"Ergun Gürsoy" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ergun Gürsoy" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ergun Gürsoy

Emre’yi ağızlara sakız yaptırdılar

20 Eylül 2007
Uzatmaya gerek yok; Emre suç işlemiştir ve cezasını da çekmelidir. En çok sevdiğim dört futbolcudan biri olması da kanaatimi değiştirmiyor. Kendisine caydırıcı bir ceza verilmesi taraftarıyım.

Sayın Şenes Erzik’i de arayıp sordum; görüşümü tasvip ettiğini, UEFA Disiplin Kurulu’nun da Emre’ye bir ceza verebileceğini söyledi. Ancak anladığım kadarıyla, UEFA temsilcisinin raporunda Emre’nin hareketi ile ilgili böyle bir şey yok.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı ile Türkiye Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Fatih Terim’in işi sahiplenmeleri gerekirdi. Ama ikisinden de ses çıkmadı. Haluk Ulusoy görmemiş, gazetede okumamış, televizyonda seyretmemiş. Fatih Terim ise ortada yok. Basit bir şekilde halledilecek işi, maalesef, milletin ağzına sakız yaptılar. Eğer zamanında müdahale etselerdi, çocuk bu kadar yıpranmazdı. UEFA yarı finalinde oyundan atıldığı zaman, nasıl itilip kakıldığı daha hafızalarımızdan silinmedi. "Basına yem etmem" demek yetmiyor. Bir maç oynamama ve para cezası vereceklerdi, yapamadılar; ortadan kayboldular. Türk Milli Takımı beş maç Emre’siz oynadı, başarılı da oldu. Bir maç daha Emre’siz oynayabilir.

Haluk Ulusoy ve Fatih Terim’in, Dünya Fair Play Ödülü’ne layık görülen Trabzonlu sporcu kızımız Hilal Coşkuner’den öğrenecekleri çok şey var.

* * *

Bazı basın mensupları, Galatasaray yetkililerini az daha bir çıkmaza sokuyorlardı. Başkanın ağzındanmış gibi söylemediği demeçler yayınladılar. Ama bir gün sonra, hem başkan hem de ikinci başkan Adnan Polat, Emre’ye Galatasaray kapısının her zaman açık olduğunu, söylediler. Böylece, daha önce "Galatasaray’dan başka takıma gitmem" diyen Emre’ye Türkiye kapısını kapatma oyununu bozdular, çok da iyi yaptılar. "Bana gelmiyorsa başkasına gitmesin borazancıları" kaybetti. Bu, Galatasaraylı yöneticilerin yaptıkları işin iyi yanı... Ama bunu yaparken kullandıkları ifade biçimine katılmak mümkün değil. Yıllık maliyeti beş milyon dolar olan, İngiltere Premier Ligi’nde oynayan bir futbolcu için, plansız programsız, çıkıp "Ben gel dediğim zaman gelir!" diye açıklama yapanlar, bu ifade biçiminin Emre üzerinde yaratabileceği olumsuz etkileri de hesaplamalıydılar.

NOT: Kısıtlı olanaklara sahip çevrelerde yetişen, eğitim düzeyleri yetersiz futbolcuların, çok genç yaşta hem para hem de şöhret sahibi olmaları ve aldıkları aşırı gıda dolayısıyla zapt edilmelerinin zor olduğunu herkes biliyor. Bunlar, zaman zaman yanlış yapabilirler. Başarılı olduklarında nasıl ödüllendiriliyorlarsa, suç işlediklerinde de cezalandırmaktan kaçınmamak gerekir. 35 yaşında iş hayatları biten bu insanları, 25 yaşında devre dışı bırakıp sokağa itmenin bir anlamı yok.

Nobre’nin vebalini Beşiktaş çekiyor

NOBRE,
geçmişinde hakemi aldatmaya yönelik sabıkaları olan bir oyuncu... Beşiktaş-Ankaraspor maçında son dakika verilmeyen golü, bu açıdan da yorumlamak gerekiyor. Yaptığı hareket, uzaktan kaleciyi ve hakemi ters yönde etkileyip Beşiktaş’ın 2 puanına mal olmuştur. Eee, ne yapacaksın? "Papaz her zaman pilav yemez." Bazen lehine olan uyanıklık, bazen de aleyhine tecelli edebiliyor. Yazık... Nobre’nin vebalini şimdi Beşiktaş çekiyor.

Beşiktaş Başkanı’na gelince; tepkisini centilmence ortaya koyabilmeliydi. Yumrukla, kavgayla işi olmadığını bildiğim Yıldırım Demirören’in bu davranışı hoş olmadı. Kaldı ki, bu işler yumrukla, kavgayla yürütülse, başkanlığı ondan iyi yapacak Beşiktaş semtlerinde çok daha babayiğit adamlar var... Beşiktaş Başkanı’ndan daha şık bir serzeniş beklerdim.

Ersen fiyaskosu başkanın eseri

ERSEN Martin
olayı normal bir gidişattan çıktı, fiyaskoya dönüştü. Nedeni de tamamen Trabzonspor başkanıdır. Güvenilir bir kaynaktan öğrendiğim kadarıyla; Ersen Martin’den alacağı parayla yapacağı transferleri başaramayınca, bu futbolcuyu vermekten vazgeçmek istedi ve işi, yüzüne gözüne bulaştırdı. Yani, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da oldu.

