"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Yeni statükocular çöplüğe gidiyor

4 Eylül 2010
Referandum tantanasından içiniz fena halde kararmış vaziyette mi...
Biraz dışarı çıkmak, soluk almak, kararmış dünyanızı aydınlatmak mı istiyorsunuz?
Aynı ruh halinde bir erkek de olabilirsiniz.
Bugün cumartesi.
İşinizi gücünüzü bırakın, hemen Google’a girin ve “Louis Vuitton’un” sonbahar-kış kreasyonlarına bakın.
Çantalara değil, elbiselere bakın.
Bakın ve içiniz açılsın. Dünya nereye gidiyormuş bir görün.
Yıkılıyor...
At kuyruklu kızlar, bele oturmuş, kalın askılı dekolteler.
Brigitte Bardot, “Ve Tanrı’nın yarattığı o muhteşem kadın; Allah’ım o kadın geri dönmüş.
* * *
Oradan çıkın, Amerika’yı sallayan yeni kadın şarkıcı Katy Perry’nin fotoğraflarına bakın.
Bele oturmuş harika şortlar.
1960’ların kadını.
Birazdan hula hop’lar da çıkacak.
Katy Perry’den ayrılıp, Amerika’da yeni yayına başlayan “Boardwalk Empire” dizisinin kadınlarına geçin. Şortlar, ayakkabılar, çizgili tişörtlerle yine aynı kadın dönüyor. Ortalık yine yıkılıyoooor.
Ve o, Amerika, bir yandan da Marilyn Monroe’nun özel notlarının yayınlanmasını bekliyor.
* * *
Aynı günlerde bir başka tarafta da “Beat Generation” yeniden keşfediliyor.
Her yer Allen Ginsberg’i, Jack Kerouac’ı, William S. Burroughs’u anlatan kitaplarla, yazılarla dolu.
Ruhları, cinsel tercihleri, zevkleri karmakarışık bir avuç insanın, dünya edebiyat ve düşünce tarihini nasıl allak bullak edebildiğinin hikâyesi yeniden anlatılıyor.
Üç-beş farklı ve cesur adamın, statükoları nasıl salladığını bir kere daha görüyoruz.
New Jersey’de, Williga’da, Columbia Üniversitesi’nden atılan o tohumların, 15-20 yıl sonra, hippi kuşağının ruhunda yeniden doğarak, belki de dünya tarihinin en etkili yılı olacak olan 1968’i hazırlayacağını kim tahmin edebilirdi ki.
Bir adım ötede, Brooklyn’de ise, yeni insanın zihin hayatındaki bu büyük dönüşümün müziği yazılıyor.
* * *
Bunları görünce benim de unutulmaya yüz tutmuş sosyolog damarım kabarıyor.
Kendi kendime soruyorum.
Modada, düşüncede, müzikte bütün bu gelişmelerin birlikte ortaya çıkması bir tesadüf olabilir mi?
Türkçeye de çevrilen “1968” adlı kitapta, çok ilginç bir saptama vardı.
Dünya tarihinde ilk defa bir yılda, dünyanın her yerinde isyankâr insanların yürüyüşü başlamıştı.
İnsan düşüncesi, sanki ilahi bir emir alarak harekete geçmişti.
Her ülke, kendi isyanını kendi yaratmış ama 1968 insanlık tarihine “en büyük başkaldırının” miladı olarak geçmişti.
Bir de, DHL kurye şirketinin, Fortune Dergisi’nin son sayısında, model olarak Vivienne Westwood’u kullandığı ilanı var.
Fotoğrafta, hayallerin ve ütopyanın tasarımcısı, Afrikalı çocuklarla birlikte bize hınzır ama güven verici bir bakışla bakıyor.
Laf da şu:
“O, mükemmelliği arıyor. Ama çevrenin yıkımı pahasına değil...”
* * *
Hey orada, afra tafra atan “liberal” arkadaş.
Bütün bunlar birer tesadüf olamaz.
Dünya yeni bir 1968’e giriyor.
Ve sizler dünyadaki bu değişimin zerresini anlamayan, kendi dar siyasetinin bir milim dışına çıkamamış, sıkıcı, karanlık insanlar olarak çöplüğe gidiyorsunuz.
Artık yeni ve karanlık statükonun devrim muhafızı sizlersiniz.
Sizler yeni statükocularsınız...
Karanlıklara, kuytulara alışmış ruhlarınız, yeni 1968’in yarattığı bu tertemiz havada boğulup gidecek.
Yazının devamı...

