Erdal İpekeşen

Park alanı elinden gitti

9 Haziran 2012
Birazdan aktaracaklarım, Melih Gökçek’in balıklama daldığı kürtaj, sezeryan, yumurta atılması tartışmalarından çok farklı ve çok daha önemli.

Elbetteki bir belediye başkanın hiç girmemesi gereken bu tartışma zemini de önemli ama, Gökçek’in vatandaşları içine çektiği platformda istediği gibi at koşturduğunu ve ekmeğine yağ sürdüğünü unutmamak gerek. Onun hiç tartışmaya açmak istemediği ve üstünü kapatmak istediği konuya gelirsek.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e karşı beş yıldır verdiğim mücadelenin ödülleri yavaş yavaş gelmeye başladı. Önce Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi derken yargıdan sevindirici karar geldi, ardından da Çankaya Belediyesi’den beklenen atak. Artık Ankaralılar adına sürdürdüğüm yorucu ve gergin mücadelenin sonuna geldim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, bu mücadeleyi sürdürürken ne siyasetin dipsiz kuyusuna girdim, ne de kişisel beklenti içine... Hedefim de Ak Parti de yoktu, CHP de, MHP de... Kısaca tüm siyasi partileri kapsam dışında bıraktım. Sadece Melih Gökçek’in yasal sınırlar içinde kalmasını ve her kuşun etinin yenemeyeceğini görmesini hedefledim.
1 Nisan 2012 tarihli yazımda da belirttiğim gibi Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını onamış ve Melih Gökçek’in yaptığı hakaretlerden dolayı birikmiş faizleriyle beraber şahsıma tam tamına 9 bih 616 lira para ödemesine karar vermişti. Tabii parayı alır almaz gerekeni yaptım ve Çağdaş Yaşamı Destekleme, LÖSEV gibi sosyal kuruluşlara bağışta bulundum. Bir de sıkıntılarını yakından bildiğim ihtiyaç sahiplerine destek oldum. Peki ben bu parayı nasıl kazanmıştım? Daha doğrusu neyin mücadelesini vermiştim?

SOKAĞI İHYA ETTİ DEDİM KIYAMET KOPTU

Gökçek’le kavgamız, “Ankara’yı bilmem ama bizim sokağı ihya etti” başlığıyla kaleme aldığım yazı üzerine başlamıştı. Melih Gökçek bu yazıya çok öfkelenmiş ve hemen telefona sarılıp, benimle içeriği hakaret dolu bir konuşma yapmıştı. Telefonun ötesindeki sesi kulak zarını yırtacak kadar yüksek ve sinirliydi. Kimi zaman terbiye sınırlarını aşan sözlerle bezeli konuşmasında yazdığım konuya kendince açıklık getirmeye çalışmıştı.
Melih Bey, büyük oğlu Ahmet Gökçek ile ailesinin oturması için Oran semtinde, belki de Ankara’nın en değerli arsası sayılabilecek Panora Alışveriş Merkezi ile Park Oran Konutları’nın bitişiğindeki Funda Sitesi’nde villa satın almıştı. Önce tapu kaydına göre 743 bin liraya satın aldığı bu villayı hangi birikimiyle aldığını sormuştum. Zira konuyu köşeme taşımamdan yaklaşık bir ay önce çıktığı iki televizyon programında gazetecilerle tartışırken, “Bizim ailece öyle fazla bir paramız yok” demiş, kendisi, eşi ve çocuklarının toplam birikiminin 160 bin lira civarında olduğunu açıklamıştı.
Aradan bir ay geçtikten sonra bu villayı nasıl aldığını sormuştum ki kavga kıyamet koptu. Yanı sıra bu villanın bahçesinde gördüğüm yasadışı bir uygulamayı da yazılarıma taşımıştım. Etrafı duvar ve ağaçlarla örülen bahçenin villaya ait kısmı azınlıkta kalırken, bir bölümü halkın kullanımına açılması gereken parka, bir diğer bölümü de yine kamuya ait trafo alanına aitti. Yani Gökçek, halka açık olması gereken park ile trafo alanını kendi villasının bahçesine eklemişti. Üstelik Mevzii İmar Planı’na göre villanın etrafına çit, duvar gibi sabit ayraçlar yapmak yasakken.

TESLİM BAYRAĞINI ÇEKMESİ UZUN SÜRMEDİ

Yazının Devamını Oku

Simge heykeller

26 Mayıs 2012
İş seyahatlerinden havayoluyla Ankara’ya dönmem hep akşam geç saatlere denk geliyor ki, Esenboğa’dan Oran’a şehri baştan sona geçerek evime ulaşıyorum. Dışkapı, Ulus, Sıhhiye, Kızılay, Çankaya derken otomobilin geçtiği arterlerde anlatacağım görüntüye tekrar tekrar şahit oluyorum. Lafı uzatmadan konuya gireyim.

