"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

‘Perde arkası’nın ölümü

12 Şubat 2018

Sinema ve salon sayısı çoğaldı ama hangisine gitseniz hep aynı filmler oynuyor. Farklı ve özel haberler azaldı. Özellikle de siyasi haberlerin hepsi birbirine benzedi. ‘Dedi’, ‘açıkladı’, ‘söyledi’ haberleri gazetelerde çok geniş yer kaplıyor artık.

‘Perde Arkası’ başlıklarına da artık nadiren rastlanıyor. Halbuki ‘perde arkası’, gazetecinin resmi açıklamaları bir yana bırakıp kendi çabasıyla, özel kaynaklara başvurarak ortaya çıkardığı bilgileri içerir. Açıklananı değil açıklanmayanı, söyleneni değil söylenmek istenmeyeni okura aktarır. Niteliği gereği, ağırlıklı olarak siyaset ve devlet çarkıyla ilgili gelişmeleri yansıtır.

‘Perde arkası’ ve kimi zaman ‘kulis haber’ diye tanımlanan bu haber türü, kıdemli muhabirlerin üstesinden gelebileceği bir iştir. Gazetecilik deneyimi, güçlü ilişki ağı ve üslup kıvraklığı gerektirir.

Bu tür habercilik, günümüzde daha çok köşe yazarlarına kalmışa benziyor. Muhabirler yerine aktüel gelişmeleri yakından izleyen köşe yazarları, yazılarında ‘perde arkası’ bilgiler veriyor, ‘kulis’ bilgileri aktarıyor. Ancak köşe yazarının ‘perde arkası’ yazısıyla, bir muhabirin kaleme aldığı ‘perde arkası’ aynı olamaz. Biri haberci, diğeri yorumcudur. Muhabir, yalın haber olarak yazar, köşe yazarı yazdığında ise bilgi ile yorum içiçe geçer.

‘Perde arkası’ haberciliğinin yok denecek kadar azalmasının temel nedeni elbette gazetecilerin yeteneksizliği, tembelliği, medya kuruluşlarının yapısal sorunları ve isteksizliği falan değil. Asıl neden günümüzün siyasi koşulları. Bu tür haberciliğin riskli olması. Zira gizli bilgilerin, gizli ilişkilerin ortaya çıkarılması hep birilerini kızdırmıştır. Bugünlerde ise ‘edinilmiş bilgiye göre’ diye yazılan ve ‘perde arkası! diye sunulan yazı, haber ya da analizler, kızdırmak yerine çoğu kez mutlu ediyor olsa gerek. Çünkü sıklıkla resmi makamlar tarafından verilip yazılması isteniyor. Hatta özel olması gerekirken bir bakıyorsunuz aynı gün dört beş medya kuruluşunda yayımlanıyor. Hem de neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynı olarak...

Bu yönteme ilişkin çok sayıda örnek toplamıştım. Ama bu durumun asıl olarak ülkemizdeki gazetecilik koşullarından kaynaklandığını bildiğim için gazeteci arkadaşları daha fazla üzmemek adına vazgeçtim somut örnekleri sıralamaktan...

Hürriyet’i ve her şeye rağmen ‘perde arkası’ haberlerine devam etmeye çalışan muhabir arkadaşlarımızı dışarda tutmak gerektiğini de belirtmeliyim. Zira okur da Hürriyet’in farklı ve özel içerik sunma gayretinin sayfalarına nasıl yansıdığının farkındadır.

 

Yazının devamı...

Rakılı fotoğraf

5 Şubat 2018

Aynı restoranda yan masada oturan başka bir takımın taraftarı, İnan’ın rakı içerken gizlice çektiği fotoğrafı, “Fabri’nin tekel bayisindeki (sigara alırken çekilen) fotolarını dilinden düşürmeyenler bakalım Selçuk İnan’ın Rakı sefasına ne diyecekler” notuyla tweet’ledi.

 

Bu tweet haber olana değin fazla insan fark etmemişti. Yarım saat kadar sonra, önce bazı haber siteleri, ardından da Fanatik gazetesi “Galatasaray’da Selçuk İnan rakı içerken görüntülendi” ve Hürriyet İnternet de “Selçuk İnan fena yakalandı! Rakı” başlığıyla haber yapınca başladı tepkiler. Selçuk İnan rakı içtiği için değil, bu şekilde haber yapıldığı için o fotoğraf aniden sosyal medyanın en çok konuşulan konusu haline geldi.  

