"Faruk Bildirici" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Faruk Bildirici" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Test aracıyla tatil

20 Kasım 2017

Baştürk, ilk paylaşımını 13 Haziran’da yapmıştı. Edremit’te yol kenarında çekilmiş fotoğrafın altına “Hedef Kaz Dağları. Hibrit yolculuğumuz tıngır mıngır sürüyor. #k.. #n.. #onuryolda” yazmıştı. Bursa, Alaçatı, Urla ve İstanbul’dan değişik tarihlerde yapılan 11 paylaşımın tümünde test aracının markası da görünecek biçimde poz vermişti. Paylaşımlar 4.5 ay kadar devam etmiş, sonuncusu 6 Kasım’da yapılmıştı.

Bunları görünce Baştürk’e, “Otomotiv editörü olmayan bir yazar, bir aracı neden test eder? Firma bir aracı o kişiye neden verir, tanıtım için mi? Gazeteci, test aracıyla neden sürekli fotoğraf paylaşıp tanıtım (daha doğrusu ürün yerleştirme) yapar?” sorularını yönelttim. Baştürk, şöyle yanıtladı:

 

“Instagram hesabımda gittiğim mekânı/şehri/ülkeyi, yediğim yemeği, içtiğim kokteyli, beğendiğim dekoratif şeyleri, pilates pozumu, yaptığım şarkıları/klibi, yazdığım kitabı; yaşadığım/gördüğüm/deneyimlediğim her şeyi paylaşıyorum.

 

Test amaçlı verilmiş hibrit bir araçla farklı iki tarihte yapılmış yol macerasını paylaşmam da bu yüzden bana doğal geliyor. Paylaşımlarımı istediğim gün ve saatte yapıyor olma özgürlüğü de. Elbette otomobil yazarı değilim. Ama bu elektrikli bir aracı merak etmeme engel değil. Daha önce de bir motosikletin tepesinde Güney Avrupa kıyılarında 350 kilometre yol tepmiş, bu acayip deneyimi köşede aktarmıştım.

 

Bir başka seferde ise karavanla güney kıyılarında dokuz gün tur yapmıştım.

Yazının devamı...

Önemini azaltmazdı

13 Kasım 2017

Fakat her iki haberde de yer alan “Londra’dan kalkan tren Pekin’e kadar gidebilecek” ifadesine gazeteci ve okurumuz Vecdi Seviğ’den itiraz geldi: “Trenle Londra–Pekin arasında kesintisiz hat varsa, niçin Ankara banliyö treni çalışmıyor, niçin İstanbul’a giden trenler Pendik istasyonundan daha batıya gidemiyor, niçin Kapıkule’den gelen tren Halkalı’dan öteye geçemiyor, anlayamadım.”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da törende, “Londra’dan Çin’e (Pekin) kesintisiz demiryolu bağlantısı kurulduğunu ilan ediyoruz” dedi. Erdoğan’ın bu sözleri gazetelerde yer aldı. Ama Hürriyet ve hemen hiçbir gazetede Seviğ’in dikkat çektiği gibi Ankara’da banliyö hatlarının çalışmadığı, trenin Pendik’ten Halkalı’ya geçemediği, çalışmaların sürdüğü bilgisi yoktu.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, 2 Kasım’da İstanbul’daki Ulaşım Kongresi’nde açıklama yaptı da çalışmaların hangi noktada olduğunu öyle anlayabildik. Arslan, İstanbul ve Ankara’daki banliyö tren hatlarını 2018 sonuna kalmadan bitirmeyi hedeflediklerini, bu süre içerisinde de Halkalı’dan Gebze’ye kadar hatların birbiriyle entegre edileceğini ve Marmaray’a uluslararası taşımalar için üçüncü bir hat yapılacağını anlattı.

Demek ki, henüz Londra-Pekin arasında kesintisiz demiryolu hattı kurulabilmiş değil. Kesintisiz hat, bir yıl içinde tamamlanacak. İnanın, bu bilgi de o haberlerde bir-iki cümle ile yer alsa Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattının önemi azalmazdı. Sadece eksik bilgi verilmesi ve okurun kafasının karışması engellenmiş olurdu. Gazetelerde aynı şekilde yayımlanan bu haber, söylenenleri aynen aktarmakla yetinmemek gerektiğinin somut bir örneği...