 Başkentin simge yapıları bellidir. Anıtkabir, Kocatepe Cami, TBMM binası, Hacıbayram Cami, Atakule derken sayısı iki elin parmağını geçmez. Şehrin merkezinde birer gurur abidesi gibi yükselen bu eserler gündüz ayrı güzel görünür, gece ayrı. Hatta gece görünüşleri aydınlatmalarından dolayı çok daha albenisi yüksektir. Onları seyrettikçe Türkiye’nin kalbinde yaşadığınızı daha iyi anlarsınız.
 Havalimanından her döndüğüm gece aydınlatmasının bazı simge eserlerden esirgendiğini gözlüyorum. Özellikle dikkat ediyorum, Ulus ve Sıhhiye semtlerindeki tüm ülkede bilinen Atatürk heykelleri gecenin karanlığı içinde kaybolup, neredeyse siluet halinde gözümüze yansıyor. Üstelik az ötesinde yol boyunca refüjü kaplayan yeşillik alanlar, zevksiz süs havuzları ışık seli içindeyken. Hâlbuki şehirde yaşayan bizler ve kentimize gelen turistler için bu simgeler ne kadar önemli!
 Yurt dışına, çağdaş ülkelere gidenler iyi bilir; akşam karanlığı şehrin üzerine çöktüğü zaman önce o ülkenin tarihi kahramanlarına ait heykeller aydınlatılır, sonra parklar, bahçeler, binalar… Gel gör ki Ankara’da bizlere bu ülkeyi armağan eden Ulu Önder Atatürk’ün heykeli bir türlü aydınlatılmıyor. Hatta insanda karanlık içinde fark edilmemesi için özel bir çaba gösterilmiş hissi uyandırır.
 Buradan yetkililere, özellikle de Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e seslenmek istiyorum. Çalılıklara, zincirler içindeki süs havuzlarına yönelttiğiniz ışıkları biraz da bu simgelere çevirin. Tabii niyetiniz varsa! Ben yine de iyi niyetli bir bakış açısıyla gözünüzden kaçmıştır diyeyim.

 İLK İCRAATINI HEYKELE YAPMIŞTI


Yazının Devamını Oku

Siz bakmayın Ladies Open dendiğine bu kraliçeler biraz farklı

20 Mayıs 2012

 

 Bu hafta yazacak o kadar çok konu var ki, hangisine öncelik tanıyayım diye uzun uzun düşündüm. Mesela her önünden geçişimde kızgınlığımı satırlara dökmek istediğim Gökçek icraatlarını yazabilir, ya da tarihlerini kronolojik sıraya dizdiğim Ankara’nın ilklerini köşeme taşıyabilirdim. Hatta 8 Haziran’da başlayacak Ankara Sopping Feest’in başınızı döndürecek iki bine yakın etkinliğinden öne çıkanları da sıralayabilirdim. Ayrıca kent dışına seyahatlerim esnasında gördüklerimi ve duyduklarımı not ettiğim kağıtlar da kitap kalınlığına gelmişti. En iyisi Antalya, Belek’deki gözlemlerimi satırlara dökeyim ki, tatil sezonunun geldiği bu günlerde hafif esen Akdeniz rüzgarını sizlerde teninizde hissedin.

 Uçsuz bucaksız kumsalların yanı başında, çamların arasındaki Belek, Akdeniz’in en gözde tatil beldelerinin başında geliyor. 18 yıl öncesine kadar bataklık olan belde, bugün uluslararası standartlardaki otelleri, golf tesisleri, mavi bayraklı plajları ve SPA merkezleriyle tatilciler için vazgeçilmez bir tatil cenneti. Türkiye’nin uluslararası turizm pazarında pay almasını sağlayan Belek, son yıllarda gerçekleştirilen en büyük entegre turizm projesi.

 1984’DE KEŞFEDİLEN CENNET

 Belek’in doğal güzelliği 1984’te keşfedildi ve bölge ‘Belek Turizm Merkezi’ ilan edildi. Ardından da hummalı bir çalışma başladı. Bölge, aynı zamanda Akdeniz’in doğal yaşam karakteristiğini barındıran önemli bir köşe. Beldede 574 çeşit bitki bulunuyor. Bunlardan 29’u sadece Türkiye’de yetişiyor. Örneğin, Serik armudu dünyada sadece bu bölgede meyve veriyor. Kuş türleri için de güvenli olan Belek’te belirlenmiş 109 kuş türü var. Bu sayı, Türkiye’nin kuş türlerinin yüzde 25’i kadar... Deniz kaplumbağalarının üreme alanı olması, beldeyi doğal karakter açısından daha da önemli kılıyor. Kumsalları ise nesli tükenme tehlikesi yaşayan deniz kaplumbağaları caretta carettalar için Türkiye’nin en önemli, Akdeniz’in ise ikinci büyük yuvalama alanı.

 GOLFÜN KRALİÇELERİ YENİ YAŞAM TARZININ HABERCİSİ

 Geçenlerde National Golf Kulübü’nün ev sahipliğini yaptığı Turkish Airlines Ladies Open 2012 Turnuvası için Belek’e gittim. Hemen belirteyim, bu dev organizasyonda medyada görmeye alıştığınız sosyetik golfçular değil, dünyanın dört bir yanından gelen başarılı oyuncular mücadele etti. Avrupa’nın en prestijli turnuvalarından biri olarak kabul edilen Avrupa Bayanlar Golf Turnuvası (Ladies European Tour, LET) 13 Mayıs’ta Türkiye’deki ayağı son buldu ama,Portekiz, Almanya, Slovakya, Hollanda, İspanya ve Çin’de süreç devam edecek.

