"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Ey sırtında 'Amalı haç' taşıyanlar

19 Şubat 2011

Birçok yakınının, tanıdığının işkenceden hayatını kaybettiğine tanık olmuş.
Darbe acısı nedir en iyi bilenlerimizden biri. Bunun filmini de yaptı.
Ama somurtarak değil, hepimizi güldürerek yaptı.
Dünkü Radikal’deki yazısını okurken kendimi çok derin iç hesaplaşmalar içinde buldum.
Hiç “ama” falan demeden, hiç bahane yaratmadan Odatv’ye, Soner Yalçın’a ve arkadaşlarına destek veriyordu.
Yazıyı okudum ve hemen kendisine bir e-mail attım.
E-mail kutusu dolu olduğu için mesajı geri geldi.

Yazının devamı...

Merak böceği ısırınca kanatıyor

18 Şubat 2011

Üstelik öyle pek anladığım, bildiğim şeyler de değil.
Ama merak böceği ısırınca, ısırdığı yer de durmadan kanıyorsa, duramıyorsunuz.
Yazıyorsunuz.
* * *
Balyoz Davası’nda komutanların tutuklanmasına karar veren mahkemenin açıklamasında bir cümle dikkatimi çekti.
Mealen şöyleydi:
“Askeri bilirkişi tarafından hazırlanan bir rapor varsa, bunun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından istenmesine.”

Yazının devamı...

Soner Hürriyet'e nasıl geldi

17 Şubat 2011

Murat her pazar günü orada harikalar yaratıyordu.
Hürriyet’teki o sayfa, Türkiye’de popüler tarih konusunda bir milat gibiydi.
Herkes onun yerine bir başka popüler tarihçiyi getireceğimizi tahmin ediyordu.
Bense hiç öyle düşünmüyordum. Murat’ın yerini doldurmak mümkün değildi.
Kimi koysak, hep Murat Bardakçı’nın yaptığı sayfa ile karşılaştırılacak ve bundan yenik çıkacaktık.
O nedenle sayfanın konseptini değiştirmeye karar verdim.
Öyle birini bulmalıydım ki, yaptığı iş mükemmel olmalıydı, Murat Bardakçı ile aynı kulvarda koşmamalıydı.

Yazının devamı...

Sizce kaç parası vardır

16 Şubat 2011

“Bunlar herhalde sayı saymayı bilmiyor.”
Gazetede Mısır’ın devrim başkanı Hüsnü Mübarek’in serveti 70 milyar dolar olarak yazılmış.

Doğrusu bana da çok abartılı geldi.

Bir arkadaşıma bunu söylediğimde, “30 yıldır tek başına iktidarda. Yani yılda 2 milyar dolar koysa mümkün bu rakam eder.”Güldüm.

Yazının devamı...

‘Mis’ gibi değil ‘miş’ gibi

15 Şubat 2011
Ve orada gösteri yapan heyecanlı bir Arap bana, “Biz Türkiye’ye benzemek istiyoruz” deseydi; o an hergele damarım tutardı.

Tutardı ve derdi ki:

“Öyleyse bu rejimi niye yıkmak istiyorsunuz?”

O meydanda yıkılmaya çalışılan şey nedir?

30 yıllık bir polis devleti değil mi?

“Economist” Dergisi Tunus’taki Bin Ali rejimini tarif ederken listenin başına ne koymuştu bir daha hatırlatayım.

“Muhalif insanları içeri atmak için sahte delil üreten bir polis teşkilatı kurdu.”

İnsanların telefonları dinlendi.

Rejime kafasını kaldıran insanlar içeri atılıp yıllarca süren yargılamalarla bertaraf edildi.

Tunus’ta, Mısır’da insanlar şimdi bu rejimleri yıkmaya çalışıyorlar.

Bundan sonra dönüp ondan bir başka polis rejimini kurmak isterler mi?

Herhalde o kadar mazoşist değillerdir.

* * *

Arap dünyası hayatım boyunca beni fazla ilgilendirmedi.

Çünkü yüzüm hep Batı’ya dönük oldu.

Polis devleti kavramının, askeri vesayet kadar kötü bir şey olduğunu kabul etmiş bir demokrasi benim ölçüm oldu.

O yüzden bir Arap bu soruyu bana sorsa, “Vallahi git bu soruyu bir bilene sor” derdim.

