"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Elim havada kalacak mı

9 Ekim 2010

Şimdi anlatacağım duygular yüzünden kendimden utanmalı mıyım?

Yoksa bu duyguyu bana verenler mi utanmalı...

* * *

Üç hafta önce Vakit Gazetesi yazarı Sibel Eraslan, yeni kitabını getirdi. 

Kapıdan girerken bir tereddüt geçirdim.

Elimi uzatmalı mıyım, yoksa bir yolunu bulup geçiştirmeli miyim?

Çok iyi biliyordum ki, Sibel’in hiç böyle bir meselesi yok.

Dahası bugüne kadar hiçbir türbanlı kadın elimi havada bırakmadı.

Öyleyse bunca yıla, bunca karşılaşmaya, bunca tecrübeye rağmen niye hâlâ böyle bir tereddüt geçiriyorum?

Hiç kuşkusuz Allah’ın belası önyargılarım yüzünden.

Ama sadece bu değil.

Kabul edelim ki, şöyle veya böyle, bazı insanlara “bu duygu” verildi.

Kabul edelim ki, bazı insanların eli havada kaldı ve kalmaya devam ediyor.

Ve yine kabul edelim ki, seyrek de olsa, “münferit vaka” da kabul edilse, bu uç örnekler, hafızamıza derin izler bırakıyor.

Yani, “dini simgelerle” meselemizi halletmek o kadar kolay değil.

* * *

Şimdi türban meselesini çözmeye çalışıyoruz.

Bu konudaki fikrim çok net.

Bu çağda, 18 yaşına gelmiş bir kıza, üniversite kapısından girerken başını açacaksın demek hakikatten abes.

Herkes açtırsa bile biz zorla açtırmamalıyız.

Yıllardır üniversitedeki türban yasağı ile ilgili hep aynı şeyi yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim.

Abes, abes, abes.

Ancak...

Bu yasak kalktığı an Anadolu’nun bazı şehirlerinde üniversiteye başı açık giden kızların üzerinde baskı kurulacağı endişesini derinden taşıyorum.

Yine de hemen kalksın diyorum.

Ayrıca Başbakan’ın sözü var.

Mahalle baskısına karşı birlikte direneceğiz.

Nerede böyle bir baskı var, asla “münferit olay” deyip geçmeyeceğiz.

Genç bir kızın başını zorla açtırmak ne kadar kötüyse, zorla kapatmak da o kadar kötüdür.

Mutabık mıyız?

Samimi miyiz...

O zaman bu mesele çözülmüş demektir.

* * *

Bitmedi...

Bir konuda daha parmak kaldırıp fikrimi söyleyeceğim.

Hep şuna inandım. Üniversitede türban kanunla, yönetmelikle çözülecek bir mesele değildir.

Olmamalıdır da.

Türban yasağının kaldırılması yaygın bir mutabakat konusudur.

Üniversite rektörleri talimat verir, kızlar girer.

Zaten birçok üniversitede girmeye başladı.

Öyleyse niye hâlâ bunu bir meseleymiş gibi sunmaya, ille de Meclis’te bir şeyler yapmaya çalışıyoruz?

Mesele bilek bükmek mi?

İlle de biri galip mi gelecek.

Gerçekten samimiysek, artık deri değiştirmek, bu ruh halini çıkarıp atmak gerekir.

Çünkü şu görüntümüz beni irkiltiyor.

Kürt’ü, “anadilde eğitim” hakkını bastıra bastıra almak istiyor.

Muhafazakârı türban yasağını “bastıra bastıra”, “kanırta kanırta” kaldırmak istiyor.

Yani herkeste bir “zafer”, karşıdakine de “hezimet” duygusu yaşatmak arzusu var.

Diyorum ki; hiç olmazsa, hepimizin gönülden kabulleneceği bir olayda “zafer” duygusundan mahrum olalım.

Bu da toplumun zaferi olsun...

Yazının devamı...

Köşe yazarına iyi haber

8 Ekim 2010

Hatta Cunda Adası’nda balık tutan sevgili Bekir.

Ve bütün sevgili öteki arkadaşlar.

Köşe yazarı meslektaşlarım.

Sizlere bir “good news”, bir de “bad news”ım var.

İsterseniz iyisinden başlayayım.

* * *

Evet, sizlere Hamburg’dan, “iyi”, “çok iyi” bir haber getiriyorum.

Dünya Editörler Forumu’nun (WEF) 17’nci kongresinden, “Köşe kadısı” mertebesine indirilen ve “Sonumuz ne olacak” kâbuslarıyla uykusuz gecelere mahkûm edilen sizlere iyi haberler var.

WEF’in önceki gün başlayan kongresine çok ilginç bir araştırmanın sonuçları sunuldu.

Araştırmayı “McKinsey and Company” yapmış.

