa değişikliğindeki yenilikler madde madde açıklandı okurlara. Ardından Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın anayasa değişikliğinin getirdiği yeni sistemle ilgili görüşleri yayınlandı. Böylece değişikliğin farklı açılardan nasıl göründüğü de okura sunulmuş oldu. Meclis’te temsil edilen partilerden HDP’nin de görüşü yayınlansa daha iyi olurdu.

Zaten toplumun seçim yapmak durumunda olduğu böylesi kritik süreçlerde gazetecilerin yapması gereken insanları yönlendirmek, seçeneklerden birinin tarafında kampanya yapmak değil, bilgilendirerek, karar almalarına yardımcı olmaktır. Ayrıca farklı görüşler arasında denge gözetmek, hem “Evet” hem de “Hayır” cephesinin yaklaşımını okura aktarmak gerekir. Gazetecilik budur. 

Dikkatle izlememiz gereken önemli bir konu da kampanya döneminde “Evet” diyenlerin yanı sıra “Hayır” diyenlerin de görüşünü özgürce açıklayıp, savunabildiği koşulların sağlanması. Her iki yönde oy kullanmak da insanların demokratik hakkı.

OKURDAN KISA KISA

CEVAT Kaptan: Bu ülkenin magazin sayfaları PR haberi mi yapar? Kelebek’te yayınlanan “Kayak keyfi” haberi ve aynı fotoğraflar, Sabah gazetesinin Günaydın ekinde de var. (30 Ocak)

Hatice Uçan: “Down Cafe’de sömürü mü var” haberinde Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) eski kurucu başkanı olduğum yazılmış. Oysa Alternatif Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ADER) eski kurucu başkanıyım. Bu derneğin AYDER ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. (27 Ocak)

Tunç Balaban: Yine Kardak krizi, yine Hürriyet milliyetçi söylemlerine devam ediyor. Yunan Bakan alt metinde barıştan bahsederken, siz internette “Haddini aşan açıklama” gibi bir manşet atıyorsunuz. Yükselen milliyetçiliğin kimseye faydası olmaz. (26 Ocak)

Atilla Tuygun: Hürriyet Ege ekinde Ege Bölgesi’ndeki illerin nüfusları yazılırken Kütahya ve Afyonkarahisar atlanmış. Marmara Bölgesi’nden de Balıkesir ilave edilmiş. Coğrafya bilgilerimizi hatırlayalım, düzeltelim. (1 Şubat)

Nezih Akkutay: 2 Şubat saat 24.00. Şu anda internette spor sayfanızda 10 ana haberden 4 tanesi Aziz Yıldırım ile ilgili. Başka haber mi yok?

Ersin Karen: Kitap-Sanat eki, Hürriyet için çok gecikmiş ama güzel bir sanat eki. Hazırlayanları ve emeği geçenleri tebrik ederim.

Sevin Eren: Gazetede sayfanın üzerindeki tarihler neden bu kadar küçük ve silik? Günü neyse az çok görülüyor ama tarihler öyle değil. Kelebek ilavenizdeki TV programları sayfanızda bile günün tarihi yazmıyor. Hayret...

Müge Gölcük: Son sayfadaki “Komadan çıktı, bebeğini gördü” haberini anlamadım. “Anne on gün sonra bebeğini kucağına aldı” diyor. Ama fotoğrafta da bebeğin 15 aylık olduğu yazıyor. 15 ay önce olmuş bir vakayı biz niye şimdi okuyoruz? Hem haberin kaynağı ne? O da yok. (3 Ocak)

Nursel Yılmaz: 31 Ocak’ta Bursa/Osmangazi/Ovaakça’dan aldığım Hürriyet, tabiri caizse ölü balık gibi kokuyordu. Ayrıca sayfalara dokundukça ellerime bulaşan mürekkebin etkisiyle kapkara oldu. Lütfen baskı kalitenizi artırınız.

Orkun Koparan: Haberlerdeki sıfat kısmını biraz törpüleyin artık. “Çalıştığı lüks sitenin müdürünü vurup intihar etti” haberindeki “lüks” kısmı gerekmiyor. (6 Şubat)

Ö. Taylan Narlı: İnternette “Üniversitelilerden swinger için fantezi savunması” diye bir haberiniz var. Böyle bir başlık kullanılması utanç verici. Bu tür unvan pekiştirmeleri maalesef porno sektöründe kullanılmaktadır. Lütfen siz bu ibareleri kullanmayın. (20 Ocak)     

Yazının devamı...