 Şimdi size uzun uzadıya geçen senenin şampiyonu Hollandalı Christel Boeljon’un bu yılki şampiyonluğu da kimseye kaptırmadığını, final karşılaşmalarından sonra dereceye giren sporculara ödüllerini, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Abdurrahman Arıcı’nin, Ak Parti Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun ve National Golf Kulübü Yönetim Kurulu Başkanı Dr.Bülent Göktuna’nın verdiğini anlatacak değilim. Yerine şimdilerde 11 adet uluslararası standarda sahip golf kulübünün bulunduğu Antalya’da yeni bir yaşam tarzının yaygınlaştığını ve ülkemiz için ne kadar önem kazandığını anlatacağım.

Yazının Devamını Oku

Tatilciler için şelale, Levent için turnuva vakti

5 Mayıs 2012
Yaz esintilerinin iyiden iyiye hissedildiği bu günlerde hepimiz tatil programlarını yapmaya başladık.

Kağıt kalem elde gidilecek yerleri, konaklanacak mekanları bütçelerimize denk gelecek şekilde ayarlamaya çalışıyoruz. İşte bu aşamada sizlere farklı bir önerim olacak. Yolculuğunuz esnasında güzergahınız üzerinde tabelasına rastladığınız şelalelere mutlaka uğrayın ve en azından bir kaç saatinizi ayırın. İnanın, doğanın coşkusunu iliklerinize kadar hissetmek için bir şelalenin karşısına geçip bakmak, sesini dinlemekten daha iyi bir yol yok.
Bu fikirden yola çıkarak geçenlerde Nallıhan’daki Uyuzsuyu Şelalesi’ne bir kez daha gittim. Hepimizi perişan eden kışın ardından bahar havasını kokladığımız bu günlerde bir başka güzel olmuş Uyuzsuyu. Suyu da bol, etrafındaki yeşil bitki örtüsü de... Kendinizi sanki cennette hissedeceksiniz.

HER BİRİ AYRI GÜZEL

Aslında pek farkında değiliz, ama Türkiye bir şelaleler ülkesi. Kuzeyden güneye, doğudan batıya o kadar güzel şelaleler var ki, seyrine doyamazsınız. Bazısının buz gibi suları yüksekten dökülüyor, bazısının alçaktan. Biri kuytuda kalmış, ulaşımı zor, diğeri yol üstünde. Her biri ayrı sürprizli, ayrı güzel. Görmek için çekilen zahmete değer! Nehir yataklarındaki yükseklik farkı nedeniyle oluşan bu doğa harikaları, sadece görsel değil, akustik bir şov da sunuyor.
Tatile çıkmadan önce, Türkiye’nin çeşitli bölgelerine yayılmış bazı şelaleleri not edin. Yolunuzun üstündeyse, uğramadan geçmeyin. Bu arada şelaleleri görmek için acele edin; çünkü yaz sıcakları bastırınca, buharlaşma nedeniyle görkemlerini bir nebze de olsa kaybediyorlar. Eminim birçoğunu siz de biliyorsunuz ama Türkiye’nin şelalelerini keşfetmek için hazırladığım kısa bir tur programına göz atmanızda fayda var. İşte kimini bizzat görüp, hayran kaldığım, kimini de Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürü Cumhur Güven Taşbaşı’nın tavsiyelerinden öğrendiğim şelalelerin listesi...
Düden Şelaleleri(Antalya): Birçok akarsu, Konyaaltı ile Lara arasındaki falezlerden küçük şelaleler halinde Akdeniz’e dökülüyor. Bu şelalelerin en büyüğü Aşağı Düden, 50 metre yükseklikte Lara’da denize dökülüyor. Aşağı Düden’den 15 kilometre kuzeyde ise, Düdenbaşı Şelalesi var. Antalya merkeze sekiz kilometre uzaklıktaki şelaleden dökülen su, altındaki büyük mağarayı saklıyor. Şelalenin çevresi, geçtiğimiz yıllarda piknik ve mesire yeri olarak düzenlendi.
Palovit şelalesi (Çamlıhemşin, Rize): Kaçkar Dağları Milli Parkı’nda bulunan Palovit, Karadeniz’in debisi en yüksek şelalesi. Yaklaşık 15 metre yüksekten çağlıyor, ancak kayalıklardaki yüksek bir noktadan seyredilebiliyor. Son yıllarda başlatılan hidroelektrik santrali ve her yaylaya yol yapma projesi, Palovit Yaylası’nı olumsuz etkiliyor.

