"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Hayvansın Rıza

12 Kasım 2010
“Sevgili Güzin Abla
Ben, Fortune Dergisi’nin ilk 500’üne giren şirketlerden birinde çalışan erkek bir yöneticiyim.
İnsan kaynaklarında ‘Çeşitlilik’ politikası gereği, şirketin neredeyse bütün üst yönetim birimlerine kadınlar dolduruldu.
Bir yıl önce, görev yaptığım bölümün başına getirilen kadın yönetici, gelir gelmez, 8 müdürlüğün 6’sına kadınları atadı.
O günden beri şirket içi politika alabildiğine arttı. Kadınların iş hayatında gücünün artırılması dışında hiçbir şey konuşulmaz oldu.
Sektörümüz genel olarak erkek ağırlıklı ve moraller dibe vurdu.
Azınlıkta kalmış bir erkek olarak ne yapmalıyım?”
Rumuz: 36 yaşında erkek yönetici.

* * *

Bana göre dün, dünyanın en önemli iki ekonomi gazetesinden biri olan Financial Times’ta bir devrim oldu.

Gazetenin, “Dear Lucy” adlı bir yazarı var.

Hürriyet’in “Güzin Abla” köşesine tekabül ediyor.

Lucy, işyeri problemleri ile ilgili mektuplara cevap veriyor.

Yukarda aktardığım mektup, Güzin Abla’ya değil, “Lucy Abla”ya gelmiş.

Tahmin ediyorum, Türkiye’de de bazı sektörlerde önümüzdeki yıllarda benzer sorunlar ortaya çıkacak.

Bunlar arasında medya başta geliyor.

Çünkü, medya giderek kadın ağırlıklı bir sektör haline dönüşüyor.

Şu sıralar dergilerde kendini hissettiren bu trend, en geç 5-6 yıl içinde gazetelere de yayılacak.

Erkekler için kadın ağırlıklı bir işyerinde çalışmak nasıl bir şey olacak?

Gelin, “Lucy Abla”nın 36 yaşındaki bu erkek yöneticiye verdiği “Abla nasihatlerine” bakalım.

* * *

-  İşyerinde “Azınlık” olmak, daha güzel de olabilir, daha feci de... Bu, oyunu nasıl oynadığınıza bağlı bir şeydir.
Korkum şu ki; siz bu oyunu yanlış oynuyorsunuz.

-  Önce şu “Azınlık erkek” kavramından başlayalım. Bu biraz yukardan bakan bir kavramdır ve kadınlar bunu komik bulmaz, hazzetmez.

-  İşe, önce şu “Kendinize acıma” duygusundan kurtularak başlamanız gerekir.
Her şeyden önce siz, kadınların sahip olmadığı bir avantaja sahipsiniz. Eğer şirketinizin insan kaynakları politikası, “Çeşitlilik” ise, şimdi erkek olarak avantajınız arttı demektir.

-  Şirket içi politika patladı diyorsunuz. Bir şirket kuralı vardır. Çalışan kişi eğer başarısızsa, hemen suçu “şirket içi politikalara” atar.
Probleminiz “şirket içi” politika falan değil. Siz kaybeden tarafta yer alıyorsunuz. Daha da kötüsü, şirkette kuralların değiştiğini biliyorsunuz, ama oyunun nasıl oynanması gerektiğinden habersizsiniz.
Kadın hâkimiyetindeki bir şirketin oyun kuralları, tamamen farklıdır.

-  Derhal şirkette, en üst yönetime gelen ilk kadını bulup, onun tavsiyelerini dinleyin.
Çünkü artık biraz kadın gibi davranmak zorunda kalacaksınız.

-  Bunun için önce testosteron seviyenizi düşürün ve yeni mücadele kurallarını içinize sindirin.

-  Kendinize en yakın hissettiğiniz kadın çalışanların listesini yapın; onların arasından kendinize “iş ikizleri” veya sponsorlar seçin.
Bırakın sizin meziyetlerinizi öteki kadınlara o anlatsın.

-  Ve son nokta: Kadın yöneticilerin ahlak anlayışları zannettiğinizden yüksektir.

Onlara kendinizi münasip bir dille anlatmaya çalışın.

Göreceksiniz ki, azınlıkta bir erkek olarak da şirkette hayatta kalabilirsiniz.

* * *

Lucy Abla’nın tavsiyeleri bunlar.

Dün bu mektubu bir Türk arkadaşıma anlattım.

Muzip bir ifadeyle yüzüme baktı ve “Tabii buna eklenecek bir tavsiye daha var” dedi.

Nedir diye sorunca şu cevabı verdi:

“Kendine üst düzey kadın yönetici bir sevgili bulursun.”

Ben de ona baktım ve “Hayvansın Rıza” dedim.

“Sen bu kafayla, bırak yükselmeyi, yerini bile koruyamazsın.”

Baksana ne diyor Lucy Abla:

Oyunun kuralları fena halde değişti.
Yazının devamı...

Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

11 Kasım 2010
Tabiatıyla Hürriyet’e takmış.
“Sembol gazete” o ya;
Onu mutlaka kafasına göre “hizaya getirecek”.
İşe, evlere şenlik bir “tespitle” başlıyor.
Doğan Grubu’na yapılanlar bir “basın özgürlüğü” meselesi değilmiş.
Demokrasinin “tek seçicisi” olduğu için, “basın özgürlüğü” sadece onun kafasındakileri papağan gibi tekrarlamaktan ibaret.
Sonra zücaciye dükkânına girer gibi, Hürriyet’in iç dizaynına dalıyor.
Hürriyet’in genel yayın yönetmeni “değiştirilmiş”.
İki yazarı “gönderilmiş”.
Oktay Ekşi’den “kurtulunmuş”.
“Demokrat” yazarın kullandığı ifadeler aynen böyle.
Belli ki olup biten onu müthiş keyiflendirmiş.
* * *
Peki ya gerçekler?
-  Genel yayın yönetmeni son 5 yıldır ayrılmak istediğini her fırsatta gazetenin sahibine iletmiş.
Hiç önemli değil.
-  Emin Çölaşan’la yayın ilkeleri nedeniyle anlaşmazlığa düşülmüş.
Boş ver geç.
-  Bekir Coşkun kendi arzusuyla ayrılıp başka bir gazeteye gitmiş.
Canım o küçük bir ayrıntı.
-  Oktay Ekşi, bugüne kadar hiçbir yazarın yapmadığı duruşu sergileyip, kendi istifa etmiş.
Teferruat.
Teferruat, çünkü bunlar, medyayı dizayn etmek için satırı eline almış liberal aydının kafasındaki projeye uymuyor.
Hürriyet ancak onun kafasındaki yayınları yaparsa gazete olacak.
Bu ülkenin yüzde 42’sinin hassasiyetine kulak vermiş, o da teferruat.
Tek seçici o liberal aydın arkadaş.
* * *
Etyen Mahçupyan arkadaş;
Şimdi ben de size birkaç laf edeceğim. Kızmak yok.
-  Bir; Dünyanın hangi demokrasisinde, bir gazetenin yazarı veya yazarları, başka bir gazetenin yayın politikasını hizaya getirme misyonunu içine sindirebilir?
-  İki; Hürriyet dün, Türkiye’nin en çok satan, en çok ilan alan gazetesiydi.
Bugün de öyle.
Hürriyet yönetimi, yayıncılığı, finansal performansı ile bütün dünyanın ilgisini çeken bir gazete.
Bir Hürriyet’in satışına bak, bir de yazdığın gazetenin tezgâhtaki gerçek satışına.
Sizce bu fark acaba nereden geliyor?
Ha; Bir de mensubu bulunduğun ve benim çok saygı, sevgi duyduğum Türkiye’nin Ermeni cemaatine sorunuz.
En çok hangi gazeteyi okuyorlarmış?
Öğrenmek istiyorsanız; Tuba Çandar’ın “Hrant” kitabını referans verebilirim.
Orada Hrant Dink, “Hürriyet” diyor.
* * *
Gelelim, “tasfiye edilmesine” büyük keyifle katıldığınız o yazarların siciline.
-  Bir; Onların hangisi bugün Ergenekon vs. gibi suçlamalarla yargılanıyor?
Tabii sizin şahsi kanaatlerinizden değil; yargının sicilinden söz ediyorum.
-  İki; Bugüne kadar bir hırsızlık, uğursuzluk, üçkâğıt yapmışlıkları var mı?
-  Üç; Onlar neden, yıllardır “Türkiye’nin en çok okunan” yazarları arasında?
Bunların hiçbiri yoksa; suçları ne; “sizin gibi” düşünmemek mi?
Bir de şu var; yazınız çok talihsiz bir güne rastlamış.
Avrupa Birliği İlerleme Raporu, Türkiye’de iktidarın basına karşı “haksız nüfuz kullandığı” gerçeğini kayda geçirdi.
Açık açık gazetecilerin artık “oto sansür” yapmak zorunda kaldıkları ifade edildi.
En iyisi siz; bizi dizayn etme, hizaya getirme işini iktidara bırakın, biraz kendi gazetelerinizle ilgilenin.
Kendinize bir sorun bakalım:
“Biz halkı çok iyi okuyoruz da halk neden bizi okumuyor.”
“Hepimizin yaptığı şu harikulade ‘demokratik, ilerici, reformist’ gazetelerin topunun satışı neden, bırakın Hürriyet’i, bir tek Sözcü gazetesi kadar olamıyor?”
* * *
Merak etmeyin, biz sormayız. Kültürümüzde “gönderilenin” arkasından tef çalmak yoktur.
Ama bilin ki; patronlarınız er veya geç size bu soruyu soracak.
Bizim ricamız ise şu; Hürriyet’i yıllardır okuyan insanlara biraz saygı gösterin...
Bu ülkede herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil.
Yüzde 42 okuduğu gazetelerden memnun.
Bir gün yüzde 58 de memnun olup, gazetelerinizi okumaya başlarsa hiç mesele kalmaz.
Yazının devamı...