Dünyanın her tarafından 300’e yakın gazete editörüne, “mesleğin geleceği” sorulmuş.

Gelecek derken de, öyle 22’nci yüzyıl falan değil. 10 yıl sonradan söz ediyoruz.

Sorulardan biri şu:

“Gelecek 10 yılda görüş bildiren yazıların önemi artacak mı azalacak mı?”

Herkes köşe yazarına vuruyor ya...

Editörler hiç öyle düşünmüyor.

Araştırmaya cevap veren editörlerin yüzde 60’ı, “görüş bildiren yazıların”, yani köşe yazılarının öneminin artacağına ve gazeteciliğin en önemli kozlarından biri olacağına inanıyor.

Arkadaşlar duydunuz mu?

Yeriniz sağlam!

Araştırmanın bu bölümünü dinlerken, bir yanımda Doğan Grubu’nun danışmanlarından Garbis Keşişoğlu, öteki yanımda ise Sedat Ergin oturuyor.

Sedat’a bakıp, “Senin istikbalin de çok parlak” diyorum.

Çünkü, editörlerin yüzde 60’ı, gelecek 10 yılda “analiz yazılarının da önem kazanacağını” söylüyor.

Eh Türkiye’de “analiz” yazısı deyince ilk aklıma gelen ve bu ismi hak eden isim Sedat olduğuna göre, rahatlıkla bu güvenceyi verebilirim.

* * *

Yalnıııızzz... Bir de “bad news” var.

Editörlere soruyorlar: “Gelecek 10 yılda mesleğiniz konusunda sizi en çok korkutan şeyler nelerdir?”

Hangi şeytan dürttüyse, alternatifler arasında şöyle gereksiz bir madde de koymuşlar.

“Politik baskılar...”

Avrupalı editörlerin sadece yüzde 7’si “Politik baskılar” diyor.

Ancak aralarında Türkiye”nin de bulunduğu “emerging countries”, yani “yükselmekte olan ülkelerin” editörlerine sorulduğunda, onların yüzde 41’i “politik baskılar” karşısında tir tir titriyor.

Yani her iki editörden biri, ülkesinde iktidarın siyasi baskılarından korkuyor.

Ee ne olacak şimdi?

Bir tarafta “mesleğin ihtiyacı”, öteki yanda kapıya dayanmış maliye memuru.

Ben formülü buldum.

“Gazeteci toplumun aynası olmalı...”

Gelişmekte olan ülkelerde gazeteciler toplumun aynası olacak...

Ama orada da dikkat...

Nasıl bir ayna sorusu var.

* * *

Ona da naçizane bir formülüm var.

Siyasi iktidarlardan korkan ülkelerde gazeteciler iktidarların lehine olan haberlerde “konkav ayna”, yani içbükey olacak.

Dev aynası yani. Olduğundan büyük gösterecek.

İktidarı kızdıran haberlerde ise, “konveks ayna”. Gerçeği olduğundan küçük gösteren, dışbükey bir cüce aynası.

Hatta naçizane tavsiyem, o sırada odaya buhar verip aynanın göstermemesini sağlamak.

* * *

Tabii yazının ayna kısmı sadece şaka.

“İleri demokrasiye” geçmiş ülkelerde buna eşek şakası bile denebilir.

Burada Hamburg’da mesleğimizle ilgili çok ciddi meseleler de tartışılıyor.

Zaman zaman onları da aktaracağım.

Yazının devamı...