Yazının Devamını Oku

Sosyal yaşamdaki rekabetin mevzileri yeniden belirleniyor

14 Nisan 2012
Geçenlerde New York’taki meşhur Park Avenue’nun etkisinin olup olmadığını halen merak ettiğim Teme Prime Avenue’daydım. Açıkçası bu tesis, yapım aşamasındayken yeni bir AVM inşa ediliyor zannetmiş ve “Yeter” Eskişehir yolu bu kadar AVM’yi kaldırmaz demiştim. Meğer Başkentin sosyal yaşamına farklı bir boyut getiren Tepe Prime, Agora fikrinden hareketle tasarlanan bir yapıymış. Aslında çeşitli damak zevklerine hitap eden kafe, restoran, eğlence mekânlarına ev sahipliği yapan özgün mimarisi ve daha da önemlisi açık hava konseptiyle Başkentin sosyal hayatına olumlu katkı sağlamak için tasarlanmış. 
Şehir merkezinden uzak, şık evlerinde banliyö hayatı yaşayan Ankaralıların yanı başında, sakinlerinin eğlence ihtiyaçlarını giderme amaçlı oluşturulmuş bir proje hissi uyandırıyor en başta. Şık, popüler restoran ve kafelerin derli toplu bir halde, şehirden kısmen uzak bölgede olması ise gayet hoş bir durum yaratıyor. Programında yemek ve sonrası arayış içinde olanlar için trafikten kurtarılmış bu bölgede takılmak son derece keyifli. İlk gidişimde, giyim mağazalarından ziyade yeme-içme mekanlarının ağırlıkta olduğu Tepe Prime da tercihim caddenin hemen girişindeki sol tarafa konumlanmış Hayal Kahvesi’den yana oluyor.
Mekanda modern ve şık dekor, esprili detaylarla bütünleşince ortaya gayet başarılı bir iş çıkmış. Akşam yemeği ve sonrasında içilecek birkaç kadeh içki için oldukça ideal bir mekân. İşletmeciler, popüler parçaların farklı versiyonlarını çalarak neşeli bir hava katıyor geceye. İlerleyen saatlerde hareketlenen müzik eşliğinde mekân, elinizde içkiniz yerinizde salınmanıza yetecek bir kıvama geliyor.
KÜÇÜK DAKKANIN SUNDUĞU BÜYÜK LEZZET
Caddede İstanbul’un ünlü eğlence mekânı Hayâl Kahvesi’nin yanı sıra, Ankara’da ilk şubesini açan 2’ler Et Lokantası, Burger House, Eat’n Fit, Barnies Coffee ve Gratis gibi İstanbullu işletmeler yer alıyor. Bugüne kadar Ankara’nın sevilen markaları arasına adını yazdıran New Castle, Ege Balık, Özler Döner ve Tunalı Vitamin Park gibi farklı zevklere hitap eden restoranlar ise “Rekabette ben de varım” diyor. Özellikle Özler Döner’i aklınızın bir köşesine yerleştirin. Komşularına göre daha küçük bir dükkanda hizmet veren işletmenin sunduğu döner lezzeti gerçekten çok büyük. 
Tepe Prime Avenue’da eğlence ve kültür ürünlerini tüketici ile buluşturan kitapçı, çiçekçi, kuru temizleme, kuaför ve dev bir market de var ki, insanların günlük ihtiyaçlarına cevap vermek için yeterli. Işıklı su gösterisi gerçekleştirilen havuzun ve büyük bir sahnenin yer aldığı dev meydanda ise zaman zaman konser, gösteri, festival gibi aktiviteler düzenleniyor. Araçlar için geniş otoparklar da yaratan Teme Prime Avenue’nun belki de en avantajlı yönü ücretsiz sunduğu bu hizmet. Zira Filistin Caddesi, Park Caddesi gibi bünyesinde yiyecek-içecek mekanları barındıran yerleşimlerin temel sorunu araç parkı meselesi.
YÜZDE YÜZ YERLİ PİGAN KAFA TUTUYOR
Hazır konu Tepe Grubu’ndan açılmışken Bilkent’teki Tepe Home mağazasının içinde açılan bir kafeden de bahsedeyim. 16. yüzyıldan bu yana Türk yeme-içme kültüründe önemli bir yer edinen Türk kahvesini sunmak için açılmış bu özel kafe... Kahvenin en doğru yöntemlerle üretimi, pişirimi ve sunumu için kolları sıvayan kurum yöneticileri kafeye Pingan ismini vermişler. Pingan’ın anlamı ise “fincan-tas” kelimelerinin birleşmesinden başka bir şey değil. Yani kullanmakta olduğumuz fincan kelimesiyle aynı kökten geliyor.
 Standartlara uygun olarak geleneksel yöntemlerle kavrulup isteğe göre özel değirmenlerde aromalarla tatlandırılarak öğütülen kahveler, zarflı fincanlarda gümüş tepsilere konularak ikram ediliyor. Damak tatlandırıcıları olan akide şekerleri ve lokumlarla zenginleştirilen sakızlı, tarçınlı, kakuleli ve karanfilli kahve ikramlarıyla da müşteriye tercih şansı sunuluyor. Geleneksel kültürümüzün yaşatıldığı Pingan Kafe kısa zamanda uygun büyüklükteki diğer Tepe Home mağazalarında da faaliyete geçecekmiş. Doğrusu yabancı kahve firmalarının cirit attığı ülkemizde yerli bir markanın iddialı girişi hoşuma gitti.
RAFİNE CADDENİN ÖNCÜSÜNE YER AÇIYOR
Çok değil, beş yıl öncesine kadar kendi halinde bir arterken büyük değişime uğrayan Filistin Caddesi birbiri ardına açılan mekânlarıyla şimdi, adeta sosyal yaşamın merkezi konumunda. Hatırlanacağı üzere Arjantin Caddesi’nden bayrağı devralan Filistin Caddesi’nde öncülüğü Big Chefs yapmıştı. Onu İstanbullu The House Cafe, Tribeca ve Kitchenette gibi markalar ile Ankaralı girişimcilerin yarattığı Kuki, Meet ve Eat’n Joy gibi işletmeler takip etmişti.