Şimdi mızıkçılık yapıp debelenmesi, Trabzonspor’a daha çok prestij kaybettiriyor. Çıkıp "sattık gitti, hayırlı olsun" diyebilmeliydi.

Bir futbolcusuna sahip çıkamayan başkanın, koskoca Trabzonspor’u nasıl yönettiğinin değerlendirmesini de size bırakıyorum.
Yazının devamı...

Terim’e destek olmalıyız

14 Eylül 2007
Bu oyuncuların kendi takımlarında oynamamalarına ses çıkarmayan eyyamcılar, aynı oyuncular Milli Takım’a alınmayınca yaygarayı bastıkça, Milli Takımımız’ın kupalarda başarılı olma şansı yok denecek kadar azdır. Yabancı adedinin artırılmasının olumsuz sonuçlarını da hesap eden yok..."

Yukarıdaki satırlar, 31.08.2007 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan yazımda geçiyordu. Yani, Malta ile oynadığımız milli maçtan 8 gün öncesine ait.

Merak ediyorum; aynı Milli Takım, Malta önünde iyi bir sonuç alsaydı, acaba aynı "skor yazarları" şimdi olduğu gibi Fatih TERİM’i yerden yere mi vuracaklardı, yoksa yere-göğe sığdıramayacaklar mıydı? Başarısız her sonuçtan sonra teknik direktörün idamına karar vermek, sadece bize mahsus. Fatih Terim’e Galatasaray’da uzun vadeli çalışma imkanı verildiği için verimli olduğunu unutmadan, kendisine yaşı el verdiğince destek olmalıyız.

Yabancı sayısı kademeli azaltılmalı

MACARİSTAN karşısında aldığımız sonuç da büyütülmemeli. Fikstüre göre Avrupa Şampiyonası’na katılmamız hala kolay değil. Haydi diyelim ki, şansımız yaver gitti, gruptan çıktıkÖ Bu form grafiği düşük futbolcularla şampiyonada "sıra takımı" olacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın. Kalıcı çözümler yok değil; onları araştıralım. Bana göre, öncelikle alınması gereken önlemlerin başında, yabancı oyuncu adedini kademeli olarak azaltmak geliyor. Görünen o ki, yabancı oyuncu sayısı arttıkça Türk futbolunun kalitesi düşüyor.

Yabancı oyuncu adedini serbest bırakmak, bu ekonomik rekabet ortamında döküntü ve büyük takımların beğenmediği futbolcuları ligimize doldurmaktan başka bir işe yaramadı. Bu gidişle süper ligimiz, dünya futbolunun çöplüğü haline gelecek. Her sezonda bir kişi olmak koşuluyla; sayı 4’e, hatta 3’e düşürülmeli. Ya da yabancı futbolcu alımında İngiltere’nin kriter ve kuralları uygulanmalı. Böylece gücü yeten alır ve kalite yükselir.

Günü kurtarmaya dönük çözümlerin bir yarar sağlamadığının artık anlaşılması gerekiyor. Kişisel çekişmelere dayalı uygulamaların bizi getirdiği yer de ortada.

Uzun vadeli düşünelim

ÇOK
önemli bir diğer konu da bugüne kadar kazanılan başarılarda herkesin öne çıkma sevdası sonucu yaşanan çekişmeler. Federasyon Başkanı ile teknik direktörün, teknik direktörle kimi oyuncuların vitrinde olma yarışı husumet ve kayıplara neden oldu. Kimi zaman teknik direktörün işine son verildi, kimi zaman da futbolcular kadro dışı bırakıldı. (Anlamayanlara örnekler: Haluk ULUSOY-Şenol GÜNEŞ, Fatih TERİM-Hasan ŞAŞ, Ersun YANAL-Hakan ŞÜKÜR.)

Fikrimce bu birimlerin de yanlışlarına müdahale edip etkili olacak dirayetli ve onore bir makam olmalı.

Hala kaybedilmiş bir şey yok. Hiç olmazsa, bundan sonra yanlışlarımızdan dönüp uzun vadeli düşünerek başarılı olmaya çalışmalıyız.
Yazının devamı...

Nonda, Hakan’dan iyi mi?

6 Eylül 2007
NECATİ ve Hasan’ı, kadro dışı bıraktılar. "İyi bir santrafor alacağız" dediler. Aralarında çok ünlü futbolcuların olduğu isimleri telaffuz ettiler, beklenti oluşturdular. Sonunda Nonda’yı aldılar. Şimdiki durumu bizce meçhul 30 yaşındaki Nonda’nın, "geçmişte" iyi bir futbolcu olduğunu söylüyorlar. Eskiden 30 yaş, futbolcu için son dönemdi. Günümüz anlayışında ise en verimli çağı sayılıyor.

Sadece mazisine bakarak transfer yapılmayacağına göre, Nonda şu anda zirvede olmalı. Ve anlıyoruz ki, gol ortalaması, ligde ve UEFA’da Galatasaray’ı galibiyete taşımalarına karşın, güvenilmeyen Hakan ve Ümit’in üstünde olacak. Öyle ya, koskoca Galatasaray’ın sırf sözünü yememek için göstermelik transfer yapacak hali yok.

