"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Onuncu yılda kim, neyi anacak

14 Aralık 2010

Ahmet Kaya’yı anma töreninin yanında çok, ama çok mütevazıydı.
Ama bu anma töreni, bundan 10 yıl sonraki anma törenlerinin ilk işaret fişeğiydi.
* * *
Acaba bundan 10 yıl sonra kimler, kimleri anmak için hangi toplantıları yapacak?
Şöyle küçük bir liste çıkardım.
-  Eminim bundan 10 yıl sonra Kuddusi Okkır bir törenle anılacak.
Mezarın içine inip babasını kucağında toprağa veren o çocuğun bakışlarını hiç unutmadım.

Yazının devamı...

Kim, ne kadar seyredildi

12 Aralık 2010
Geçen cuma sabahı TRT’de “Şehirler ve Gölgeler” adlı çok güzel bir program izledim.
Programı sunan Zeynep Oral’a da teşekkür ederim.
Kopenhag şehrini olağanüstü bir güzellikle anlattı.
Sabah Andersen’in masallarındaki çocuk dünyasının harika güzel mahmurluğu ile güne başladım.
Hemen Justin Bieber’in “Baby” adlı şarkısını dinledim.
* * *
Justin Bieber’in, bu büyüleyici çocuk sesi hep böyle mi kalacak acaba diye düşündüm.
Yoksa onu da hüzünlü bir kastrato istikbali mi bekliyor?
YouTube’a baktım.
“Baby” şarkısının videosu, müzik tarihinin en büyük “View’unu almış.
402 milyon kere seyredilmiş...
Nedir 11 yaşındaki torunumu da, 63 yaşındaki beni de çeken bu hünsa sesin sırrı.
Bana “masumiyet çağının” son konseri gibi geliyor.
İşte bu merakla, YouTube’da dünyanın neleri dinlediğine bakıyorum.
Demek ki 1 numara, “masumiyet” ve “çocukluğa” gitmiş.
Ya 2 numara?
Masumiyet 2 numarada bitiyor.
Orada Lady Gaga’nın “Bad Romance”ı var.
314 milyon kere görüntülenmiş.
Arkasından Shakira geliyor.
“Waka waka” 250 milyon kere seyredilmiş.
Onları “Bad boys”, kötü çocuklar takip ediyor.
Hip hop’çılar yani.
Eminem’in Rihanna ile birlikte söylediği “Love the way you lie” 227 milyon, “Not Afraid”i 162 milyon kere görüntülenmiş.
“50 Cent”in, “In da club” şarkısı 50 milyon, “Jay Z”nin “Empire state of mind”ı 71 milyon, “Run this town”ı 46 milyon kere seyredilmiş.
Michael Jackson’ın “Thriller”ı 45, Ay yürüyüşünü ilk defa yaptığı “Billy Jean”ı ise 4 milyon görüntü almış.
Hard rock’çılara da bir rakam vereyim.
Metallica’nın “Enter sandman”ı 34.2 milyon defa seyredilmiş.
Oradan gençlik efsanelerime geçiyorum.
Pink Floyd’un “Wish you were here”i 45 , “Another brick in the wall”ı 18, “Shine on you crazy diamond”u 18 milyon kere seyredilmiş.
* * *
Rolling Stones beni şaşırtıyor.
En fazla seyredilen videosu “Angie”, 7.7 milyon kere görüntülenmiş. Hayatım boyunca beni takip eden o çılgın şarkı, “Satisfaction” ise sadece 1.6 milyon kerede kalmış.
Elvis Presley’in “Jailhouse rock”ı 21.8, “Love me tender”ı 15.8 milyon görüntü almış.
U2’nun en çok izlenen videosu “With or without you”nun performansı 19 milyon.
Arkasından 10.7 milyon görüntü ile “Sunday bloody Sunday” geliyor.
En sevdiklerimden biri B. B. King’in “Stand by me” adlı şarkısı.
Rob Rainer’ın aynı ismi taşıyan olağanüstü filminin görüntülerinden yapılan klip 10.5 milyon görüntü almış.
Efsane “Besame mucho”ya gelince.
Andrea Bocelli’nin söylediği video 7.5, Cesare Evora’nınki ise 2.9 milyon kere seyredilmiş.
Türklere gelince...
Rekor 11 milyon görüntülenme ile Tarkan’ın “Kiss Kiss” (Yakalarsam) videosunda. “Kuzu Kuzu” ise 5.5 milyon kere görüntülenmiş.
Onu Eurovision’da derece alan şarkıcılarımız izliyor.
Bir numarada Hadise’nin “Düm Tek Tek”i var. Üç ayrı videonun toplamı 10 milyonu geçiyor.
Çok ilginçtir Manga’nın Eurovision şarkısı Sertab Erener’in birinci olan şarkısından daha çok seyredilmiş.
Manga’nınki 4.1, Erener’inki 3.1 milyon kere görüntülenmiş.
İbrahim Tatlıses’in en çok görüntülenen klibi “Bebeğim” 3.5, onu izleyen “Ağlıyorum Kahrımdan” ve “Fırat” 3.4 milyon kere seyredilmiş.
Ahmet Kaya’nın “Ağladıkça” adlı videosu ise 2 ayrı klipte toplam 4.8 milyon kere görüntülenmiş.
Zülfü Livaneli’nin “Leylim Ley” adlı konser videosu 285 bin görüntü almış.
Aynı şarkıyı İbrahim Tatlıses’in sesi ve görüntüsünden veren klip ise 2.2 milyon kere seyredilmiş.
Orhan Gencebay’ın “Vazgeç Gönlüm”ün aldığı görüntü sayısı ise 2 milyon.
Rakamlar gösteriyor ki, artık müziği sadece dinlemiyoruz, aynı zamanda seyrediyoruz...
Yazının devamı...

