"Ertan Acar" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertan Acar" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ertan Acar

Neden milletvekili olunur?

12 Nisan 2011

Türkiye’nin siyasi gündemi özellikle son birkaç aydır 12 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda. İster ziyaret ister iş için son haftalarda Ankara’ya yolunuz düştüyse ve bir gece konaklamak zorunda kaldıysanız yanmıştınız. Milletvekili aday adayları nedeni ile ne otellerde ne de misafirhanelerde yer yoktu. Hemen her restaurantta fısır fısır konuşan, kulaktan kulağa oynayan lacivert takım elbiseli adamlar basmıştı Ankara’yı. Başkent’e uçaklar dolmuş gibi çalışıyordu. Mesai gibi her sabah uçakla Ankara’ya gelip akşam dönen yüzlerce aday adayı bile vardı.

Türkiye’nin çeşitli kentlerinden Ankara’ya akan, sayıları 20 bini aşan milletvekili aday adayı Ankara’da tabiri caiz ise cirit atıyordu. Her yerde bir kulis çalışması, göze girme çabası, ama illa milletvekili adayı olabilmek hem de seçilebilme şansı olan bir sıradan aday olmak için kıvranan binlerce kişi Ankara’da oradan oraya koşuşturuyordu.

Parti genel merkezlerinin önünden 24 saat ayrılmayanlar, hatırlı dostları araya sokanlar, aday adayı olduğu partinin ağır toplarına yakın markaj uygulayanlar, şak şakçılar, yardakçılar gırlaydı Ankara’da…

Gerçi Başkent her seçim döneminde bu tür atmosferlere oldukça alışıktır... Çok şükür listeler YSK’ya teslim edildi de Ankara biraz boşalacak…  

İnsanlar durup dururken paralarını sokağa saçmaz. Milletvekili adaylığı döneminde bir adayın harcadığı paranın dudak ısırtacak cinsten olduğu söylenir. Bu kadar parayı harcayıp da 5 sene vekil olup, hizmet etmeyi binlerce insan neden bu kadar çok ister?

Bir vekilin seçilebilmesi için harcadığı para eğer vitrin adayı değilse bölgesine göre 10 milyonları hatta yüz milyonları bulabiliyor. Sonrasında harcanan bu paraların hesabı nasıl yapılıyor Allah aşkına? Milletvekilli olmak neden bu kadar önemli?

Hemen arz edelim. Öncelikle milletvekilliği çok avantajlı bir iştir. Ayda yaklaşık 10 bin 300 lira (yaklaşık 5 bin Euro) maaş ve yolluk alırsınız. Yine de bu paranın az geldiğini söyleyenler çıkar. Karşılaştırmak için bazı Avrupa ülkelerdeki milletvekillerinin aldıkları maaşlara bir göz atalım isterseniz. Mesela Almanya’da bir vekil 7 bin 668 Euro, Avusturya’da 8 bin 160 Euro, Belçika’da 6 bin 62 Euro, İtalya’da 5 bin 612 Euro maaş alıyor. Maaşları bizim vekillerinkinden önde. Ama Çek Cumhuriyeti 2 bin 233, Estonya 3 bin 135, Hollanda 4 bin 416, İspanya 2 bin 618, Litvanya 1182, Macaristan 805, Polonya 2 bin 255, Portekiz 3 bin 448, Slovakya 880, Slovenya 4 bin 074 ve Yunanistan 4 bin 748 Euro vekillerine maaş ödüyor. Bu durumda kıyaslama yaptığınızda ise bizim vekillerin Avrupa ortalamasının oldukça üstünde maaş aldığını görüyoruz.

Bir de bizim ülkemizde milletvekili olduktan sonra emekli olanlar özel koşullara da sahip oluyor. Emekli olduklarında da ayda ellerine yaklaşık 5 bin liraya yakın emekli maaşı geçiyor. Seçildikten sonra mazbatayı alıp yemin ettiğinizde artık resmen milletin vekili oluyorsunuz. Bundan sonra sizin ve ailenizin ölünceye kadar tüm sağlık harcamaları TBMM'ye ait…

Yazının devamı...