Cadde şimdilerde önemli değişim yaşıyor. Kapanan Tribeca ile Eat’n Joy’un yerine yeni markalar gelirken, The House Cafe’ye komşu olacak Num Num caddenin merkezinde bulunan binaya taşınmak için gün sayıyor. En büyük değişim ise caddenin öncü konumundaki Big Chefs’de yaşanıyor. Belki de bölgeye hayat veren Gamze Cizreli, aldığı radikal bir kararla Filistin Caddesi’ndeki binasından çıkıp, İran Caddesi’ndeki yeni binasına geçiyor. Daha doğrusu en son yarattığı restoran markası olan Rafine’yi kapatıp, yerine Big Chefs’i konuşlandırıyor.
İyi mi olacak, kötümü mü olacak bilemiyorum ama Rafine gerçekten şık ve prestijli bir restorandı. Keşke yaşamına devam etseydi, ancak diğer yönden de duruma bakınca bulunduğu binaya Big Chefs çok daha yakışacak. Zira muhteşem Ankara manzaralı binada Big Chefs’le birlikte yaşam, yemek saatlerine sıkışmayacak, neredeyse 24 saate yayılacak. Bu manzara karşısında isteyen yemek yiyecek, isteyen içeceklerini yudumlayacak.
ULUDAĞ YEŞİL VADİYE YAYILIYOR
Filistin Caddesi ile Arjantin caddelerinin kesiştiği meydanda ise önemli bir değişim yaşanıyor. Yıllardır Yeşil Vadi ismiyle faaliyet gösteren restoran-çay bahçesi karışımı işletmenin yerine restoran zinciri halkasını her geçen gün çoğaltan Uludağ Restoran geliyor. Hem de ciddi bir yatırım bütçesiyle. Açıkçası bu bakımsız görünen yemyeşil vadiye iyi bir yatırımcının el atmasına sevindim. En azından vadi köhne görüntüsünden kurtulmuş olacak. 
 Çayyolu’ndaki Butcha Et Restoranı ile Attar Sokak’taki Günaydın Et Restoranı’nın gerek dekorları, gerekse sunduğu mönülerle Ankara’nın yeme-içme yaşamına renk getirdiği yadsınamaz bir gerçek. Kebap-restoran konseptiyle faaliyetini sürdüren her iki restoran da kasap, steak house ve humburger konseptleriyle Ankara’da hızla çoğalıyorlar. Arjantin Caddesi, Filistin Sokak derken son mekanını Çukurambar’da açacak olan Günaydın’ın en ciddi rakibi ise hiç kuşku yok ki, Ankaralı bir marka olan Butcha Et Restoranı...
ANKARA’DAKİ REKABET İSTANBUL’A TAŞIYOR
 Şimdiye kadar Ümitköy Park Caddesi ve Panora Alışveriş Merkezi’nde olmak üzere iki şubesi olan Butcha, bir alt marka olarak yarattığı Butcha Köfte Döner’i Kızılay AVM’de açtı. Fast Food tarzında faaliyete geçen mağazasında kaliteyi ucuza yiyin sloganıyla hareket eden Butcha, bu konsepteki mağazasını kısa sürede zincire çevirecekmiş. Çok tutan et lokantalarının da sayısını arttırmayı düşünen işletmenin sahipleri bundan sonraki durak olarak da İstanbul’u düşünüyorlar. Şu sıralar Etiler’de restoran açmaya çalışan Butcha ile Ankara’da hızla yayılan Günaydın Et’in tatlı rekabeti İstanbul sınırlarında da devam edeceğe benzer.
BALIKÇIKÖY’ÜN ÇAYYOLU EĞEMENLİĞİ
Et restoranlarında olduğu gibi balık restoranlarında da kıyasıya bir rekabet söz konusu. Balıkçıköy gitgide restoran zinciri olurken Çayyolu’nda egemenliğini ilan etmiş durumda. Kavaklıdere’de ise durum biraz farklı... İran Caddesi’ndeki yılların Yosun Balıkevi, Attar Sokak’taki Kolyoz Balık Restoranı, Nenehatun Caddesi’ndeki Park Fora Restoran pazardaki en ciddi rakipleri. İnanın fırsat buldukça ben hepsine gitmeye çalışıyorum. Tıpkı Eskişehir yolundaki Sadobay ile Yıldız semtindeki Kalabalık ile Rastgele restoranlara yönelmem gibi. Açıkçası hepsi leziz mönüler sunduğu ve Ankara’da da taze balık yenebileceğini ispat ettikleri için ilgiyi hakkediyor.
Bu arada Trilye Restoran ile Kalbur’u unuttuğumu zannetmeyin. Kalbur’un şova kaçmayan atakları bir kenara, özellikle Trilye’yi parantez açmak için sona sakladım. Restoran’ın sahibi Süreyya Üzmez mesleğine kendini adamış romantik ruhlu bir gurme. Muhteşem lezzetleri bulup, sofraya getirmekte o kadar hünerli ki, bırakın Türk medyasını, dünya medyasının ilgi odağında. Son olarak ona dünyaca ünlü Indonesia Tatler dergisinin Travel& Gourmet ekinde rastladım. Mönüsünden örneklerle yemek tarifleri veriyordu.
Denizlerde Lezzet Serüveni teması ile moleküler gastronomiden, füzyon mutfağına kadar geniş bir yelpazede verdiği konferanslar ise Süreyya Bey’in duayenliğini gitgide pekiştiriyor. Bu sosyal hizmetlerinin karşılığı ise hep ödülle geliyor. En son olarak TÜSİAV tarafından Başak Temel’le birlikte sunduğu “Balık Ankara’da Yenir” programına “Üstün Hizmet ve Başarı Ödülü” verildi.
Yazının Devamını Oku