Manikürün zaferi

7 Ekim 2010
Hikâyesini anlatacağım. Çok ilginç bazı “perde arkası” olayları aktaracağım.
Biraz sabır.
* * *
Dünya Yayıncılar Birliği’nin 17’nci Kongresi Hamburg’da başladı.
Dünya Editörler Forumu’na katılan üyelere dağıtılan çantaların üzerinde “NBMG” harfleri var.
“New Bulgarian Media Group.”
“Bulgaristan’ın Yeni Medya Grubu.”
Bu yıl kongrenin sponsorlarından biri bu grup olmuş.
Gerilere dönüyorum. 1990’lı yılların sonunda Aydın Doğan’la Bulgaristan’a gidip, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la görüşmüştük.
Aydın Bey, annemin babamın doğduğu bu ülkeye medya yatırımı yapmak istiyordu.
Birkaç yıl içinde Bulgaristan’ın en büyük medya grubu olacaktık.
Ne yazık ki o günlerde Türk hükümetinin husumeti yüzünden bu yatırım imkânını kaçırdık.
Bulgaristan şimdi Avrupa Birliği üyesi ve orada artık başka sermaye var.
* * *
Sabah ilk oturumu izliyorum.
Konu, “Basın özgürlüğü”...
İranlı bir gazeteci konuşuyor. Adı Akbar Ganji.
Çok ünlü bir kitabı var. 1998’de İran’da 5 yazar ve aydının öldürülmesinde eski cumhurbaşkanının rolünü araştırmış.
2000 yılının nisan ayında tutuklanmış.
2001 yılının ocak ayında 10 yıl hapis, 5 yıl ülke içinde sürgün cezasına çarptırılmış.
2006 yılında serbest bırakılmış.
Bu “kötü” haber. Tabii bir Türk olarak burada bir de “iyi” haber görüyorum.
Demek ki duruşması 9 ay gibi bir zamanda tamamlanmış.
“Dikta rejimi” ile yönetilen İran’da tutukluk hali sadece 9 ay sürmüş.
“İleri demokrasi” ülkesi Türkiye’de insanlar 700 gündür tutuklular ve davanın ne zaman biteceği meçhul.
26 gazeteci, 9 blogcu hapisteymiş.
“İleri demokrasi ülkesi” Türkiye’deki tutuklu ve hapis
gazeteci sayısını düşününce, insanın aklına tuhaf şeyler geliyor.
* * *
Ganji, İran’daki kadınlarla ilgili çok ilginç bir şey söylüyor:
“İslam rejimi 32 yıldır kadınlara zorla hicap giydiriyor. Bugün ülke özgürlüğe kavuşsa, belki kadınların çoğu başını açmayacak, özgür iradesiyle hicap giyinmeye devam edecek. Ama buradaki mesele, kadınlara 32 yıldır hicabın zorla giydirilmesi.”
Bunu söyledikten sonra çok ilginç bir noktaya geliyor.
“Bu rejim kadınlara manikürü de yasakladı. Rejim muhafızları kadınların ellerini bile kontrol ediyor. Ama kadınların oje sürmesini, manikür yapmasını engelleyemedi. Rejim o noktada hezimete uğradı.”
* * *
Bu sözleri dinlerken düşünüyorum.
Bir ülkede herkesi susturabilirsiniz, herkesi bastırabilirsiniz, herkesi işten attırabilirsiniz.
Ama mutlaka geriye bir şeyler kalıyor.
Örtünün altından dışarı sarkmış bir tutam saç, parmaklarda kırmızı oje.
O çok göze batarsa, renksiz oje.
Ve manikür...
Yani hayat tarzı...
Manikür orada durdukça, o oje silinmedikçe, umut var demektir.
Bu bir diktatörlük, bir despotizm.
Ama kadının özgürlük duygusunu sokakta bastırsanız bile, o heyecan evin içinde fışkırıyor.
* * *
Oturuma ara verilince dışarı çıkıp, İranlı gazetecilerle konuşuyoruz.
İranlı bir kadın gazeteci, “Tercüme nasıldı?” diye soruyor.
“Fena değildi” diyoruz.
“Rahatladım” diyor ve bizi hayretler içinde bırakan bir şeyi açıklıyor.
Bir gece önce çok tuhaf bir şey yaşamışlar.
Tercümeyi Almanya’da yaşayan İranlı bir erkek yapacakmış.
Ancak son gece korkarak vazgeçmiş.
Tahmin edin, cesur bir insan olarak yerine kimi bulmuşlar?
Fransa’da yaşayan İranlı bir kadın gazeteciyi...
Boşuna mı diyorum, kadın daha cesurdur, daha cüretkârdır diye.
Artık kesin inanıyorum. 21. yüzyılda bütün diktatörleri onlar yıkacak.
Yazının devamı...

Gül komşunun haline, gelmesin başına!

6 Ekim 2010

Ama itiraf edeyim, bu yazıyı yazarken, komşumuz Yunanistan’ın haline gülmekten kırılıyordum.

Vallahi erdemsiz olan ben değilim. 

Vanity Fair, ekim sayısında Yunanistan’daki ekonomik krizle ilgili öyle bir yazı yayınladı ki içimden şu geçti.

Dergi Woody Allen’ı gönderseydi ancak bu kadar gülebilirdim.

İşte size komşumuzun içinde bulunduğu durumdan inanılmaz manzaralar.

* * *

-  Herkes Yunanistan’ın borçlarını 400 milyar dolar sanıyordu. Ancak IMF uzmanları işin içine girince anlaşıldı ki, gerçek borç 1.2 trilyon dolar. Çünkü bütün devlet yardımlarını saklamışlar. İnanamadınız değil mi? Bunun anlamı şu. Her Yunan vatandaşının 250 bin dolar borcu var.

-  IMF uzmanları hayretler içinde şunu gördüler. Yunanistan bütçesinin kayıtlarında ne kadar para harcanacağı yazılıydı. Ancak ne kadar para harcandığına dair bir kayıt bulunamadı.

Ve hayretle bir şeyi daha gördüler. Yunan Parlamentosu’nun bir bütçe komisyonu yoktu.

-  Devlet dairelerinde çalışanlar, özel sektörde çalışanların 3 katı para alıyor.