Tabii akşam yatıp sabah en kral Mısır uzmanı olarak uyanan istihare münevverine değil.

Mesela gidip Lütfü Akdoğan’a danışmalarını tavsiye ederdim.

Saddam’ın en yakınlarına kadar girebilmiş, Arapça konuşan, yıllarca o ülkelerde gezip tozmuş, o ülkelerde “zamanın ağır aksak işleyen ruhunu” okumayı öğrenmiş bir insan.

* * *

Ona sormadım ama geçen cumartesi günü Fatih Altaylı’nın köşesinde onun bu soruya verdiği cevabı okudum.

Mealen aktarıyorum.

“Mısır, Türkiye’ye benzer mi? Benzeyebilir elbette. Ama önce Tanzimat ilan edecekler. Sonra İkinci Meşrutiyet. Sonra gerçek anlamda Cumhuriyet’i kuracaklar. Onun bir noktasında çok partili hayata geçecekler ve onu 60 yıl sürdürecekler. Eh bu da 150 yıl alır.”

Biliyorum akşamdan sabaha uzman arkadaşlar bu cevaba ifrit olacaklar.

“Don’t shoot the pianist.”

Piyaniste ateş etmeyin, ben sadece, oraları iyi tanıyan bir insanın fikrini aktarıyorum.

* * *

Mısır sorusuna cevap vermeyeceğim.

Onun yerine, çok daha iyi bildiğim bir coğrafya ile ilgili iddialı bir şey söyleyeceğim.

Türkiye, Mısır’a değil, gelişmiş Batı’ya örnek olmalı.

Neyi ile mi?

* * *

Yüzde 9 büyüyen ekonomisi ile.

Müthiş ekonomik dinamizmi ile. Turizmde giderek gelişen yaratıcı modelleri ile.

Her mahallesinde gencecik iş insanları yaratan girişimcilik ruhu ile.

Ekonomik krizleri aşmayı sağlayan müthiş “halk disiplini” ve kararlılığı ile.

Artık kendisi teknoloji üretme rampasına girmiş yenilikçiliği ile.

Evet benim örnek olma çıtam yüksek.

Mısır’ın “Bon pour l’Orient” rol modeli değil, yaşlı ve atıl Batı’nın genç ve dinamik ‘rol modeli’ olmak istiyorum.

* * *

Ama gelin elinizi vicdanınıza koyun.

Bugün giderek belirginleşen polis devleti görüntüsüyle bunu yapmak mümkün mü?

Batı’da bir davada deliller tek tek çürürken, tutuklamalar inadına artmaz.

Batı’da her gün “sehven” hukuk çamları devrilmez.

Batı’da insanlar neyle suçlandıklarını bilmeden yıllarca içerde tutulmaz.

Batı’da medya kurumları böyle insafsız bir baskı altında tutulmaz.

Batı’da KCK türü davalar olmaz.

Şimdi bir daha soralım: Mısır, Türkiye’ye benzer mi?

“Mis” gibi değil, “miş” gibi, yani “demokrasiymiş gibi yapan” bir rejim istiyorsanız, benzer...

Yüzde 9 hızla büyüyen mis gibi bir polis devleti...

Bak, Çin’de mis gibi yürüyor, Mısır’da niye olmasın...
Yazının devamı...

Tembel fahişenin intikamı

13 Şubat 2011

Uzun, bitmeyen bacakların attığı her adımda, ayakkabının altındaki o kırmızı renk, büyüyor, büyüyor, her yer kıpkırmızı oluyor.
Gözümün önünde tuhaf bir renkler resmigeçidi başlıyor.
Kızılötesi, mosmor, mor ve ötesi...
Yetmiyor kendim yeni renkler icat ediyorum:
Abysiss laciverdi, deep blue, Purple haze.
Ve “Red sole..” Kıpkırmızı taban...
* * *

Yazının devamı...

Nasıl özlemiş kalbim böyle atmayı

12 Şubat 2011
Harika bir kitap, olağanüstü bir film.
Bir yerlerde unutulmuş bir hatıra.