 

YENİ BİR PARTİ

 

YENİ

Yazının devamı...

Üzmek istemezdim

6 Kasım 2017

Belli ki çok etkilenmiş. Önce “Bize üç ay mutluluğu bile fazla gördüler. Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici yememiş içmemiş. Araştırmış. Meğer Dünya Sağlık Örgütü’nün yeni yaş skalası yokmuş” diye yazdı. İki sefer de adımı vermeden “Hürriyet Okur Temsilcisi bir kalem dokunuşu ile ‘yeni orta yaş grubu’ hayallerimizi söndürdü” diye yakındı.

Oysa ben Özkök gibi 70 yaşındaki insanların “orta yaşlı sayılma hayalini söndürme”dim, bir bilgi yanlışını ortaya çıkardım. Bir yanlışın düzeltilmesini sağlayana tepki gösterilmemeli. Hem bu benim görevim.

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘yaş dilimi listesi’ni değiştirdiği ve artık 66-79 yaş arasını yaşlı değil orta yaşlı kabul ettiği”ni yazmıştı. Okurlardan itiraz gelince Müftüoğlu’na kaynağını sordum, “bir dostundan gelen WhatsApp mesajı”na dayandığını ve onun da “Brillo.net” adlı (Endonezya kaynaklı) bir web sitesinden öğrendiğini belirtti.

Resmi bir yanıt alabilmek için DSÖ yetkililerine e-posta gönderdim. Sonunda DSÖ Türkiye Ofisi’nden Doç. Dr. Toker Ergüder, “DSÖ’nün böyle bir kararı olmadığı ve DSÖ’nün 60 yaş üzeri kişileri yaşlı kabul ettiği” yanıtını verdi. Müftüoğlu’nun isteği üzerine referanslarını iletince Ergüder, “Gönderdiğiniz referanstan sonra konuyu DSÖ Cenevre Genel Merkezi ve Kopenhag Avrupa Bölge Ofisi uzmanları ile tekrar değerlendirdik. Bu web sayfasında verilen bilginin DSÖ ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır” dedi.

Bu yanıtları ilettiğim Müftüoğlu, köşesinde bir düzeltme yayınlayarak, DSÖ’nün böyle bir kararı olmadığını okurlarına duyurdu. Son derece net ve samimi bir üslup kullandı; bir daha da yazmadı.

Özkök ise bu konuda yeni bir dosya açacağını duyurduktan sonra, Bill Andrews adlı bir doktorla söyleşi yaptı. Bu doktoru, “yaşlanmayı tedavi etmede yepyeni bir alan açan ... molekülünü buldu” diye tanıttı.

Kerem Kaynar ve bazı okurlardan gelen eleştiriler nedeniyle bu dosyayı da inceledim; yine uzmanlarla konuştum. Hatta Osman Müftüoğlu da NTV’de, “Hapla çöple olmaz bu iş. Bunlar pazarlama teknikleri” diye konuştu. Gazetede de böyle bir yöntemin kansere yol açabileceği uyarısında bulundu.

Öncelikle belirteyim, yaşlanma ile telomer ilişkisini bulan

Yazının devamı...

Saldırıyı gerginlik diye sunmak

30 Ekim 2017

“Gerginlik değil @ihsaneliacik saldırı var. Yazarın konuşması engellendi. Vahim bir durum” denilen paylaşımlarda Hürriyet’e tepki gösteriliyordu.

 

Hemen baktım Hürriyet internetteki habere. “Kayseri’de son dakika/İhsan Eliaçık gerginliği” başlığı atılmıştı. Tepkiler haklıydı. “Gerginlik” en azından iki taraflı olur; iki taraftan da bir hareket, bir söz gelir ve “gerginlik” doğar. Ama Kayseri’de İhsan Eliaçık’ın “gerginliğe” neden olacak hiçbir sözü, eylemi, hareketi yoktu. Kitaplarını imzalamak için Kitap Fuarı’na gelmiş; burada bir grup Eliaçık’a saldırmak istemiş, hakaretlerde bulunmuş, bağırıp çağırmıştı. Polis de Eliaçık’ın fuara girmesine izin vermemişti. 