-  Tarım Bakanlığı, hazine arsalarının dijital fotoğraf kayıtlarını yapmak üzere 270 kişiyi işe aldı. Ancak bunlar için bütçeye konmuş bir para yoktu. Üstelik işe alınanların hiçbiri dijital fotoğraf uzmanı değildi. Aralarında çok sayıda berber vardı.

-  Yunan Devlet Demiryolları’nın yıllık geliri 100 milyon Euro. Şirketin sadece personel gideri 400 milyon Euro. Buna 300 milyon Euro da öteki harcamaları eklemek gerekiyor.

Netice: Bir IMF uzmanı diyor ki: “Eğer Yunan demiryolu şirketi, her yolcusunu gideceği yere taksi ile gönderse devlet daha kârlı çıkar.”

Küçük bir not: Bu kadar zarar eden bir şirkette çalışanların ortalama yıllık maaşı ne biliyor musunuz: 65 bin Euro. Yani 120 bin Türk lirası. Böl 12’ye, eder ayda 10 bin lira.

-  Yunanistan’ın resmi bir istatistik enstitüsü yok. O nedenle devlet bütçesine ait rakamlara hiçbir Avrupa devleti inanmıyor. Avrupa Birliği maliye bakanları toplantısında ilginç bir şey oldu.

Yunanlı bakan rakamları okuyunca öteki bakanlar gülmeye başladı. Yunanistan’ın yeni Maliye Bakanı, (bir anlamda onların Kemal Derviş’i) bir arkadaşına şu sözleri söyledi:

“Haklılar. Ama ne yapayım, okuduğum kâğıdın altında Yunanistan Hükümeti yazıyor. Yeni Yunan Hükümeti yazsa gerçeği söylerdim.”

-  Devlet hastanelerinde çalışan personel, evinin bütün deterjan, tuvalet kâğıdı, ilaç vs. gibi ihtiyaçlarını çalıştıkları yerden alıp götürdüğü malzeme ile karşılıyor ve kimse bir şey demiyor.

-  Yunanistan’ın kamusal eğitim sistemi, Avrupa’nın en kötüsü. Buna karşılık ortalama bir Yunanlı öğretmenin maaşı Finlandiyalı öğretmeninkinin üç katı.

-  Vanity Fair’in muhabiri bütün bunları gördükten sonra yazısının bir bölümüne şu harika başlığı atmış: “Ve Yunanistan matematiği keşfetti.” Matematiği eski Yunanlılar keşfetmişti. Devlet matematiğini keşfetmek de yeni Yunanlara nasip oldu!

Ben de bunları okuduktan sonra yazımın başlığını attım:

“Gül komşunun haline, gelmesin başına!”

EĞLENCELİ BİR DOMATES HİKÂYESİ

BİLİYORUM şimdi yine komplo teorileri başlayacak.

Önceki gün enflasyon rakamlarının yükseldiği açıklandı.

Malum bir de 4 liraya gelmiş domates fiyatları var.

Sayın büyüklerim, lütfen yanlış anlamayın.

Amacım, bunları bahane edip demode bir “Zehra Hanım teyzenin filesi” muhalefeti yapmak katiyen değil.

Olay daha eğlenceli, daha öğretici.

Yunanistan, 2001 yılında “Euro bölgesine” girince, Avrupa Birliği kendi ekonomik kriterlerini empoze etti.

Mesela bütçe açığı kesinlikle gayrisafi milli hasılanın yüzde 3’ünü geçmeyecekti.

Bu iş kolay halledildi. Nasılsa resmi bir istatistik kurumu yok. Nasılsa bütçe komisyonu yok. Bütçe kayıtları yok.

Savunma harcamaları ve birçok devlet yardımı kalemi bütçe kayıtlarından çıkarıldı.

Hoop, bütçe açığı bir gecede yüzde 3’ün altına indi.

İş enflasyonun düşürülmesine gelince, “Yeni Yunan matematiğinin” dehası devreye girdi.

Önce elektrik, gaz fiyatları donduruldu. Alkol, sağlık vs. harcamaları üzerindeki vergiler indirildi.

Yetmeyince “domates formülü” devreye sokuldu.

Fiyatı yükselen domates bir gecede enflasyon endeksinden tard edildi. Yani çıkarıldı.

Avrupa ekonomisini yakından takip eden Wall Street analistlerinden biri bu rakamların nasıl böyle aşağı çekildiğini incelemek için yetkililerle konuştu.

Adam dinledikleri karşısındaki duygusunu şöyle açıklıyor:

“Kahkahadan yerlere yıkıldım.”

Çünkü Yunan yetkili gayet açık ve ciddi bir ifade ile enflasyon sepetinden, nasıl limonları atıp, yerine ucuz portakal koyduğunu anlatmış.

Wall Street uzmanı buna “Endeks masajı” diyor.

Türkiye’de, Önceki gün açıklanan rakamlara bakınca içimden şu geçti.