Dünyada hiçbir güç bunu yaptıramaz

3 Eylül 2010
Sözleri şöyle:
“Kalbimdeki şu zincirleri sök at
Beni özgür bırak...”
Beni yıllardır damgalayan sırtımdaki şu “Zebra” derisinden mustaribim.
Söylediğim her söze, yazdığım her yazıya, “derin bir mana” veren, Hanefi Avcı’nın kitabını bile benim yazdırdığımı iddia edecek kadar belden aşağı inen insanları Allah’a emanet ettim.  
O yüzden durmadan haykırıyorum.
“Take these chains from my heart...”
* * *
Son darbe geçen gün güvendiğim bir arkadaşımdan geldi.
Aynen şunları söyledi:
“Sen hep cemaatçi aydınlardan şikâyet ettin. Gerçek ve demokrat bir aydının cemaatçi olamayacağını savundun. Ama son zamanlarda sen de cemaatçi aydınlar gibi davranıyorsun.”
Referandumla ilgili yazılarımı kastediyordu.
Son günlerdeki yazılarımı fazla sert ve sivri buluyordu.
Bu üslup eleştirilebilir. Hiç itirazım yok.
Ama referandumu eleştirmek, Hatta “Hayır” oyunu savunmak “cemaatçilik” anlamına gelir mi?
Ama söyleyen, çok güvendiğim, görüşünü asla elimin tersiyle itemeyeceğim bir arkadaşımdı.
Bunun üzerine oturup referandumla ilgili zihniyet haritamı çıkardım.
* * *
-  Anayasa değişikliği paketinin, yüksek yargı ile ilgili iki maddesi dışındakilerin hepsine canıgönülden katılıyorum.
-  Yüksek yargının seçim konusunda, daha geniş tabanlı bir seçim sisteminin oluşturulması fikrine de sıcağım.
-  Ama bu seçimin, siyasi gücün elini yargının üzerine tamamen koymasına, bir anlamda YÖK’te yaşadığımız durumu tekrarlayacak bir hale gelmesine yol açmayacak sağlam bir temele oturtulması gerektiğine inanıyorum.
Yani yüksek yargıdaki seçimler üzerine bir siyasi zümrenin değil, toplumun her kesimince kabul görmüş bir tarafsızlığın ve temsilin yerleşmesini sağlayacak bir sistemi savunuyorum.
-  Türkiye’nin yeni bir anayasayı kesinlikle yapması gerektiğine inanıyorum. Ama bunun toplumsal mutabakatla gerçekleştirilmesi gerektiği görüşündeyim.
-  Referandumda “Evet” kadar “Hayır” diyebilmenin de en demokratik ve meşru hak olduğuna inanıyorum.
-  Ancak “Evet”i savunan birinin, “Hayır” diyene; “Hayır” diyenin de “Evet” diyene şucu bucu diye etiket yapıştırmasını da dünyanın en antidemokratik tavrı olarak kabul ediyorum.
* * *
Referandumda kullanacağım oyu açıklamadım.
Ama Sezen Aksu’nun, “Evet” demesini eleştirenlere de karşı çıktım. Tabii, Sezen’in, “Hayır” diyecek insanlar için kullandığı ağır yargıyı da hiç tasvip etmedim.
Geliyorum, arkadaşımın bana yaptığı “cemaatçilik” eleştirisine.
Ben referandum konusundaki görüş bildirmelerin “Cemaatçi” bir tavır olarak değerlendirilemeyeceğini düşünüyorum.
Çünkü referandum zaten mevcut cemaatleri de parçalıyor.
-  Mesela, “Hayır” oylarının çok yoğun olduğu bir kesimde yaşayan Sezen Aksu, “Evet” diyeceğini açıklıyor.
-  Buna karşılık, eski Demokrat Parti’nin efsane ismi, 27 Mayıs askeri darbesinde yargılanmış eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı ise “Hayır” diyeceğini ilan etti.
Demek ki referandum daha şimdiden “cemaatlerin” kendilerine ait sandığı kesimlerde bile bölünmelere yol açmış.
Ezberleri bozmuş.
Ama buna rağmen hâlâ cemaatçi kalanların sakilliği açıkça görülüyor.
Bana gelince...
Hayatta hiçbir güç beni şu veya bu cemaatçi yapamaz.
Laik veya dinci...
Yazının devamı...

O sahilde, bu sahilde

2 Eylül 2010

Niye 13 değil de 14 Eylül?

13 pazartesi, benim yazı günüm değil, ondan 14.

Referandumdan “Evet” çıkarsa, salı günkü yazımın başlığı şu olacak:

“Nifak anayasası.”

Peki ya “Hayır” çıkarsa?

O zaman da sadece “Nifak” diyeceğim.

Yani evet, hayır fark etmiyor.

Biliyorum, ağır, çok ağır bir itham.

Kimi diyecek ki, demokraside böyle laf olur mu?

Olur arkadaş.

