"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Orada fasulyeden mi görüşüyorsunuz

16 Temmuz 2011
Adıyla, sanıyla, unvanıyla.
Ve bir de, “kimden aldığı”, “hangi yetkiyle” bu görüşmeleri yapıyor.
Evet artık bunu bilme zamanı geldi.
Hem de 13 delikanlı beden henüz soğumadan.
Neden mi bilmeliyiz?
Anlatayım.
* * *
Geçen hafta ne oldu?
“Flaş... flaş... flaş...”
“İmralı’dan çok önemli açıklamalar...”
Avukatları Abdullah Öcalan’la görüşmüş ve daha kapıda onun ağzından açıklamalara başlamıştı.
“Devletle anlaştık...”
Vooooov, acayip iddialı bir laf.
Öyle fasulyeden bir laf da değil. Ayrıntı var. Hem de somut ayrıntı.
“Barış konseyi kurulacak...”
Dahası da var.
“İmralı’ya göre”, DTP’liler boykotu bırakıp yemin de edebilirler.
Eh, güzel bir anlaşma. Öyle kesin dille yalanlayanı da yok.
Ben bile içimden “Acaba barış konseyinde kimler olabilir” diye isim totoya başlamıştım.
Ne diyordu açıklamada?
Öyle resmi sıfatlı kişiler olmayacak, konseyin resmi yapısı olmayacak.
Her şey gayriresmi olacak, ne devleti, ne de kendini “muhatap” kabul edeni bağlayamayacak.
Hani kafamdan birkaç ehil isim de bulmuştum.
* * *
Biz umutla beklerken ne oldu?
Önümüze tabut içinde 13 delikanlı bedeni koyup bıraktılar.
O zaman sormazlar mı adama: “Hani nerede o anlaşma?”
O mutasavver “barış konseyi”?
Nerede Allah aşkına.
Yoksa İmralı’da “fasulyeden görüşmeler” mi yapılıyor?
* * *
Yani ne “muhatap alınanı” ne “muhatap alanı” kimse takmıyor mu?
Dağdakiler “İmralı sakini”ni, Ankara’dakiler, “İmralı ziyaretçisi”ni iplemiyor mu?
Herhalde öyle oluyor ki, İmralı kapısından kelli felli açıklamalar gelirken, dağdan nanik geliyor.
Yanlış anlamayın.
İmralı’daki ile görüşülmesin demiyorum. Tam aksine bunu ilk ve açık savunanlardan biriydim, halen de öyleyim.
Ama artık bilelim.
Adada, kim, kimden aldığı “mazbata” ile masaya oturuyor.
Bilelim ki ondan hesap soralım. “Arkadaş ne oluyor orada” diyebilelim.
Yoksa bu 13 tabut, musalla taşından inmeyecek.
* * *
Bakıyorum, bugün sorunun çözümünde elini taşın altına koyan yok. Her şey, “devlet görüşüyor” lafının altına süpürülmüş.
Karşımızda öksüz, yetim, adı sanı olmayan bir süreç var.
Yarın başarılı olursa, sahip çıkanı bol olacak, ama bugün herkes toz olmuş.
İyi de işler böyle sarpa sardığında kimin yakasına yapışacağız?
O nedenle diyorum, orada kim, ne adına hangi yetkiyle görüşüyorsa, artık bilmeliyiz.
İnanın işler çok daha iyi gider...
Yazının devamı...

Başlarım sizin...

15 Temmuz 2011
İnsanın, “Başlarım sizin” diye başlamak istediği.
Başlarım sizin “Şununuzdan” diye başlayıp, “Şuyunuzdan” diye bitirmek istediği;
Avaz avaz haykırmak, yakasına yapışacak birilerini bulmak istediği;
Kimseyi bulamazsa, kendi yakasına yapışıp, “Başlarım senin de şuyundan” diye öfkesini çıkaracağı birilerini aradığı anlar.

Kimdir o yakasına yapışmak istediğiniz adam...
Veya adamlar...
Nedir suratına haykırmak istediğiniz şey...
Önemi var mı?
Bir surat işte.
Çiz yuvarlak bir şekil, koy içine iki göz, iki kaş, bir burun, bir de ağız ekle.
Adını koyamazsan, koyacak bir ad bulamazsan, veya bulup da koyamazsan...
İki kaş, iki göz...
Lacivert bir takım elbise, bir kravat...
Daha ne çizeceksin ki, bırak anlayan anlasın.
Anlatamayan da anlatsın.
Anlamayan zaten o yuvarlak suratın içinden sana bakan iki gözdür.