 

Habere yönelik tepkiler birkaç gün sürdü; çok sayıda okur, Hürriyet’in haberini eleştirdi. İtirazlar daha çok “yakalandı” sözcüğüne odaklanmıştı. Örneğin, Berkhan Ç. Karaduman, “Yakalandı ne demek? Nasıl bir yanlış yaptı?” diyordu. Durul Üçer: “Alkol almak ne zamandan beri suç oldu?” yazıyordu. Bazı okurlar da Selçuk İnan’ın rakı içmesinin onun “özel hayatı” olduğunu ve haber yapılamayacağını savunuyordu. Okur temsilcisi (ombudsman) olarak hemen belirteyim, Selçuk İnan’ın yemeğe gitmesi elbette haberdir. Bilindiği gibi, ünlülerin özel hayat alanı dardır ve hele de kamuya açık alanlarda yapıp ettiklerinin haber olması doğaldır. Mesele haber olması değil nasıl haber yapıldığı. Üzerinde durmamız, tartışmamız ve ders almamız gereken yanı bu.

 

Belki gözlerden kaçmıştır, Selçuk İnan’ın o yemeğiyle ilgili Kelebek’te de haber çıktı. Sayit Durmaz imzalı haberin başlığı “Yemekte maç izledi” şeklindeydi. Restorandan çıkarken çekilen fotoğrafın altına, ailesiyle yemek yediği, soruları yanıtlamadığı yazılmıştı. Alışıldık bir magazin haberiydi. Kelebek’te haber olmasının şaşırtıcı yanı da yok. Çünkü artık futbolcular sadece spor değil magazin sayfalarının da gözdeleri arasında. 

 

Yazının devamı...

Tık avcılığı ve galeriler

29 Ocak 2018

Her iki yöntem de okurları çileden çıkarıyor desem yanlış olmaz. Gönderdikleri e-postalardaki ağır ifadelerden anlıyorum ne kadar çok sinirlendiklerini.

Tepkinin boyutunu anlatabilmek için okurların yazdıklarından birkaç örnek vereyim. Haluk Pehlivan adlı okur, “Fatih Terim sürprizi” başlığına tepki gösterirken, “O sayfaları istediğiniz gibi tıklamama rağmen Fatih Terim’le ilgili bir sürprize rastlayamadım ve kendimi kandırılmış hissettim” diyordu.

Vedat Kaplanoğlu da “G.Saray bombayı Çin’den patlatıyor, resmen açıklandı” başlığına kızmış, “‘Resmen açıklandı’ diyorsunuz ama transferi iki tarafın resmen onaylaması gibi bir durum yok” diyordu. Kaplanoğlu, “tıklanma sayısını artırmaktan başka amacı olmayan haber yazmışsınız” diye tepki gösteriyordu.

Ahmet Uçar, “hafif karla karışık yağmur” bilgisinin “Meteorolojiden İstanbul’a kar uyarısı” başlığı altında verilmesini eleştiriyor, bu başlığın son bir ay içinde beş altı kere kullanıldığını, okurların yanıltıldığını savunuyordu.

Bir haberin çok sayıda “tık”lamayla okunabilen “galerilere” dönüştürülmesine itiraz eden okurlardan Özgür Altın, “İnternet sayfanızda hemen her gün gördüğüm ‘Oraya hemen girin değiştirin’ gibi başlıklarla insanları 30-40 sayfayı tıklanmaya yönlendirmeniz gazetenize yakışmıyor” diyordu. Abidin Halıcı, “Fransız kanalı: Türk askeri kararlı, morali yüksek” haberinin 28, “Teröristlerin attığı roket Kilis’te camiye isabet etti” haberinin 11 sayfaya bölünmesini eleştiriyor; “Bari her fotoğrafın altında birkaç cümlelik bilgi olsa ama o da yok” diye yakınıyordu.

Tümer Küçük adlı okur da “Bu köyde 300 yıldır kimse boşanmıyor nedenini öğrenince çok şaşıracaksınız” haberine sinirlenmişti. Düşüncesini “31 kere tıkladım. Sonunda bu başlığın kandırmaca olduğunu anladım. Üstelik tarihi bir uygulamayı anlamsız ve gereksiz cümlelerle boşu boşuna uzatmayı başarmışsınız” diyerek dile getiriyordu.

Okurlara hak vermemek elde değil. Elbette başlığın haberi okutmak, okuru çekmek için çarpıcı olması gerekli. Ama çarpıcı olsun ve okutsun diye haberin içeriği ile örtüşmeyen başlık atılmamalı. Okurların tepkilerinden de görüleceği gibi içerikle örtüşmeyen haber başlıkları, inandırıcılığı ve güvenilirliği zedeler. Tıklanma sayısını bugün için artırsa da uzun vadede okur kaçırır.