Bir anayasa toplumu tam ortasından ikiye bölmüşse, iki ay boyunca herkes öteki hakkında ağzına geleni söylemiş, işin içine soy soptan, boya, ihanete, ne kadar nifak tohumu varsa girmişse, hangi sıfatı uygun bulurdunuz?

Bir anayasa ki, vatandaşın birini, ötekinin yüzüne bakamaz hale getirmiş.

Kazanan da, bir iki, bilemediniz üç beş oyla caka satacak.

Hadi oradan sende...

* * *

En güvenilir anketlere bakıyorum.

Toplum, kan kırmızı bir karpuz; ortasından

“Fifty fifty...”, ortasından ikiye bölünmüş.

Yani toplumun bir yarısı, takım tutar gibi bu anayasayı destekliyor, öteki de karşı çıkıyor.

Peki bu değişiklik yüzde 50 nokta ile kabul edilirse ne olacak?

Meşru olmayacak mı?

Elbette olacak.

Ama yaptığımız şey herhangi bir kanun değil. Adı üstünde Ana-yasa. “Yasaların anası”.

Bir toplum bunda uzlaşamazsa, neyde uzlaşacak?

Bir anayasa değişikliği düşünün ki, toplumun mutabakat belgesi olma iddiasındayken, en büyük uzlaşmazlığın sebebi haline gelmiş.

Yani milletin içine nifak tohumları serpmiş.

Kafasını gözünü yararak bunu zorla çıkartan siyasi güç “Ben zafer kazandım” diyebilir mi?

Hadi kazandın, o zafer kalıcı olur mu?

Ama şunu da söyleyeyim.

“Hayır” çıksa da bunun kazananı olmaz.

Topluma nifak tohumu atılmış bir kere...

“Vin-vin” değil, “lost-lost”; yani herkesin, yani Türkiye’nin kaybettiği bir anayasa.

* * *

Şurası kesin, ben siyasetin “s”sinden anlamıyorum.

Anlasam, Başbakan’ın CHP’ye yönelik şu sözünü anlardım.

“Siz sahillerin partisisiniz, biz Türkiye’nin partisi...”

Bu cümleyi anlamıyorum.

Çünkü, bu cümleyi okuduğum zaman aklıma hınzır mı hınzır bir soru geliyor.

Ya yarın bugün o sahiller kalkıp, “Bu sahiller bizim, o anayasa sizin” derse;

Ya “Bu benim anayasam değil” diye diklenirse ne cevap vereceksiniz?

Bütün sahilleri “Deniz Gezmiş’lere” mi çevireceksiniz...

Yalan mı diyeceksiniz?

Sakın demeyin; o sahiller sizi anında tanık sandalyesine oturtur.

“Buyrun, siz dediniz. Sahiller bizim.”

* * *

Evet, her türlü riski göze alarak söylüyorum.

Bu bir “nifak anayasasıdır”.

Toplumun tam kalbine bıçak gibi saplanmıştır.

İşte o yüzden 14 Eylül günkü yazımın başlığı şudur:

“Evet” çıkarsa;

“Nifak anayasası.”

Hayır çıkarsa;

Sadece “Nifak...”

Tek kurtuluş yolu da şudur:

13 Eylül sabahı, gerçek bir sivil mutabakat anayasası için çalışmalara başlamak.

Yazının devamı...

