"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Derin Hürriyet’in paralel kumpası

O daveti kabul edip Londra’ya uçarken, hayatımın en büyük “paralel kumpasının” kurbanı olacağımı hiç düşünmemiştim.

Derin Hürriyet’in paralel kumpası


Akşam Royal Albert Hall’deki konsere gitmek üzere otelin lobisine indiğimde beni bir sürpriz bekliyordu.
Lobide papyonlu bir adam duruyordu ve bu Doğan Hızlan’dı...
Nedense onu her gördüğümde aklıma “Türk Beşleri” geliyor.
Hürriyet’i tanıyanlar şunu iyi bilir.
Gazetenin tarihinin en büyük içsavaşı, genel yayın yönetmeni olarak benimle, Doğan Hızlan arasında yaşanmıştır.
Doğan Hızlan “Derin Hürriyet’i” temsil eder.
Kavganın konusu, Cumhuriyet döneminin klasik müzik bestecileridir...

LOBİDE ONU GÖRÜNCE KUMPASI ANLAMALIYDIM

Doğan Bey iki şeyden hiç vazgeçmedi.
Papyonundan ve ‘Türk Beşleri’nden... Her yıl Türk Beşleri üzerine bir yazı yazar ve ona göre Türk Beşleri harikadır.
Bense ona “Hayatınızda eserlerinden birini baştan sona dinlediniz mi” diye itiraz ederdim.
Lisede öğrenememiştim ama bu kavga sayesinde, Türk Beşleri’nin kimler olduğunu öğrenmiştim.
Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses...
Aslında Doğan Bey’i lobide görünce pirelenmem lazımdı ama, Türkiye’deki salı kâbuslarından, seçim vuvuzelalarından o kadar gına gelmişti ki, lobideki silueti bana bu defa huzur verdi.
Sevinçle, “Aaa siz de mi buradasınız, ne güzel tesadüf” dedim...
“Ne tesadüfü canım, Borusan’dan seni de davet etmelerini ben istedim” dedi...
Sadece bu cümle, bana bir madik atılmak üzere olduğunu anlamam için yeterliydi.
Çok sevdiğim bir arkadaşım geçenlerde bana, “Abi senin kadar zeki ama ondan da saf bir adam tanımadım” demişti.

ERKEK OLDUĞUMUZ İÇİN KAHKAHALAR ATARAK GİTTİK

Erkek olduğumuz için özgürce kahkahalar atarak Royal Albert Hall’un yolunu tuttuk.
Hayatımda ilk defa Royal Albert Hall’a giriyordum.
Birazdan Borusan Orkestrası’nı dinleyecektik.
Bir klasik müzik Türk orkestrası, Royal Albert Hall’da ilk defa çalacaktı.
Hem de BBC Proms gibi çok itibarlı bir festival çerçevesinde.
Bir Türk için tarihi gündü yani...
O yüzden sürpriz olsun, heyecanla bekleyeyim diye orkestranın çalacağı repertuvara bile bakmadım.
Bizi Ahmet Kocabıyık’ın locasına aldılar.
Yan tarafta, sahneye yakın bir locaydı.
Merak ettim.
Acaba en prestijli loca hangisidir? Sahnenin tam karşısındaki mi, yoksa sahneye en yakın olan en sağdaki mi?
Gözümde tarihi filmlerden kalmış iki görüntü var.
Biri, kraliyet locası.
Krallar ve kraliçeler, sahnenin tam karşısındaki orta locada oturuyor.
Bir de öteki sahne.
Tenora âşık kadınların, sopranoya âşık erkeklerin uzanarak baktıkları localar.
Tam bizim oturduğumuz locanın olduğu yer yani...

HAYRET DOĞAN BEY’İN BİLMEDİĞİ İKİ SORU VARMIŞ

Doğal olarak soruyu Doğan Bey’e sordum. Çünkü onun kültür konusunda bilmediği şey yoktur.
Hep kendinden emin cevap verir.
Bu defa bir şeyler söyledi ama anlamadım.
Aklıma bir soru daha geldi. Yıllardır gitmek isteğim halde bir türlü gidemediğim La Scala mı daha büyüktü, burası mı?
Bu defa kesin ve net bir cevap verdi.
“Bilmiyorum” dedi...
Bunun üzerine arkamda oturan ve dünyadaki opera binaları üzerine olağanüstü bir fotoğraf albümü çıkaran Ahmet Kocabıyık’a sordum.
Kesin bir dille cevap verdi:
“La Scala daha küçük...”
Rahatladım, ama niye rahatladığımı da anlayamadım.
Herhalde dinleyeceğim konserin heyecanından devrelerim karışmıştı.
Sonra “paralel kumpas” adım adım gelmeye başladı.

MEĞER O PROKOFİEV BİLDİĞİMİZ ADAM DEĞİLMİŞ

Borusan Orkestrası’nın bu tarihi gün için çalacağı ilk eser, Prokofiev’in “1914” adlı parçasıydı.
Fakat bu torun Prokofiev’miş...
BBC, Birinci dünya Savaşı’nın başlangıcı için ona bir eser ısmarlamış ve onun dünya prömiyerini Borusan Orkestrası yapacakmış.
Eserin icrası başladı... Dakika dakika not almaya başladım.
-Onuncu dakikadaki notum:
“Acaba bu prömiyer bir orkestra için onur mu, yoksa angarya mı?...”
-Yarım saat sonundaki notum:
“Orkestra elemanları acaba bu parçayı nasıl çalabiliyor? Çalıyorlar mı yoksa uyduruyorlar mı?...”
-Otuz beşinci dakikada şu notu düşmüşüm: “Çalanlar için ıstırap, dinleyenler için daha büyük ıstırap...”