Hakan Şükür’e...

Rekorların senin büyük golcü olduğunu gösteriyor. Mütevazi görüneceğim diye özel çaba harcamanı, sana yakıştıramıyorum. Yaptığın konuşmalar yanlış anlaşılıyor, değerlendiriliyor. "Ben, Türkiye’deki gelmiş-geçmiş en büyük golcüyüm." diyebilmelisin! Milli Takım ve Galatasaray’ın en büyük golcüsüne, böyle konuşmak ve çıkıp gollerini atmaya devam etmek yakışır. Mağrur olma; ama gereksiz tevazu da gösterme, gerçek sanırlar.

Ümit’e iyilik ettiler

Hagi
olsun, Gerets olsun, hangi teknik direktör Ümit’i gözden çıkarmışsa, bilmeden ona iyilik etmiştir. Pes etmek şöyle dursun, bu durum Ümit’te ateşleme etkisi yapıyor. Takımdan uzaklaştırılacağını hissedince, golleri sıralamaya başlıyor. Galiba aynı filmi tekrar seyrediyoruz.

Aynı mevkide dört oyuncu

KULÜBEDE oturtmak için transfer yapmak bize mahsus. Ne olursa olsun, aynı mevkiye dört oyuncu fazla. Higuain Beşiktaş’ın diğer santraforlarından daha mı etkili olacak? UEFA’da ve Şampiyonlar Ligi’nde yollarının uzun olduğunu söyleyerek, takımlarımız için lüks olan, ekstra oyuncular alabiliyorlar. Merak ediyorum: Chelsea, Barcelona, Milan vb. diğer Avrupa takımlarının yolları daha mı kısa?... Oynamayan transferler için "uyum sağlayamadı" savunmasına sığınanlar, son saniye transferlerinde hep yanılacaklarını bilmelidirler. Son anda futbolcu transfer etmek, akşam kapanmak üzere olan pazardan, elde kalmış zerzevat almaya benziyor. Fiyatı ucuz olur, ama eve gittiğinde yarısını çöpe atarsın.

Başkanın kulakları çınlasın

SİVASSPORLU
Hayrettin’i fark edip Milli Takım’a alan Fatih hocayı kutluyorum. Sevgili başkanımız anımsayacaktır. İki yıl önce bu futbolcuyu kendisiyle buluşturmama rağmen, aldıramamıştım. Ne diyelim?.. Kulakları çınlasın!...

Yeni bir şey yok

LİGDE
4.haftayı da geride bıraktık. Türk futbolunda yeni bir şey yok. Mustarip olduğumuz sıkıntıları aynen yaşıyoruz. Yöneticiler, teknik direktörler, futbolcular, hatta seyirciler bile başarısızlıklara mazeret ve kılıf bulmaya devam ediyorlar. Hakemler de kötü yönetim anlayışlarından bir şey kaybetmemişler.

Kargalar güldü

KİMSEYİ kandırmaya çalışmayın. Mızıkçılık yapıp ihaleyi devretmeyi kafanıza koyduğunuzu, özellikle son bir yıldır bunun için çalışma ve pazarlıklar yaptığınızı biliyorum. Fırsat kolluyordunuz.

Sponsorluğu bırakmanıza, federasyonun Trabzonspor-Sivasspor maçıyla ilgili kararını gerekçe göstermeniz, kargaları bile güldürdü. Açıklamalarınızın satır arasında geçen "Altmış milyon dolar yatırdık, 20 milyon dolar aldık" ifadeniz, gerçek niyetinizi ortaya koyuyor. Mertçe, "Biz bu işten umduğumuz karı bulamadık" deme cesaretini gösterseydiniz, daha tutarlı olacaktınız.

Bir koyup üç almaya çalışanlar, sosyal sorumluluk bilincine ulaşamazlar.

Bezirganlık anlayışı ile spora yaklaşanlardan fazlasını beklemek hayal olurdu.

Manisalılar üzülmesin; Vestel’den önce de vardılar, Vestel’den sonra da olacaklar.

Vestel’i haklı bulan anlı şanlı yazarlarımız da var. Ne diyelim, görüş meselesi.

Türkiye’de öyle şeyler oluyor ki, şaşmamak elde değil... Zincirbozan’dan dönüp Cumhurbaşkanı, şiir okuduğu için hapishanede yatıp Başbakan, işportacılıktan gelip kısa zamanda dolar milyarderi olunan ülkemizde 27 Kasım’da büyük bir gazetenin sahibinin kim olacağı belli olmaz.

Acaba biz de yazılarımızı ona göre mi yazsak?
Yazının devamı...

Gerçekler ve eyyamcılar

31 Ağustos 2007
"Aman ilişkilerim bozulmasın" diye söylenmesi gerekenleri değil muhataplarının hoşuna gidecekleri konuşup yazıyorlar. Söylemlerinde eleştiriye hiç yer yok... Onlara bakarsanız, futbolcularımız, taraftarlarımız, yöneticilerimiz, başkanlarımız velhasıl futbol adına ne varsa hepsi iyi...

İşin çarpıcı yanı, taraftarlar da gerçeklerin farkında değil...