Hürriyet okuru çok haklı

1 Eylül 2010
Niyetim, gündem değiştirmek, ilginizi, şerefli bir “Evet”ten saptırmak değil.
Kendimce çok önemsediğim bir konuya değinmek istiyorum.
* * *
Hürriyet “Okur Temsilcisi” Faruk Bildirici’nin pazartesi günkü köşesinde çok önemli bir okur mektubu vardı.
M. Nafiz Özdemir adlı okurumuz, mektubunda şu soruyu soruyor:
“Ülkemizde sayıları her gün artan, Kuran’ı akıl ve bilimsel veriler ışığında inceleyen ve yorumlayan ilahiyat profesörleri varken, Elmalılı Hamdi Yazır’ın 84 sene önce yazılmış bir tefsirini ramazan ayı dolayısıyla okuyuculara sunmak Hürriyet’in yayın politikasıyla bağdaşıyor mu?”
Hay ağzına sağlık Nafiz Özdemir.
Yıllardır birinin bu soruyu sormasını hasretle bekliyordum.
Faruk Bildirici, bu okuyucu mektubunu Hürriyet’in bu yıl ramazan sayfasını hazırlayan arkadaşımız Okan Konuralp’e sormuş
O da kendince mantıklı bir cevap vermiş.
Elmalılı Hamdi Yazır’ın meal ve tefsirinin Diyanet’in talebi üzerine hazırlandığını ve “En önemli referans kaynaklarından biri olduğunu” söylemiş.
Bence bir gazete adına yapılacak en doğru “resmi açıklama” bu olabilir.
Ama işin aslı gerçekten böyle mi?
* * *
Geçen ramazan ayında Hürriyet’in genel yayın yönetmeni bendim.
Bir Kuran verme fikri ortaya atıldığında ben “Öteki gazetelerden farklılaşalım. Son yıllarda Kuran’ın çok güzel ve anlaşılabilir çevirileri çıktı. ‘En anlaşılır çeviri’ diye birini seçip verelim” dedim.
Ancak, Sabah ve Haber Türk bizden önce Elmalılı’nın tefsirini vermeye başlamıştı.
Sonunda biz de aynı tefsiri verdik.
Neden?
Çok açık söyleyeyim.
Çünkü “En az riskli olanı oydu da ondan”.
Elmalılı Hamdi’nin tefsiri, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin “resmi tefsiridir” ve kimsenin söyleyeceği laf yoktur.
Bakın ben size çok net ve açık bir şey söyleyeyim.,
Laik kesimde bu tefsiri veren gazetelerin tek amacı, “Risk almadan bir Kuran tefsiri vermektir”.
* * *
Ancak son yıllarda Kuran’ın olağanüstü güzel çevirileri yapıldı.
Ben de geçen yıl bunun üzerine “Artık Kuran’ı anlıyorum” diye bir yazı yazdım.
Evet, artık Kuran’ı anlıyorum ve bu yeni çeviriler sayesinde oluyor.
Kimler mi?
Geçen sefer saymıştım, bir daha sayayım.
Mustafa Sağ, Sadık Türkmen, Ali Bulaç, Mustafa Öztürk, Hakkı Yılmaz...
Ve daha başkaları.
Bugün Kuran, Elmalılı Hamdi Yazır dönemine göre çok daha anlaşılır şekilde tefsir edilmektedir.
Ve Hürriyet okuru M. Nafiz Özdemir bu soruyu sormakta sonuna kadar haklıdır.
Ben de genel yayın yönetmeniyken bu kolaylığa ve “sağlam
basmaya” sığındığım için aynı şeyi yapmıştık.
Yani korkudan, “İslami çevrelerden laf gelir” korkusundan böyle yapmıştık.
Ama Türk basını artık bu korkuyu üzerinden atmalı.
Bugün Kuran’ın çok güzel, çok anlaşılır tefsir örnekleri vardır.
Ve artık korkusuzca bu tefsirleri okuma zamanı geldi.
Yazının devamı...

Referandumda oyum şudur

31 Ağustos 2010

Yanlış okumadınız.

“Hayır” kelimesinin iki harfi yanlışlıkla yer değiştirmiş falan değil.

Basbayağı “Hıyar”.

Çünkü kendimi, vatandaş değil, “Hıyar” gibi hissediyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü hâlâ her gece, bu referandumu bize “demokratikleşme” diye yutturmaya kalkan “konuşan kafaları” dinlemeye, seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü meydanlarda bu referandumun “gizli” değil, “aleni” ajandası olan “Yüksek yargıya el koyma” niyetinden üç kelime bile bahsetmeyip, bunu bize 12 Eylül’ün rövanşı gibi sunmaya kalkan siyasetçilerin konuşmalarını hâlâ okumaya, hâlâ seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, “demokratikleşme” diye yola çıkıp, gazetelerinde “Bu paketin içinde 2B bile var” diye oy toplamaya çalışanları görüp de bir türlü çıldıramıyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bir taraftan her türlü cemaatin adalete, emniyete, devletin her kademesine sızması ile ilgili iddialara burun kıvırırken, “Dedeler artık hâkim tayin edemeyecek” sözleriyle Alevilere hakarete bigâne kalan aydınları bile hâlâ okumaya devam ediyorum.

İşin kötüsü artık sinirlenemiyorum bile...

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bugüne kadar 12 Eylül Anayasası’nda yapılan bütün değişikliklere kalbimin ta ortasından gelen duygularla destek verdim. 80’e yakın maddede yapılan değişikliklerle Türkiye, tarihi adımlar attı. Çoğu ülkede imkânsız gibi görünen “idam cezasını” bile kaldırdı.

Bütün bunlar unutturuldu, bir kalemde silindi, şimdi karşımıza sanki “Türkiye Cumhuriyeti’nin en devrimci anayasası” getiriliyormuş gibi bir hava yaratıldı. Ve bizden de bunu yutmamız isteniyor.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, herkesi birleştirecek anayasa, Türkiye’yi ortasından bölen bir “nifak tohumu” haline getirildi.

Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü 30 yıl boyunca gele gele, 12 Eylül Anayasası gibi berbat bir metinden, siyasi iktidarın demir elini hâkim ve savcının kellesi üzerine bastıracak bir “Nifak Anayasası”na geldik. Ve etrafa “mühim bir iş başarıyormuşuz” gibi hava atıyoruz.