Yumurta topuk

11 Aralık 2010
Mesela bana sorsanız:

“Yumurta nedir?”

Benim aklıma Mülkiye’nin “Büyük amfisi” gelmez.

“Yumurta topuk” gelir.

İstanbul’un Kasımpaşa’sının, İzmir’in Eşrefpaşa’sının delikanlılarını görürüm. İspanyol paça pantolon altındaki yüksek yumurta gibi topuklu ayakkabıları giyen delikanlıları düşünürüm.

Sapına kadar delikanlıdırlar.

Huysuzdurlar, durup dururken omuz atarlar.

Müesses nizamı iplemezler.

Yumurta topuğun bir raconu, adabı, ahlakı vardır; bünyeye zarar verecek şeylere asla tamah etmezler.

Yani benim kafamda patlayan yumurta başka bir şeydir.

Kafaya atılır; ıskalanır; maazallah insanın tam vicdanına isabet eder.

Çok acıtır...

En çok da Kasımpaşalılarla Eşrefpaşalıların canını acıtır.

Çünkü onlar “yumurta” denince, hemen “yumurta topuk” anlarlar.

Bir duruş, faça, bünye, karizma...

Çünkü; yumurta, yumurta topuğun raconunu fena halde bozar.

Mostrayı hacamat eder.

O yüzden kenar mahalle delikanlıları mermiden korkmaz, yumurtadan korkarlar.

Vicdanlarında yumurta patladığında, gönüllerinde o şarkı patlar:

“Sana sevdanın yolları, bana yumurtalar...”

Diyorum ya; yumurta feci halde siyasi bir şeydir, beni aşar, sizi de aşar, onu da...

Ama bir şeyi daha unutmayın.

Hepimiz aynı yumurta sepetindeyiz.

* * *

Genel yayın yönetmenliğinden ayrıldıktan sonra 17 üniversitede, ağzına kadar dolu salonlarda konuşmalar yaptım.

