"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Polat’ın niye cep mendili yok

ZEYNEL Abidin Ağgül’ün çektiği fotoğrafları gören Instagram’daki bir takipçim şu yorumu yazmış:

Polat’ın niye cep mendili yok

“Bu bir üçgen.
Andy Garcia tüm momentumu taşıyor.
Geride solda hafif kırık boynuyla mazlum/oryantal baba ‘Polat’. Siz momentumun entelektüel derinliği gibisiniz ya da en azından bir gözlemci.”
Tam 12 yıl oldu. “Kurtlar Vadisi” televizyon kanunlarına meydan okuyarak hâlâ reytinglerde hep en üstlerde gidiyor.
Nedir onu bunca başarılı kılan.
Galiba sırrı bu fotoğrafta saklı.


‘MAZLUM BABA’NIN CEP MENDİLİ OLMAZ


Ceketleri çıkarmış, Sultanahmet’teki otelin terasında sohbete devam ediyoruz.
Polat Alemdar herhangi bir baba değil... Türkiyeli bir “baba” o...
“Mazlum baba...”
Fotoğraf çektirmek için poz verirken dikkat ediyorum, hep bizden biraz uzakta durmaya çalışıyor. Evet boynu hep hafif bükük, ama duruş kendi duruşu.
Andy Garcia ve benim ceketimin cebinde mendil var, onunkinde yok.
“Acaba Tayyip Erdoğan’ın cebinde hiç mendil gördüm mü” diye düşünüyorum.
Pek hatırlayamıyorum.
Aradan 12 yıl geçse de, Polat Alemdar âlemin tartışmasız kralı haline gelse de, hâlâ mazlum. Çünkü bu toplumda mazlumluk kadar rant getiren başka bir duygu yoktur.


HER ŞEYİN GERÇEK OLMASI GEREKMEZ GERÇEKÇİ OLMALI


Necati Şaşmaz’a soruyorum: Nedir bu başarının sırrı?
“Kurtlar Vadisi, insanların pek söylemeye cesaret edemediği bir şeylere temas ediyor. Millet orada, gönlünden geçeni görüyor, işitiyor. Kendi kendine diyor ki, ‘Ben işte bunu söylemek istiyorum’.”
İyi ama, bunlar gerçek değil ki...
Necati Şaşmaz aynı fikirde değil.
“Bunların her zaman gerçek olması gerekmez. Gerçekçi olmak yetiyor. Halk bunu seviyor.”
Andy Garcia ile çalışmalarına geliyorum.
“Los Angeles’ta pek birlikte olmamız mümkün olmadı. Burada birbirimizi çok daha iyi tanıdık” diyor.


‘ÜLKEM İÇİN HASSAS’ DEDİ BİRKAÇ CÜMLEYİ ÇIKARDIK


En merak ettiğim konu, senaryoydu. O konuda ilginç bazı şeyler anlatı:
“Biz burada, işimizin tabiatı gereği neredeyse haftalık senaryolarla çalışıyoruz. Tabii orada durum farklı. Senaryoyu önceden istiyorlar ve o senaryo üzerinde mutabık kalıyorsunuz. Bu durum bizim çalışma sistememizi de olumlu yönde etkileyecek inşallah.”
Geliyorum en kritik soruya.
Andy Garcia, gönderilen senaryoda herhangi bir şeyi değiştirtti mi?
Evet küçük bir değişiklik yaptırmış... Onu da Necati Şaşmaz’ın ağzından aktarıyorum:
“Ülkesi ile ilgili. Bazı cümleler vardı. ‘Ülkem için hassas’ deyip çıkarmamızı rica etti. Biz de çıkardık.”
Burada Amerikalı aktörlerin önemli bir özelliği ortaya çıkıyor.
Ülkeleri söz konusu olduğu zaman dikkatli davranıyorlar.


AKSİYON SAHNELERİNDE HERKES BANA BAKIYOR


Necati Şaşmaz, 12 yıldır aynı rolü oynuyor.
Böyle bir şey bir aktörün kariyerini olumsuz etkilemez mi?
Soruyu Andy Garcia’ya soruyorum.
“Her zaman söyleyecek yeni bir şeyiniz varsa, yıllar boyunca yenilikler yapabiliyorsanız, hiçbir mahzuru yok.”
Andy Garcia’nın son filmi “At Middleton”da bir dans sahnesi var.
O sahnede emprovizasyon yapmış.
Acaba ‘Kurtlar Vadisi’nin çekiminde de böyle emprovize sahneler var mıydı?
Andy Garcia’nın bölümünde yokmuş.
Ama Necati Şaşmaz özellikle aksiyon sahnelerinde emprovizasyon yaptıklarını söylüyor.
Asıl işin yönetmene ait olduğunun altını iki-üç defa özenle çizerek konuşuyor.
“Ama yıllar içinde ben de bazı şeyleri öğrendim. Yönetmenler de, çekime hangi açıdan başlayalım diye soruyor” diyor.

