"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

İsyankar bir çocuğun evrak-ı metrukesi

4 Şubat 2012

Rolling Stones’un “Little red rooster” şarkısı bugün bile playlist’imin ilk 10’unda kalacak şekilde aynı yıl kanıma girmişti.

Saçlarımı uzatmış, önlerini Paul McCartney’inki gibi kestirmiştim.

Siyah dik kazak, paçası hafif geniş siyah pantolon giymiştim.

Ayağımda, İzmir yapımı, kenarları fermuarlı taklit bir Beatles botu vardı.

Yazının devamı...

Yoksa ben ölüyor muyum

3 Şubat 2012
Yıllar boyunca, evinde ölümü bekleyen hastalarla ilgilenmiş.

Emekli olduktan sonra, ölüm döşeğindeki insanlarla yaptığı sohbetleri anlatan bir kitap yayınlamış.

1 Şubat günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan habere göre, Bronnie Ware bu hastalara, hayatlarında yapmadıkları için nelerden dolayı pişman olduklarını sormuş.

Ortaya hepimiz için ilginç bir test çıkmış.

Ölmekte olan insanların pişmanlıklarını 5 maddede toplamış:

ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ İNSAN DİYOR Kİ
“Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürdürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı.”

KENDİME BAKIYORUM
Hayatım boyunca, tam da bunu yapmışım. Başkalarının dediğine değil, kendi kafama göre takılmışım. Hayallerimin peşinde koşmuşum.

ÖLMEKTE OLAN İNSAN DİYOR Kİ
“Keşke bu kadar çalışmasaydım.”

KENDİME BAKIYORUM
Ben kendimi tembel buluyorum, ama başkaları çok çalışıyorsun diyor. Bir tek Aydın Doğan, yıllarca önce Antalya’da, “Sen çalışmayı pek sevmiyorsun” demişti. Söylediği doğruydu.

ÖLMEKTE OLAN İNSAN DİYOR Kİ
“Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı.”

KENDİME BAKIYORUM
İşte bu tam bana uyuyor. Hayatımın her döneminde duygularımı hiç sansürlemeden dile getirmişim.
Ama maliyeti var. Hem de çok ağır.

ÖLMEKTE OLAN İNSAN DİYOR Kİ
“Keşke arkadaşlarımla ilişkilerimi sürdürseydim.”

KENDİME BAKIYORUM
Ben de “Keşke” diyorum. Ama öyle bir meslek yapıyorum ki; insanda ne yıkmadık dostluk, ne enkaza çevirmediği arkadaşlık bırakmış.

ÖLMEKTE OLAN İNSAN DİYOR Kİ
“Keşke kendime daha mutlu olmak için izin verseydim.”

KENDİME BAKIYORUM
Hayatıma ait bilançoların kimi iflas, kimi eksi yazmış. Ama “mutluluk” derseniz, işte o hep pozitifte.
Ne demiştim:
“That was a good life...”
Harika bir hayattı. Çocukluğum harika başladı, gençliğim harika geçti.
Olgunluğum nasıldı diye sorarsanız, cevap veremeyeceğim. Çünkü hiç olgunlaşamadım.
İçinde bulunduğum yaşı sorarsanız, Güneri Cıvaoğlu kızdığı için söylemiyorum, ama onun için de “Harikulade” diyebilirim.

NETİCE
Ecel kapımı çalmadan önce, içimdeki şeylerin çoğunu yapmışım.

SON SÖZ
Allah’ıma şükürler olsun... Henüz ölmemişim, ama güzel yaşamışım...

SON 4 YILDA NELER ÖĞRENDİM

- Askerlerin süngüsü indirilip, kışlalarına geri sokulunca, geriye kalan rejimin adı ille de “demokrasi” olmayabiliyormuş.

- Referandum yapıp, yargıya çekidüzen verme girişimi, ille de hukuk devletine çıkmayabiliyormuş.