* * *

İki gündür süfli bir gripten evde yatıyorum.
Altımda pijama.
Çizgili değil, patchwork bir şey, ama nereden baksan yine pijama.
Süfli hastalığın üniforması.
Üzerimde ondan beter bir tişört.
Allah kahretsin, tişört de değil, resmen fanila, basbayağı, alelade fanila...
Tansu, terimi alsın diye, sırtıma bir havlu sokuşturmuş.
Başucum desen, bir ilaç zücaciyesi.
İki gündür sakalımı kesmemişim, ağzım yapış yapış.
Aynaya bakmaya cesaretim yok.
Baksam, göreceğim şey mendebur bir surat...
Gövdemin sigortası atmış, ruhumun bağışıklık sistemi dipsiz kuyularda.
Pejmürde bir beden, süfli bir ruhla yatak döşek yatıyorum.
Elimde uzaktan kumanda aleti, gözlerimde manasız bir bakış, ben değil, o manasız bakış televizyon seyrediyor.
“Fargo” filminin son sahnesindeki katil gibiyim.
Ne alaka ise, aklıma Ece Ayhan’ın kitabı takılıyor:
“Bakışsız bir kedi kara...”

* * *

İşte tam o sırada, gazeteden bir zarf geliyor.
İçinde Ebru Gündeş’in yeni CD’si.
“Beyaz”...
Ve o şarkı başlıyor:
Daha beşinci mısrada olay patlıyor:
“Nasıl özlemiş kalbim böyle atmayı...”
Sonra ikinci dalga geliyor:
Teşekkür ederim böyle baktığın için
Teşekkürler aklımda kaldığın için.”

Süfli gribin baştan çıkardığı arabesk damarım iyice kabarıyor:
Hakikaten “Nasıl da özlemiş kalbim böyle atmayı”.
“Oysa yerini bile unutmuştum hanidir
Bazen hayat vermek ister aldıklarını
Mucizeler hep böyle ansızın gelir.”

* * *

Ebru Gündeş; küçük kadınların en büyüğü.
1990’ların başındaki o ses, o harika hançere.
Yeşilçam’ın, hiç bitmeyen muhteşem valsi; iflah olmaz arabesk romantizm;
Bizim mahallelerin, açık hava sinemalarımızın, Hıdrellezlerimizin fon müziği...
Ebru başta, hepsi tek tek yatağımın ucundan geçiyor.
Gönül Yazar’lar, Emel Sayın’lar, Muazzez Abacı’lar, Seda Sayan’lar...
Ben “Kings of Leon” konserine bilet ararken, o “Hoop” deyip yakama yapışıyor. Delikanlı bir edayla hesap soruyor, “Kardeşim” diye tarz koyuyor; “Sen bu mahallenin çocuğusun” diye azarlıyor.
“Fahriye Ablam” oluyor...
Hani o bir duygu vardır, her yurtdışına gidişte, bizi mutlaka bir gün önce eve döndürür; işte o duygu yine bağrıma saplanıyor.
Gökhan Tepe harika bir müzik bestelemiş. Şebnem Sungur harika sözler yazmış.
Ah, Ebru, ah o tuhaf kadın var ya; günlük hayatta küçülen, sahnede büyüyen, bir kaybolup, sonra yine aynen geri gelen kadın.
İşte o da olağanüstü söylüyor.

* * *

Yaylı sazlar altıma uçan halıyı seriyor; ayaklarım kesiliyor;
Altımda Türkiye; bana dünyanın en güzel anadilini veren ülkem.
Kim bilir kaçıncı defa aynı duyguyu yaşıyorum.
Ağlıyorum ve neden ağladığımı bir türlü bilemiyorum.
Ya hüzünden, ya mutluluktan, ya da ikisinden birden.
Sonra yatağımdan fırlıyorum.
Sırtımdaki havluyu, üstümdeki fanilayı, altımdaki pijamayı fırlatıp atıyorum.
Tıraş olurken, aynadaki suretime, son nakaratı defalarca tekrarlıyorum:
“Karanlıktan korkmuyorum eskisi gibi
Senin yanın en aydınlık beyaz benim için.”

Yazının devamı...

Sevdiğim kadınlar cenazeme gelecek

11 Şubat 2011

Bu sözleri söylediği arkadaşı, Melek Ulagay.

Can Yayınları’ndan çıkan “Bir Dönem İki Kadın” adlı kitapta okuyorum.

Oya Baydar ve Melek Ulagay, karşılıklı sohbet şeklinde hepimizin yaşadığı bir dönemi anlatıyorlar.

Her sayfasında tanıdık olaylar, tanıdık isimler.

Yazının devamı...