Aynı şekilde, doğru düzgün bilgi içermeyen, sırf sayfa sayısını artırmak için uzatılan

Yazının devamı...

Her şey inşaat mı?

22 Ocak 2018

“Geçtiği yerleri uçuracak, konut fiyatları yüzde 50 artacak” haberini, Kanal İstanbul projesinin çevresel etkisi nedeniyle devasa bir proje olma vasfını hiçe sayıp, sadece bir ‘emlak piyasası’ meselesi olarak ele alarak, yatırım spekülasyonlarına yönelik biçimde yansıtmasını, okuyucuları önü arkası bilinmedik bir projeye yatırım yapmaya yöneltici bir içeriğe sahip olması nedeniyle, etik bulmadığımı belirtmek isterim.

Projenin incelenmesi ve kamu nezdinde aydınlatıcı bir tartışmaya öncelik vermek yerine, tamamen bir yatırım meselesi olarak takdim edilmesi Hürriyet camiası adına talihsiz ve üzücü bir durumdur.”

Tarhanlı’nın eleştirdiği haber, Bakan Ahmet Arslan’ın projenin geçiş güzergâhını açıkladığı gün yayımlanmıştı. Bakan’ın açıklaması da bir gün sonra basılı gazetede geniş biçimde yer aldı. Bu açıklamasının yanına “Çılgın proje, çılgın prim” başlıklı bir gayrimenkul haberi konulmuştu. Sadece DSP Genel Başkan Yardımcısı H. Sami Türk’e atfen altta kısa verilen “Uluslararası hukuk sorunları yaratır” haberi farklı bir bakış açısı içeriyordu. 17 Ocak’ta ise “Aslan payı kamunun” ve “Köyün yüzde 80’i satıldı” haberleri çıktı.

Gerçekten Tarhanlı’nın dediği gibi, bu haberlerde “Kanal İstanbul”, ağırlıklı olarak “emlak piyasası” yani rant açısından ele alınıyor. Ancak açıklandığı 2011’den bu yana projenin yaratacağı çevre sorunlarına ilişkin haberler yapılmıştı. Çevre Mühendisleri Odası ile Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın projeyle ilgili açıklamaları da 18 Ocak’ta Hürriyet’te yayımlandı.

Fakat yeterli olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu çaptaki bir proje, tüm boyutlarını gözler önüne seren ayrıntılı araştırmaları, seri haberleri, yazı dizilerini hak ediyor. Yaratacağı çevre sorunları, bütçeye getireceği yük, ekonomiye katkısı tek tek incelenmeye değer başlıklardan bazıları. 

Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Saydam’ın arkitera.com adlı mimarlık sitesinde çıkan “Bakın rafa kaldırın demiyorum, unutun diyorum” başlıklı derinlikli, bilgilendirici ve içten bir dille kaleme alınmış yazısı, bu projenin salt doğada yaratacağı etkileri göstermek açısından üzerinde durulmaya değer bir örneği...

Nitekim dün Hürriyet Pazar’da yayımlanan, ‘Sana dün bir tepeden baktım Kanal İstanbul’ başlıklı inceleme bu yönde başarılı bir gazetecilik ürünü...

KAYNAĞINA SORULMALIYDI

Yazının devamı...

‘Buzul çağı’ tekrarları

15 Ocak 2018

 “Bu tür haberler daha önce de sıklıkla gündeme gelmişti” dedi ve ekledi:

“İklim değişikliğini inkâr kampanyasının bir parçası olan ve petrol-kömür şirketlerinin kamuoyunu yanlış yönlendirmek ve böylece iklim değişikliğine karşı önlem alınmasını engellemek için politikacıları ve kamuoyunu etkilemek amacıyla kullandığı bu tür yanıltıcı haberler genellikle İngiliz ya da Amerikan tabloid basını kaynaklı oluyor.

Bu habere kaynaklık eden araştırmayla ilgili tartışma aslında oldukça eski. Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen ‘Torunlarımın Fırtınaları’ başlıklı kitabında insan etkisi ortadan kalkmadığı sürece dünyada bir daha asla buzul çağı görülmeyeceğini net bir şekilde belirtir. Zira fosil yakıt kullanımı yoluyla atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonunu o kadar artırdık ki, insan etkisi öncesi buzul çağı döngülerinin sonunu getirdik.”