Neden yurt dışında oynayan milli futbolcularımızdan Hamit Altıntop dışındakilerin ya kadro dışı ya yedekte olduklarını ya da 17 dakika oyunda kalabildiklerini sorgulayan yok... Asıl korkum, milli takımımızın iskeletini oluşturan bu oyuncuların, kendi takımlarında hiç oynamadan, maç günü, soyunma odasında asılı duran formalarını giyip sahaya çıkmalarıdır. Bu oyuncuların kendi takımlarında oynamamalarına ses çıkarmayan eyyamcılar, aynı oyuncular milli takıma alınmayınca yaygarayı bastıkça, milli takımımızın kupalarda başarılı olma şansı yok denecek kadar azdır.

Yurt içine gelince, hepimizin hayali, takımlarımızın Şampiyonlar Ligi ve UEFA gruplarına kalması. Kalabilirler.

Yabancı futbolcu adedini serbest bırakmak için yırtınan kulüpler ve medya, hala takımlarımızın hemen hemen yabancısız oynadığının farkında bile değiller. Kaldı ki, yabancı adedinin artırılmasının olumsuz sonuçlarını da hesap eden yok... Kulüplerimiz, hak ettiğinin üç katını isteyen, göndermeyi düşündüğünüzde, uzun süreli sözleşmesine güvenerek, istedikleri bir dolu haracı vermediğiniz takdirde gitmeme tehdidinde bulunan, talibi olmayan futbolcularla dolu.

Avrupa üst gruplarına kalmasını hayal ettiğimiz takımlarımızın, Alman, İngiliz, İtalyan, İspanyol, Fransız, Hollanda temsilcilerini alt edemeyeceği gerçeğini telaffuz etmek ayıp değil... Felaket tellalı durumuna düşmek istemiyorum,ama gerçekler de ortada... "Ne ekersen onu biçersin."

Üç haftadır oynanan futbol gösteriyor ki, Süper Lig’de tutunma mücadelesi veren takımlarla, şampiyonluğa oynayan takımlar arasında dağlar kadar güç farkı var. (Sakın bu tespitimden, şampiyonluğa oynayan takımların kaliteli olduğu sonucu çıkarılmasın.)

Büyük paralar ve ümitlerle transfer edilen yabancılar kulübede, kendilerinden çok şey beklenilen as futbolcular gol orucundayken, tesadüfen gol atmış genç yıldızlar, futbolumuzun geleceğinin garantisi olamazlar.

ARDA VİRÜSÜ KAPTI

DAHA evvel "Arda’yı şımartmayalım" diye uyarmıştım. Hatta A Milli Takım’a alınmasının bile erken olduğunu yazmıştım. Olan oldu; Arda yolunu seçti.

Her ne kadar gece gezmiyorsak da, gezenlerden duyuyoruz. Arda, sahne tozu yutmuş sanatçılar gibi virüsü kapmış... Bu tatlı bir iş... İnsan, hele bir de genç ve şöhretliyse, içine girdi mi bir daha kolay kolay çıkamaz.

Türk futbolunda, kim yıldız ya da yıldız adayı olmuşsa bu tür zaaflara kapılmıştır. Böyle onlarca örnek sıralayabilirim.

Artık bu işin dönüşü kolay değil. En az zararla atlatıp Arda’dan faydalanmanın yollarını aramak gerekiyor.

Zamanında ünlü bir futbolcuya, gece saat 02.30’da kumar oynadığını video kayıtlarıyla kanıtladığımda, hemen inkar edip "Bana mı, video bandına mı inanıyorsun?" demişti. Gereğini yaptım;doğru yolu gösterdim. Halen futbol oynuyor ve her karşılaştığımızda bana teşekkür ediyor.

Batuhan’a da aynı yanlışları yapıp 16 yaşındaki bu gencimizi de şımartmayalım. Yoksa aynı nakarat devam edecek.

"HALUKÇA" BİR KARAR

FEDERASYONUN Trabzonspor-Sivasspor maçıyla ilgili aldığı karar, benim için sürpriz olmadı.

Haluk ULUSOY önce, zaman kazanıp havayı koklayabilmek için karar toplantılarını erteledi. Aldığı tepki ve eleştirilerin sonuçlarını hesap etti. Sonra da gereğini yaptı: tam "Halukça" bir karar alınmasını sağladı.

Dağıtılan adaletin, Trabzonspor kanadından başka hiç kimseyi memnun etmeyeceği malum.

Federasyon kurullarının çok zayıf, olaylara müdahale bile edecek yürekleri yok... Şu ana kadar, fikrini mertçe, açıkça söyleyen herhangi bir kurul üyesine rastlamadım. Okudukları kitaplardaki kural ve yaptırımları açıklamaktan bile acizler.

Bu arada federasyon delegelerinin ne düşündüklerini, neyi beklediklerini de çok merak ediyorum.
Yazının devamı...

Meydan savaşı!

23 Ağustos 2007
"Savaş" ve "spor"... Asla yan yana gelemeyecek iki kavram... Birinde acı, nefret, kan, gözyaşı; diğerinde barış, dostluk, kardeşlik...