Şifromani

8 Nisan 2011

Ergonekon’un şifresi, Balyoz’un şifresi, Deniz Feneri’nin şifresi, KPSS’nin şifresi, basılmadan yasaklanan kitaplardaki, e-postalardaki, telefon konuşmalarındaki şifreler, şimdi de YGS’nin şifresi…

Siyasilerin söylediği her sözde bile şifre arıyoruz.

Devletler arası ilişkilerde, kurumlar arası işbirliklerinde, her türlü hayır işinde, herkesin hayatında, her şeyin içinde bir gizli işaret, gizli bir kod, anlam ya da amaç arıyoruz.

Ben bu duruma bir isim koydum; şifromani…

Sanki bugünleri görmüş gibi 27 Ağustos 2010’da bakın ne yazmışız bu köşede; “Kodlama ve şifreleme kavramları günlük yaşamımıza o kadar yerleşti ki bu da hepimizi kuşkucu bireylere dönüştürdü. Artık diyaloglarda ya da söylemlerde bile gizli mesajlar arıyoruz. Şüphecilik, niyet okumacılık birer zanaata dönüştü günümüzde. Ötekileşme, yandaş olma ve taraf olma da birer meziyete. İnançlar, aidiyetler, duruş ve söylemlerde bile gizli kodları ayırt etmeye çalışıyoruz. Yapılan çözümlemelere göre de o kişiye, kuruma ya da markaya karşı kendi yaklaşımımızı ve duruşumuzu belirliyoruz. Deşifre olmadan ama kendimizce deşifre ederek birbirimizle iletişim kurmaya çalışıyoruz. Birbirimizle ne kadar samimiyiz değil mi? Cenap Şehabettin'in şu sözünü unutmamakta fayda var: Şüphe hummalı hastalığa benzer. Uyumaz, uyuyamaz, uyutmaz, bir an uykuya dalsa da korkulu rüya görür...”

Evet, toplumsal bir şifromani içindeyiz. Birbirimize karşı güvensiz ve samimiyetsiziz…

KPSS ile toplum nezdinde güven erozyonu yaşayan ÖSYM’nin YGS’deki son krizi ile iyice su yüzüne çıktı birbirimize karşı ne kadar güvensiz olduğumuz.

Görünen o ki, karşılıklı olarak bu niyet okumacılık ya da kimileri de saman altından su yürütme çabası içinde olduğu sürece şifromani ülkemizde toplumsal bir takıntı olarak sürüp gidecek.

Yazının devamı...

Ürününü diziye ya da filme yerleştir satışını patlat

5 Nisan 2011

Kısaca, TV’de ya da sinemada yayınlanan yapımlarda ‘ekrana gelen sahne ile ilişkili bir ürünün marka adıyla birlikte kullanılması ve sahnenin doğal bir parçası olarak algılanmasını sağlayan uygulama’ olarak tanımlanabilecek olan "ürün yerleştirme", önceki günden beri TV ekranlarında görünmeye başladı. Geniş Aile, Küçük Sırlar ve Çocuklar Duymasın dizilerinde ‘Coca Cola’ ürünlerinin kullanıldığı sahneden önce ekranda ‘Bu programda ürün yerleştirme uygulaması yapılmaktadır’ uyarısı da yer aldı.

Yoğun iletişim mesajlarının yer aldığı kitle iletişim araçlarında bile markaların hedef kitlelerine ulaşımı gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu nedenle medya planlamalarında klasik anlayıştan uzaklaşıp farklılık yaratma ihtiyacının duyulmasıyla birlikte,  reklamların son derece etkili ve farklı mecralarda yer alması ihtiyacı doğuyor. Bunun sonucunda da kurnazca tabir edebileceğimiz reklam uygulamaları yani ürün yerleştirme (product placement)  ya da diğer adı ile ürün entegrasyonu uygulamaları ortaya çıkıyor.