- “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” baskıcı rejimi simgeliyormuş; meğer aynı işi aynı fecilikte yapan “Özel Yetkili Mahkemeler” ileri demokrasinin simgesiymiş.

- Bir zamanlar baskılardan zarar gören siyasiler, kendileri iktidara gelince, “Sıra bizde” deyip kendileri daha baskıcı olabiliyormuş.

- “Demokrasisi arızalı ülkelerde ekonomi de iyi gitmez” tezi meğer bir hurafeymiş.

- “İleri demokrasilerde” gazetecilerin muhbirlik yapması, meslektaş evi işaretlemesi, gammazcı olması normal bir gazetecilik faaliyetiymiş.

- “Otoriter demokrasilerin” adı, “ileri demokrasi” olarak da tescil edilebilirmiş.

- Gazeteciler meğer üçe ayrılıyormuş: “İçerde yatanlar”, “Dışarıda yatanlar” ve “Serbest meslek sahipleri”.

- Cezaevinde şike yapan bir tek futbolcu bulunmadığı halde, maçlarda pekala şike yapılabiliyormuş.

- “Atatürkçü nesil” yetiştirmek diktatörlük, “Dindar nesil” yetiştirmek demokratlıkmış.

- Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan sisteme geçiş süresi tanımak diktatörlük; “Arap Baharı”ndan sonra hâlâ aynı telden çalan rejimlere 20 yıl geçiş süresi tanımak demokratlıkmış.

Anlayacağınız “Çıkmışız açık alınla, 4 yılda her ileri demokrasi dersinden”...
Yazının devamı...

Haremime giren kadınlar

2 Şubat 2012

İnsan bu haliyle uçkur çözebilir mi...

Kapıdan çıkarken fark ettim ki, saçlarım hâlâ nemli.

Tansu’ya, “Bana bir şapka ver” dedim. Kastettiğim şey, Davos’ta kullandığım, aynaya baktığımda kendimi “cool” hissettiğim yün bir bone.

Hani Brad Pitt’in filan taktığı cinsten.

Yazının devamı...

O değişmediğine göre kim değişti

1 Şubat 2012
Bir bakarsın, onun malıdır, bir bakarsın başkasının.

Mesela şu meşhur “Ben dememiş miydim” sözü.

Söyleyene öyle bir haz verir ki; o kavramın hafifmeşrepliğini bile fark etmezsiniz.

Oysa “Ben dememiş miydim”, tatlı bir intikamın cümlelere dökülmüş halidir.

“Kardeşim, sen ne demiştin de o oldu” sorusu, o haz nebulası içinde karadeliğe düşmüş meteor gibi kaybolur.

Mehmet Altan’ın Star gazetesinde işine son verilmesinden sonra yazılanlara bakıyorum.

Hükümete karşı kesimde “Ben dememiş miydim” rüzgârı esiyor.

Hükümetin çizgisine kayıtsız şartsız bağlı kesimde ise sessiz bir mahcupluk gözleniyor.

Mehmet Altan’a eleştiri yok, ama destek de yok.

Hükümete karşı kesimin bir başka tarafında ise, “Yeni mi anladın kardeşim” uğultusu kulakları sağır ediyor.

Bu rüzgâr öylesine büyük bir fırtınaya çevrildi ki; neredeyse, onun işine son veren Star gazetesi değil, Mehmet Altan’ın kendisi suçlu ilan edilecek.

Mehmet Altan’ı 1980’li yılların ikinci yarısından beri tanıyorum.

İkimiz de sol görüşten gelmiştik.

İkimiz de Özal’ın vizyonunu, onun topluma getirdiği yenilikleri, yaptığı değişimleri destekliyorduk.

Özal, Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunu yaptığında, ikimiz de çok heyecanlanmıştık.

İkimiz de Türk Parasını Koruma Kanunu’nun değiştirilmesini desteklemiştik.

İkimiz de “İkinci Cumhuriyet” lafını çok sevmiştik.

Sonra araya yıllar girdi, bazı konularda farklı düşünmeye başladık.