 

* * *


Bugünlerde kişi ve kuruluşların “siyasi sicili” tartışılıyor.

Benim geçmişteki referandumlarla ilgili sicilim şudur.

12 Eylül’de Bülent Ecevit’le birlikte Arayış Dergisi’nde yazıyordum. Ama samimi olarak 12 Eylül Anayasası için sandığa gidip gitmediğimi hatırlamıyorum.

Rahmetli Özal, siyasi yasakların kaldırılması için referanduma gittiğinde, ona karşı çıktım.

Demokratlığına kendim kadar emin olduğum Özal’a yakışan tavrın, bu yasakları Meclis’te kaldırmak olduğunu defalarca yazdım.

Bugün için de görüşüm budur.

Yüzde 47 oyla Meclis’in yüzde 65 sandalyesine sahip olduğunu her fırsatta bir güç gösterisi haline getiren siyasetçilere yakışan şey de bunu Meclis’te halletmekti.
Abdullah Öcalan’a rağmen, idam cezasını bile kaldırmayı başaran TBMM, bu şerefli görevi de yerine getirebilirdi.

Tabii, Anayasa’yı yargıya el koyma silahı haline getirmemek kaydıyla.

* * *


Bundan önceki deli saçması referandumda oy kullanmamıştım.

Bütün bunlara rağmen 12 Eylül günü gidip oy kullanacağım.

Vatandaşlık görevimi yerine getireceğim.

Bundan dolayı da kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Düşündükçe de kendime kızıyor ve mırıldanıyorum:

“Oğlum senden cacık bile olmaz...”

Tabii sonra da kendime geliyorum.

“Bu referandumu bize demokratikleşme diye yutturmaya kalkanlardan cacık oluyor da, senden niye olmasın.”

O zaman da kendime haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum.

Diyeceğim, kendinizi “Hıyar” yerine konmuş hissetseniz de, mutlaka gidip oy kullanın.

Yazının devamı...