KARANLIK TARAFIN AYDINLIK YANI MI

Ayasofya’nın giriş kapısının önünde otururken bir şikâyetini de dile getiriyor.
İçeride çekim yapmalarına izin vermemişler.
“Oysa Türkiye için iyi olacaktı” diyor.
Bu arada müze müdürü de yanımızda oturuyor ve hiç konuşmadan bizi dinliyor.
Necati Şaşmaz, Radikal gazetesinde Sinem Dönmez’in yazdığı gibi, hayatımıza 2003 yılında “Ölmek en büyük maceramız” cümlesiyle başlayan “Kurtlar Vadisi” dizisiyle girdi.
Mafyayla savaşıyordu, ama tarzı onlardan farklı değildi.
Onlar, “âlemin karanlık tarafında” ama o âlemin aydınlık yüzünü temsil ettiklerini söylüyorlar.
Karanlık yöntemlerle aydınlık mücadelesi yapılır mı?
Bu macera daha ne kadar devam eder?
Demokratik toplumlarda cevabı basit:
Halk desteklediği sürece...

Erdoğan ‘Yarın ayrılıyorum’ dese


ŞÖYLE bir düşünün.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yarın “Ben çekiliyorum” dese...
Sizce Ahmet Davutoğlu, AKP’nin genel başkanı olmaya devam edebilir mi...
Veya Erdoğan elinden tutup “İşte başbakan kardeşim” demeseydi, o koltuğa oturabilir miydi...
Hadi daha açık sorayım.
Sizce AKP’de delegenin ve milletin iradesi tecelli etmiş midir?
Önceki gün CHP kurultayını izlerken bunu düşündüm.
Fark işte burada...
CHP’de partide bir aday çıkabilir...
Kurultayda çatır çatır konuşabilir.
Genel başkanlık yarışına girebilir.
Ve genel başkanın aldığının yarısından fazla oyu da alabilir.
Şimdi söyleyin bana...
Bu partilerden hangisi “Yeni bir Türkiye’ye layıktır...”
Yanlış anlamayın lütfen.
“Yeni Türkiye” demiyorum.“Yepyeni bir Türkiye” diyorum.
Demokrasi dersini her zaman sandıktan çıkanlar vermez.
Sandıktan çıkanların kibri otoriter tek adamlığa dönüşürse, demokrasi dersini muhalefet partileri vermeye başlar.

Bu insanlar bana hepimize umut vermeli


-Kemal Kılıçdaroğlu: Despotluk yapmadan, tek adamlığa soyunmadan, demokratik bir insan olarak da güçlü liderliğe oynanabileceğini gösterdi.
-Muharrem İnce: Siyasetin alt sıralarından gelerek, liderden çekinmeyerek, düşüncesini takır takır söyleyerek iyi bir alternatif yaratılabileceğini, seçimi kaybettikten sonra da partiye aynı güçle hizmete devam edilebileceğini gösterdi.
-Mehmet Bekaroğlu: Çok farklı gibi görünen bir kaynaktan gelerek, duvarların yıkılabileceğini, kimliğini ve inancını koruyarak bir kitle partisine hizmet edilebileceğini, böylece ortasından derin bir fayla ayrılmış olan Türkiye’de, iki taraf arasında sağlam köprüler inşa edilebileceğini gösterdi.
Açıkça ifade ediyorum. Bugüne kadar bana en umut veren CHP kurultayıydı.
Tarihi bir kurultaydı.


Bravo Yılmaz kardeşim yeni medyaya iyi bir ders verdin


DESTEKLEYENİ, desteklemeyeni büyük bir keyif ve hınçla bekliyordu.
Bizde âdet nedir?
Bir medya mensubu kurumundan ayrıldı mı, başlardı saydırmaya o kuruma.
Kitaplar yazar, televizyon programlarına çıkar, ağzına geleni söylerdi.
En dürüst hep ve tek odur, en cesur tek ve hep odur, tek namuslu gazeteci odur.
Geride kalanlar ise
hep kötüdür, sansürcüdür, onu kovmuşlardır.
Onları görünce anladık ki “çok okunan yazar” olmak, ille de “büyük yazar” veya “büyük insan” olmak anlamına gelmiyormuş.
Yine öyle bir şey bekleniyordu.
Hayır, Yılmaz Özdil
eski Babıâli’nin en klasik ezberini bozdu.
Eski kurumuna sövmedi, saydırmadı.
Hatta “Hürriyet demokrasi ve Türkiye için önemli kurumdur. Ona sahip çıkın” dedi.
Eski kurumunu ve orada kalan arkadaşlarını suçlamadı.
Yılmaz benim gözümde büyük yazardı.
İnsan tarafının da adil, dürüst ve büyük olduğunu
bir kere daha gördüm.

X