Öyle bir günümde, öyle bir anımdayım işte.
Önümde 13 genç beden.
Kafam musalla taşına dönmüş.
Kulağımda bitmeyen bir salaa...
Kendi salamı kendim veriyorum.
Tüküreceğim suratı, yakasına yapışacağım sureti bilmiyorum.
Göremiyorum.
Ama kapağı kapanmış tabutun içindeki o çocuğun masum suretini, o delikanlı bedeni görüyorum.
Adıyla, sanıyla, cismiyle, künyesiyle karşımda.
Yatmıyor, dimdik ayakta...
Öteki; hani o göz yerinde iki delik, ağız yerinde kapanmış bir fermuar taşıyanı...
Bugün, işte bugün saklanacak delik arayanı;
Arayıp ta bulamayanı;

İşte öyle bir günü yaşıyorum.
Birikmiş duyguların, günlerdir haykırılamamış öfkelerin; göğüs kafesine sıkıştırılmış basınçların; otosansürlenmiş her şeyin;
Birikip de, “Artık topunuzun” diye fırlayacağı anlar.
Heyhat;
Kime sardırayım; kimi yakasından tutup suratına avaz avaz bağırayım?
Yıllardır bu sorunları sürüm sürüm süründürenlerin mi;
Bizleri çağırıp çağırıp dağdan güya barış mesajları verip, arkasından kalleşçe pusulara yatanların mı;
İmralı’da “Barış konseyi” kurup, daha tükürüğün mürekkebi kurumadan, mürekkebi kana çevirenlerin mi;
Yoksa hepimizi dev aynasına çevirip, kendi suratımıza mı;

13 çocuk...
13 hane,
13 anne, 13 baba, kimbilir kaç evlat, kardeş; akraba,
Kaç eş; sevgili; henüz sevgili olmamış da süzülmüş gözlerde kalan yavuklu;
Mahalleden kim bilir kaç arkadaş;
Kaç mahalle takımının orta saha oyuncusu, sol beki,
Ve kaç milyon yasa bürünmüş vatan insanı.
Ne diyeyim...
Desem ne olur.
Daha başlamadan bitmiş bir yaz.
“Bakarsın güzel geçer bu yaz” diye koskoca bir toplum, hep birlikte yazdığımız o güzelim şarkı.
Bu yaz artık güzel geçemez arkadaş.
O 13 beden orada yatarken, altımızdaki her şezlong, milyonlarca gönülde musalla taşına dönüşecek.

An’lar vardır; öfke dediğin şey, en sakinimizin içinde bile rehin kalamaz.
Yapışmak isteriz; yapışacak bir yaka ararız.
Tükürülecek bir surat; yumruklayacak bir duvar ararız.
İşte öyle anlarda; içinize inşa ettiğiniz bentler yıkılır; diktiğiniz duvarlar berhava olur.
O öfke var ya, o öfke;
Hani yıllardır içinize hapsettiğiniz...
Kan kusup, kızılcık şerbetine çevirdiğiniz;
İşte o öfke muhatabını arar.
Kimdir, bu 13 bedenin mesulü?
Boşver arkadaş, sorma...
Öfkeni tasarruflu kullan; Bir dahakini, bir dahakini, ötekileri de düşün.
Yarın gelecek bedenlere, öbürgün okuyacağın salalara; içine kuracağın musalla taşlarına...
Tasarruf et ki, çocuklar için yapışacağın yakalar için gücün kalsın.
Bugün sadece o çocuklara, o analara, babalara, kardeşlere, eşlere seslen.
De ki; çocuklarımızı içimize defnediyoruz.
Sırf uzağa gitmemesi için. Sırf unutmamak için.
Sırf içimizde patladı patlayacak volkanın homurtusunu duyması için.
Yazının devamı...

Dinleyen, dinleten, dinlenen, dillenen

14 Temmuz 2011

Ve özellikle, siz “Dinlesinler, benim saklanacak şeyim yok” diyecek kadar vurdumduymazlar.
Biliniz ki dünden itibaren, “dünya kanunsuz telefon dinleme tarihinde” çok önemli bir nokta aşıldı.
* * *
İngiltere’de, News of the World gazetesinin 2006 yılında, bazı kişilerin telefonlarını dinlediğinin ortaya çıkması üzerine ünlü Scotland Yard, 5 dedektifini olayı incelemek üzere görevlendirir.
Buraya kadar normal.
Polis olaya el koymuş; dedektiflerini göndermiş, inceleme başlatmış.
Şimdiii...

Yazının devamı...