3 Ocak’ta Hürriyet’in arka sayfasında yayımlanan habere baktım. “İngiliz bilim insanlarına göre Güneş’teki enerji dalgalarının azalması sonucu, dünya 2012 yılından başlayarak 2050 yılına kadar mini bir buzul çağına girebilir” denilmişti. Ama haberde kaynak ve mahreç yoktu; sadece Prof. Dr. Valentina Zharkova’nın İngiltere’de yaptığı bir araştırmadan söz ediliyordu.

Arkadaşlar bu haberin Daily Mail sitesinden alındığı bilgisini verdi. Ama internette kısa bir tarama aynı haberin 12 Temmuz 2015’te hurriyet.com.tr’de, ertesi gün de basılı gazetede “Mini buzul çağı geliyor” başlığıyla kullanıldığını gösterdi. Independent gazetesinin kaynak gösterildiği bu haberde Zharkova’nın Ulusal Astronomi toplantısındaki bir sunumundan bahsediliyordu. 31 Ocak 2012’de de Hürriyet’in manşeti “Mini buzul çağı geliyor” şeklinde.

Demek ki, 3 Ocak’ta kullanılan “Buzul çağı geliyor” haberi eski bir haber. Sanırım bu tartışmalı haberin üç yıl aradan sonra yeniymiş gibi Hürriyet’in arka sayfasına sızmasının nedeni “internet çağı”! Zira kimi internet siteleri, eski ya da iyi araştırılmamış haberleri alıp kullanıyor; biz de yeni ve ciddi bir araştırma sanıp oradan çeviriyoruz. Daha önce de rastladım böyle örneklere.

Yabancı kaynaklardan özellikle de internet sitelerinden haber alırken çevirmekle yetinmek yerine şüphe duymak ve kontrol etmek gerekiyor. Hele bilimsel bir çalışma söz konusu ise ilgili bilim insanlarına sormak, gazeteciyi bayat haberleri yeniden vitrine koymaktan korur.

HABER YÜRÜTMECE

Yazının devamı...

Haberciyi linç etmek yerine

8 Ocak 2018

Cinayeti işleyenin sekiz koğuş arkadaşının olduğu, mahkûmlardan birinin annesiyle yaptığı telefon konuşmasındaki itirafı sayesinde ortaya çıkmıştı.

Bu manşetin yayımlandığı 29 Aralık günü Evrensel gazetesi muhabiri Cansu Pişkin, “24 Aralık’ta aynı haber Evrensel’de çıktı. Habercilik etiği sizlere ömür” diye bir tweet attı. Pişkin, Hürriyet’in haberinde mahkûmun itirafının daha ayrıntılı yazılması dışında yeni bir şey olmadığını da öne sürdü.

Ardından başka isimlerin de suçlamaları üzerine İsmail Saymaz ile konuştum, konuyu inceledim. Haberin öyküsü, cezaevinde öldürülen Ulaş Yurdakul’un annesi ile avukatı Hakan Günaslan’ın, 23 Aralık’ta İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı yapmasıyla başlamış. Basın toplantısını dört gazeteci izlemiş, avukatın açıklamaları aynı gün Mezopotamya Ajansı, EHA ve Evrensel gazetesinin internet sitesinde yayımlanmış. Ertesi gün de Evrensel’de “Cezaevinde idare eliyle infaz iddiası” başlığıyla haber olmuş.

Avukat Hakan Günaslan, dosyayı aynı gün e-posta ile İsmail Saymaz’a da iletmiş. Dosyayı inceleyen Saymaz, “telefondaki itiraf” üzerinde yoğunlaşmış; haberi de ses kaydını bulduktan sonra yazmış.

Zaten iki gazetenin haberi arasındaki en önemli fark, bu ses kaydı konusunda.

Evrensel’in haberinde bu telefon konuşmasıyla ilgili olarak avukatın açıklamasında yer alan bir cümlenin aktarılmasıyla yetinilmiş. Hürriyet’te ise telefon konuşmasındaki itiraf haberin odağında. Ayrıca ses kaydı bulunmuş ve konuşmanın deşifresinin tümüne haberde yer verilmiş.

Kısacası, cezaevindeki linç olayı bir basın toplantısı. Pişkin’in özel haberi değil. O nedenle suçlaması da dayanaksız, haksız. Üstelik Hürriyet, dosyayı işleyerek, haberi daha farklı ve çarpıcı bir açıdan görmüş.

Cansu Pişkin

Yazının devamı...

Gazetecinin dileği

1 Ocak 2018

İyilik, sağlık, huzur, mutluluk ve tabii barış... Bense bir gazeteci olarak bu dileklerle yetinemiyorum. Malum, 2017 gazetecileri çok üzdü. Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) raporuna göre, Türkiye 2017’de de dünyada “En fazla gazetecinin cezaevinde olduğu ülke” oldu.