‘Patronun köpekleri’

10 Kasım 2010
Emin olunuz, adınızın bir köşe yazısının başlığında böyle görünmesi en az sizin kadar beni de irkiltecekti.

O yüzden adınızı yazıya koymadım.

O gazetede çalışan yazarlar, yöneticiler, bütün arkadaşlar;

Biriniz hariç, sizlerden de özür diliyorum.

Hem de bin kere özür diliyorum.

Biri sizlere bu sıfatla hakaret etmeye kalksa, ilk karşı çıkanlardan biri ben olurum.

Samimiyetimden emin olunuz.

O yüzden gazetenizin adını da yazmıyorum.

Bir de Hürriyet okurlarından özür diliyorum.

* * *

Bakın aranızdan biri aylar önce, bizler için bu ifadeyi açıkça kullandı.

Bizlere “Aydın Doğan’ın köpekleri” diye yazdı.

Hiçbirimiz cevap vermedik.

Neden biliyor musunuz?

Kimimiz, “Aman bulaşmayalım, bize de bulaşır” diye korktuğu için.

Kimimiz, önemsemediği için.

Kimimiz, üzerine alınmadığı için.

Oysa alınmamız gerekirdi.

Kullanılan ifade çoğuldu.

Paketin içine hepimiz giriyorduk.

“Boş ver” deyip geçtik.

Hayır hayır, geçmedik, bal gibi yalayıp yuttuk.

Biz yalayıp yutunca, gerisi geldi.

Bu defa “Puştlar” kelimesi çıkıp geldi.

Sadece bize değil, herkese, siyasetçilere...

Onlar da yalayıp yuttular.

* * *

Oktay Ekşi olayı olmasaydı, belki ben de geçip gidecektim.

Ama o gazetenin genel yayın yönetmeninin “eğitici” yazılarını okuyunca aklıma geldi.

Bir de dün Oray Eğin’in köşesinde aynı yazarın CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi için yazdıklarını okuyunca, bu ertelenmiş yazıyı yazmaya karar verdim.

Bakın artık önümüzde bir “Oktay Ekşi kriteri” var.

Biz “Köpek” kelimesini, “Puşt” kelimesini yalayıp yuttuk, ama bu kriteri artık kimse yalayıp yutamaz.

Oktay Ekşi mesleğimizde bir milat yarattı.

Özür diledi, yetmedi.

İstifa edip gitti.

Hayatımda kimseyi istifaya davet etmedim.

İstifa, şahsi bir karardır ve onun için başkaları karar vermez.

* * *

Hakaret, çoğu insan için turnusol kâğıdıdır.

Ne yazık ki, insan tabiatı, sevmediği insanlara hakaret edilmesinden hoşlanan bir karakterdir.

Sevdiklerimize hakaret edilince kızar, kızdıklarımıza hakaret edilince seviniriz.

Artık bunu kırmamız gerekiyor.

Kendi payıma geçmişte hakareti önlemek için epey uğraştım.

Başardım mı?

Hayır.

Maalesef hayır.

Yöneticilik kariyerimin en büyük hüsranlarından biri budur.

Tekrarlıyorum.

Artık önümüzde “Oktay Ekşi kriteri” var.

Oktay Bey, istifa ederken, hepimizin üzerine de ağır bir yükü bıraktı.

Yanlış yapabiliriz.

Hatalarımız olabilir.

Hemen ertesi gün düzeltebiliriz. Mutlaka düzeltmeliyiz.

Öyle eskisi gibi kıvırtarak, eğerek, bükerek, sonuna yine aynı anlama gelecek yorumları ekleyerek değil.

Hata gerçekse, aynen düzelterek.

Ama iş kasıtlı iftira ve hakarete gelince;

Oktay Bey çıtayı yükseltti.

“Aydın Doğan’ın köpekleri” ifadesi bizi çok acıttı.

Eğer “O patronun köpekleri” lafı da aynı ölçüde sizin içinize oturduysa, bu meseleleri konuşma zamanı geldi demektir...

(*) Ayrıca bu ülkede köpek kelimesinin bazı insanlar tarafından hakaret ifadesi olarak kullanılmasına da içerliyorum.
Yazının devamı...