Kokanboğa’dan kurtulup Esenboğa’ya kavuştuk

8 Nisan 2012
BAŞKENT’İN en önemli giriş kapılarından biri olan Esenboğa Havalimanı’na her gidiş gelişimde hayran hayran bakıp, bir Ankaralı olarak gururlanırdım ki, halen fikrim değişmiş değil. Ancak, her derin nefes alışımda da hayıflanır, kızardım... Benim gibi bölgede bulunan herkesin genizlerini dahi yakan o tezek kokusu nefret hissi uyandırırdı. Sanki Esenboğa’ya değil de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “Kokanboğa”ya gelirdik.
Bir türlü önü alınamayan bu koku, sırf yolcuları değil, havalimanı yetkililerini de canından bezdirirdi. Çünkü tüm yolcular kokuyu onlara, onlar da belediye yetkililerine şikayet edip dururdu. Sonuç mu? Bir türlü sorun çözülmezdi. Zira Çubuk ilçesinin ana geçim kaynaklarından biri olan hayvancılık sektörü bu kokunun ana kaynağıydı.
Havalimanının hemen dibindeki ahırlar, tavuk çiftlikleri, gübre döküm alanları, Çubuk hayvan pazarı, kokunun çıkış noktasıydı. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Çubuk Belediyesi tarafından ortaklaşa yürütülen çalışmalar ise hiçbir zaman yeterli sonuca ulaşmazdı. Kısacası bu iğrenç kokuyu hem koklar, hem de ülkemize gelen yabancı misafirlere koklatırdık.
Dikkat ediyorum uzun zamandan beri bu koku kayboldu. Nedenini ve çözümünü ise geçenlerde bir yemekte buluştuğum Ankara Valisi Alaaddin Yüksel sayesinde öğrendim. Valilik ve belediye olarak hayvan çiftliklerini sıkı denetime tabi tutmuşlar, tutmakla da kalmayıp havalimanından bir hayli ötedeki yeni organize sanayi bölgesine taşımaya başlamışlar. Ancak daha da önemlisi, hayvanların dışkısını gübre olarak kullanan kesme çiçek ve meyve yetiştiricilerini başka bölgeye nakletmişler.
 Şimdilerde Ankara’da gitgide ciddi bir potansiyel oluşturan meyve ve kesme çiçekçilik sektöründe 60 civarında firma varmış. Bunların hayvan dışkılarını gübre olarak araziye yaymaları, hele hele toprağın daha derinlerine kadar nüfus etmesi için delikler açması kokunun ana sebeplerinden birini oluşturuyormuş. Şimdi bu sektör yatırımları başta Kazan ilçesi olmak üzere başka yerleşim alanlarına taşınmış. Dolayısıyla da Esenboğa’daki koku eziyeti son bulmuş.
GÖKÇEK’İN PARASI ADRESİNİ BULDU
Geçen hafta Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’den tazminat kazandığımı yazmıştım. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını onamış ve Melih Gökçek’i yaptığı hakaretlerden dolayı birikmiş faizleriyle beraber şahsıma tam tamına 9.616 Lira para ödemesine karar vermişti. Bu müjdeli haberi sizlerle paylaştıktan sonra da banka hesabıma yatan parayı nerede kullanmam konusunda fikrinizi sormuştum. Yazının çıktığı gün elektronik posta adresime yüzlerce mail geldi. Çoğunun içeriğinde paranın kullanımı konusunda birbirinden farklı fikirler vardı. Hepsini okuyup, birebir yanıtlamam ise iki günümü aldı.
Elektronik posta mesajlarında parayı harcama yöntemlerine yönelik ilginç fikirlerin yanı sıra kişisel yardım talebinde bulunanlar bir hayli fazlaydı. Toplumumuzdaki fakirlik, fukaralık, işsizlik ve borç batağında kıvranma bu taleplerin neredeyse ortak noktasıydı. Eğitim harcaması ya da projesi için para bekleyen başta öğrencilerin satırları ise yürek burkacak kadar dramatikti. Bu paradan bir kısmını istiyorlardı. Sonuçta bir karara vardım. Gökçek’den gelen parayı kişilere değil, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, LÖSEV gibi kurumlara bağışlayarak harcamayı uygun gördüm. Gereğini de hemen yaptım. Bir de fakir ama kimseden yardım dilenmeyecek kadar onurlu bazı ailelere karınca kararınca destekte bulundum. Şimdi içim rahat.
TOKKEN AÇIN HALİNDEN ANLAMAYANLAR VARKEN
Kızılay meydanında döner ekmek, simit dağıtma gibi fikirler de geldi. Bu iş bana göre değil. Zira tokken açın halinden anlamayıp, bedava diye kuyruğa giren insanların olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Hiçbir gayret göstermeden kömür, gıda malzemesi, hatta kıyafete sahip olanların, ülkenin değil kişisel menfaatlerinin peşinde koştuğu bir süreçte ateşe körükle gitmenin manası yok. Elbette ki fakire, fukaraya el uzatılmalı ama bu çağdaş ülkelerdeki gibi sosyal devletin işi olmalı. Bizler de devletin kontrolündeki Kızılay Genel Merkezi, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi kuruluşlar ile yine devletin sıkı denetimindeki vakıflara bağışlarımızı yapmalıyız. Asli görevi kente alt ve üst yapı hizmeti sunmak olan belediyeler ise bu misyondan uzak tutulmalı. Nasıl mı? Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesine girin, anlarsınız.