Göreceksiniz, federasyon yine en kolay yolu seçip Bursaspor’a para cezası verecek... Böylece, ne şiş ne de kebap yanacak... Daha önce de pek çok kez yazıldı, söylendi. Ama, bu haklı uyarı ve eleştirilere onların kulakları tıkalı...

Bulup uyguladıkları "kulübe para cezası" yöntemiyle hem kasalarını dolduruyorlar, hem de çekindikleri kişileri karşılarına almıyorlar. İki üç seneden beri kulüplere ağır para cezaları uygulanıyor... Ne değişti?...

Haklarını yemeyelim, zaman zaman seyircisiz maç oynatma cezası da veriyorlar. Hani tam da, "okullar olmadan maarifi yönetmek" gibi... Hoş takımlar da buna razı... Seyirciden o kadar canları yanmış ki, ehven-i şer olarak gördükleri seyircisiz oynama cezasına itiraz etmiyorlar.

Olayların giderek tırmanması, uygulanan ceza kural ve yaptırımlarının etkili olmadığını gösteriyor.

Hep, bu uygulamalarda terslik olduğunu düşünmüşümdür. Üç-beş kendini bilmez sahaya atlıyor... Yapıştır kulübe para cezasını, sahayı kapat, seyircisiz maç oynat, takımın puanını sil... Siz, suç işleyen birkaç kişi yüzünden, alın teri döken takımı, kurallara saygılı seyirciyi, günahsız taraftarı, hatta koca bir kenti cezalandırıyorsunuz. Ortada hiçbir neden yokken, sahaya atlayıp Sivassporlu Mehmet’i tokatlayan taraftarın eylemi, Trabzonspor’a ve Trabzon’a mal edilemez.

Üstelik, uygulamalarınız ile kötü niyetli kişilerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Bu nedenledir ki, amigolar, kulüp başkanlarını, yöneticileri, isteklerini yerine getirmedikleri takdirde maçta olay çıkarmakla tehdit edebiliyorlar.

Biraz yürekli olun

Hala neyi bekliyorsunuz? Bu taraftar, kulüplere verilen cezalardan anlamıyor; hatta silah olarak kullanıyor. Çünkü, "Balık bulanık suda avlanır."

Koltuklarınıza yapışmanızı anlayışla karşılıyoruz. Bari, "Biz, bu işe bir çözüm getiremiyoruz" deme yürekliliğini gösterin!..

Avrupa’da olayların önü nasıl alındı? Suç işleyene en ağır koşullarda, hapis de dahil, caydırıcı cezalar uygulanıyor. Bunu bilen vahşi holiganlar da kuzu kuzu yerlerinde oturuyorlar. Tabii bizdeki gibi kulüp başkanı ya da diğerlerinin tavassutunun kabul edilmediğini de unutmamak lazım...

Bu düşüncemi hukukçulara da açtım. Bana haklı olduğumu söylediler. Onlardan naklediyorum: "Günümüz hukukunda, ’ceza sorumluluğunun şahsiliği’ ilkesi geçerli. Yani, suçu kim işlerse, cezayı da o çekecek... Bir veya birilerinin işlediği suç nedeniyle, bu kişilerin mensup olduğu topluluğu cezalandırmak (kollektif ceza) ilkel kavimler ve faşist rejimlerde görülen uygulama biçimidir ve çoktan terk edilmiştir."

İşte federasyonumuzun ülkemize layık gördüğü ceza sistemi, bu kadar çağdışıdır. Ve bence, bu yanlışı düzeltmek, şimdiki federasyona bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.

Ateşli bir taraftar, seyirci, kulüpte iktidar ve muhalefet olmuş yönetici olarak söylüyorum: İsteyenle istediği yerde canlı olarak tartışmaya hazırım.

MiLLETi OYALAMAYIN

TRABZONSPOR,
zirveye oynayan, şampiyonlukta iddialı bir takım... Ancak, bunun bedeli var ve ödenmesi gerekiyor. Şöhretlerini satarak hayatını idame ettirecekse büyük olamaz.

1996 Yılında, Ogün ve Abdullah’ın Trabzonspor’dan ayrılmaları gündeme gelmişti. O zamanki başkan, yakın arkadaşım Sayın Faruk Özak’a bu futbolcuları Galatasaray’a almak istediğimi, söyledim. "Bana kalsa, onlar ayrılmak istediklerine göre, veririm. Ancak, Trabzonspor’un büyüklük imajı zedeleneceği için veremem. Ama günün birinde satarsak, önce sana teklif edeceğim" dedi. Vizyonunu ortaya koyan açıklamasını, saygıyla karşıladım.

Şimdiki yöneticiler, bırakın Fatih’i geri almayı, transfer teklifinde dahi bulunmadılar. Yine en yüksek teklifi, Beşiktaş ve Fenerbahçe yaptı. Bazı kulüplerimizin, buna Galatasaray da dahil, her gün yabancı bir yıldız peşinde koşar göründüğü şu günlerde, Türk olduğundan yabancı kontenjanını etkilemeyecek, uygun ödeme koşullarının ayarlanabileceği, kendini kanıtlamış Fatih Tekke’ye teklif götürmemeleri, transfer samimiyetsizliğinden başka bir şey değildir.