Acaba biz ciddi bir ülke mi olduk?

Yoksa bizde “endeks masajı” bilen uzman mı kalmadı.

Yazının devamı...

Beyaz Türklerin yeni başkenti

5 Ekim 2010
Oraya “Zen evi” adını taktı.

Her zamanki zarif ve göze batmaz estetiğini, evin içine bir Feng Şui ustası becerisiyle yerleştirdi.

Bense İstanbul’da yaşamayı seviyorum.

Bu şehrin yükselen enerjisini, dolu dolu yaşanmış bir hayatın en yüksek kıdem tazminatı gibi görüyorum.

O bir kadın.

Hayata benden daha büyük endişelerle bakıyor. Daha öfkeli.

O nedenle kendi kafasında Urla’yı “Beyaz Türklerin yeni başkenti” ilan etti.

Urla’yı, azınlıkta kalmış bir “zihniyet mültecisinin” mor çatısı gibi görüyor.

* * *

Ben de evimizde esen bu “gayrimilli iradeden” aldığım yetkiyle “Beyaz Türk sosyolojisine” devam ediyorum.

Beyaz Türk kimdir?

Madem yeni bir anayasa hazırlıyoruz. Madem o anayasada “etnik aidiyet” sıfatlarını bile tartışabilir cürete sahibiz.

O zaman bu yeni anayasada “Beyaz Türk aidiyetini” belirleyen görünmez maddeleri de yazalım.

Anayasaya madde yazıyorum sanmayın.

Haşa, haddime mi düşmüş...

Sadece gönül anayasalarına hayali “b” bentleri, “c” ve “d” bentleri ekliyorum.

* * *

Önce Beyaz Türk tarifi...

-  Beyaz Türk, çağdaş insandır. Yüzü Batı’ya, vicdanı “hukuka” çevrilidir. Gönlündeki ilk üç madde, mevcut Anayasa’nın girişindeki maddelerdir.

-  Beyaz Türk, Cumhuriyet ilkeleri ile büyümüştür. Atatürk’ü fanatikçe seveni de vardır, ona her dönem çağdaş anlamlar yükleyerek seveni de. Ortak özelliği ise, Atatürk’ün kişiliğine dokunulmasından hazzetmemesidir.

-  Beyaz Türk’ün çocuğu “biat” değil, “itiraz” kültürü ile büyür. Aile kültürü, aile bağı, “Babaya sorgusuz sualsiz itaat” manasına asla gelmez.

-  Beyaz Türk’ün “inançla” sorunu yoktur. Ama “dini fanatizm” onun mahallesinde makbul değildir. O nedenle, dini fanatizmi görünce, laikliği de fanatik biçimde yorumlamaya başlar.

-  Beyaz Türk’ün beş vakit namaz kılanı, hacca gideni de vardır, kılmayanı, gitmeyeni de. Çoğu cuma namazını kaçırmaz, ramazanı hiç unutmaz.

-  Beyaz Türk namaz kılsa da, çoğu çocuğuna “İlle de namaz kıl”, kızına “Başını ört” demez.

-  Beyaz Türk, “türbana” da bu gözlükle bakar. Başörtüsü ile sorunu yoktur, ama türbanla vardır.

-  Zaman Beyaz Türk’ü de dönüştürür. Artık türbana daha hoşgörülüdür. Ama onu, “İslam’ın şartı” değil, “kişisel özgürlük” açısından görmek ister.

* * *

-  Beyaz Türklerin bir bölümü, hayatları boyunca ordusunu, “Kutsal Cumhuriyet’in sarsılmaz bekçisi” olarak görmüştür. Ama zaman, o konuda da Beyaz Türkleri değiştirmeye başlamıştır. Artık güveneceği tek şeyin, sandığa atılan oy olduğunu fark etmeye başlamıştır.

-  Beyaz Türklerin büyük bölümü referandum sonucunda büyük düş kırıklığına kapılmış, kendini hezimete uğramış hissetmiştir. Ancak beyaz, kırmızı, gri haritaları görünce, yüzde 42’nin manasını ve gücünü fark etmiştir.

-  Beyaz Türkler otoriter babayı sevmedikleri için otoriter kişiliği de sevmez. İtirazla büyüdükleri için, hep itiraz ederler. O nedenle oy verdikleri lideri, destekledikleri partiyi bile her gün yerden yere vururlar.

-  Beyaz Türklerin, blok halinde oy attıkları bir parti yoktur. CHP’ye de oy verirler, MHP’ye de.

Bir bölümü bir yandan AK Parti’ye oy verir, kendi cemaatinin içinde konuştuğu zaman şikâyet eder.

Bir bölümü ise hâlâ komünisttir. Serde “İtiraz etmek”, serde “Farklı olmak” var ya; kişilik yapar, oy müsrifidir.