BENCE BU ESERİN BİZE VERDİĞİ TEK MESAJ ŞU

Ara verildiğinde kendimi dışarı attım ve bir kadeh şampanya aldım.
Tabii ki meraklı Türkler etrafımı sarıp sormaya başladılar.
Allah kahretsin hep böyleyim, alkolün ilk yudumu bende bir rahatlama ve cesarete yol açıyor. Büyük bir uzman edasıyla şunları söyledim:
“Besteci bütün dünyaya şu mesajı veriyor: Sakın bir daha savaşmayın, yoksa her defasında size savaşın felaketini hatırlatan böyle besteler dinlemek zorunda kalırsınız.”
Benden başka herkes çok keyif almış olmalı ki, küçümseyen müstehzi bakışlarla uzaklaştılar.
Doğan Bey ise aynı gece ikinci defa, belirsiz bir şeyler söyledi.
Konserin ikinci bölümünde orkestra Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” uvertürünü harika biçimde çaldı.
Şef Sacha Goetzel harikaydı.
Arkasından Haendel’in “Saba Melikesi’nin Gelişi” başladı.
O da harikaydı.
Klasik ‘klasikçi’ olan kulaklarım birden kendine geldi.
Heyhat...
Hiçbir saadet sonsuz değilmiş...

AMAN ALLAH’IM MASKELİ TÜRK BEŞLERİ GELİYOR

Kumpas ve felaket, Şef Sacha Goetzel’in şu sözleriyle anons ediliyor:
“Şimdi çalacağımız en ünlü Türk yapıtında Anadolu’nun doğu ucundan başlayıp İstanbul’da son bulan bir yolculuğa çıkacağız...”
Dimağım, arkasından gelen şu tek kelime ile nakavt oluyor:
“Köçekçe...”
Üstelik “Köçekçeee” diye uzatarak sadistçe kafama çakıyor.
Aman Allah’ım... Ulvi Cemal Erkin...
Türk Maskeli Beşleri...
Kendimden geçmeden fark ettiğim son şey, yanımda oturan Doğan Hızlan’ın yüzündeki Şef Sacha’ın sesindekinden yüz kat daha kuvvetli şeytani ve sadist ifade oluyor.
Hızlan 20 yılın intikamını fena almıştı.
Eminim repertuvara o parçayı kendisi eklemişti...
Üstelik kaçamayacağım küçücük bir locadaydım ve davetliydim...
Kader ağlarını örmüştü ve Derin Hürriyet’in “cosa nostra”sı demir kanununu işletmişti.
Bilmeliydim... İzmir’in varoşlarından gelen bir çocuğun, sanat ve kültür dünyasının “capo di tutti capi”si karşısında bu savaşı kazanması mümkün değildi...

FRANSA HAKLI, FELAKETLER TEK BAŞINA GELMİYORMUŞ

Fransızlar haklıymış...
“Felaketler tek başına gelmezmiş...”
1914 faciasından sonra, ikinci felaket gelmişti.
Türk Beşleri’nden birinin, yıllardır dalga geçtiğim, ti’ye aldığım “Köçekçe”sini sonuna kadar dinlemek zorundaydım...
Felaketler iki defa da gelmez... Mutlaka bir üçüncüsü vardır.
Parça bittiğinde bütün salon ayakta alkışlıyordu...
Kaderde bu tarihi sahneye tanık olmak da varmış.
Evet felaketler asla tek başına gelmiyormuş...
Hatta dördüncüsü de varmış ve en büyüğü kendini hep en sona saklarmış.
Düşünebiliyor musunuz, parça bittiğinde ayakta en büyük şevkle alkışlayanların başında ben vardım.
Şuursuzca alkışlıyordum.
En acısı çok da samimiydim...
Olağanüstü bir icraydı...

BİR GECEDE DÖRT FELAKET FAZLAYDI

Bünyem aynı gecede beşinci bir felaketi kaldıramazdı.
Bisleri beklemeden kendimi dışarı, Londra gecesine attım...
Geceyi küçük bir rock barda, Rolling Stones’un “Little Red Rooster”ını dinleyerek kapattım.
Doğan Hızlan’ın yüzündeki o şeytani ifadeyi ancak böyle unutabildim.

BÜYÜK KONSERDEN KÜÇÜCÜK NOTLAR

-Şakaları bir yana bırakırsanız, Türk klasik müziği açısından olağanüstü bir geceydi.
Konser hakkında iyi ve uzman bir yazı okumak isterseniz, Evin İlyasoğlu’nun Cumhuriyet’in dünkü sayısındaki yazısını tavsiye ederim.
-Torun Gabriel Prokofiev’in bestesi gerçekten zordu ama orkestra bu çok zor işin altından mükemmel kalktı. Solist Daniel Hope çok zor eseri nasıl ezbere çaldı hayret ettim.
-Borusan Holding Orkestrası hakikaten kısa sürede dünyaca tanınmış bir orkestra haline geldi. Kocabıyık Ailesi’nin sanata yaptığı katkıları büyük bir minnetle izliyorum.

X