Penis origamisi yapabilir misiniz

29 Ağustos 2010
1970’li yıllarının “Genesis”inin davulcu ve şarkıcısı, daha sonra kendi adına yaptığı şarkılarla, bizim kuşağımızın üzerinde çok özel epey hatıra bırakmış biridir.
Ece Ayhan şiiri kadar olmasa da, çok özel anlarımızda, gecelerimizde saygıyla andığımız bir şahsiyettir.
Dergi çok güzel bir fotoğrafını yayınlamış.
Gözlerinin altına yerleşmiş torbalar, alnına oturmuş bütün çizgilerle olağanüstü güzel bakıyor.
(Sevgili Ferit Şahenk, senin yaşlanmış haline çok benziyor.)
Önünde bir kokteyl ve içki arsenali duruyor.
Viskiler, mohitolar, buzlu votkalar?
Her halinden, “Merak etmeyin, ben iyiyim” diyen bir erkek var karşımda.
* * *
Oysa başında bir sürü sağlık sorunu var.
2000 yılında işitme kaybına uğradı.
Bir omurga ameliyatından sonra sol eli hissini kaybetti.
Bir şarkıcı düşünebiliyor musunuz, işitme kaybına uğruyor.
Aynı zamanda davulcu ve sol elinde his yok.
Geriye bir şey kalır mı? Kalıyormuş.
Humor? Mizah?
Allah’ın insana bahşedebileceği en olağanüstü bağışıklık ve savunma sistemi./images/100/0x0/55eac2cef018fbb8f895005f
* * *
Derginin muhabiri soruyor:
“Sol elinizde hissi kaybetmek nasıl bir şey?”
Cevap:
“Mastürbasyon yapmayı mı kastediyorsun? Allahtan her zaman ziyaretime gelen arkadaşlar var?”
Hepimizin bir dönemine damgasını vuran “Against all odds” şarkısını söyleyen erkeğin cevabını görüyor musunuz?
Hayat budur işte.
Sizden bir şeylerin gittiği, vasat, sıradan ahlakın hayatınızdan bir şeyleri zorla kopardığı anda, kendinizle dalga geçebilmeyi başarmak.
Zaten dergi, yazının spotlarında onu, “Hip-hop yıldızlar ve deneysel mastürbasyoncular kuşağının esin kaynağı” olarak tarif ediyor.
* * *
Aynı dergide, “Teenage dreams” (Gençlik hülyaları) adlı albümünü çıkaran genç şarkıcı Katy Perry’yle yapılmış bir mülakatı da okudum.
Çılgın bir kız.
“Penis origamisi yapabilir misiniz”, “Memelerinizin graffitisini çizebilir misiniz” gibi harika sorular soran çılgın bir kız.
Peki gençlik hülyaları ne?
“Annem İspanya’da Jimi Hendrix’le bir gece geçirmiş. Ben Jimi Hendrix Jr. olabilirdim. Babam Woodstock’taydı ve Timothy Lear’in uyuşturucu satıcısıydı, otostop yapardı ve bir gün Robert Redford onu arabasına almış” diyor.
Gençlik hülyaları mı, Woody Allen şuuraltı mı?
Paris Match Dergisi’nin son sayısının kapağında ise Johnny Hallyday’in kendisinden çok genç eşi Laetitia ile denizde birbirine sarılmış fotoğraflarını gördüm.
Johnny Hallyday’ın genç bir yol arayışını, yenilenme çabasını, hep takdir ettim.
Ama fotoğraf trajikti.
Yanlış tedavi sonunda girdiği komadan çıktıktan sonra, eski botokslar, estetikler çorap söküğü gibi akıyordu.
Karısı ise sanki ona nazire yapar gibi üstü tamamen çıplak pozlar vermişti.
Dirk Bogarde’ın ölmeden önceki fotoğraflarını hatırladım.
Hafızamdan hiç çıkmayacak kadar etkileyiciydi.
Hatta kendi kendime şunu sormuştum: “Gay’ler erkeğe mi daha yakındır, kadına mı?”
“Bence kesinlikle erkeğe” demiştim.
* * *
Haliyle, “Erkeğin yaşlanması nasıl bir şeydir” diye düşünmeye başladığım bir dönemdeyim, hayata bu gözlerle bakıyorum.
Artık hayatı güzel ve “etkileyici” biçimde yaşamanın adap ve muaşeretini öğrenmeye çalışıyorum.
Yıllarca kendimi sadece “kendimi ti’ye alarak” savundum. Hayâsız saldırılara, iplemeyerek, dalga geçerek, küçümseyerek karşı durdum.
Şimdiyse çok daha etkili bir savunma aracını keşfediyorum.
“Deliliği? Çılgınlığı?”
Yani yukarda sözünü ettiğim “Teenage hülyaları”nı; Woody Allen sayıklamalarını?
En sevdiğim insan bana “Sen delisin” dediği zaman; yemin ediyorum, kendimi, onun gözüne girmiş mükemmel bir çocuk olarak görüyorum.
Artık Foucault’yu çok daha iyi anlıyorum.
Hayatımı zehretmeye çalışan insanların dokunamayacağı tek mahrem alanımın “delilik” olduğuna inanıyorum.
Beni yenilmez bir savaşçı yapan yanım yani?
Hissini kaybetmiş her duygumun merhemi bu.
Yani sağ olsunlar, ziyaretime gelen arkadaşlar...
En az benim kadar deli arkadaşlarım?
Onlar var? Ve iyi ki varlar...
Yazının devamı...

Bugün Avatar gazeteciliği yapıyorum

28 Ağustos 2010

Yazımın içindeki fotoğraftaki karışıklığa bakıp gazetenin hatalı basıldığını düşünmeyin.

Bu benim “3D fotoğrafım”.

Yani evinizde özel bir gözlük varsa bu fotoğrafı üç boyutlu görebilirsiniz..

 

Size bu fotoğrafı niye kullandığımı birazdan anlatacağım.

Ama ilk olarak, önceki geceye döneceğim ve beni en az bu fotoğraf kadar heyecanlandıran başka bir şeyden söz edeceğim.

* * *

Önceki akşam Almanya’nın Bayreuth şehrinde, hayatımın en büyük kültür olaylarından birini yaşadım.


Bayreuth festivali çerçevesinde, Wagner’in “Parsifal” eserini izledim.

Her yıl Bayreuth Festivali için 500 bin kişi başvuruyor.

Bir ay süren festivali sadece 50 bin kişi izleyebiliyor.

Bu festivalde Wagner’in bir eserini izlemek için 10 yıl bekleyen insanlar var.

Tabii ki biletleri Bild Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni dostum Kai Diekmann buldu.

Eseri Kai, babası ve ben birlikte izledik.

Sanatta gelenek nedir, onu çok iyi anladım.

* * *

Bu yazıyı size, Bild Gazetesi’nin yazıişleri salonundan yazıyorum.

Dün Bild’de heyecanlı bir hazırlık vardı.

Gazete bugün bütün fotoğraflarını, “3D” yani üç boyutlu yayınlıyor.

Bunun için bütün okuyucularına özel bir gözlük dağıtıyor.

Bu gözlüklerin sponsorluğunu “Volkswagen” firması yapıyor.

Gazetenin bütün reklamları da “3D” yayınlanıyor. Gazete bunu ilan ettiği gün ilan sayfalarının tamamı satılmış.