1980’li yıllarda benim “Elveda Başkaldırı” ve “Stalin Baroku” kitaplarımı beğenen Mehmet Altan, 2000’li yıllarda beni ve Hürriyet’i çok ağır eleştiren yazılar yazdı.Halen bazı konularda aynı, bazı konularda çok farklı düşünüyoruz.

ŞİMDİ YOLLARIMIZ AYRI AMA O HİÇ DEĞİŞMEDİ

Bunca yıl, Mehmet Altan’ı düzenli okuyan, kitaplarını, konuşmalarını takip eden bir yazar olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.

“Mehmet Altan’a, “Şimdi mi anladın” sorusunu sorarak parmak sallayanlar, haklı değil.

Tanıdığım Mehmet Altan hiç değişmedi. 1980’li yıllardan beri yazdıklarını yazmaya devam ediyor.

Mehmet Altan her dönemde cesur bir yazar oldu.

Mehmet Altan, hiçbir zaman, dinsel, sol veya başka bir cemaatin üyesi olmadı.

Altan ailesinin bütün fertleri, egoları gelişmiş, bireysellikleri sivrilmiş şahsiyetli yazarlar oldular.

O nedenle, Mehmet Altan’ı, söylediklerinden dolayı, “Şimdi mi aklın başına geldi” diye suçlamaya kimsenin hakkı yok.

Onun aklı şimdi başına gelmedi, çünkü her zaman yerindeydi...

Fikirlerini beğenmeyebilir, karşı çıkabilirsiniz.

Ama bu gerçeği de görmezden gelemezsiniz.

Tabii şu soruyu da sorabilirsiniz.

Mehmet Altan değişmediğine göre, değişen ne veya kim?

Arkadaş ben, ne Mehmet Altan ne de Paul Auster kadar cesur yüreğim...

Sakın bana cevabını falan söylemeye kalkmayın, telefonlarım dinleniyor.

Kâbe’nin etrafında tek boynuzlu atlar mı dolaşırdı

Beykoz Konakları, kar altında güzel bir İsviçre kasabasına benziyor.

Kar; ağır gribin hafifçe şımarttığı bedenime ve ruhuma, müsekkin gibi geliyor.

Bol bol okuyorum ve keşfe çıkıyorum.

LONDRA’DA HAC SERGİSİ British Museum’da çok güzel bir “Hac” sergisi açıldı.

Tam adı şöyle: “Hac: İs-lam’ın yüreğine bir seyahat”

Sergi 15 Nisan’a kadar açık kalacak.

Financial Times gazetesinin geçen hafta sonu baskısında bu sergiyi anlatan güzel bir yazı yayınlandı.

KÂBE’YE GİREN İLK GAYRİMÜSLİM Bu yazıdan öğreniyorum ki, Kâbe’ye giren gayrimüslimler de varmış.

İlk girenlerden biri, Ludovico Varthema isimli, 16’ncı yüzyıl başlarında yaşamış bir İtalyan aristokratmış.

HAZRETİ MUHAMMED’İN NAAŞI Hıristiyanlar o zamana kadar Hazreti Muhammed’in naaşının Kâbe’de asılı olduğunu ve Kâbe’nin etrafında tek boynuzlu atların dolaştığına inanırlarmış.

İtalyan aristokrat bu efsaneleri yıkarak, doğrusunu anlatmış.

HACI SAYISI 3 MİLYONA ULAŞIYOR Bu yazıya göre hacca giden Müslüman sayısı önümüzdeki 5 yıl içinde 3 milyon kişiye ulaşacakmış.

1895’TE ÖLÜ SAYISI 1895 yılında hacca giden Müslüman sayısı sadece 90 binmiş. O yıl kolera salgını yüzünden 90 bin hacının 15 bini Mekke’de ölmüş.

İLK TURİZM ŞİRKETİ Hacca insan götüren ilk turizm şirketi Thomas Cook olmuş. Onu Hint hükümeti tayin etmiş.