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden Eylem Aslan’ın hazırladığı master tezi, yeni yeni TV’lerde görmeye başladığımız ürün enterasyonun tarihsel gelişimi ilgili çarpıcı bilgiler veriyor. Aslan’ın tezine göre ürün yerleştirme, “reklam mesajlarından kaçmak için kumandalarını kullanan seyirciye ulaşmak için de etkili bir yöntem.

Ürün yerleştirme, sadece sinema ya da TV’de olmuyor. Edebiyat, bilgisayar oyunları, sit comlar, gazete metinleri, müzik klipleri,  her türlü haber, show ve eğlence programları yani medyada yer alan her türlü görsel ürün veya yazılı metin içeriğinde yer bulabiliyor.

Aslında ürün yerleştirmenin en etkin ve yaygın olarak kullanıldığı mecra sinemadır. Film stüdyoları 1930’lardan itibaren ürünleri ve reklamlarını filmlerinde dekor ya da destek elemanı olarak kullanmaktadırlar. Fakat yeni olan, markalı ürünlerin filmler içinde amaçlı ve planlı bir biçimde kullanılması yani yerleştirilmesidir.

Örneğin Clark Gable’ın 1934 tarihli It Happened One Night(1) filminde gömleğini çıkartıp, iç çamaşırı giymediğini gösteren çıplak göğsünün göründüğü sahneden sonra, iç çamaşırı satışları Amerika’da ulusal çapta düşmüştür. Bu düşüş sinemadaki bir görüntünün tüketicilerin tutum ve satın alma davranışları üzerindeki etkisini göstermesi açısından son derece önemlidir.

Belgelenen bir sinema yıldızının markalı bir ürünü kullandığı ilk film Warner Brothers’un 1945 tarihli Mildred Pierce filmidir. Filmde Joan Crowford’u bir Jack Daniels viskisi yudumlarken görüntülenmektedir. 1950’lerin sinema idolü James Dean, Rebel Without a Couse filminde Ace marka bir tarak kullanıken görüntülenmiş ve sonucunda markanın satışı ABD’de rekor seviyelere çıkmıştır.

Ürün Yerleştirme, 1960’ların sonuna kadar yavaş bir gelişim göstermiştir. Stüdyoların 1970’lerin başında içerisine düştükleri ekonomik bunalım ürün yerleştirmenin bir gelir kaynağı olarak artar şekilde vurgulanmasına yol açmıştır. Steven Spielberg’in 1982 yapımı filmi E.T.’de; “Reese’s Pieces şekerlemelerinin Amerika’nın sevimli uzaylısının favori yiyeceği olarak betimlenmesi, modern ürün yerleştirmenin gelişimi açısından önemli bir yere sahiptir”. Filmde Hershey’s’in ürününün, 9 yaşındaki Elliot’un E.T.’yi çalılıklardan çıkarmak için şeker uzattığı sahnede kullanılmasının bir sonucu olarak şekerlemenin satışları yine ABD’de üç ay içinde %65 oranında artmıştır.

Yazının devamı...

TİM’in 2023 vizyonu

1 Nisan 2011

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) dün 4'üncü çeyrek gayri safi yurtiçi hasıla büyümesinin yüzde 9.2 olduğunu açıkladı. Büyüme rekor seviyede. Türkiye ekonomisi 2010’da yüzde 8.9’la 2004’ten beri en hızlı büyüme performansını sergilemiş ve geçen yıl Avrupa ülkeleri arasında da en yüksek oranı yakalamış. 2010'da gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 1 trilyon 105 milyar 101 milyon lira düzeyinde. Buna göre, 2010 yılında kişi başına düşen milli gelir 10 bin 79 dolar seviyelerine yükselmiş.

Yine TÜİK, dün 2011 yılı Şubat ayına ilişkin geçici dış ticaret verilerini de açıkladı. Buna göre, bu yıl Şubat ayında dış ticaret açığı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 110,9 artışla 7 milyar 407 milyon doları bulmuş. 2011’in Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 22,2 oranında artarak 10 milyar 109 milyon dolar, ithalat ise yüzde 48,7 artarak 17 milyar 516 milyon dolar olarak gerçekleşmiş.