100’ü aşkın gazeteci arkadaşımız hâlâ hapiste. Onlarca radyo, televizyon, internet sitesi kapatıldı. Erişim engelleme kararlarını, yayın yasaklarını sayamaz olduk. İşsiz gazeteciler, binlerle ifade ediliyor. Sansür, otosansür ve müdahaleler ise artık gazetecinin günlük hayatının bir parçası...

2018’de özgür ve bağımsız gazetecilik yapılmasına ket vuran bu sorunlardan kurtulmayı diliyorum. Yasakların, hapislerin, engellemelerin olmadığı, özgür ve demokratik bir medya ortamına kavuşmayı umuyorum. 

Enis Berberoğlu, Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Deniz Yücel, Şahin Alpay ve Nedim Türfent ile ismini sayamadığım ve hapishanelerde gün sayan bütün gazetecilerin serbest bırakılmasını bekliyor, umuyor ve diliyorum...

CHESTER’IN AYAĞI

İSTANBUL’daki bir hayvan oteline bırakılan köpeğin bacağının kırılmasıyla ilgili dava, ilk sayfadan “O can mı, mal mı” başlığıyla verilmişti. Hayvan otelinin yöneticisi Reyhan Başkan habere itiraz etti. Köpeğin bacağının kırılmasında kendilerinin sorumluğu olmadığını savundu:

“Beraat kararı kanundaki boşluktan değil, olayı davalı arkadaşımız ile ilişkilendirebilecek ya da kazanın Pet Hotelimizde gerçekleştiğine dair delil olmamasından dolayı. Mahkeme kararı olmasına rağmen, hâlâ bu olayla ilgili suçlamaları reddetmek zorunda kalma durumunda bulunmamız ne yazık ki yayımlamış olduğunuz haberin eksik ve taraflı olmasından kaynaklanmaktadır.”

Bu eleştirinin ardından haberi yazan arkadaşımız İdris Emen ile konuşup mahkeme kararını aldım. Mahkeme kararının “hüküm” bölümü aynen şöyleydi:

Yazının devamı...

‘Kabahatin büyüğü PR’cılarda’

25 Aralık 2017

Fakat bu ilişkide taraflardan biri de halkla ilişkiler (PR) sektörü çalışanları. Acaba onlar gazetecilerle ilişkilerinde etik davranıyorlar mı?

Bu sorunun yanıtını sektörün önde gelen isimlerinden Şermin Topçu’nun gönderdiği e-postadan okuyalım:

“Bir PR’cının öncelikli görevi, temsil ettiği markayı haber yaptırmak değildir. Aksine öncelikli görevi, markanın medyada yer alabilecek haber içeriğini sağlamaktır. Bunu sağladıktan sonra gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Ne yazık ki son dönemde PR sektöründe böyle bir eğilimin olmadığını üzülerek, bazen de utanarak izliyorum. İçeriği olmayan cafcaflı geziler yaptırarak markasını haber yaptırma peşinde olan PR’cı sayısı artıyor.

Oysa biz PR’cılar ne tur operatörüyüz ne de gezi kontenjanı doldurmaya çalışan tur rehberiyiz. Tam tersine bizler, markası için sürekli proje geliştirmek zorunda olan fikir işçileriyiz. PR’cıların herhangi bir yaratıcılık gerektirmeyen, fuara gazeteci götürmek gibi basit eylemden utanması gerekir.

Kurumsal sosyal sorumluluk projeleri geliştirmek emek isteyen, uzun ve zahmetli bir süreç. Haber değeri yaratmak yerine bir gezi ile haber olabilmeyi tercih eden PR’cı sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu da ne yazık ki PR mesleğinin itibarının azalmasına sebep oluyor. Zira PR bir fikir işçiliği mesleği olarak algılanmıyor. Tam tersine bir ‘eller havaya’ mesleği olarak algılanıyor. Bu yüzden bir sürü genç gazeteci PR’cılar aleyhinde aklına gelen her türlü aşağılayıcı yazıyı yazma hakkını kendinde görüyor. Mesleğin saygınlığı gün geçtikçe değer kaybediyor. Bir dönemin Alaettin Asna’ları, Betûl Mardin’lerinin saygınlığı kalmadı artık. Çuvaldızı kendimize batırmakta büyük fayda var.”

ACILARDA BÜTÜNLEŞMEK...

ESKİ

Yazının devamı...