Boş sütunlar

30 Ocak 2017

Milliyet’in okur temsilcisi Belma Akçura’nın da yazıları yayımlanmıyor gazetesinde. “Ombudsman” köşesi, son olarak 21 Kasım’da çıkmıştı.

Zaten Türkiye’de dört gazetede okur temsilcisi vardı; onlardan ikisi yerlerinde yok. Aynı kulvarda kalem oynattığım meslektaşlarımın gazetecilik yapamaz hale getirilmeleri medyanın içinde bulunduğu durumu hatırlatması bakımından can yakıcı bir örnek.

Bu kadar da değil, büroya her girdiğimde bir hatırlatma tablosu ile daha karşılaşıyorum. Odamın bitişiğindeki oda iki aydır kapalı, karanlık. O odanın sahibi, Doğan Holding Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu da 1 Aralık 2016’dan bu yana özgürlüğünden yoksun. O da Silivri’de...

Üstelik hapisteki gazetecilerin sayısı her geçen gün de artıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne göre, hapisteki gazetecilerin sayısı 147’ye ulaştı. Erol Önderoğlu’nun hazırladığı BİA Medya Gözlem Raporu’na göre yargılanan gazetecilerin sayısı da 229. Ekim-Aralık 2016 döneminde 12 kez yayın yasağı kararı verildi. 24 medya kuruluşu kapatıldı. İşsiz kalan gazetecilerin sayısı ise artık binlerle ifade ediliyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Basın Özgürlüğü Endeksi’nde ülkemiz, 180 ülke arasında 151. sırada.

Medyanın içinde bulunduğu bu tabloya yönelik eleştirilerden biri, ONO’dan (Uluslararası Haber Ombudsmanları ve Standart Editörleri Birliği) geldi. Benim de üyesi olduğum ONO, dünyanın çeşitli ülkelerinden ombudsman ve standart editörlerini bir araya getiren saygın bir meslek kuruluşu.

ONO Başkanı Esther Enkin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, Ottawa Büyükelçiliği aracılığıyla bir mektup gönderdi. Enkin mektubunda “Güray Öz ile tarafsız ve bağımsız olarak işlerini yaparken gözaltına alınan” tüm gazetecilerin derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu:

“ONO, Türkiye hükümetini Cumhuriyet gazetesi ombudsmanı Güray Öz’ü serbest bırakmaya davet eder. Ayrıca bizler, Türkiye hükümetine, görevlerini tarafsız ve bağımsız bir şekilde ifa ettikleri için tutuklanan tüm gazetecilerin acilen serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz. 

ONO, Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa, Asya ve Avustralya kıtalarında üyeleri bulunan uluslararası bir organizasyondur. Üyeleri, dünyadaki en etkili medya şirketleriyle ilişkilidir. Açık ve adil bir şekilde haber yapmak, bazen de hükümetleri eleştirmek ombudsman ve gazetecilerin demokratik görevidir. Türkiye hükümetini hukukun üstünlüğüne ve basın özgürlüğüne saygı göstermeye çağırıyoruz.”

Umarım 2017, cezaevlerindeki gazeteci arkadaşlarımızın özgürlüklerine kavuştuğu, medya üzerindeki kara bulutların dağıldığı bir yıl olur...

OKURDAN KISA KISA

HALİT ÇOKAN: Gazetede ve internette yayınlanan “Kilis iddianamesinden: Gülen takke vermiş” başlıklı haberde kullandığınız Hasan Ayaz fotoğrafı yanlış. İsim benzerliği olabilir ama kullandığınız fotoğraf, Kilis ve olayla ilgisi olmayan İzmit Belediye Meclisi üyesi Hasan Ayaz’a ait. (17 Ocak)

FATİH BATI: “Antibiyotik direncinde hayvan eti tespiti”  haberinde “Türkiye’de kino nom ve penisiline karşı direnç var” yazıyor. “Kino nom” derken sanırım “kinolon” demek istendi. Sağlık haberciliğinin önemini hatırlatarak düzeltilmesi... (25 Ocak)    

İLHAN ÇÖREMEN: “Elektrik kesintilerine otopsi” başlıklı haberde enerji nakil hatları ile ilgili “kilowatt” tanımlaması yapılmış. Yüksek gerilim birimi “kilovolt” tur. (24 Ocak)