 

Geçen yıl Şubat ayında 8 milyar 269 milyon dolarlık ihracat, 11 milyar 781 milyon dolarlık ithalat yapılmıştı. Geçen yıl Şubat ayında yüzde 70,2 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2011 yılı Şubat ayında yüzde 57,7'ye gerilemiş olarak görülüyor. Ama cari açık hala kapatılması gereken büyük yara…

 

TİM’in hedefi 2010’da 111 milyar dolar ihracat gerçekleştirmekti. Ortaya çıkan performans hedeflenin yüzde 2 önünde. Yaklaşık 113 milyar doları biraz geçiyor. Kriz tüm dünyada sürerken, dolar, euro paritesindeki dalgalanma bu aşamalardayken sonucun böyle çıkması hem 2011 hem de gelecek açısından umut verici…

 

Yazının devamı...

E-ticareti sevdik

29 Mart 2011

Avrupalı internet kullanıcılarının internette bulundukları süreyi perakende sitelerine ayırma oranı da yüzde 75'e ulaş durumda. Bu rakam geçen yıla göre yüzde 8.5 artış gösteriyor. Dijital dünyada alışverişe en düşkün Avrupalılar ise İngilizler. Perakende sitelerinde bir ayda 84.1 dakika ile en fazla gezinen İngiliz tüketicileri, 83.2 dakikayla Fransızlar izliyor.

Ziyaretçi rakamlarına bakıldığında ise pazarın en büyüğü 40.6 milyonluk ziyaretçi rakamıyla Almanya. Almanya'yı 36.6 milyonla Fransa, 34.6 milyonla İngiltere takip ediyor.

Avrupa'daki gelişmiş 18 ülke arasında yapılan araştırmada; perakende sitelerinde gezinme süreleri ise ortalamada 52.4 dakikaya çıkmış görünüyor.

Sitelerden yapılan alışverişlerde ise fiyat karşılaştırmalı alışveriş yüzde 31.6 ile en fazla zaman harcanan kategori durumunda. Bunu 28.4 ile tekstil, yüzde 27.1 ile tüketici elektroniği, yüzde 20.2 ile bilgisayar donanımı ve yüzde 15.9 ile bilgisayar yazılımı takip ediyor.

Türkiye'de yaklaşık 35 milyon internet kullanıcısı var. Türkiye internet kullanıcısı sayısıyla Avrupa'da 4'üncü sırada…

2010 yılı sonunda ülkemizde gerçekleşen e- ticaret hacmi 15 milyar lira civarında. Firmalar kendi internet siteleri dışında ortak kurdukları sanal satış siteleri ile mağazada kaybettikleri kârları internetten kazanmanın peşinde.

Öyle ki; geçen yıl İpekyol'un sahibi Yalçın Ayaydın, günde 5 milyon adet ürün satan trendyol.com'a ortak oldu. Boyner'in sahibi Cem Boyner de e-ticaret için kurduğu Fırsat Elektronik adlı şirket ile internetten satışlara başladı. Vakko ise e-ticaret sitesi daybuyday.com ile outlet çadırını sanal âleme taşıdı. Kiğılı, Hotiç, Converse, Diesel gibi 17 marka bir araya gelerek e-ticaret sitesi kurdu. SILK&CASHMERE de ülkemizde sanal mağazası ile en çok rağbet gören perakendecilerden biri...

Bir de ülkemizde son birkaç yıldır büyük ilgi gören fırsat siteleri var. Tıpkı

Yazının devamı...

“ArGe”de “Arakla Getir” anlayışı artık tarih oluyor

25 Mart 2011

Eskiden iş adamları yurt dışında gördüğü bir ürünü satın alır, ülkeye dönünce sözüm ona ArGe birimlerindeki mühendis ya da teknikerlerin eline tutuşturur, “Alın bunu inceleyin ve benzerini yapın” derdi. 