 

Gerçekten de gerginlik değil, saldırı söz konusuydu. Haberin “Eliaçık’a saldırı” başlığıyla yazılması gerekirdi. Bu düşüncemi ve tepkileri internet editörlerine aktardım. Onlar da haklı buldu ve ajanstan gelen haberin başlığını “Kitap fuarında İhsan Eliaçık’a saldırı” diye değiştirdiler.

 

Ne yazık ki, ertesi gün (22 Ekim) basılı Hürriyet, bu haberi “İhsan Eliaçık gerginliği” diye verdi. Doğal olarak, akşam yaşanan düzeltme sürecini izleyen okurlar, sosyal medyadan eleştiri yağmuruna tuttular beni. Bunlardan birini aktarayım; Ayşegül Tozeren, “Mağdurun saldırının öznesi gibi gösterildiği dil basılı gazetede de değişmemiş görünüyor” diyordu. Haklıydı.

 

Yazının devamı...

Küstah küstahça küstahlık

23 Ekim 2017

Zola bu mektubunda Alfred Dreyfus’un haksız yere mahkûm edilmesine karşı çıkmış, “sağduyudan, gerçeklerden ve adaletten uzaklaştık, kör ve aptalca bir şey bizi çağlarca geriye götürüyor” uyarısında bulunmuştu. 

Dreyfus davasıyla ilgili mücadelesinde Zola’ya en büyük desteği veren Clemenceau’nun gazeteciliğe yeni başlayanlara bir öğüdü vardı:

“Genç adam, bir cümle yazarken, önce bir isim, bir fiil, bir de tümleç kullanacaksın. Sıfat kullanmak istiyorsan önce benim iznimi almalısın.”

Clemenceau gibi adalete ve hukuka ne denli saygı duyduğunu kanıtlamış bir gazeteci, bu sözleriyle haberlerde “sıfat” kullanılmaması gerektiğinin altını çiziyordu. Sıfat kullanmamak, değişmez bir gazetecilik kuralı.

Türkiye’de ise günümüzde Clemenceau’nun sözlerinin tersi kural haline geldi. Gazeteci milleti haber yazarken isim, fiil ve tümleçten önce sıfatı koyuyor cümlenin başına. Bol keseden kullanılan sıfatlar arası bir yarışma yapılsa herhalde birinciliği “küstah” sözcüğü alır. Küstah sözcüğü saygısız, kaba, terbiyesiz kimse anlamına geliyor ve hakaret de içeriyor.

Daha önce de yazdım, “hiçbir gazetecinin hiçbir kişiye küstah deme özgürlüğü olamaz. Haber başlıklarında küstah gibi sıfatlar kullanmak, habere yorum katmak ve hüküm bildirmek anlamına gelir; haberin nesnelliğini ortadan kaldırır. Dahası okurun değerlendirme hakkını elinden almış oluruz.”

Bu satırlara yer verdiğim “Küstah deme özgürlüğü” başlıklı yazımı 29 Mayıs’ta yazmışım. Fakat pek de etkisi olmamış. Zira Hürriyet internette “küstah” başlıkları hız kesmedi. 14 Ekim’de “Suriye’den küstah İdlib çıkışı” başlığını görünce internetin başlıklarını taradım. 29 Mayıs’tan bu yana “küstah”lı altı başlık daha buldum:

“AB’den küstah açıklama (22 Temmuz), İsrail’den küstah yanıt (26 Temmuz), YPG sözcüsünden küstah açıklama (24 Ağustos), Alman bakandan küstah Erdoğan açıklaması (25 Ağustos), Yunanistan’dan Türkiye’ye küstah açıklama (28 Ağustos), Oettinger’den küstah açıklama (31 Ağustos), 4 ay sonra Almanya’dan Türkiye küstah yanıt (2 Eylül).”

Yazının devamı...

Ölümden kaçan adamın pantolonu

16 Ekim 2017

Eğin, 3 Ekim’de Hürriyet’in manşetinde yayımlanan Las Vegas’taki saldırı ile ilgili fotoğrafta pantolonu aşağı kaymış bir adamın kalçasının Photoshop ile don çizilerek kapatıldığını öne sürdü. Eğin’in bu eleştirisini yazı işlerine sordum; fotoğrafa müdahale edilmesinin nedenini şöyle açıkladılar:

“Uygunsuz bir görüntüydü, üzerini kapattık. Fotoğrafın ve yansıttığı olayın özünü değiştiren hiçbir müdahale yok. Kanın veya açılan bir göğsün ‘buzlanarak, kapatılarak’ kullanılması gibi bir müdahale bu.”