Bana, “Sakın gitme, yumurta atarlar” dediler.

“Atsınlar” dedim.

Karşıma öfkeli gençler çıktı. Yüzüme “Sermayenin uşağı”, “Emperyalizmin ajanı” şunun köpeği, bunun maymunu diye haykırdılar.

Yarabbi şükür demedim, ne yaptım biliyor musunuz?

Ben de sloganları onlarla birlikte alkışladım.

Bir de şunu söyledim:

“Bir gün siz de benim gibi böyle büyük kurumların başında görev yaparsanız, sonra üniversitelerdeki öğrencilerin karşısına çıkınca size de böyle şeyler söylerlerse bana söz verin: Siz de benim gibi yapıp alkışlayacaksınız” dedim.

* * *

Müesses nizamın yeni muktedirleri, size sesleniyorum.

Siz de aynısı yapın...

Onlar “yumurta topuk” yaşındalar.

Onlar Eşrefpaşa’dan, Kasımpaşa’dan gelen çocuklar.

Zamanında siz de öyleydiniz.

Sizin de yumurta topuklu ayakkabılarınız vardı, huysuzdunuz. Durup dururken “müesses nizama” çakardınız, durup dururken omuz atardınız.

Her gün ona buna görünmeyen yumurtalar atardınız.

Şimdi onlar görünen yumurtalar attılar diye kızmayın.

Ha hayali yumurta, ha sahici...

Öfke aynı öfkeyse, aradan 30 yıl, 40 yıl, yarım asır geçmiş ne fark eder...

Bu kadar mı yaşlandınız? Bu kadar mı balkona kaçan topu kesecek kadar katılaştınız...

Bırakın atsınlar.

Onların yumurtası varsa, sizin de şemsiyelerinizi açacak adamlarınız var.

Bırakın bin yumurta atılsın, bin şemsiye açılsın...

* * *

Bir zamanlar bizler “müesses nizama” ifrit olurduk, şimdi onlar kızıyor.

Kader...

“Müesses nizam” olmanın keyfi de var, bedeli de...

Bir gün herkes müesses nizam olmanın ıstırabını tadacak.

Kasımpaşalılar da tadacak, Eşrefpaşalılar da...
Yazının devamı...

Yeni bomba: Çakaleaks sızıntıları

10 Aralık 2010

Lütfen sinirlenmeyin, sakin olun.
Benim gibi yapın, derin bir nefes alın, “La havle” çekin, “Fesuphanallah” deyin ve aşağıda yazacağım sizinle ilgili iddiayı sabırla okuyun.
Konu, geçen yıl Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarının serbest bırakılması ile ilgili.
“1977 Taksim katliamından tam 33 yıl sonra 1 Mayıs kutlamalarına tekrar izin verilmesinin şerefi her ne kadar Tayyip Erdoğan’a ait de olsa, acaba bu tamamen onun ve kadrosunun aldığı bir siyasi karar mıdır, yoksa arkasında birtakım Yahudi mihrakların da teşviki mevcut mudur?”
Şimdi sıkı durun ve arkasını daha da dikkatle okuyun:
“Ben Allah’a inanırım; büyü ve hurafelere falan da inanmam, ancak bazı ‘büyülü’ rakamların kimilerince mühim olduğunu da bilirim. Şu yüzden söyleme ihtiyacı duyuyorum ki, Hazreti İsa, Hıristiyan kaynaklarına göre 33 yaşında çarmıha gerilmiştir. Şimdi, hem de tam 33 sene sonra böyle bir karar alınınca, bazı istifhamlar tedai etmiyor değil.”
İddia sahibini merak ettiniz mi?

Yazının devamı...

