"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Allah rahmet eylesin Kenan Paşa

YİRMİ yaşımdan beri Cumhuriyet gazetesinin sürekli okuruyum.
Üç-beş yüz satan küçük dergilerde yazdığım yazıları ilk fark eden kişi, Cumhuriyet’in yazarı rahmetli Melih Cevdet Anday olmuştu.
Hakkımda yazdığı övücü yazıyı hâlâ saklıyor, zaman zaman okuyorum.
Türk basınındaki ilk yazım saygıdeğer aydın Sami Karaören’in yönettiği Cumhuriyet’in ikinci sayfasında yayınlandı.
Yani beni ilk fark eden gazetedir Cumhuriyet...
Can Dündar gazetenin başına geldiği zaman çok sevindim.
Çok da güzel işler yapıyor...


* * *


Ama dün birinci sayfasını görünce içimde bir sızı duydum...
Bir Cumhuriyet okuru olarak Can Dündar’a şu mesajı yolladım:
“Eminim bugünkü birinci sayfandan dolayı çok tebrik ve alkış alacaksın.
Ama ben sevmedim...”


* * *


Kenan Evren’in ölümünden dolayı çok mutlu olmuş, çok sevinmiş ve bu sevincini fazlasıyla ifade etmekten keyif alan bir gazete yapmışlar...
Mutlu bir intikam hissi her satırından okunuyor...
İçim burkuldu...


* * *


Cumhuriyet’in Evren aleyhtarı okurları bana çok kızabilirler.
Ben onlara kızmam...
Ama bilmelerini isterim.
Çoğundan çok daha eski bir Cumhuriyet okuruyum.
Gazetemi her gün parasını vererek alıyor ve kâğıt baskıdan okuyorum...
Sadece şunu bilmelerini isterim.
Sayılarını bilmem, kimdir bilmem...
Ama eminim, Cumhuriyet okurları arasında benim gibi düşünenler de vardır...
En azından 12 Eylül sabahı hangi duyguyla uyandığını hâlâ hatırlayan ve bunu söyleyecek kadar cesur ve samimi olanlar...
Eminim vardır.


* * *


12 Eylül 1980 sabahı yaşadığım duyguyu hiç sansürlemeden yıllardır yazıyorum.
Yıllardır da küfür yemeye devam ediyorum...
Hiç fark etmez...
Öleceğim güne kadar o samimi duygularımı anlatmaya devam edeceğim.


* * *


12 Eylül 1980 sabahı annem ve babamın yanında kalmakta olan kızım Gülümsün’ü almak üzere İzmir’e gidiyordum.
Her an evimize bir saldırı olacak, Tansu ve kızımın başına bir şey gelecek diye onu İzmir’e göndermiştim.
Tansu her zamanki cesaretiyle, “Ben seninle kalacağım” demişti.
Varan otobüsü İzmir’in girişinde Bornova kavşağına geldiğinde sürücü radyoyu açtı ve o an Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1 numaralı bildirisi okunmaya başladı.
Aynı anda 3 tank yolumuzu kesti...


* * *


İlk duygum şuydu:
Oh... Allah’ım, hayatımız kurtuldu...”
İki dakika sonra kendimi şöyle konuşurken buldum: “Sen solcu ve demokrat bir insansın. Askeri darbe için nasıl böyle bir şey düşünebilirsin!?...”
İki dakika sonra içimdeki ses yine hâkim oldu: “Ailem, arkadaşlarım, ülkem kurtuldu...”
Evet... En samimi hissiyatım buydu...
Hayatımın en dürüst şeylerinden biri, bu hissiyatımı aradan yıllar geçse de hiç sansürlememek, sakatlamamak oldu.
Çünkü, hayatım boyunca genç insanlara şunu anlatmaya çalıştım. Askeri darbelerle daha güçlü bir şekilde mücadele etmek isteyenler, sivil darbe girişimlerine, sivillerin terör eylemlerine ve baskıcı uygulamalarına da karşı çıkmalıdırlar.
11 Eylül günü sivillerin sorumluluklarını sorgulamayanlar, anlamayanlar, 12 Eylül sabahını da anlayamazlar...


* * *


Aradan 35 yıl geçti...
Hâlâ aynı çapraz ateş altındayım...
12 Eylül öncesinde çok sevgili arkadaşlarımı, çok takdir ettiğim aydınları, gençleri sokaklarda kaybetmenin acısını yaşadım.
Ölüm korkusunu da yaşadım. Her gün ölüm korkusu ile ev değiştirdim.
Annem, babam, karım, kızım, kardeşlerim, öldürüleceğim korkusuyla çok ıstıraplı günler, geceler geçirdiler. Öldürülme korkusu ile gerçek duygularını yazamayan, ne ondan ne de ötekinden olmadığı için, tam ortada mevziler arasında, çapraz ateş arasında kalan insanlardan sadece biriydim ben.