ANKARA’LILARIN YÜZDE 17’SİNE YARDIM
Açıklanan verilere göre: 2011 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi 174 bin 579 aileye gıda ve temizlik malzemesi içeren 62 kiloluk beş koli halinde yardım yapmış. Bu yardımın ilçelere göre dağılımı Ankara’nın sosyal, ekonomik ve siyasal haritasını ayan-beyan ortaya koyuyor.
- Altındağ’daki 37 bin 85 aile yardımların yüzde 21.24’ünü,
- Mamak’taki 31 bin 830 aile yardımların yüzde 18.23’ünü,
- Keçiören’deki 24 bin 913 aile yardımların 14.27’sini,
- Sincan’daki 22 bin 941 aile yardımların 13.14’ünü,
- Yenimahalle’deki 14 bin 758 aile yardımların 8.45’ini,
- Çankaya’daki 10 bin 604 aile de yardımların 6.07’sini almış.
Bir ailenin ortalama beş kişiden oluştuğu düşünülecek olursa 2011 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden gıda ve temizlik malzemesi desteği alan vatandaş sayısı 872 bin 895’i buluyor. Başkentte bu sayının nüfusa oranı ise yaklaşık 17.45 seviyesinde.
NİHAYET ÇANKAYA’DAN SES GELDİ AMA!
Neyse biz tekrar geçen haftaki köşe yazıma dönelim. Gökçek Villası ile bundan böyle benim değil, Çankaya Belediyesi’nin ilgilenmesi gerektiğini, daha doğrusu görevini yapması gerektiğini aktarmıştım. Çankaya Belediye Başkan Yardımcısı Dr. Buğra Gökçe, yazının çıktığı gün şöyle bir açıklama gönderdi:
“Bugün Hürriyet Ankara’da çıkan yazınızı okudum. Bu konuyla ilgili yıllardır yazdığınız yazıları ve gösterdiğiniz kararlı ve kamu yararı gözeten mücadeleyi büyük bir saygıyla karşılıyorum. Üzerinde titizlikle durduğunuz yönetici etiği ve kamu yararı acısından bu çok önemli konu bir görev olarak gecen yıl yaz aylarından bu yana Belediye Başkanımız Sayın Bülent Tanık tarafından çözüme kavuşturulup halkın kullanımına açılmak üzere tarafıma tevdi edildi. Ben de yargı süreçleri ve mevcut durum doğrultusunda gerekeni yapmak için bir süredir çalışıyorum. Ancak bir dizi eksiklik, sorun nedeniyle gereken çözümün hayata geçmesi bir miktar gecikti. Bu gecikmeye mazeret bulmak gibi bir niyetim yok. Zira görevim gerekeni en kısa sürede yapmak. Yine de bir kaç küçük bilgi vermek isterim.
Bahse konu işgale uğramış park alanı ile ilgili yargı süreçlerinin sonuçlanması ardından belediyemiz geçen yıl yaz aylarında park alanını teslim aldı ve panosunu alana yerleştirdi. Ancak parkın geniş halk kesimlerinin kullanabileceği biçimde giriş düzenlemeleri, bitkisel yenilemesi ve oturma vb park elemanları ile zenginleştirilmesi işlerini tamamlayamadı. Bu yıl kış şartlarının çetin geçmesi ve inşaat sezonunun geç başlaması nedeniyle Mart ayı başında anılan alanda yapmayı tasarladığımız tadilata henüz başlanamadı. Ancak çalışma programımız içinde Nisan ayı içinde söz konusu park alanını halkın etkin kullanımına açacak düzenlemeleri yapmak geliyor. Konunun takipçisi olacağımı ve yaz ayları gelmeden parkın giriş düzenlemelerini yapıp, halkın özgürce kullanabileceği bir bicimde kullanıma açılmasını sağlayacağımı bilgilerinize sunmak isterim. Sizi, kazanmış olduğunuz etik değerler ve kamu yararı acısından örnek dava nedeniyle bir kez daha yürekten kutluyor, yargı kararlarının kesinleştiği bu aşamadan sonra gereğini yapmanın tarafımca en temel sorumluluk olarak algılandığını takdirlerinize sunuyorum.”
YASAK BÖLGE TABELASINDAN FARKI YOK
Öncelikle Buğra Bey’e bu hassas davranışından dolayı teşekkür ederim. Ancak hatırlatmak isterim ki geçen yazdan beri Ankara’da en fazla dört ay kar esareti yaşadık. Bence halkı park alanına kavuşturmak için ekiplerin organizasyonu bir gününüzü alır, yeterki harekete geçin. En azından ilk kazmayı vurmak için... Yıllardır bekledik, bir kaç gün daha bekleriz. Yoksa vatandaş gibi park alanının dışında duran tabelanın bir anlamı kalmaz. Ben halen o tabelayı “Dikkat! Yasak bölge” tabelasından farklı görmüyorum.
Son söz olarak Neyzen Teyfik’in kaleminden çıkan o meşhur dizeleri herekese hatırlatmak isterim. Ne diyor üstat;
Üzülüyorsun, takma diyorlar.
Kızıyorsun, değmez diyorlar.
Boş veriyorsun gamsız diyorlar.
Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar.
Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar.
Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.
Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar.
Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar...
Ölünce ne diyecekler?
Muhtemelen... Ölüm sana yakışmadı.
Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler.
Yazının Devamını Oku