‘Tırkiye ya Tirkane’

9 Aralık 2010
İlk bakışta, öyle fazla esprisi olmayan bir desen gibi görünüyordu.
Ama hemen alttaki, “Türkiye Türklerindir” yazısında müthiş ve ince bir zekâ parıldıyordu.
Ali Cabbar “Türkiye Türklerindir” yazısını Kürtçe yazmıştı.
“Tırkiye ya Tirkane...”
Bu deseni ilk defa yayınlıyorum ve aşağıdaki yazıyı bu duygularımla yazıyorum.
* * *
Aslında bu yazı Abdullah Öcalan’a açık bir mektuptur.
Çünkü, ister Kürt, ister Türk olsun, onu dışlayan bir çözümün imkânsız değil ama çok zor olduğunu düşünüyorum.
Kim ne derse desin Türkiye’deki Kürt hareketinin “spritüel lideri” odur.
Çözümün “kurucu babası” da o olacaktır.
Geçen yıl bir yazımda “İmralı’ya gidip, Abdullah Öcalan’la bir mülakat yapmak istediğimi” yazmıştım.
Logosunda “Türkiye Türklerindir” yazan, Türkiye’nin en etkili gazetesinin 20 yıldır yöneticisiydim ve yapacağım mülakat çözüme katkıda bulunabilir diye düşünüyordum.../images/100/0x0/55eb5249f018fbb8f8b9c0ac
Bu isteğimi Ankara’da çeşitli yerlere de ilettim.
Hatta, şu mesajı verdim:
“Bırakın ben mülakatı yapayım. Bakalım, çözüme yarayacak bir şey değilse yayınlamayız.”
Çok iyi biliyorum ki, bunlar bir gazetecinin söyleyeceği şeyler değildir.
Ama bu arzumun, gazeteciliği aşan bir amacı da vardı.
Kürt sorununun çözümüne samimi olarak katkıda bulunmak istiyordum.
* * *
Bu isteğimi Genelkurmay’a ilettim.
Cevap bile vermediler.
Bir toplantıda üst düzey bir askeri yetkiliye sordum.
“Bu bizim işimiz değil, Adalet Bakanı’na başvurun” dedi.
Dönemin Adalet Bakanı gerçekten ilgilendi.
Bir telefon konuşmamızda, “Sizin mülakat yapmanız meselesini devletin bütün birimlerinde ciddi olarak tartışıyoruz” dedi.
Oradan da cevap çıkmadı.
İmralı’ya gitme umudumu kaybettim.
O nedenle kafamdaki soruları Öcalan’a buradan sormak istiyorum.
Belki avukatları aracılığıyla kamuoyuna bu soruların cevaplarını verebilir.
Tek arzum, “Böyle soru mu olur” demeden açıklıkla, samimiyetle cevap vermesi.
* * *
-  “Demokratik özerklik” kavramından ne anlıyorsunuz? Eyalet mi? Özerk bölge mi? Yoksa “üniter devlet” içinde kalan bir şey mi?
-  Şunlardan hangileri bu tarife giriyor:
a. Türk bayrağı yanında bölgesel bayrak.
b. Bölgenin özel marşı.
c. Yerel parlamento.
d. Ayrı güvenlik birimi.
e. Anadilde eğitim.
-  Kendinizi ne olarak hissediyorsunuz:
a. Kürt.
b. Türk.
c. Yarı Türk, yarı Kürt.
d. Sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı.
-  Geçmişte yaptığınız veya PKK tarafından yapılan hangi eylemlerden pişmanlık duydunuz?
-  Kendinizi hangi dilde daha iyi anlatıyorsunuz? Türkçe mi, Kürtçe mi? Hayatınızın geri kalanını hangi dilde yaşamak istersiniz?
-  Hangi tür müzik dinlersiniz? Sevdiğiniz şarkıcılar kimdir?
-  En sevdiğiniz yazarlar kimlerdir?
-  Türk basınında kimleri yakından izliyorsunuz?
-  Bugüne kadar hangi Türk siyasetçisini, çözüme en yatkın insan olarak gördünüz?
-  Hayatınız normale girse ilk tatilinizde nereye giderdiniz?
-  Silahlı saldırıları siz başlattınız. Niye kesin bir emirle silahlı mücadeleyi durdurmuyorsunuz? Bu karar samimi bir çözümü kolaylaştırmaz mı?
-  Türklerle Kürtlerin bir arada yaşayabileceklerine samimi olarak inanıyor musunuz?
-  Cezaevinden çıksanız yakasına yapışacağınız Kürt siyasetçisi var mı?
-  Kürt sorunu çözülse, kalıcı bir barış sağlansa, emekliliğinizi nerede geçirmek isterdiniz? Diyarbakır’da mı, yoksa Batı’da bir şehirde veya kasabada mı?
-  Şu an kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Kazanmış biri mi, yoksa kaybetmiş biri mi?
-  11 yıldır en özlediğiniz şey nedir?
-  Cezaevinden çıksanız, Mülkiye yıllarından hangi arkadaşlarınızı görmek isterdiniz?
-  Osman Baydemir’i gerçekten tehdit ettiniz mi? Bu yanlış olmadı mı?
-  Demirel, “Ancak barış yapmayı bilenler savaşmalı” diyordu. Savaşı başlatmak mı daha cesurca bir iş, yoksa barış için silahları bırakma kararını almak mı? Silah bıraktırmaya cesaretiniz yok mu? Varsa bu gücünüzü niye hemen bugün kullanıp tarihi bir adım atmıyorsunuz?
-  Bize, ezberimizi bozacak bir şey söyleyin. Öyle bir şey deyin ki, hepimiz samimiyetinize inanalım.
* * *
Bu soruları aptalca, çocukça, cahilce, manasız bulabilirsiniz.
“Bebek katiline bunlar sorulur mu” da diyebilirsiniz.
Ben laflara, siyasi pozlara, duruşlara değil, insana bakıyorum.
Çünkü her maskenin arkasında bir insan var.
Çünkü gerçek çözümün, insan dediğimiz varlığın güçlü yanları kadar, zaaflarında, eğer kalmışsa insanca yanlarında bulunabileceğine inanıyorum.
Seslenmek istediğim yer orasıdır.
Yazının devamı...