Karşıda oyla iktidara gelecek bir Hitler olsa bile, gider, oyunu bağımsız adaya verir.

* * *

Peki bu yazdıklarım, Beyaz Türk’lerin gerçek portresi midir?

Yoksa benim gördüğüm, görmek istediğim bir portre mi...

Karar sizin...

Beyaz Türklerde “biat” yok. 

İtiraz en doğal hakkınız...
Yazının devamı...

Herkesin gizli bir duası vardır

3 Ekim 2010
Üzerimde ince keten bir pantolon, üstümde sarı bir tişört var.
Keten gömleğimin kolları kıvrık.
Kendimi, 20. yüzyıl başlarındaki efsane yazarlardan biri olarak hissediyorum.
Keten pantolonum uçuşuyor, ruhum ise daha da uçuşuyor.
Sonbahar, bütün sayfiyelere hüzünlü ama olağanüstü bir estetik hediye ediyor.
Bu, her yıl böyledir.
Hüznün, aslında tabiatın ne güzel müsekkini olduğunu öyle anlarda hissedersiniz.
Tenhalık sakinleştirir...
* * *
Beyaz badanalı şapelin, dar merdivenlerinden aşağı doğru iniyoruz.
Burası sanki Sümela’nın beyaz minyatürü.
Sonunda “Mağara”ya geliyoruz.
Her inancın mağaraları vardır.
Yani “vahyin” insana indiği yerler.
Patmos’taki bu “Mağara” da Hıristiyan inancının önemli vahiy merkezlerinden biri.
İnanışa göre, Yohanna İncili’nin bir bölümü burada yazılmış.
Hikâye şöyle.
Aziz John (Yohanna), Romalıların ilk Hıristiyanlara yaptığı zulümden kaçarak Patmos’a sığınmış.
Adada bulunan bir mağarada uyumaya başlamış.
İşte bu mağarada ilk vahiyler kendisine tebliğ edilmiş.
O da Protokos adlı genç bir adama kendine gelen vahiyleri kaleme aldırmış.
* * *
Şimdi vahiylerin indiği yerin hemen önündeyim.
Dua ediyorum.
Ancak kafamda başka bir şey var.
İnsan efsaneleşmiş bir kutsal mekânda ne için dua eder.
Kendi kendinizi bir yoklayın.
Gizli duaların ilginç bir yanı vardır.
O kişiye resmen sorduğunuzda hemen, “Ailem, vatanım, kendim, sağlığım için dua ettim” der.
Doğru, hemen herkes önce bu duaları yapar.
Ama hepimiz biliyoruz ki, herkesin bir de gizli duaları vardır.
Belki de kimseye itiraf edemeyeceğiniz dualar.
Gizli bir düşmanlık, gizli bir itikat, gizli bir sevgili, gizli bir günah...
Ne bileyim, gizli bir şey işte...
* * *
Bir mum yaktım, dua ettim.
Yohanna İncili’nin bir bölümünün yazıldığı taşın önünde, başkalarının ettiği duaları düşündüm.
Bir de, geçen ay Paris’te olağanüstü bir gecede Seine Nehri’nin üzerindeki köprülerde gördüğüm bir şeyi...
Altı yıl Paris’te yaşadım ama ilk defa fark ediyorum.
Paris’in köprüleri bir nevi yatıra dönüşmüş.
Hemen her köprünün kenarındaki tel örgülere, binlerce asma kilit takılmış. Her kilidin üzerinde harfler var.
Büyük bir ihtimalle âşık insanların isimlerinin baş harfleri.
Ve bunlar asma kilit gibi harika bir sembolle birbirlerine kilitlenmişler.
Bunların arasında çaput bağlanmış yerler bile gördüm.
* * *
Patmos’tan ayrılırken, teknemizin yelkenlerini açtık.
Rüzgârın doldurduğu yelkenler, hayatımdan bir sonbaharın daha geçtiğini haber veriyordu.
Biraz önce Mağara’da ettiğim duayı hatırladım.
Sonra önümde kaç papatya mevsimi, kaç bağbozumu, kaç zeytin hasadı var diye düşündüm.
O zaman, köprülerin tel örgülerine asılan kilitlerin, mağaralarda tek başına edilen gizli duaların anlamını daha iyi anladım.
Her gün önemlidir.
Ve her gün, bizi, hayat dediğimiz olağanüstü hediyenin hazan mevsimine götürür.
Öyle anlarda düşünürsünüz.
Allah’tan ki, sonbahar hüznü en güzel müsekkindir.
Çünkü sakinleşen ruhun tevekkülü de, mukadderatı hayatın şeyleri içine katar.
Yani er geç karşılaşacağınız son hakikati...
Yazının devamı...