Hadi yine ben sorayım

9 Kasım 2010
Türkiye bugün dışarıda çok daha fazla takdir ediliyor.
Buna ben de tanığım.
Şuna bütün kalbimle inanıyorum.
Türkiye, 21’inci yüzyılın yıldızlaşan iki-üç ülkesinden biri.
24 Ocak 1980 kararları ile başlayan liberal ekonomi yürüyüşü bugün taçlanıyor.
Ama önümde Avrupa Birliği İlerleme Raporu da var.
Türkiye insan hakları ve basın özgürlüğü konularında fena halde arızalı.
Basın özgürlüğü alanında 138’inci sıraya düşmüş.
Son HSYK atamalarını gördükten sonra artık kimse Türkiye’nin 11 Eylül gününden daha demokrat bir hukuk devleti olduğuna inanmıyor.
* * *
Öyleyse gelin, çoğumuzun kafasındaki soruyu açıkça soralım.
Türkiye’nin kalkınma modeli ne olacaktır?
Rusya, Güney Kore ve Çin modeli mi?
Yoksa Avrupa Birliği modeli mi?
Bunlardan birincisi diyor ki:
“Türkiye gibi ülkeler, ancak otoriter bir rejimle kalkınabilir.”
İkinciler ise şunu diyor:
“Aslolan, gerçek anlamda ileri demokrasi ile kalkınmaktır.”
* * *
Tabii ki yine kendimiz halledeceğiz.
Nasıl mı?
Şu çelişkileri çözerek:
-  Bir ülke düşünün ki; insanların en rahat, en özgür yaşadığı sahil bölgesi Anayasa referandumuna “Hayır” oyu veriyor.
-  Bir ülke düşünün ki; eğitim seviyesi yükseldikçe referandumda, ileri demokrasi diye sunulan önerilere “Hayır” diyenlerin sayısı artıyor.
-  Bir ülke düşünün ki; marjinal olmayan gazetelerin en çok satıldığı mahallelerde ve semtlerde “Hayır” oyları yüzde 50’nin, bazı yerlerde ise yüzde 60’ın üstünde çıkıyor.
-  Bir ülke düşünün ki; ekonomisinin neredeyse yüzde 70’ini oluşturan bölgeleri “ileri demokrasi” denilen değişiklikleri reddediyor.
-  Bir ülke düşünün ki; ramazanda açık bir tek lokantayı barındırmayan şehirleri, bundan zerre kadar taviz vermedikleri halde, Anayasa değişikliğine “Evet” diyor.
Buna karşılık hayat tarzlarının çok daha hoşgörülü, çok daha özgür olduğu şehirleri “Hayır” oyu veriyor.
-  Mahalle baskısını yaşatanlar, güya “Daha fazla demokrasi” istiyor; ama demokrasinin en temel ölçütü olan hoşgörü konusunda bir adım geri gitmiyor.
Buna karşılık insanların özgürce yaşadığı şehirler, “İleri demokrasiye geçiş” diye sunulan bir projeye “Hayır” diyorlar.
Sizce bunda ciddi bir “Samimiyet ihlali” yok mu?
Acaba neden böyle oluyor?
* * *
Bunun cevabı basit.
Çünkü; liberal aydınların bütün yaygarasına rağmen, ülkenin okumuş insanları, atılan adımların “ileri bir demokrasiye hizmet edeceğine” inanmıyor.
Çünkü gördükleri manzara farklı.
Bir yandan “ileri demokrasiden” söz ediliyor; bir yandan ise otoriter bir rejimin temellerine her gün yeni taşlar konuyor.
Öyleyse aynı soruya dönelim:
21’inci yüzyılın yıldızı Türkiye’yi daha da yıldızlaştıracak proje ne olacaktır?
Güney Kore, Rusya, Çin modeli mi?
Avrupa Birliği modeli mi?
* * *
Geçmişte Adnan Menderes’e, Süleyman Demirel’e, Turgut Özal’a destek veren sahiller, samimi ve ikna edici bir demokratikleşme projesine gönülden destek vermeye hazırdır.
Ben bütün kalbimle buna inanıyorum.
İyi eğitim almış, hoşgörülü sahil insanlarının meselesi türban falan değildir.
Onların meselesi “tek adam”, “tek seçici”, “tek muktedir” rejimidir.
Varoşları, Anadolu şehirlerini okuyabilen Tayyip Erdoğan, sahilleri de okuyabilir.
Tekrar ediyorum, gerçek ileri demokrasinin son rötuşları, sahillerden gelecektir.
Ama önce tarihi karar:
Tek adam rejimi mi? Yoksa kurumsal çoğulcu demokrasi mi?
Yazının devamı...