Kimse olanakları elvermiyorsa, transfer yapmak zorunda değil. Çıkar, "Bizim gücümüz buraya kadardı, transfer defterini kapattık" dersiniz. Transfer yapacağız, diye milleti oyalamanın alemi yok...
Yazının devamı...

Sinan üstesinden gelir

17 Ağustos 2007
İşleri de otobüs ve otel rezervasyonu yaptırmaktan öteye geçmezdi. Anlı şanlı bazı kulüplerimiz, hala eski alışkanlıklarını sürdürse de; artık bizde de menajerlik mesleği gelişti, gelişmeye de devam ediyor. Neredeyse teknik direktör kadar maaş alıyorlar. Futbolun içindekiler kadar dışındakilerin de, bunların yakaladıkları şöhreti ve aldıkları parayı hazmetmeleri kolay olmuyor...

Sinan Engin, menajerliği sadece etiket olarak taşımıyor. Teknik olarak da görev, yetki ve sorumluluklarını bilen, bunları uygulayan farklı bir isim... Geldiği BJK menajerliği de kıskanılmak için yeterli... Seveni kadar, sevmeyeni de olacak... Bazılarının onun yerinde gözü var... Ayrıca, Ali Gültiken’e haksızlık edildiğini düşünenler de mevcut...

Ülkemizde insanı kısa zamanda zirveye çıkarırlar, kısa zamanda da attıkları çamurun sonucuna bakmadan "mafya babası" yaparlar.

Sevgili Sinan Engin, yeterli bilgi ve deneyimin ile bu işin üstesinden geleceğine inanıyorum. Yolun açık olsun!..

Karadeniz mantığı

SEYİRCİNİN sahaya indiğini daha önce de görmüştük... Bu açıdan bakınca, Trabzon’da seyrettiklerimiz yabancısı olmadığımız manzaralar... Ama şimdiye kadar, maçı istediği sonuçla götüremeyen takımın taraftarları taşkınlık yapıp maçın tatiline neden oluyorlardı. Bu sefer durum farklı... Maçın bitmesine saniyeler kala, takımı 1-0 öndeyken Trabzonsporlu bir taraftar yapacağını yapıyor ve maçın tatiline neden oluyor; hani tam da fıkrada olduğu gibi...

Camide çıkan yangından kaçmaya çalışan imam, minarede mahsur kalmış... Her kafadan bir ses çıkıyormuş... Bu sırada oradan geçen Temel ve Dursun olaya müdahale edip, "Ula bir ip getirin" demişler. Telaşla bulunan ipi, imama atmışlar ve beline sarmasını istemişler... İmam ipi beline sarınca, bizimkiler ipi hızla aşağıya doğru çekmişler. Tabii ki, imam yere çarpıp ölmüş... Bunu gören Temel ve Dursun birbirlerine sormuşlar: "Ya biz bu işte bir yanlışlık yaptık, ama nerede? Geçen kuyuya düşen adamı da böyle kurtarmıştık."

Sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir ilke imza atan "turuncu tişörtlü" taraftara da sorsanız,"kendine özgü Karadeniz mantığıyla" mutlaka bir cevabı olacaktır.

Hem savcı, hem yargıç

HALUK Ulusoy’un karşılaşmanın hemen akabinde, muhtemelen görüntülere bile doğru dürüst bakmadan, gözlemci raporunu okumadan, Galatasaray’ın aldığı ceza ile kurtulamayacakları vb. beyanlarını doğru bulmadım. Kendini hem savcı, hem yargıç yerine koyup Trabzonspor’u peşinen mahkum etmesi, affedilmez bir hatadır.

Olaylar da yanlış aksettirildi. Saha görevlileri bile sahaya inen seyirci olarak gösterilmeye çalışıldı.

Bir kentin kaderiyle oynayacak yargısız infaz işaretinin federasyon başkanı tarafından verilmesini fevkalade tehlikeli buluyorum.

Haluk Ulusoy, Trabzonlu olması öne çıkarılarak gelebilecek eleştirilerden çekindiğinden, böyle bir yola başvurdu. Aklınca, tarafsızlığını göstermek istedi. Ama ifratla tefriti birbirine karıştırdığının farkında değil...

Ulusoy ile ilgili söyleyeceklerim bitmedi.

Geçen sezon hemen hemen hiçbir maça gitmeyen Haluk Ulusoy, ligin ilk haftasında üç büyüklerin maçlarında, tribünlerde arz-ı endam etti. Aziz Yıldırım ve arkadaşları kendisiyle yan yana gelmemek için protokoldeki yerlerine oturmadılar. Yanına oturmayı başardığı Özhan Canaydın ise onunla tek kelime konuşmadı. (Demirören ile olan ilişkilerinde de samimi olduğuna inanmıyorum.)

Çıkarları doğrultusunda davranmayı iyi becerir

İşine geldiğinde hükümete bile kabadayılık (!) yapmaktan çekinmeyen, sökmeyince çareyi UEFA’ya şikayette arayan Haluk Ulusoy’un, son dönemde takındığı uzlaşmacı tavırlarını, başkaları değerlendirmekte güçlük çekiyor olabilir. Ama ben, onu çocukluğundan beri tanıdığımdan, bu yaklaşımını hiç yadırgamıyorum. Çıkarları doğrultusunda davranmayı iyi becerir. Şimdi yaptığı da işi pişkinliğe vurup bükemediği bileği öpmekten ibarettir.