Aynı gün yayınlanan Habertürk aynı fotoğrafı biraz büyüterek kullanmış, böylece adamın kalçasının görüntüsünü dışarı çıkarmıştı. Sabah, Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri ise fotoğrafı hiçbir müdahalede bulunmadan kullanmışlardı.

Geçen hafta örnek verdiğim Associated Press’in (AP) Pulitzer ödüllü foto muhabiri Nurciso Conteras, Suriyeli bir isyancıyı gösteren fotoğrafının alt köşesindeki kamerayı silmesini “dikkat dağıtmaması için çıkardım” diye savunmuştu. Ama AP yönetimi bunun “doğruluk ilkesine aykırı olduğu” gerekçesiyle Conteras’ı işten çıkarmıştı.

Çünkü fotoğrafa yapılan en küçük müdahale bile gerçeğe müdahaledir; doğallığını bozar. O nedenle uluslararası ajanslar ve Batılı medya kuruluşlarının gazetecilik ilkeleri fotoğrafla oynamayı asla kabul etmez.

Hürriyet’in Las Vegas fotoğrafındaki müdahalesi de gazetecilik ilkelerine aykırı. O adamın ölümden kaçarken yaşadığı panik o denli büyük ki, kalçasının açılmasına dikkat etmiyor. Photoshop ile adama don giydirmek, fotoğrafın doğallığını bozmuş. Zaten o fotoğrafın yansıttığı insanların yaşadığı panik...

Hürriyet’te 14 yıl önce de bir kalça fotoğrafı vakası yaşanmıştı. “Muhabirin iş kazası” başlıklı 12 Aralık 2003’te yayınlanan haberde bir büyükelçiye soru yöneltirken g-string iç çamaşırı görünen kadın gazetecinin fotoğrafı basılmıştı. Bu fotoğraf o zaman çok eleştirilmişti. Aslında uygunsuz olan fotoğraf oydu. Bir kadın gazeteciyi sırf kalçası göründü diye haberin öznesi haline getirmek yanlıştı. Las Vegas fotoğrafında ise o adam haberin öznelerinden biri.

YALANLAYANIN SORUMLULUĞU

Yazının devamı...

Photoshop’suz Türkiye

9 Ekim 2017

Photoshop, fotoğrafları bambaşka hale dönüştüren sihirli bir program. Fransa, bu programın yarattığı soruna el atan ender ülkelerden. Fransa’da artık katalog, ilan, gazete veya dergilerde yer alan ticari fotoğraflarda insan figürü üzerinde Photoshop’la yapılan müdahaleler, uyarı notu ile tüketiciye bildirilecek. Özellikle moda, reklam ve pazarlama sektörlerini kapsayan bu uygulama yürürlüğe girdi.

Bu düzenlemeye Türkiye’de de ihtiyaç olduğu kuşkusuz. Zira manken fotoğraflarının çoğu Photoshop’lu. Photoshop’suz reklam fotoğrafına rastlamak neredeyse imkânsız.

Medyada da durum vahim. Photoshop kullanımında sınır yok. Fotoğraflar üzerinde Photoshop ve benzer programlarla oynama yapılmakla kalmıyor, montajla fotoğraflar birleştiriliyor. Sanatçıların ve bazı siyasetçilerin özel fotoğrafçılara çektirip Photoshop yaptırdıkları fotoğrafları yayınlatmaları artık sıradan bir yöntem. Kimi gazeteciler de kendi fotoğraflarına bile Photoshop uyguluyor.

Ama Fransa’da getirilen ticari fotoğraflarda Photoshop yapıldığını bildirme zorunluluğu gazetecilik fotoğraflarına uygulanamaz. Çünkü gazetecilik fotoğraflarında Photoshop değil hiçbir müdahale yapılamaz, yapılmamalı.

Nitekim bu yazıyı kaleme almadan önce bu yıl dünyanın en prestijli fotoğraf ödülü World Press’e değer görülen Associated Press (AP) foto muhabiri Burhan Özbilici ile konuştum; o da katıldı bu düşünceme. “Batı ajanslarında fotoğrafta en ufak bir oynamaya izin verilmez” dedi ve anlattı:

“World Press jürisi, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a düzenlenen suikast sırasında çektiğim fotoğrafların orijinallerini görmek istedi. Fotoğraflarda oynamadığıma emin olduktan sonra ödülü açıkladılar.”