Zafer yalnızca Tanrı'nındır

7 Kasım 2010

- Giyecekler, çamaşırlar, mobilyalar.
- “İpekli kumaştan tersine çevrilmiş bir giysi.”
- Kalaydan yapılmış 4 testi.
- 11 gömlek (gömülürken üzerinde olanı da sayarsak 12 eder).
- Bir bakır çaydanlık.
- Bir kutuda yarım düzine bıçak, çatal ve kaşık.
- Bir tuvalet dolabı, büyük ve küçük kâseler.
- Oğullarının paylaştığı enstrümanlar.
* * *
Tarihin tanıdığı en popüler klasik müzik sanatçısı Johann Sebastian Bach’ın, öldüğünde geriye bıraktığı kayıtlı mal varlığı buydu.
Parasal değeri eski Alman gümüş parası ile 1122 Thalers’ti.
Sayısız beste bırakmıştı.
27 yıl boyunca Leipzig’deki Saint-Thomas Müzik Okulu’nun müdürlüğünü yapmıştı.
Bugün onu bütün dünya biliyor, ama yaşadığı günlerde sokakta yürürken kimse onu tanımıyordu.
Tarihin sayfalarına yazdığı her “büyük erkek”in arkasındaki kadını merak ederim.
Tolstoy’unkini çok iyi tanıyorum.
Mahler’in karısının hayatını neredeyse hatmettim.
Peki Bach’ın karısı nasıl bir insandı?
Bunu yeni okuyorum.
Adı Anna Magdalena.
Bach öldüğünde 49 yaşındaydı.
Kocasından kalan tek miras, yukarda saydığım şeylerdi.
Önce, reşit olmayan oğulları ile zihin engelli çocuğunu ailenin çeşitli fertlerinin evine dağıttı.
Biri üvey, üç kızıyla birlikte, ev sahibinden elde edebildiği tek imtiyaz, şubat ayına kadar o evde kalabilmekti.
Âdete göre ışıklar kışın 8, yazın 9’da söndürülüyordu.
Kocasının ölümüyle birlikte o ev bir daha aydınlanmamak üzere karanlığa gömüldü.
Müzik sustu.
Leipzig Müzik Okulu, ölen yöneticilerinin dul eşlerine 6 ay daha maaş vermeye devam ediyordu.
Bu para için başvurdu.
Bach’ın daha önce haksız yere aldığı 21 Thalers düşülerek bu para verildi.
Genç evlenmişti. Kocası neredeyse babası yaşındaydı.
Bach gidiyor, geliyor, sövüp sayıyor, müzik çalıyordu.
Anna Magdelena onun sırdaşıydı, sakinleştirmeye çalışıyordu.
* * *
Kocasının ölümünden sonra Bach’ın bazı müzik eserlerini ve “Füg Sanatı”nın elyazmalarını satmak zorunda kaldı.
Zaruretten kaynaklanan bu satış bazılarına göre çok yerinde oldu.
Çünkü Bach’ın birçok eseri kaybolurken, karısının sattığı eserler kurtuldu.
Kimine göre ise bu satıştan dolayı derleme altüst oldu.
Dün İstanbul’da harika bir hava vardı.
“Bach, Son Füg”* kitabını okudum.
Bütün sabah Bach dinledim.
Kontrtenorların hüzünlü sesi, sonbaharın fon müziği gibiydi.
Ama kafam hep Anna Magdalena’daydı.
Acaba bizim tanıdığımız Bach’la karısının her gece yatağına girdiği adam aynı insan mıydı?
* * *
Bach, bir dönem eserlerine “Soli Dei Gloria” imzasını atmıştı.
“Zafer yalnız Tanrı’nındır.”
Hayatının son dönemini zorluklarla tamamlayan Anna Magdalena Tanrı’nın zaferi hakkında acaba ne düşünüyordu?
Zafer Tanrı’nınsa, hayatı boyunca karanlıklardan aydınlığa çıkamayan münzevi bir kadının alın yazısı acaba nedir?
Ne yazık, Tanrı’nın zaferi her zaman bütün insanların zaferi olamıyor.
Alın yazısını ölüm bile silemiyor.
Baksanıza, bugün hepimiz Bach’ı biliyoruz, hatırlıyoruz.
Anna Magdalena’yı ise işte böyle küçük bir yazıyla okuyup geçiyoruz.

(*) Armand Farrachi: “Bach, Son Füg”, Çev. Heval Bucak, Can Yayınları, İkinci Basım 2010

Yazının devamı...