Bu yüzden sanki kopyacılık marifetmiş gibi “Filanca iş adamının, filanca ülkelerdeki fuarlara katılması yasakmış” şeklinde tevatürler dolaşırdı ortalıkta hep.

Bu çakma yeniklikçiliğe de utanmadan ArGe çalışması denirdi ülkemizde. Bu mantık uzun yıllar böyle devam etti.

O yüzden koca koca fabrika ya da üretim tesislerinin en küçük odalarının kapısında ArGe tabelası oldu yıllarca.

Bu anlayış yüzünden uzun yıllar yurt dışına beyin göçü oldu. İşte bu araklamacı kafa nedeni ile know-how ihraç eden ülke olmak yerine know-how ithal eden ülke olduk hep.

Ve hep bu aynı kafa yüzünden dünya çapında katma değer üreten, ArGe’nin önemini kavramış, uluslararası ticarette ülkemizin yüz akı denebilecek, hepimizin artık adlarını ezbere bildiğimiz sınırlı sayıda kurumlar ya da gruplar oldu ülkemizde.

Teknolojinin ilerlemesi, iletişim kanallarının gelişmesi, Türk iş dünyasının da buna bağlı olarak zihniyet değişimi yaşaması ve artık kurumların başına daha iyi eğitim almış, dünya görüşünü şekillendirirken çağı yakalamış 2. Ve 3. nesil fertlerin geçmeye başlaması ile ArGe kavramı yeniden anlam kazandı ülkemizde.

Bugünlerde öne çıkan pek çok kurumda ArGe birimleri nerdeyse üretim alanı kadar yer kaplıyor. Pek çok grupta ArGe birimlerinde çalışan mühendis, bilim adamı ve tekniker sayısı neredeyse üretimdeki personel sayısını yakalamış durumda.

Yazının devamı...

Selvi Boylum Al Yazmalım

22 Mart 2011

Tanıtım fikri, geçen yıl restore edilmiş kopyasıyla tekrar gösterilen filmde kamyon şoförü İlyas'ı canlandıran Kadir İnanır'ın, İzmir'deki BMC fabrikasına davet edilmesiyle ortaya çıkmış. BMC, yaklaşık 34 yıl önce kendi ürettikleri TM 140 model kamyonla hafızalarda yer eden Kadir İnanır ve Türkan Şoray'ın, 2012'de piyasaya sürecekleri tamamen yeni çekicinin tanıtımında bulunmalarını çok arzu ediyormuş.

Şoray ve İnanrı’ın reklam filminde rol almasını planlayan BMC’nin yeni çekicisi 2 yılda tasarlanmış. BMC, 2012 yılında yollara çıkaracağı bu yeni çekici modelini ünlü İtalyan tasarım stüdyosu Pininfarina'ya çizdirmiş.

Daha önce Profesyonel serisi kamyonların ve Megastar hafif ticari araç serisinin tasarımını da yapan İtalyan Pininfarina'yı sık sık ziyaret eden Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet, yeni çekicinin tasarımında bazı müdahalelerde bulunmuş. Karamehmet, daha önce de Profesyonel serisinin aynalarına sinyal konulması, Megastar modelinin daha yumuşak süspansiyona sahip olması gibi konularda tasarım ve üretime bizzat müdahale eden isim olarak biliniyor.

“Selvi Boylum Al Yazmalım”, Atıf Yılmaz tarafından yönetilen, başrollerinde Kadir İnanır ve Türkan Şoray'ın oynadığı, 1977 tarihli bir Türk filmi. Türk sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanmış. Filmin özgün müziğini Cahit Berkay bestelemiştir. "Selvi Boylum Al Yazmalım" 1978 Uluslararası 15. Antalya Sanat Şenliği'nde Maden filminin ardından ikinci en iyi film seçilmişti.