Sahi Emenike o gün neredeydi

13 Temmuz 2011

Peki Emenike o gün neredeydi?
Şimdi yazacağım olayı yeni öğrendim.
* * *
Fenerbahçe’nin bu sezon oynadığı en kritik maçlardan biri, Karabük maçıydı.
Emenike’nin maça çıkmayıp sonra Fenerbahçe’ye transfer olması dedikodulara neden olmuştu.
Etrafa şöyle daha da vahim bir dedikodu yayılmıştı.
YOBO’NUN EVİNDE Emenike o gün İstanbul’daydı ve Fenerbahçe’de oynayan Yobo’nun evinde saklanıyordu.

Yazının devamı...

Neden siyaset yazmıyorum

12 Temmuz 2011
Daha doğrusu sormuyor, söylüyor:
“Artık siyaset yazmıyorsun”.
Evet yazmıyorum.
Gizli bir şey değil, zaten kendim de söylüyorum.

Belki, “ima yoluyla” bazı şeyler söylemek istediğimi sanıyorsunuz. Hayır, “Siyaseti hiçbir zaman sevmedim”.
Yazmayı da sevmedim.
Siyasetin, içimdeki gazeteciliği, asıl ruhumu fukaralaştırdığına inanıyorum.
Türkiye’de siyaset yazmadan yazar olunabilir mi diye sorarsanız, bu meslekteki en büyük hüsranlarımdan birini söyleyeyim.
Maalesef bazı insanlar hâlâ böyle bir şeye inanıyor.
Oysa, iç dünyamda siyasetten çok ama çok daha önemli şeyler var.
İkincisi; siyaseti sevmediğim ve pek de kafa yormadığım için, anlamıyorum da...
O yüzden, “işime geldiğinde iyi olan bir şeyi, işime gelmediğinde kötü” diye nitelemeyi de beceremiyorum.
Ergenekon davasında mağdur olan bir insan, eskiden çok kızdığım, bana çok kötülük etmiş biri olsa da, adaletsizliğe karşı öfkemi sansürleyemiyorum.
Bunları anlamadığım için de, siyaset yazmayı beceremiyorum.
Yine de yazmamamın asıl nedeni o değil.
Çocukluğumdan beri itiraz kültürü ile büyüdüm ve içimde, münafıklıkla muhaliflik çizgisi arasında serserilik yapan, haylaz ve afacan biri var.
Bugüne kadar onu alt edebilen tek insan rahmetli Turgut Özal oldu. Beni solcu muhaliflikten alıp, serbest piyasa ve hür düşünce yanlısı bir insana çevirdi.
Adım “Özköşk”e, “yalaka”ya, “dönek”e çıkarılmıştı, hiç umurumda değildi.
Çünkü “övmek” kadar, “yermek” hakkına da sonuna kadar sahiptim. İşte bu duyguyla, Özal’ın oğlunun Florida’daki evlerini haber yapabildim. Semra Hanım’ın İstanbul il başkanlığına çıkışını eleştirebildim; siyasi yasakların referandumla kaldırılmasının Türk demokrasisinin ayıbı olduğunu, bunu Meclis’te bizzat Özal’ın kaldırması gerektiğini savundum.
Ben bunları yazdım ve Turgut Bey bana küsmedi. Öldüğü güne kadar onu içimden geldiğince bol bol övdüm, bugün de aynı şeyi yapmaya devam ediyorum.
Bu ülkenin “zihniyet haritasını” değiştiren, hepimize, küresel bir dünyada yaşadığımız gerçeğini öğreten insandır.

Siyaset yazmak için, insanın “övme hakkına”, yapılan güzel işleri göğsünü gere gere övebileceği bir duyguya sahip olması gerekir. Yani övmeyi hak etmesi gerekir.
Bu duyguya sahip olduğum zaman ne yalakalık, ne döneklik, ne şuculuk ne buculuk...
Hiçbir etiket, aşağılayıcı sıfat umurumda bile olmaz.
Yapılan iyi işleri görünce; ülkemin dışarıda inanılmaz bir imaja sahip olduğuna tanık oldukça; ülkemi benzer ülkelerle karşılaştırma imkânına kavuştukça, içimdeki bu duygu bir esarete dönüşüyor.
“Ne hakkınız var benim elimden ülkemin başarılarını övme hakkımı almaya” diye haykırmak geliyor içimden.
Evet. Bugün özlediğim duygu işte bu özgürlük.
Göğsümü gere gere ülkemi ve bu başarılara imza atanları övme özgürlüğü.
“Yasak mı” diyeceksiniz? Değil elbet ama “övmeyi hak etmek” diye bir şey var.
O da ancak “muhalif olabilme” duygusuyla tamamlanıyor. O duyguyu sırf bunun için çok istiyorum.
Siyaset yazabilmek, kendi gözümde işte o zaman meşru bir duygu olabilecek...