‘Müesses Nizam'ın aile fotoğrafı

8 Aralık 2010

Londra’da çekilmiş.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e verilecek ödül için Londra’ya giden gazetecileri gösteren bir fotoğraftı.
Yalçın Küçük’ün kitaplarında hep rastlarsınız.
Bir ölüm ilanı, bir magazin dergisinden kesilmiş kupür, bir toplantı haberi.
Onun ana kaynağı resim altlarıdır.
İsimlere bakar, oradan çıkıp çok eğlenceli ilişkiler kurar.
Ben de o fotoğrafa bakarken, aklıma üç kelime yapıştı:

Yazının devamı...

Ömer Seyfettin görseydi

7 Aralık 2010

Oradan bakınca “şeyler” farklı görünüyor.
İtirazım var, yüksek sesle haykırmak, bağırmak çağırmak istiyorum.
* * *
Mesela şu İsrail’e yardım uçakları meselesi.
İçimdeki insan bağırıyor:
“Yahu bunu şart şurt koşmadan, sadece İslam’a değil, sadece insanlığa bağlayarak göndermenin yolu yok mu?”
Ömer Seyfettin’le büyümüş, “Al diyetini ver şahsiyetimi” meseliyle büyümüş biz Türklere yakışıyor mu sözler.

Yazının devamı...

Hasta arkadaşın sevgilisini ayartmak

5 Aralık 2010

Yanımda Philips marka kasetli bir teyp vardı.
Düğmesine bastım.
Sonra uyuyup kalmışım.
Sabah uyandığımda, hayal meyal bir şeyler hatırlıyordum.
Yatağın kenarındaki teybin düğmesine bastım.
Başta çok kısa bir melodi:
Dınn dınnn dıdı dıdıdı dıdı dınnn.

Yazının devamı...