Son seçimlerde kendisine oy vermemekle ne kadar isabetli bir iş yaptığımı, gün geçtikçe daha iyi anlıyorum.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı koltuğunda oturduğu sürece "önemli" olmaya devam edecek olan Haluk Ulusoy’a bu sıfatının yettiği anlaşılıyor. Yoksa "değerli" olmak için de biraz çaba sarf ederdi...

Not: Yeni gol rekorları yakalayan Hakan Şükür’ü ve başta Galatasaray olmak üzere, kazanan diğer takımları kutluyorum. Ancak, kimse bu haftaki skorlara bakıp gelecekle ilgili kehanette bulunmaya kalkmasın; hayaller kurmasın, ümitsizliğe kapılmasın. Galip gelenler arasından küme düşenler, mağlup olanlar arasından da şampiyon çıkabilir...
Yazının devamı...

Şöhretin yolu

9 Ağustos 2007
Bunlar "Zamanım yok, çok meşgulüm" gibi bahaneler ileri sürerek, önce istemedikleri sonra kerhen kabul ettikleri bu görevlerinde yeterince mutlu da olamazlar.

Kısa yoldan şöhrete kavuşma isteği, yönetici olmanın başta gelen nedenidir. Yoksa bu sıkıntı başka türlü çekilmez.

Onlar için böyle de, benim için farklı mıydı? Hayır; gözüm hep futbol şubesindeydi. Voleybol, yüzme ve atletizm yaptığım halde, zamanında bunları yönetimde hiç dile getirmediğim gibi özgeçmişime yazmamış, teklif edilen futbol şubesi yardımcılığına da ilk günden balıklama dalmıştım. Yüzlerce yönetici geldi geçti, isimlerini hatırlayan yok. Ama bugün bir Ergun Gürsoy varsa, bunun Galatasaray’da futbola bakmam sayesinde olduğunun bilincindeyim.

Beşiktaş’taki son gelişmeler, futbol şubeleri ile ilgili tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Celal Kolot’un yıldızının parlamasından rahatsız olan Demirören ve bir kısım üyeler, çareyi futbol şubesini kapatmakta buldular.

Polat kapatmış

Benzer gelişmeler Galatasaray’da da yaşandı. Canaydın’ın kafasında hep futbol şubesini lağvetmek fikri olduğunu bildiğimden, merak edip Adnan Polat’a "Futbol komitesini başkan mı kapatmak istedi?" diye sordum. "Hayır başkan değil ben kapattım" şeklinde cevaplayarak, kararın kendisine ait olduğunu söyledi. Anladım ki, Adnan Polat da başkanların "futbol komitesinin yetiştirdiği yeni şöhretlerden rahatsızlık duyma hastalığı"na yakalanmış.

İkide-bir "futbol şubesini lağvettim, kapattım, basına konuşmayı yasakladım" şeklinde verilen demeçler, masaldan öteye geçmiyor. Üstelik, koydukları yasakları ilk delenlerin kendileri olduğu bilindiğinden, kimse onlara inanmıyor.

Öne çıkmanın yolu

Akacak kan damarda durmuyor... Futbol işinde görev verdiğiniz yeni yöneticiler, işlerini iyi de kötü de yapsalar, yeni şöhretler olarak ortaya çıkmaya devam edeceklerdir. Zira haberciler, kimden demeç alıp, neyi haber yapacaklarını iyi bilirler. Muktedirseniz, futbol şubesi yöneticilerinin, aynı gün yaptığınız basın toplantınızın haberini gölgede bırakan, demeçlerinin büyük puntolarla verilmesini engelleyin.

Futbol şubelerinin zaman zaman kapatılmak istenmesinin sebebi, yeni "futbolun kralı yöneticiler" yaratılmak istenmemesindendir. Ancak bunu önleyemezsiniz. Futbola bakan yöneticileri basit yöntemlerle harcamak yerine doğru işler yapmayı tercih ederseniz, kulübünüze yararlı olmakla kalmaz, siz de öne çıkarsınız...

BİR TAŞLA İKİ KUŞ

HEP Özhan Canaydın’ı eleştiriyoruz... Epey düşündüm, zorlandım... Sonunda sevgili başkanımızı eleştiremeyeceğim konuyu buldum.

Geçen hafta, benim de sevdiğim, 25 yıllık dostum, başkanımızın ortağı Hayim Fresko ve Ali Dürüst birlikte yemek yiyip, sohbet ediyorduk. Hayim Fresko’ya, neler yaptığını, sorduğumda "Ege adalarına yatla seyahate çıkacağım" dedi. Ben de "Hayimciğim, Allah versin, sen her sene Monaco’larda, Paris’lerde gezerken, başkanın seyirci, transfer, amigolar, borçlarla başı belada. Özhan ağabeyimiz 6 yıldır bayağı yoruldu(!). 2-3 sene sen Türkiye’de kal bir müddet de o, Fransa’da yaşasın, Ege’de yatlarla gezsin, biraz da onu özleyelim!" diye konuşmayı sürdürünce, "Benim için hava hoş, hemen yerimizi değiştiririz" dedi.