Birinci sayfada Alman Savunma Bakanı’nın bir askeri jet uçağının önünde pilot kıyafetinde 3D fotoğrafı var. İçerde Avatar filminin yönetmeni James Cameron ile yapılmış bir mülakat yayınlıyorlar.

Gazete yapılırken aralarında şakalaşıyorlar.

Kai’ın yardımcısı Alfred Draxler, “Gazeteyi yapıyorum ama hiçbir şey göremiyorum” diyor.

Çünkü 3D fotoğraflar, sanki baskı kaymış ve üst üste gelmiş gibi görünüyor. Ancak gözlük takılınca üç boyutlu bir fotoğraf ortaya çıkıyor.


Aslında 3D yeni bir teknoloji değil. Çok eskiden beri biliniyor. Benim çocukluğumda dürbün gibi bir şeyden üç boyutlu Disney fotoğrafları gösteren Amerikan oyuncakları satılırdı.

Mesela Bild bugün çok enteresan tarihi fotoğraflar yayınlıyor. Hitler’in o dönemde üç boyutlu çekilmiş fotoğraflarını bulmuşlar.



Bismarck’ın, Kayzer 3’üncü Friedrich’in cenazesi önünde çekilmiş bir fotoğrafı da var.

Ayrıca Alfred Hitchkoch’un üç boyutlu bir filmi de varmış.

Bild bu projeyi, kültürel yayınlarda uzmanlaşmış “Arte” televizyon kanalıyla birlikte yapıyor.

Arte bugün bütün yayınlarını 3D yapacak.

Bu işbirliği bana çok ilginç ve güzel geldi.

Demek ki entelektüellere seslenen bir kültür kanalı, ülkenin en popüler gazetesi ile ortak proje yapabilirmiş.

Bu fikir, kültür kanalına “popüler alanda” itibar kazandırırken, popüler gazeteye de “entelektüel” alanda itibar sağlıyor.

Benim “Hibrid gazetecilik” dediğim şey işte budur.

En popüler olanla, en entelektüel olanı aynı çatı altında toplamak.

Bana göre gazeteciliğin geleceği bu “hibrid” zihniyette yatıyor.

Nitekim Almanya’nın entelektüel gazetesi Frakfurter Allgemaine Zeitung dün yayınladığı haberde bu işbirliğinden saygıyla söz etmiş.

* * *

Fikir Kai Diekmann’dan çıkmış. Eşi Katia onu “Avatar” filmine götürmüş. Filmi seyrederken bu fikir aklına gelmiş.

Geçmişte Türkiye’de de bazı gazeteler bir fotoğrafı 3D yayınladılar.

Ama bütün bir gazeteyi 3D yayınlamak fikri yeni.

Kuşkusuz Bild’in yaptığı işin sembolik anlamı, projenin kendinden daha önemli. Bu fikir, gazetelerin teknolojik gelişmelere ayak uydurma arayışlarının sembolik bir ifadesi.

Bana göre dijital çağa asıl ayak uydurma projesi, gazetelerin i-Pad’e geçişleri ile sağlanacak.

* * *

Dün Bild’de buna “Avatar gazeteciliği” adını taktım.

Gazeteler aslında tutucu organizmalardır. Yeniliklere ayak uydurmada pek bonkör davranmazlar.

Ama şu da gerçek.

Ayak uyduramayan gider.

Tabii ayak uydurma derken sadece teknolojik gelişmelerden söz etmiyorum.

İşin bir de gazetecinin zihniyeti ve içerik açısından görünümü var.

Son günlerde gazetelerin “haber” fonksiyonları tartışılıyor.

Bana göre “haber” artık gazetenin birinci öncelikli içeriği değil.

New York’ta üç gün boyunca New York Times’ı ve “Wall Street Journal”ı baştan sona okudum.

İkisi arasındaki rekabet içeriğe çok olumlu yansımış.

İki gazete de haberden çok artık ilginç feature’lara, dergi gibi konulara ağırlık vermişler.

Bugün dünyada, ben dahil, bilinen ünlü birçok gazeteci parasını yazılı basından kazanıyor. O nedenle yazılı basının varlığını sürdürmesi için yapılan arayışları dikkatle takip edip yaratıcı yanımızı sonuna kadar seferber etmek hepimizin menfaatine.

Yani, artık babadan kalma zihniyetle devam etmemiz mümkün değil.

Benim “sit com” gazeteciliği kavramıma, sırf ben söyledim diye karşı çıkanların da bu yazıyı dikkatle okumalarını dilerim.

Çünkü ilk kaybedenler onlar olacak.

Yazının devamı...