Yanlış da anlamayın; hükümeti destekleyen yazarlara samimi olarak tek kelime etmiyorum.
İçlerinden gelen duyguyu yazmak sonuna kadar haklarıdır.
Benimki tamamen şahsi bir ruh hali. Kimseye dilekçe veriyor falan da değilim; tek muhatabım, şu veya bu nedenle yaratılmış bir iklim.
Bana bu duyguları veren ve Türkiye’ye hiç yakışmayan iklime iadesiz taahhütlü bir mektup yazıyorum.
Neticede vicdanım, yapılan güzel, hatta çok güzel işleri göremeyecek kadar körleşmedi.
Özlediğim tek şey; bu duyguyu azat edecek bir meşruiyet hissidir.

Bu ülkede Tarkan varsa

Eğer bu ülkenin bir Tarkan’ı varsa:
O Tarkan’ı Diyarbakır’da, Bon Jovi’nin İstanbul’da topladığının beş katı kalabalığı topluyorsa;
O muazzam genç enerjisi, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye bağırıyorsa;
Arkadaş, Türkiye diye bir ülke var demektir.
Eğer bu ülkenin bir “Grup Yorum’u varsa;
Bu Grup Yorum İstanbul’da’ U2’dan büyük bir kalabalığı topluyorsa;
Arkadaş Türkiye diye ülke var demektir.
Bu ülkenin bir İbrahim Tatlıses’i varsa;
Bu İbrahim Tatlıses’i saldırıya uğradığında ülkenin doğusu da batısı da; güneyi de kuzeyi de sağlığı için dua ediyorsa;
Arkadaş, Türkiye diye bir ülke vardır.
Kime mi diyorum;
Ankara’daki sizlere;
Diyarbakır’daki sizlere;
Bir de İmralı’daki sana...
Yazının devamı...

NAM MYOHO RENGE KYO

10 Temmuz 2011

Kritik bir karardı...
İkisinden birini tercih edecektim.
Bir tarafta Elton John konseri.
‘Good By Yellow Brick Road’, ‘Don’t Let The Sun Go Down On Me’, ‘Sacrifice’...
Hele hele o öldürücü ‘Sorry Seems To Be The Hardest Word’.
Kim bilir kaç yalnız gecede, kaç paylaşılmış kozada, tek başına veya iki kişilik harika bir koronun söylediği şarkılar...
Her şeyi kaybettiğimize, hayatın, kapılarını bize bir daha hiç açılmamak üzere kapattığına inandığımız günlerin fon müziği...

Yazının devamı...

Siyah çantanın sırrı

9 Temmuz 2011

İDDİAYA GÖRE: “Teknik takip” sonucu şöyle bir bilgiye ulaşılmış. Sivasspor maçından bir gün önce Aziz Yıldırım, Bülent İbrahim İşçen, Sivasspor Başkanı Mecnun Odyakmaz ve ikinci başkanı Mehmet Oflaz’ın Sivas Büyük Otel’de buluştuğu belirlendi. Sivasspor Yönetim Kurulu üyesi Faruk Taşseten 21.44 sıralarında otelden çıkarak aracından spor çanta getirdi. Taşseten gece yarısı çantayı arabasına geri götürdü.
“Polis’in teknik takibi” böyle.
* * *
Şimdi “o meşum” geceye ait başkalarının gözlemlerini aktarayım.
-  Habere göre; bu kişilerin “Sivas Büyük Otel’de buluştuğu” belirlenmiş.
Yani ortada gizli bir takip varmış gibi anlatılıyor.
Oysa; Sivas Büyük Otel, Fenerbahçe takımının ve yöneticilerinin kaldığı otel.

Yazının devamı...

Tam Miraç Kandili'ni kutlayacaktı ki

8 Temmuz 2011

Genç adam, kandilini kutlamak üzere, babasını ve amcalarını aramaya hazırlanırken, önüne Resmi Gazete konur.
Gazetede, “Muzır Kurulu” diye bilinen kurulun aldığı karar yer almaktadır.
“Harakiri” adlı bir dergi çıkarmaktadır ve Muzır Kurulu dergiyi 3 açıdan “suçlu” bulmuştur.
“Evlilik dışı ilişkiyi teşvik”, “Tembelliği teşvik” ve “Maceraperestliği teşvik.”
Gençleri bu 3 muzır şeyden korumak lazımdır ve karar alınmıştır.
Dergiyi çıkaran gencin adı Kutlukhan Perker’dir.
Ve o an çıkardığı dergiyi kapatma kararı alır.

Yazının devamı...