NEZİH AKKUTAY: Avrupa baskısının spor sayfasında “Haftanın hakemleri” bölümü Fenerbahçe-Eskişehirspor maçıyla başlıyor. M. Sivas- Galatasaray, Mersin İY- Beşiktaş maçlarıyla devam ediyor. Üç İstanbul takımının bu rakipleri geçen sezon küme düştü! Aklıma tek gelen ihtimal, geçen sezonki 18. hafta maçlarının bu sezona aitmiş gibi yayınlanmış olması. (20 Ocak)

BÜLENT ÖZEL: Spor sayfasında Fenerbahçe-Panathinaikos basketbol maçı haberinde “Udoh maçtan önce sakatlandı” spotu altındaki haberde “Bogdanoviç’in maçta 7 sayı, 3 ribaund ve 5 sayı ile oynadığı” yazıyor. “5 sayı” dediğiniz “5 asist” sayısı olabilir mi? (20 Ocak)

OSMAN F. GÜVEN: Kelebek 2 ekinizde ev yapımı konserve, taze sebze-meyve saklama ve kurutma işlemi gibi faydalı bilgiler mevcut. Ancak bu kışın ortasında değil de yaz aylarında yayınlansa daha faydalı olur. (13 Ocak)

MÜGE KADIKIRAN: Eskiden suça karışanların, faillerin gözleri en azından siyah şeritle kapatılırdı. Amca oğluyla çekilmiş hatıra fotoğrafı gibi olması engellenir, buzlandırılırdı. Şimdi web sayfanızda insanların yüzleri lak diye ortada.

HALUK KARTAL: “Solotürk’ten yavaş rekoru” başlıklı haberde yer alan “iniş kalkış sürati azami 300 km/saat olan” ifadesi hatalı. Doğrusu “en az (veya minimum) 300 km/saat”. (26 Ocak)

GÜRBÜZ ONUR: Spor sayfasının hemen tümü 3 büyük takımın haberleri ile dolu. Örneğin bugünkü spor sayfasında bir sayfa Şenol Güneş ve Quaresma’nın resmiyle kaplı. Resmi biraz küçültüp 2. ve 3. lig puan durumlarını vermek bu kadar zor mu? Futbol haberleri sadece 4 büyükleri mi kapsıyor? (24 Ocak)

TARIK TÜMLÜ: Ekonomide “Dayanılmaz cazibe” haberinize “yüksek büyüme performansını sürdüren Türkiye” diye girmişsiniz. Duymadınız galiba, “TÜİK, Türkiye’nin yılın üçüncü çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1.8 küçüldüğünü” açıkladı.
Performans yavaşladı. (25 Ocak)

NURİ BULGULU: Arkadaşlarla 15 Nisan-30 Haziran arasındaki Hürriyet’te siyasi haber dağılımını inceledik. 10 haberden 8’i hükümet veya iktidar partisine, 2’si muhalefete ayrılmıştı. 14 Kasım tarihli “Siyasi haberlerde eşitlik” yazınızı okuyunca 15 Kasım–31 Aralık tarihlerini inceledim. Bu oran 9’a 1 olmuş. Hatta bazı günler muhalefete hiç yer verilmemiş.

ELİF EYLÜL: Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu ve Gaffar Okkan’ın ölüm yıldönümü. Anmayla ilgili bir haber görebilir miyim diye girdim haber sitenize. Bırak haber yapmayı, adlarını bile anmamışsınız. (24 Ocak)

İLHAMİ AKKUM: “Yolcu otobüsü TIR’a arkadan çarptı: 10 yaralı.” İnternetteki bu haberde kazaya karışan otobüs firmasının adı yok. (26 Ocak)

MUSA ALİOĞLU: “Bu şirketler uçuyor” haberinde en hızlı büyüyen 100 şirketten bahsediliyor. Ama yüzde 4473 büyüyen ve birinci olan Ares Tersanecilik’in adı sadece bir yerde geçiyor. Bu mudur, eksiksiz ve doğru haber? Hakkını teslim ediniz lütfen. (27 Ocak)

ŞENAY OSMAN: Caner haberi görmekten bıktım usandım. Her gün servis ediyorsunuz bize. Yeter artık, yayınlamayın. Futbol izleyenler maç programlarında görüyor, izliyor.

ASIM DAL: İnternetteki şu manşetinize bir bakın; “Yer İstanbul... İşte son durum... Patlamalar oluyor”. Hadımköy’deki bir fabrikadaki yangın haberi böyle mi verilir? Bombalı saldırıların yaşandığı bir ülkede böyle başlık atmanıza sadece insaf diyebiliyorum. (25 Ocak)

Yazının devamı...