Adanalı tarih yazdı

27 Ağustos 2010
Hayatımda ilk defa bir tenis karşılaşmasını kortta izleyeceğim.
Tenisle ilgili bilgim yok denecek kadar az.
Buraya gelmemin nedeni, 21 yaşında bir Türk kızı.
Çünkü tarihimizde ilk defa bir Türk kızı tek bayanlarda, dünyanın en büyük turnuvalarından birinde oynayacak.
“US Open” denilen ve tenisçilerin dört Kâbe’sinden biri sayılan bu alanda Çağla Büyükakçay adlı Türk kızı elemelere katılıyor.
* * *
Dünya tenisinin dört büyük turnuvası var.
Bunlar Amerika’daki “US Open”, İngiltere’deki “Wimbledon”, Fransa’daki “Roland Garros” ve Avustralya’daki “Aus Open”.
Bu turnuvalara bütün dünyadan 200 oyuncu katılıyor.
İlk 100 oyuncu, direkt turnuvada oynuyor.
İkinci 100’e giren oyuncular ise eleme maçları yapıyorlar ve bu maçları kazananlar ilk 100’de oynuyor./images/100/0x0/55ea7390f018fbb8f880d35b
Tarihimizde ilk defa bir kızımız, ikinci 100’e girerek, “US Open”ın elemelerine katılma hakkı elde etti.
Bizler de Çağla’yı desteklemek için korda gittik.
* * *
Çağla’nın hikâyesi de ilginç.
Adana’da doğmuş. Tenise 8 yaşında başlamış.
Kabiliyeti keşfedilince ENKA Kulübü kendisine burs verip altyapısını açmış.
Annesi sırf onun için Adana’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşmiş.
İşte bu noktadan itibaren iki kuruluş arasında güzel bir işbirliği başlamış.
Turkcell, başarılı genç sporcular için uygulamaya koyduğu bir program çerçevesinde Çağla’ya sponsor olmuş.
Böylece Çağla, iki büyük kuruluşun desteği ile çalışmalarına başlamış ve tenisin uluslararası kulvarına girmiş.
Çağla bugün uluslararası sıralamada 187’nci sıraya kadar yükseldi.
* * *
Salı günü onun eleme maçını izledik.
Karşısında uluslararası sıralamada 60’ncı sıraya kadar çıkmış tecrübeli ve fizik olarak çok daha güçlü bir rakip vardı.
İlk sette epey süre önde götürdüğü maçı kaybetti.
Ama maçı izleyen tenis uzmanlarının hepsi, Çağla’nın çok iyi bir maç çıkardığı görüşünde. Yani yükselmeye devam edeceğine inanıyorlar.
Ben de oyuna asılışını, tekniğini, mücadeleciliğini, özellikle de psikolojisini çok iyi buldum.
Adana Yaşar Kemal’i çıkardı. Fatih Terim’i çıkardı. Ayşe Arman’ı çıkardı.
Şimdi de Çağla’yı çıkarıyor.
Adana’dan çıkan bu genç kız, eminim tenisin uluslararası yıldızlarından biri olacak.
* * *
Turnuvada erkeklerde de bir Türk sporcu oynuyor.
Adı Marsel İlhan.
Uluslararası sıralamada 108’e kadar gelmiş.
Artık “Grand Slam” denilen 4 turnuvada tanınıyor.
Geçen pazartesi günü Federer ona antrenman yapmayı teklif etmiş, ancak daha önceden çok ünlü bir başka tenisçiye söz verdikleri için Federer’le oynayamamış.
Marsel İlhan, Özbekistan’dan gelmiş. Semenkant doğumlu.
Henüz çok genç.
Yeşilyurt Kulübü’nde oynuyor.
Turkcell ona da sponsor olmuş.
Bu iki çocuk içimi açtı.
Referandum yorgunu dimağım, bu çocuklarla sohbet ederken onları seyrederken gençleşti.
Ülkem manasız bir referandumla uğraşırken, bu çocuklar müthiş işler yapıyorlar.
* * *
Tenis ilginç bir spor.
Geçen yıl US Open’ı biletli 720 bin kişi izlemiş.
Televizyonda büyük bir seyircisi var ve her geçen gün daha da yayılıyor.
New York’ta kaldığım üç gün boyunca kendime müthiş bir psikolojik doping yaptım.
Futbol, basketbol, voleybol ve atletizmde büyük atılımlar yapan Türkiye, şimdi tenis gibi, sporun tabiri caizse aristokrat dalında kendini duyurmaya hazırlanıyor.
Umarım başka kuruluşlar da artık genç sporculara sponsorluk konusunda daha bonkör stratejiler benimserler.
Benim gördüğüm şu.
Ekonomide mucizeler yaratan Türkiye, sporda da mucizelere hazırlanıyor.
İyi ki New York’a gidip bu genç insanları izlemişim.
Referandum falan umurumda değil. Bugün geçen haftaya göre daha umutluyum.
Yazının devamı...