Çin mi büyük, 12 yıl önceki Türkiye mi

6 Kasım 2010
Haberin giriş spotu:
“Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, milyarlarca dolarlık alışveriş listesiyle Paris’e gelen Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’yu, ayrıcalıklı konuk muamelesi yaparak uçağın kapısında karşıladı. Forbes, Jintao’yu dünyanın en güçlü adamı ilan etti.”
Fransız devlet başkanları yabancı konukları havaalanında değil, Paris’in içindeki Elysee Sarayı’nın avlusunda karşılar.
* * *
Haberi okuduğum an, gerilere gittim.
Yıl 1998.
20 Şubat günkü Hürriyet’teki yazımı Paris’ten yazmışım.
Acaba hafızam beni yanıltıyor mu diye düşündüm.
Hürriyet’in arşivine girdim.
20 Şubat 1998 tarihli gazetede, Paris Büro Şefi Muammer Elveren ile Brüksel Büro Şefi Zeynel Lüle’nin ortak haberinin başlığı şöyle:
“Baba’ya Chirac’tan jest.”
Haber şöyle devam ediyor:
“Otuz yıldan bu yana Fransa’yı resmen ziyaret eden ilk Türk devlet başkanı sıfatıyla dün Paris’e giden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Fransız meslektaşı Jacques Chirac tarafından son derece sıcak ve samimi bir şekilde karşılandı. 
Çok önemli konuklara uygulanan protokol kuralları gereğince Cumhurbaşkanı Demirel’i Orly Havaalanı’nda karşılayan Chirac, daha sonra konuğunu Elysee Sarayı’nda ağırladı. İki liderin görüşmesi bir saat olarak planlandığı halde, yaklaşık 1 saat 45 dakika sürdü. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac görüşmenin ardından Demirel’i makam otomobiline kadar uğurladı.”
* * *
O gün Orly Havaalanı’na inen uçakta ben de vardım.
Hafızam beni yanıltmamış.
Fransa Devlet Başkanı Chirac, Cumhurbaşkanı Demirel’i Orly Havaalanı’nda karşılamıştı.
Bazen ülkemizin büyüklüğünü, önemini yeterince anlayamıyoruz.
Bazen bütün kıtaları yeni keşfediyoruz.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Demirel’in birçok dış gezisine katıldım.
Onun gördüğü ilgiyi, ona yapılan bir tür “siyasi duayen” muamelesini bizzat gördüm.
Demirel, tarihi karizması çok güçlü bir liderdi.
Keza rahmetli Turgut Özal.
1980’li yıllarda ona dış dünyada gösterilen ilgiyi, bir Türk olarak hep göğsüm kabararak izledim.
Almanya Şansölyesi Helmut Kohl ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher arasında otururken ona nasıl hayranlıkla baktıklarını hâlâ unutmadım.
Hürriyet’in Moskova temsilciliğini yaparken, Sovyetler Birliği’nin önde gelen yöneticilerinin Özal’ın ekonomik ve siyasi dehasına hayranlığını kendi ağızlarından defalarca dinledim.
Birçok Rus, yanı başlarındaki Türkiye’yi, bölgenin yeni Japonya’sı olarak görüyordu.
* **
Bugün Çin’e yapılan muameleler artık Türkiye’ye de yapılıyor.
Erdoğan da böyle tarihi bir liderlik performansı sergiliyor.
Ama unutmayalım ki, Türkiye hep büyük liderler çıkardı.
Avrupa’yı ve dünyayı etkileyen tarihi siyasetçilerimiz oldu.
Ve bunların hepsini, bugün bazılarımızın insafsızca eleştirdiği Cumhuriyet yetiştirdi.
O liderlerin çoğu Anadolu’dan geldi. Köylerden, varoşlardan çıktı.
Ama Kadıköy’den de, Çankaya’dan da, Alsancak’tan da oy aldılar.
Demirel bu sayade yüzde 56 gibi çok yüksek oy seviyelerine ulaştı.
Sahilleri kırmızıya boyamadılar.
Ben, Erdoğan’ın liderlik performansından da bunu bekliyorum.
Türkiye’nin sahil sınırlarını iskâna açan bir liderlik.
Kılıçdaroğlu’dan da, Türkiye’nin geri kalan kısımlarını, CHP’nin iskânına açacak reformcu bir siyaset.
Bundan 12 yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı’nı Orly Havaalanı’na getirten Türkiye’ye bu yakışır.
Yazının devamı...

Beyaz Türklerin tarihi görevi

5 Kasım 2010

Kılıçdaroğlu’nun, CHP’de “değişim” hareketini canı gönülden destekliyorum.
Türkiye’de, demokratikleşme hareketinde liberal aydınların görevi tamamlanmıştır.
Samimi olan bazıları, ülkede demokrasinin gelişmesine gerçekten hizmet etmişlerdir.
Ama onlar artık statükoyu temsil ediyorlar.
Demokratikleşme hareketinin yeni ve tamamlayıcı adımları, sahillerden gelecektir, gelmelidir.
Otoriter eğilimleri ancak yüzde 42’nin içinden çıkacak bir demokratikleşme atılımı kırabilir.
Onun için bugün “Beyaz Türklere ekonomi gerçeklerinden” söz etmek istiyorum.
* * *
Dün “CEO’lar kulübü”ndeydim.
“Capital” Dergisi’nin Türkiye’nin önde gelen şirketlerinin CEO’larını bir araya getirerek kurduğu bu kulübün kahvaltısındaydım.
Koç, Sabancı, Eczacıbaşı ve Borusan şirketlerinin CEO’larını dinledim.
Dinlediğim konuşmaların özeti şudur:
-  Türkiye bugün kanatlanmış vaziyettedir.
İkinci çeyrekte büyüme hızı yüzde 10’u buldu. Yıl sonu itibariyle yüzde 7’yi geçeceğiz. OECD ülkeleri arasında yanımıza yaklaşan yok.
-  Dünyada, Singapur, Çin, Hindistan ve Türkiye, büyümede yıldız ülkeler olarak anılıyor.
-  Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin bankaları, tarihlerinin en büyük krizi ile boğuşurken, Türk bankaları yıldızlaşıyor. İşte Garanti Bankası’nın performansı.
-  Avrupa Birliği’nin ekonomik anayasasını oluşturan Maastrich kriterlerine göre, bütçe açığının gayrisafi milli hasılaya oranı yüzde 3’ün altında olmalıdır.
Türkiye’de bu rakam bu yıl yüzde 3’ün biraz üzerinde. Gelecek yıl altına inecek.
Beş-on yıl öncesinin ekonomik mucizesi sayılan İspanya, Portekiz gibi ülkelerle, “iflası istenen” Yunanistan ise yüzde 7’lerin üzerindeki rakamlarla boğuşuyor.
-  Altyapı yatırımlarımız büyük bir hızla devam ediyor.
-  Ülkemizin uluslararasındaki diplomatik gücü doruğunda.
* * *
Şimdi gelelim, Beyaz Türklerin önündeki katı gerçeğe:
Bu gelişmenin arkasında iki gerçek var.
Birincisi AK Parti ve Tayyip Erdoğan gerçeği.
Ona kızmanız, gerçekçi olmanıza mani olmamalı.
Erdoğan’ın şahsi kararlılığı ve cesaretinin bundaki payını kimse inkâr edemez.
O birçok ülkede hayranlık uyandıran gerçek bir lider.
* * *
Şimdi CHP’nin genel merkezindeki insanlara sesleniyorum.
Türkiye’nin bugünkü performansında, Erdoğan’dan sonra ikinci kahraman kimdir?
2001 krizinde dibe vurmuş Türkiye’ye, demir leblebi gibi ekonomi programını hazırlayan ve kabul ettiren kişi.
Kemal Derviş.
İşte o yüzden geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile Kemal Derviş’in yan yana gelmesi, bana ülkemin geleceği açısından en büyük umudu veren fotoğraftı.
İşte bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin, statükocu geçmişi ile göbek bağını kesecek kararını destekliyorum.
12 Eylül referandumu, bu ülkede modern hayat tarzını savunan insanların üzerine örtülmüş “Biz artık azınlıktayız” duygusunu, kompleksini silip attı.
AK Parti ve Erdoğan, ülke yönetimi ve ekonomi konusunda sahillere çok yararlı dersler verdi.
Şimdiyse, modern hayat tarzına canı gönülden bağlı, özgürce yaşamayı DNA’larına işlemiş insanlar, demokrasinin eksik kalmış halkasını tamamlamalıdırlar.
Otoriter bir rejime gidişi önlemenin tek yolu budur.
Kılıçdaroğlu da bunu yapabilecek karaktere ve kararlılığa sahip bir insandır.
Şuna bütün kalbimle inanıyorum ki, Türkiye’de demokratikleşme hareketini sahiller tamamlayacaktır.