Firmadan, İnanır ve Şoray’a henüz bir teklif gitmemiş. Ama BMC’nin reklam projesi hayata geçirebilirlerse müthiş bir çalışma olacağı kesin. Fakat BMC, Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ı reklamlarında rol almaları için ikna edebilecek mi bence orası kuşkulu. Çünkü hem Kadir İnanır hem de Türkan Şoray, kuralları ile anılan ve bunlardan asla taviz vermeyen Türk Sinemasının iki büyük oyuncusu. Para kazanmak uğruna kendi kariyerlerinde bir dönüm noktası olan “Selvi Boylum Al Yazmalım” efsanesinin reklam malzemesi yapılmasına pek sıcak bakmayacaklardır gibi geliyor.

KSS’nin iyi örneğine uluslararası ödül

Koç Topluluğu'nun 'Meslek lisesi memleket meselesi' projesi, Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ve Business in The Community tarafından düzenlenen Avrupa Çalışan Gönüllülüğü 2011 Programı'ndan ödül almış. Milli Eğitim Bakanlığı ile hayata geçirilen proje, geçtiğimiz yıl 28 ülkeden 2 bine yakın başvuru arasından "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" kategorisinde "Sabre Ödülü"nü almıştı.

'Meslek lisesi memleket meselesi' projesi, aldığı ödüllerle kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) kavramının ne olduğunun anlaşılmasında en iyi örneklerden biri olsa gerek. Çünkü KSS’nin “Hayır işimi yoksa kurumsal vatandaşlık mı?” olduğu yolundaki kafa karışıklıklarına son noktayı koyuyor.

Yazının devamı...

Lamborghinisi’ni parçalayan bilge

18 Mart 2011

Olay Çin’de yaşandı. Hani o “Dandik markaların ana vatanı” diye her fırsatta karalanmak istenen Çin var ya işte orada. Çinli bir işadamı motorunda sorun yaşanan Lamborghini Gallardo L140 marka aracının motor arızasının servis tarafından giderilmeyişine ve yetkililerin kendisine ilgisiz kalmasına kızarak aracını sokak ortasında param parça etti. Tıpkı Teoman’ın şarkısındaki gibi… Hem de balyoz ve çekiçlerle…

Ulus olarak biz bu tür protestolara alışığız. Biz de terörist başı Abdullah Öcalan’a Suriye’den kaçınca ona kucak açtılar diye İtalyanları protesto etmiştik geçmişte. Sokak ortasında buzdolabı, çamaşır makinesi, mutfak robotu falan parçalamış, giysiler yakmıştık.

Hatta İtalyan menşeyli markalara o kadar öfkelenmiştik ki, çakma İtalyan markaları da bu öfkeden nasibini almamak için gazetelere çarşaf çarşaf “Vallahi biz Türk markasıyız” şeklinde ilanlar vermek zorunda kalmıştı. O günleri hatırlarsınız…

Şimdide bir İtalyan markası yine sokak ortasında infaza uğradı. Hem de Çin’de. Protestonun haklılığı tartışılır elbette. Ama dünya çapında ses getirdiği ise aşikar.

Tepesi atan Çinli işadamı, piyasa değeri 289 bin dolar (yaklaşık 450 bin TL) olan aracını işçileriyle birlikte sokak ortasında arabayı balyozlarla hurda haline getirmiş. Görüntüleri internette elden ele dolaşıyor. (Bilgi için; http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=45355&p=1&rid=4369) Protestonun amacı İtalyan otomotiv devinin dikkatini tüketici hakları konusuna dikkat çekmekmiş.

İlk önce çakma Lamborghini’dir diye şüphelenmiyor değil insan. Çünkü Mercedes’in, BMW’nin hatta Rolls-Royce’un bile çakmasını yapmış adamlar bu Çinli’ler,  Lamborghini’ninkini niye yapmasınlar. Ama parçalanan araba çakma değil.

“Ferrarisi’ni satan bilgeden” sonra “Lamborghinisi’ni parçalayan Çinli” çıktı sahneye…

Ferrari demişken, Lamborghini efsanesi’nin temelinde yine Ferrari’ye duyulan bir öfkenin yattığını öğrenince şaşırıyor insan. Efsane şöyle:

Yazının devamı...