Benden duyurması... İnşallah başkanımız bu teklifimi kabul etmez. Yoksa, Galatasaraylılar başkanlarını çok özleyecekler...

Ama ne yapalım, bağrımıza taş basarız!..
Yazının devamı...

Yanlışlar zinciri

2 Ağustos 2007
Eğer sonuç başarılı ise, takım yere-göğe sığdırılamaz. Başarısızlık halinde de endişelenmemek gerekir... Oyuncular, hazırlık maçı diye işi ciddiye almamışlardır. Siz, onları asıl sezon başlayınca göreceksinizdir.

Rakip, geçen sezon Play-Off’a bile kalamayan, Lig A takımlarından İstanbulspor ve maçın sonucu 0-0... Canaydın, Polat ve tüm Galatasaraylılar çok mutlu, yapılan transferlerden herkes memnun... İlk kez İstanbulspor maçında oynayan Lincoln’ü de seyirci bağrına basıyor... Resim, buraya kadar güzel...

Ancak, madalyonun bir de diğer yüzü var...

Bomba atılsa korkmayan, takımın en önemli oyuncusu Mondragon, pahalı diye gönderildi ve kesinlikle yeri doldurulamadı. Yine, maliyetleri yüksek diye istenmeyen Song ve Tomas’a takım bulmaları söylendi. Ama onlar ayrılmadan, savunmaya yeni bir yabancı (İsmail Bouzid) alındı. Böylece gereksiz yere, Galatasaray’ın hem yabancı oyuncu sayısı, hem de mali yükü şişirildi. Yani tam da "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu..." Yetmedi, yerlerine daha iyileri alınmadan Necati ve Hasan Kabze de gözden çıkarıldı. Lige 10 gün kala, Galatasaray’da hala ideal kadro belli olmadığı gibi iskelet de oluşturulamadı.

Her şey süpermiş gibi gösterilmesine karşın, ortada yapılan bir sürü yanlış var... İşin kötü yanı, çoğu kimse iktidarla hemfikir ve olumsuzlukları da görmezden geliyor. Almanya’nın 3. Lig, Türkiye’nin 2. Lig takımlarına benzemeyen Süper Lig takımlarıyla boy ölçüşeceğiz. Üstelik, seyircimiz yok, cezalı ve sakat oyuncumuz var. Kötümser değilim, sadece dikkatli düşünüyorum...

Büyük düşünmezsen büyük olamazsın

TRABZONSPOR, uzunca bir süredir, her sezon açılışında şampiyonluk parolasıyla yola çıkıyor. Ama yatırımları, hiçbir zaman özlenen şampiyonluğu getirecek düzeyde olmuyor. İnsanlar şunu bilmeli; Şenol, Necati, Turgay, Kadir, Serdar, Ali Kemal, Necmi ve diğerleri artık yoklar ve yeniden de gelmeyecekler... O bir dönemdi, geldi ve geçti... Üç büyükler, zaman içinde ekonomik olarak çok güçlendiler... Devamlı yatırım yapıyorlar...

Trabzonsporlular Intertoto’dan elendikleri için üzülmesinler... UEFA’ya gitselerdi, daha büyük hüsranlar yaşayabilirlerdi. Yapılan transferlerin yetersizliği, hocanın da durumun farkında olmaması bu sonucu doğuruyor.

Ziya Hoca’nın, elenme sonrası yaptığı açıklama da züğürt tesellisine benzedi. Hedef küçülterek, takımın yalnız Türkiye’de oynayacak olmasını, avantaj sayan bir anlayışı Trabzonspor’a yakıştıramıyorum. Unutulmasın ki, Galatasaray hem UEFA’da, hem Türkiye’de mücadele ederek şampiyonluklar kazandı.

Futbolcuları kötü göstermeyelim

BU arada magazin basını da boş durmuyor... Eskiden futbolcular, kalitesiz, kendilerine yakışmayan yerlere giderlerdi. Şimdilerde ise eşleri, nişanlıları ve kız arkadaşları ile lüks restoran ve gece kulüplerinin nezih ortamlarını tercih ediyorlar. Roberto Carlos gibi bir dünya devi ve arkadaşları, izin günlerinde meşhur bir gece kulübündeler. Sevenleri imza ve resim almak için etraflarını sarmışlar... Oluşan bu güzel tablonun haber ve görüntüleri verilse, hem futbolcular doğru yönde özendirilecek, hem de sporseverlerin hoşuna gidecek...

Ama hayır, böyle yapılmıyor... Sansasyon peşinde koşan magazin basını, oyuncuları tahrik edip arzuladıkları çirkin görüntülere ulaşıyor ve bunları yayınlıyor.

O günü unutamam

G.SARAYLI Linderoth, transfer olup da İstanbul Atatürk Havaalanı’na inince yaşadıklarını unutamayacağını söyledi. Linderoth, G.Saray Dergisi’ndeki röportajında, "Karşılanmam çok fantastikti, o günü hiç unutmayacağım. Oynadığım hiçbir kulüpte taraftarlar beni böyle karşılamamıştı. Oyunumla var olmak isterim. Ümit ediyorum Şampiyonlar Ligi deneyimini Galatasaray ile de yaşarım" dedi.
Yazının devamı...