Özbilici hatırlattı. AP, üç yıl kadar önce Pulitzer ödüllü ünlü foto muhabiri Nurciso Conteras’ı, Suriyeli bir isyancıyı gösteren fotoğrafının sol alt köşesindeki kamera görüntüsünü sildiği için işten atmıştı. Gerekçe, AP’nin “doğruluk standartlarını çiğnemiş” olmasıydı. Reuters da Beyrut muhabiri Adnan Hajij’i sırf fotoğrafta kontrastı artırdığı için işten çıkarmıştı.

Bu örnekler, gazetecinin çektiği fotoğraflara ilişkin. Ama fotoğrafa müdahale etmeme kuralı, gazetecinin kendi fotoğrafında da geçerlidir. Gazeteci, fotoğrafına Photoshop uygulayıp/uygulatıp kendisini olduğundan farklı gösteremez. Kendi gerçeğini de deforme edemez, okura kurgusal bir kişilik sunamaz. Neticede biz gazeteciyiz, artist ya da manken değil... İşimiz gerçeği aktarmak.

Yazının devamı...

Savaş tamtamları

2 Ekim 2017

Gazetelerde “Bu işgale müdahale şart”, “Haddini bil tatbikatı”, “Askeri seçenek masada” manşetler, tankın ve askerin oraya girmesinden dem vuran yazılar yayınlanıyor;  TV’lerde askeri tatbikat görüntülerinden geçilmiyor. O kadar ki, bıraksalar medya kalemleri, klavyeleri ve de kameralarıyla saldıracak bağımsızlık referandumu yapan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne.

Ortalığı sakinleştirmek de Başbakan Binali Yıldırım’a düştü. “Vatandaş rahat olsun, savaşa girmiyoruz” dedi ama bu açıklamanın asıl muhatabı sanırım medyaydı. Zira Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve diğer yöneticilerin söyleminin de ötesine geçip ortalığı velveleye veren medyanın ta kendisiydi.

Savaşın tahmin edilemezliğini ve yıkıcılığını anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Irak ve Suriye, canlı örnekler. Kaldı ki, savaşa karşı çıkmak gazetecilik için demokrasi ve insan haklarını savunmak kadar olmazsa olmazdır.

Bugünlerde de medyanın yapması gereken, politikacıların sözlerini aktarmakla yetinmek yerine IKBY ile yaşanan anlaşmazlığın bütün boyutlarını araştırmak, serinkanlı analizler yayınlamak, barışı savunmak ve eleştirel yaklaşımı korumaktır. Her gazeteci bilir ki, eleştirel yaklaşım bizim mesleğin özüdür ve ülkenin, insanların yararınadır. Eleştirel gazeteciliğin en büyük faydası da siyasi iktidaradır; yanlışlardan korur.

ÖVGÜNÜN DOZU

GAZETECİLİKTE sorun marka,  ürün, şirket isimlerinin yazılmasında değil, nasıl, neden ve kim tarafından yazıldığıdır. Örneğin Hürriyet’in gurme yazarları Mehmet Yaşin ya da Vedat Milor, restoranları yazıyor. Reklama kaçmadan uzman gözüyle kaleme alıyorlar restoranları ve bazen de eleştiriyorlar.

Ahmet Hakan da 18 Eylül’de “Et lokantasında yeni moda: Sc...” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. İstanbul’da beş ay önce açılan restorandan söz ediyordu. Fakat yazısı övgüyle doluydu, sonunda da zirve yapmıştı bu güzelleme: “Ferah ve kasmayan atmosferi, enfes lezzetleri, enteresan kokteylleri, abartısız fiyat politikası ve zararsız tatlılarıyla Sc..., bazı pabuçları dama atacak gibi.”

Daha önce de yazmıştım. Reklam ile gazete yazısı arasındaki temel fark tanıtma ve tüketime yönlendirme. Bir haber/yazı restoran hakkında olumlu/olumsuz bilgi verir, reklam ise tanıtır ve okuyucuyu oraya yönlendirmeye çalışır.

Yazının devamı...