EN FAZLA PARÇA VEREN KİŞİ Müzedeki “Hac” sergisine en fazla katkıda bulunan kişi, Nasır David Halili isimli bir koleksiyoncuymuş. Sergiye 45 parça eser veren Halili, İran doğumlu bir Yahudi.

YİNE AYNI SORU Bu sergiye gösterilen ilgi, beni bir kere daha aynı soruyu sormaya götürdü:

“Kâbe niye Hıristiyanların ziyaretine de açılmaz.”

Sakın İslam’a çok karşı bir şey söylediğimi sanmayın.

Bu soruyu geçen yıl bir kere daha sormuştum ve Yeni Asya gazetesinde bir İslam bilimcisi, “Mümkündür” diye bir yazı yazmıştı.
Yazının devamı...

Uğur Mumcu'yu kim öldürttü?

31 Ocak 2012

Mesela Nazlı Ilıcak...
Öteki Tercüman yazarları.
Mesela Ahmet Kabaklı, Ergun Göze...
Her biri Uğur Mumcu hakkında yüzlerce çok ağır yazı yazdı.
Ne komünistliğini, ne şusunu ne busunu bıraktı.
Sizce Türk basın tarihinin en büyük cinayetinin “azmettiricisi” bu isimler olabilir mi...
* * *

Yazının devamı...

Hayatımın en büyük sürprizi

28 Ocak 2012

Size ayrıntıları ile anlatacağım.

Ama önce işin şu “ciddi gazetecilik” yanını aradan çıkaralım da, yeminli düşman arkadaşlara yeni bir fırsat vermeyelim.

Davos’la ilgili haberleri televizyonlardan, gazetelerden izliyorsunuz.

Ben size kulislerdeki fısıltıları, açık kapalı konuşulanları aktarmaya devam edeyim.

Yazının devamı...

Müjde yeni Lenin'i buldum

27 Ocak 2012

Gençliğimde yapamadığım şeyi, bu yıl Davos’ta yapacak ve Allah’ın izniyle kapitalizmi gömecektim.

Böylece, hâlâ sosyalist ideallere sıkı sıkı bağlı Tansu’ya da caka yapacaktım.
DAVOS’TA HAYALET KIZIL SÜVARİLER
Şans işte, olmadı.

Allah’ın belası bir grip beni yatağa gömdü.

Yazının devamı...

Kapitalizmi gömmeye gidiyorum

26 Ocak 2012
Davos, her konuyu abartarak konuşur.
Geçen yıl ekonomik krizi konuşmuştuk.
Dünya batıyor sanmıştım.
Bu yıl ise “Kapitalizmi gömmeye” gidiyoruz.
Bakalım 40 yıl önce, sosyalist bir genç olarak başaramadığım işi, bu yıl 60 yaşını geçmiş bir gazeteci olarak başarabilecek miyim.
Neyse, bol bol ciddi konu konuşacağız.
O nedenle son günümü, light (hafif) bir konuya ayırıyorum.

EN SEVDİĞİM ŞARKICILARDAN BİRİ HEMEN ÖNÜMDE

Günün konusu şu:
“Oğlunuzun nişanlısı ile evlenir misiniz?”
Ama önce, Cenevre’de geçen hafta saat fuarındaki konserle başlamalıyım.
O an hissettiklerimi size mutlaka anlatmam gerek.
Benim kafam çok karıştı, gelin birlikte kafa yoralım.
Sahne şöyleydi:
Bir metre ötemde en sevdiğim şarkıcılardan biri söylüyor.
Onunla aramızda garip bir elektrik var.