Yazının devamı...

Birkaç iyi insan

4 Kasım 2010

Aylardır andıç üzerine andıç yayınlıyorlar.
Ya açık ya ima yoluyla, “Hrant Dink’in öldürülmesi” olayına bile beni bulaştırmaya uğraşıyorlar.
Gülüp geçeyim diyorum, daha da beter üzerime geliyorlar.
“Allahlarından bulsunlar” diyorum, kılıçlarını daha da biliyorlar.
Nihayet bazı vicdanlı insanlar çıktılar.
Olayı anlattılar.
-  Teşekkürler Nazlı Ilıcak:
Önceki gün gazetesinde gerçeği yazdı. Yıllardır tanıdığım Nazlı Ilıcak beni yine yanıltmadı.
-  Teşekkürler Tuba Çandar:
Yazdığı “Hrant” adlı mükemmel çalışmanın 553 ile 575’inci sayfalarını, Sabiha Gökçen’le ilgili habere ayırıp, bu konudaki bütün görüşleri aktardığı için.
Özellikle de şu bilgiyi verdiği için:
“Hrant Dink, Sabiha Gökçen haberinin Hürriyet’te yayınlanmasından sonra bu denli ses getirmesinin iyi olduğunu düşünüyordu.”
-  Teşekkürler Alper Görmüş:
Aynı kitapta şu satırları yazdığı için:
“Hürriyet’teki Sabiha Gökçen haberi kışkırtıcı bir içerik taşımıyor, iddiayı nötr bir dille aktarıyordu, hatta içerik ve dil olarak Agos’takinden pek farklı değildi.”
Böylece Hrant Dink’in bilgisi dahilinde hazırlanan haberle ilgili gerçekler aydınlandı.
Her zaman diyorum.
Zaman en etkili düzeltmendir.
Ülkede bozuk yollardan bile beni sorumlu tutmaya ant içmiş yazarlara vereceğim tek cevap budur.
Bir de Sabiha Gökçen haberine Genelkurmay açıklaması geldikten bir gün sonra, 25 Şubat 2004 günkü Hürriyet’te yayınladığım aşağıdaki yazıyı hatırlatıyorum.
Vicdan sahibi insanların anlayacağından eminim.
Ötekileri ise ikna etmem zaten mümkün değil.
Umurumda da değil...