Kutlu bir doğum

2 Ekim 2010
“Haritacı olsanız, nasıl bir aşk mektubu yazarsınız?”
Hayatın en hüzünlü gününe, şöyle bir cümleyle başlamışsınız:
“Artık bir gömleğim yok ama bir haritam var.”
Biraz hayal gücünüzü çalıştırın. Yaratıcı olmaya çalışın.
Bundan 2010 yıl önce bir haritacının yazdığı “aşk mektubu” şöyle anlatılıyordu:
“Harita garipti. Üzerindeki her şey ve yön, haritacının umutsuz bir aşkla sevdiği, ölümcül hastalığa tutulmuş nişanlısının adıyla kayıtlıydı. ‘Onun mahallesi, Onun çeşmesi, Onun sokağı, Onun bahçesi, Onun gittiği kütüphane, Onun ninesinin kabri, Onun atını bağladığı ağaç’ gibi harita üzerindeki tüm koordinatlar onunla irtibatlandırılarak veya ona ithaf edilerek çizilmişti.”
Haritaya çizilen aşk devam ediyor:
“Kemikleri çoktan toprak olmuş bu âşık haritacı için sevgilisinden başka hiçbir şey yoktu görecek... Her şeye kördü onun nefsi. Neye baksa o. Neyi görse o. Her yer ve her yön, sevgilisinin gölgesinde.”
Umutsuz haritacıdan, muhteşem bir Atilla İlhan tiradı.
“Kime baksam sensin...”
Madem başladık sorulara devam edelim.
¡ ¡ ¡
Hazreti İsa’nın doğumunu en güzel kim anlatabilir?
Bir Hıristiyan erkek mi, yoksa Hıristiyan kadın mı?
“İkisinden biri” diyebilirsiniz.
Peki soruyu şöyle sorarsam:
Meryem Ana’nın doğum yapmasını kim en iyi anlatabilir?
Daha doğrusu “babasız bir çocuğa gebe kalan” bir kadının halinden en iyi kim onlar?
Herhalde bir kadın değil mi?
Hıristiyan bir kadın...
Bugüne kadar “Bir Hıristiyan kadın anlatabilir” diye düşünüyordum.
Bir kitap okudum, fikrim değişti.
Meryem Ana’nın doğum yapışını en iyi Müslüman bir kadın anlatabilirmiş.
¡ ¡ ¡
Geçen hafta Sibel Eraslan’ın “Siret-i Meryem” adlı kitabını okudum.
Meryem Ana’nın hayatını anlatıyordu.
Alt başlığı “Cennet kadınlarının sultanı” idi.
Meryem Ana, eskiden beri hep dikkatimi çeken bir kutsal figürdür.
İkonalarda falan hep görürdüm, ama nedense hep oğlu İsa’nın gölgesinde kalmış bir kadın gibi hayal ederdim.
Nedense onu her düşündüğümde aklıma Enis Batur’un bir dizesi gelir:
“Erkeğim ben bir daha doğuramam seni...”
Seven erkek, “gebe bırakmanın” nasıl güçlü, karşı konulamaz bir duygu olduğunu bilir.
Ama hayali bir erkekten gebe kalmak?
Meğer bunu en güçlü şekilde Müslüman bir kadın anlatabilirmiş.
Sibel Eraslan’ın kitabını başladım ve bitirdim.
¡ ¡ ¡
Sibel Eraslan, “Vakit” gazetesinde yazan bir kadın yazar.
İslam’ın kadın figürleri onu cezp ediyor. O kadınları, içerden ve derin bir aşkla yazıyor.
Daha önce Hazreti Ayşe’yi yazmıştı.
Şimdi, hem Hıristiyanlığın hem İslam’ın kutsal bir kadın figürünü anlatıyor.
Yine aşkla.
Kitabın “Bismillah” kısmına şöyle başlıyor:
“Bir kınaçiçeği gibi dokunulmasını bile beklemeden fırlattım içimi o güzel kadına doğru. Parçalandım. Paramparça oldum.
Aşkın yok olurcasına küçülmek olduğunu bir kere daha öğrendim.”
“Hepsi de aynı karasevdanın kara gözlü yolcularıydı.”
Ve arkasından Cariye ile Şah arasındaki o harika diyalog:
Cariye: “Seni seven neylesin?”
Şah: “Hiç korkmasın, söylesin.”
¡ ¡ ¡
Beş altı yıldan beri gözlemlediğim bir şeyin adını koymaya çalışıyorum.
İslami kesimin kadınlarında beni şaşırtan bir açılım var.
Artık içlerindeki aşkı hiç korkmadan söylüyorlar.
Hem de İslami kesimin erkeklerini derinden korkutacak şekilde.
Meryem Ana’nın Hazreti İsa’yı doğurması ile ilgili bu harika kitap, İslami kadının iç dünyasındaki gerçek doğum sancılarını da anlatıyor bana.
İsterseniz adını koyayım.
Kutlu bir doğuma hazırlanıyoruz.
Yazının devamı...