* * *


12 Eylül’den sonra bu defa başka acılar ve ıstıraplar geldi.
Çok arkadaşım hapislere girdi, işkenceler gördü...
Çok arkadaşıma sürgün yolları göründü...
Ölenler oldu...
Bugün nasıl, Silivri konsantrasyon kamplarının, gulaglarının acılarını, karanlık bir ara rejimin baskılarını çekiyorsam, o gün de aynı duyguları yaşadım.
Otuz beş yıldır 11 Eylül’ün korkuları ile 12 Eylül’ün adaletsizlikleri ve ıstırapları arasında insafsız bir çapraz ateşin altında yaşıyorum. Belki masumiyetimden çok şey kaybettim ama, ruhumun en derin yerindeki samimiyetimi, itiraf duygusunu kaybetmemeye epey çaba harcadım.
Unutmadım, ama hatırlamamaya çalıştım...
Sırf şunu söyleyebilmek için o samimiyeti korumaya çalıştım.
Bilin ki, şu 60 yıllık tarihimizde hiçbiriniz, hiçbirimiz masum, değilsiniz, değiliz...
Siz...
Bugün Evren’in arkasından sevinç ve intikam çığlıkları atanlar...
Siz de değilsiniz...


* * *


Hiç olmazsa, ölümlerin arkasından bağışlayıcı olmak lazım diye düşünüyorum...
Hiç olmazsa, sessiz kalabilmenin bile yeterli bir eleştiri olduğuna inanıyorum.


* * *


Çok kutuplaşmış, birbirine çok düşürülmüş, çok acımasız bir toplumda yaşıyoruz...
Kardeşi kardeşe vurduracak bir kıvılcım kapımızda... Azrail, ölüm öpücüğünün tebessümüyle kapımızda nöbet tutuyor.
Ne yazık ki, çok insanın içine intikam ateşleri, nefret ıstırapları düştü...
Ne yazık ki, çok insanın alınacak rövanşı, görülecek hesabı birikti...
Ne yazık ki, siyasetin en tepesi, devletin en zirvesi ve emrindeki trol korosu, içimizdeki intikam ve nefret duygularını her gün kanatmaya devam ediyor...
Önceki gün dindarlar, dün Silivri mağdurları, bugün Cemaatçiler...
Herkes kendi kininin davasını sürdürüyor, herkes kendi intikamının kuyruğunda...


* * *


Diyorum ki, yaşayamayız artık bu duygularla... Hepimiz kalırız bu enkazın altında...
Arkamızdan, “Orada kimse var mı” diye bağıracak tek insaf sesi duyamayız...
Kahroluruz...


* * *


Dün Hürriyet Pazar’da Gökçe Aytulu’nun çok düşündürücü bir yazısı vardı.
Auschwitz’de görev yapan son Nazi Oskar Gröning, 70 yıl sonra hâkim karşısına çıktı.
O ölüm kampından sağ kurtulan ve bugün 81 yaşında olan Eva Kor mahkemeye geldi ve onu affettiğini söyledi.
Yerden yere vurdular.
O ise Times gazetesine yazdığı yazıda şunu söyledi:
Affetmek en büyük intikamdır...”
Devam etti: “Yaptıklarını unutacak değilim. Ama ben kızgınlık yerine şefkati tercih ediyorum...”


* * *


Ben...
27 Mayıs’ı, Adnan Menderes’e hayran, asıldığı gece sabaha kadar Kuran okunan bir ailede...
12 Mart’ı, 12 Eylül’ü solcu bir çevrede...
28 Şubat’ı, başörtülü öğrencilere yapılan haksızlıkları, hoyratlıkları göremeyen bir mahallede...
Silivri ara rejimini ise yeni muktedir devletin terör estirdiği semtlerde yaşamış ve hâlâ yaşamaya devam eden biri olarak şunu söylemek istiyorum:
“Bağışlamak en büyük intikamdır...”
“İntikam”
denilen karanlık kelimeyi son defa telaffuz edeceğiniz en rahatlatıcı duygudur o... İntikamı, kan davasını, nefreti gömen en saygıdeğer saygı duruşudur...


* * *


O yüzden ben, bütün samimiyetim ve iç huzurumla, Kenan Evren için “Allah rahmet eylesin” diyorum.

X