Yoksa resmi tezimiz mi değişti

25 Şubat 2004
1994 yılında, dönemin önde gelen siyasi şahsiyetlerinden biri, bir tanıdığıma şunu söylemiş:
“Biliyor musun, üç büyük gazetenin başındaki genel yayın yönetmeninin üçü de Kürt.”
Tahmin edeceğiniz gibi, kastedilen kişilerden biri, üç büyüğün en büyüğü olan Hürriyet’in genel yayın yönetmeni olarak bendim.
Tanıdığım kişi bana, “Sen gerçekten Kürt müsün” diye sordu.
Şu cevabı verdim:
“Ben Bulgaristan göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Ailem Bulgar baskısından kaçarak önce Akhisar’a, sonra da İzmir’e gelmiş. Her zaman Türklüğümle övündüm. Milliyetçi bir babanın oğlu olarak büyüdüm. Hayatım boyunca hep milliyetçi olarak tanındım.”
Hemen arkasından da şunu ekledim:
“Ama Kürt olsaydım da bunu saklamazdım.”
Bundan dolayı ne kimseye öfkelendim, ne de darıldım.
* * *
Çocukluğum İzmir’de Kahramanlar semtinde geçti.
Bütün hayatım boyunca ne mahalle komşumun, ne okul arkadaşımın kökenini, mezhebini merak ettim.
Çünkü ne çevremdeki insanlar, ne de büyüklerimiz bunu merak ederdi.
Çok açık fikirli bir çocuktum. İzmir’de saçını uzatan ilk üç-beş gençten biriydim.
İzmir’de bütün milli günlerde askeri resmi geçit törenlerini izlerdim. Bütün hayatım boyunca Türk ordusuna hep hayranlıkla sahip çıktım.
O resmi geçitlerin arkasından çok gurur ve heyecan gözyaşları döktüm.
Geçen hafta sonundan beri Sabiha Gökçen tartışmasını izlerken işte kendime ait bu duygu mazisini hatırladım.
* * *
Bazı arkadaşlarımız bu tartışmanın arkasında “belirsiz amaçlar” aramaya kadar gittiler.
Ama en yadırgadığım şey, Genelkurmay Genel Sekreterliği’nin yaptığı açıklama oldu.
Oysa bu açıklamadan bir gün önce Ege Ordu Komutanı Hurşit Tolon’un söylediği sözler ne kadar yapıcı ve gönül alıcıydı.
Sabiha Gökçen’in Ermeni olması neyi değiştirir? Bu olsa olsa Atatürk’ün büyüklüğünü gösterir demişti.
Her kelimesine katılıyorum.
Genelkurmay bildirisini okurken kendi kendime şunu düşündüm.
Acaba Türkiye, son altı-yedi yıldır bütün dünyaya duyurduğu resmi tezinden vaz mı geçiyor?
Biz bütün dünyaya, Ermeni olayları ile ilgili konuda siyasetçiler değil, bırakın tarihçiler tartışıp karar versin demiyor muyuz?
İyi ama, Sabiha Gökçen’le ilgili tartışmaya bile tahammül edemeyen bir ülke, 1.5 milyon Ermeni’nin tehciri ile ilgili iddiaların tartışılmasına nasıl tahammül edebilecek?
Eğer toplumsal olarak sinir sistemimiz böyle bir tartışmaya hazır değilse, o zaman bu resmi tezden hemen vazgeçelim.
* * *
Bakın Hıristiyan dünyası Hazreti İsa’nın Magdalalı Meryem’le evli olup olmadığını bile tartışıyor.
Magdalalı Meryem, bazı Hıristiyan belgelerinde “fahişe” diye tanıtılan bir kadın.
O toplumlar bu tür tartışmalara bile tahammül edebilirken, bizim Sabiha Gökçen’le ilgili bir iddiaya bu kadar tepki göstermemiz doğal mı?
Üstelik Sabiha Gökçen için ne denmiş? Fahişe mi, hırsız mı, dolandırıcı mı?
Bu tartışmaya şiddetle tepki gösterenlerin tezlerinden biri şuydu:
“Şimdi Atatürk düşmanı çevreler bunu kullanacak.”
Onların “Atatürk düşmanı” dediği “dinci” basını günlerdir takip ediyorum.
Hiçbiri bunu istismar etmedi. Hatta tam aksine bir kısmı onlar gibi bu tartışmanın açılmasını doğru bulmadığını yazdı.
Demek ki bazıları, önyargılarını fikir haline getirip bize sunmuşlar.
* * *
Ama beni en çok üzen şey şu oldu.
Sabiha Gökçen’in Ermeni kökenli olduğu iddiasına karşı çıkanlar, onun “Boşnak” olduğunu yazdılar.
Ne var ki, Gökçen’in Ermeni kökenli olduğu iddiasına aşırı tepki gösterenler, Boşnak olduğu iddiasına hiç ses çıkarmadılar.
Demek ki sorun “Ermeni” kelimesinden kaynaklanıyormuş.
O zaman da şu sorunun cevabını aramalıyız. Acaba mesele “etnik” mi, yoksa “dini” mi?
Cevabı ne olursa olsun, bu olay bize şunu gösterdi.
Bazılarımızın derin bilinçaltında hâlâ halledilmemiş bir mesele var.
Buna karşılık, bu tartışmaya son derece uygar ve yapıcı bir şekilde katılan çok sayıda yazar da vardı.
Neticede ne oldu?
Sabiha Gökçen’in tarihi kişiliğine bir zarar mı geldi? Atatürk zarar mı gördü?
Hazreti İsa, Magdalalı Meryem tartışmasından zarar gördü mü ki, Atatürk ve Sabiha Gökçen görsün...
Ama gelin, bu tartışmanın altında emperyalizmin parmağını arayacak kadar kendinden geçenlere bunu anlatın.

Yazının devamı...