Sevgili telekulak, sen şahidim ol

1 Ekim 2010

Bu size açık bir mektuptur.

Türkiye’de eli kalem tutan insanların ne hale getirildiğini görmek mi istiyorsunuz?

İşte size çarpıcı, kanatıcı, ıstırap verici, düşündürücü bir örnek.

Vatan Gazetesi yazarı Ruşen Çakır’ın dünkü yazısından bir bölüm:

“Öte yandan, o yayının ardından Avcı ile düzenli bir şekilde haberleştik.(Dinleme kayıtları bunu doğrulayacaktır!)”

“İleri demokrasi ülkesi” Türkiye’nin önde gelen yazarlarından biri, gazetecilik ilişkilerini kanıtlamak için, kendisini dinleyenleri alenen şahit gösteriyor.

Neden? Çünkü, bazıları, Hanefi Avcı neden onu aradı diye eleştiriyormuş.

* * *

Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak söyleyelim.

Ruşen Çakır kim?

Darbeci mi? Ulusalcı mı? Ergenekoncu mu? Şucu mu, bucu mu?

İt mi, uğursuz mu? Mafya mensubu mu? Yoksa “beyaz” işine mi bulaşmış?

Türkiye’nin en tarafsız kalma gayretinde olan yazarlarından, düşünürlerinden biri.

AK Parti’ye düşmanlığı yok.

Kimseye yok.

Ama bakın, muhteşem bir istihza ile, “telefonunu dinleyenleri” kendine şahit olarak gösteriyor.

Nedir bu Allah aşkına?

Yasa dinlemezliğin, şantajın geldiği nokta mı?

Bir “1984” paranoyası mı?

Büyük bir “şaka” mı?

Yani artık psikolojik vahşet haline dönüşen bir kanun tanımazlıkla alay etme noktası mı?

Ya da “İleri demokrasiye geçtik” diyenlere en büyük hakaret...

* * *

Kimse kılını kıpırdatmıyor.

Daha doğrusu kıpırdatamıyor.

Düşünebiliyor musunuz, masumiyetimizi kanıtlamak için artık illegal telefon kayıtlarını referans göstereceğiz.

Böyle bir komedi, böyle bir dram, böyle bir trajedi, böyle bir utanmazlık olabilir mi?

Türkiye’nin bütün düşünen kafalarının kaderi, teknik imkânları kanunsuz şekilde kullanan beş on adamın elinde.

Kim kafasını kaldırsa, balyoz iniyor.

Sırasını savan rahatlıyor, sırasını bekleyen cehennemin kapısında sırasını bekliyor.

Bunun adı da “ileri demokrasi” oluyor.

* * *

Yazımı, Ruşen Çakır’ın son cümlesi ile bitiriyorum:

“Günümüz Türkiye’sinde iyi bir gazeteci olmak için cesaretten çok vicdana ihtiyaç var.”

Kendine gerçekten gazeteci diyebilen herkes bu cümleyi çerçeveletip, başucuna asmalı.

Ve Başbakan Erdoğan’a bir soru:

Sayın Başbakan; kanunsuz dinleme konusu artık ciddi biçimde ele alınmayı hak etmiyor mu?

Unutmayın, siz de bir dinleme mağdurusunuz.

Araya sıkışmış iki küçük cümlenin şifresi

GEÇEN pazartesi günü, Başbakan Erdoğan’a destek veren “liberal aydınlardan” birinin yazısını okuyorum.

Araya küçük iki cümle sıkıştırmış.

Bu arkadaşların çoğu ile aynı mahallelerde büyüdüğümüz için, dillerini, dertlerini lügatlerini iyi bilirim.

Şifrelerini rahat çözerim.

Liberal yazar, Başbakan’la “Kürtlere anadilde eğitim hakkı verilmesi” konusunda görüş ayrılığına düşmüş.

O anadilde eğitim hakkının verilmesinden yana, Başbakan değil.

Liberal yazar “Bak” diyor...

“Referandum öncesi kimlerle birlikteydin, şimdi kimlerle birliktesin.”

Lafın anlamı açık.

Hafif şantaj kokuyor.

Yani “Biz desteğimizi çekersek, durumun iyi olmaz” türünden bir aba altı mesajı var.

Belli ki “anadilde eğitim” konusu; Başbakan’la; tahakküme, dediğini yaptırmaya alışmış despot aydın takımı arasına kara kedi gibi girmiş.

Ha bu arada küçük bir ayrıntı.

İmralı’da Öcalan’la konuşan avukatları, kendisinin “Anadilde eğitim konusunda fazla ısrarcı olunmamasını” tembih ettiğini söylediler.

Anadilde eğitim konusunda Öcalan’dan bile ileride duran arkadaşların İmralı sakinine mesajlarının ne olacağını da çok merak ediyorum.

Yazının devamı...