MEHMET YILMAZ KRAVATIMI GÖRÜNCE BANA NE DEDİ

Yöneticilik yaptığım son 6 yıl kravat takmamaya gayret ettim.
Sıkılmıştım.
Ama ayrıldıktan sonra bana bir haller oldu.
Kravat takmayı sevmeye başladım.
Şimdi en freak davetlere bile kravatla gidiyorum.
Mehmet Yılmaz, Hürriyet Pazar ekibinin yılbaşı davetinde bana takıldı.
“Ne o kıyafet balosuna gelmiş gibisin” dedi.
Bryan Ferry de benim gibi.
Konserlere hep takım elbise ve kravatla çıkıyor.
Cenevre saat fuarında IWC gecesinde verdiği konserde, sahnenin en önünde ayaktayım.
Bryan Ferry, yarım metre ötemde söylüyor.
“Slave to love”ın benimle tam senkron ritmi sahnedeki enerjiyi bana geçiriyor.
Hep genç insanlarla çalışıyor.

KADIN 50’Lİ YAŞINDA GÜZELSE ALTMIŞLIK ERKEK NE OLUR

Gitaristi, sanki 18 yaşında bir çocuk. Ama elektrogitarın en klasiklerinden biri sayılan Les Paul var elinde.
Gençlik ve klasisizm son zamanlarda üzerime iyice çullanan melankoliyi alıp beni hafifletiyor.
Düşünüyorum, sahnedeki adam 66 yaşında. Yani benden 2 yaş büyük.
Ve bu adamda hayat var arkadaş.
Cool duruş var. Kadınları hâlâ etkileyen bir duruş var.
“Demek ki” diyorum, “Kadınlar 40’lı 50’li yaşlarında çok güzel olabiliyorlarsa, erkekler de ileri yaşlarda çekici olabilirmiş.”
Demek ki bizim kuşakta hâlâ iş var.
G G G
Kendi kendime bunu söylerken, o malûm konu aklıma geliyor.
Adam bu ayın başında evlendi.
İnsan o yaşta yeniden evlenebilir mi?
Evlenebilir elbette.
Ama mesele bu değil; asıl mesele başka.
Hadi şimdi yan tarafa geçelim.

ALTMIŞLIK ARKADAŞ! OĞLUNUN NİŞANLISI İLE EVLENİR MİSİN

BRYAN Ferry 4 Ocak günü Amanda Sheppard isimli bir kadınla evlendi.
Ferry 66 yaşında. Karısı ise 30.
Buraya kadar anormal bir şey yok.
Böyle bir haber, benim gibi 60 yaşını geçmiş erkeklere moral destek vermekten başka bir şey ifade etmez.
Ama olayın bir başka boyutu var.
Ferry’nin evlendiği kadın, oğlunun eski sevgilisi.
Beş yıl boyunca birlikte olmuşlar, hatta nişanlanmışlar.
Haber, bu ayrıntı ile başka bir boyuta geçiyor.

* * *

Altmışlı yaşlarında bir erkek, 30’lu yaşlarında bir kadınla evlenebilir mi?
Niye olmasın..
Ama oğlunun eski nişanlısı ile?
İşte orada durum değişiyor.
Büyük konuşmayayım ama ben ikisini de yapamam.
Tabii burada sadece evlenen babanın ne hissedeceği önemli değil.
Belki de daha önemlisi, oğlunun ne hissedeceği.
Düğün fotoğraflarına baktım.
Oğlu da orada. Ama yüz ifadesinden bir şey çıkaramadım.
Sanki biraz mahsun gibi duruyordu.

* * *

Acaba psikologlar böyle bir durumu nasıl değerlendirirler?
Bir Fransız dergisinde şöyle ilginç bir analiz okudum.
Bryan Ferry’nin oğlunun ismi ‘Isaac’mış.
Yani İshak...
İshak, Hazreti İbrahim’in oğlu.
Eline bıçağı alıp Allah’a kurban etmek istediği çocuk.
Dergi, bu düğünü anlatırken şu soruyu soruyor:
“Acaba babalar çocuklarını hep kurban edilecek varlıklar olarak mı görürler?”
Bunu anlattığım bir arkadaşım, “Biraz zorlama yorum” dedi.
Zorlama da olsa, şu gerçeği ortadan kaldırmıyor.
Çocuklar için, güçlü babaların gölgesinde yaşamak kolay bir şey değil.
Yazının devamı...