1 Nisan şakası değil Gökçek’in parasını aldım

1 Nisan 2012
BU anı tam beş yıldır bekliyordum ki, birkaç gün önce gazetemizin avukatı Evrim İnal, sevindirici haberi verdi. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını onamış ve Melih Gökçek’in yaptığı hakaretlerden dolayı birikmiş faizleriyle beraber şahsıma tam tamına 9.616 Lira para ödemesine karar vermişti. Parayı banka hesabımda görünce de miktarına değil ama yapılan hakaretlerin karşılıksız kalmamış olmasına çok sevindim. Ardından da elimi şakağıma dayayıp, düşünmeye başladım... Sahi ya, ben şimdi bu parayı ne yapacağım? Gerçi tazminatı kazanırsam Ankaralılara bir söz vermiştim ama gelişmeler bu sözümü yerine getiremeyeceğimi çoktandır gösteriyordu. En iyisi, önce, Gökçek’le mahkeme koridorlarına kadar taşınan tartışmalarımızın kısa bir özetini vereyim, sonra da parayı harcayacağım yeri açıklayacağım. 
Her şey, “Ankara’yı bilmem ama bizim sokağı ihya etti” başlığıyla kaleme aldığım yazı üzerine başlamıştı. Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bu yazıya çok öfkelenmiş ve hemen telefona sarılıp, benimle içeriği hakaret dolu bir konuşma yapmıştı. İyi hatırlıyorum, telefonun ucundaki sesi kulak zarını yırtacak kadar yüksek ve sinirliydi. Kimi zaman terbiye sınırlarını aşan sözlerle bezeli konuşmasında yazdığım konuya kendince açıklık getirmeye çalışmıştı. 
Melih Bey, büyük oğlu Ahmet Gökçek ile ailesinin oturması için Oran semtinde, belki de Ankara’nın en değerli arsası sayılabilecek Panora Alışveriş Merkezi ile Park Oran Konutları’nın bitişiğindeki Funda Sitesi’nde villa satın almıştı. Önce tapu kaydına göre 743 bin Liraya satın aldığı bu villayı hangi birikimiyle aldığını sormuştum. Zira konuyu köşeme taşımamdan yaklaşık bir ay önce çıktığı iki televizyon programında gazetecilerle tartışırken, “Bizim ailece öyle fazla bir paramız yok” demiş, kendisi, eşi ve çocuklarının toplam birikiminin 160 bin Lira civarında olduğunu açıklamıştı.
KAVGA KIYAMETİN NEDENİ BU VİLLA
Aradan bir ay geçtikten sonra bu villayı nasıl aldığını sormuştum ki kavga kıyamet koptu. Yanı sıra bu villanın bahçesinde gördüğüm yasa dışı bir uygulamayı da yazılarıma taşımıştım. Etrafı duvar ve ağaçlarla örülen bahçenin villaya ait kısmı azınlıkta kalırken, bir bölümü halkın kullanımına açılması gereken parka, bir diğer bölümü de yine kamuya ait trafo alanına aitti. Yani Gökçek, halka açık olması gereken park ile trafo alanını kendi villasının bahçesine eklemişti. Üstelik Mevzii İmar Planı’na göre villanın etrafına çit, duvar gibi sabit ayraçlar yapmak da yasaktı.
Melih Gökçek öncelikle televizyon programında “Ben villayı satın aldığımda durum böyleydi” demişti. Ben de, “Siz aldıktan sonra böyle bir duruma şahit olduysanız, halen niye görevinizi yapmıyorsunuz? Vatandaşın ve kamunun malına sahip çıkmak sizin göreviniz değil mi? Yoksa bu durum villanızdan dolayı işinize mi geliyor?” diye soru yöneltmiştim.
Melih Bey’in, villanın illegal şekilde el konulan bahçesi için verdiği, daha sonraki yanıtlar da ekran başındakileri güldürür içerikteydi. Sonuçta “Burayı satın alırken ve sen yazana kadar bu durumdan haberim yoktu. Çankaya Belediyesi gelsin parklarını alsın” diyerek teslim bayrağını çekmişti.
ÇANKAYA BELEDİYESİ SAHİP ÇIKMALI AMA...
Bu arada hazırlatayım, aradan tam beş yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, vatandaş Ankara’nın en gözde yerindeki bu parkına tam anlamıyla kavuşamadı. Üstelik villanın bahçesini çevreleyen çit şeklindeki ağaçlar daha da büyüdü ve bırakın içeri girmeyi, görmeyi bile engelledi. Çankaya Belediyesi ise halen parklarına sahip çıkamadı.
Gerçi iş mahkemelere intikal ettikten sonra Melih Gökçek kendince zeki bir plan uygulamaya soktu ama, tutmadı. Bilirkişi raporu ve mahkemenin gerekçeli kararından hemen sonra villa ile park ve trafo alanı arasına tel örgü çektirdi. Yani villa bahçesi yasal sınırlara çekilmek zorunda kaldı. Ancak, halka ait park ve trafo alanını vatandaşın kullanımına kapalı konumda bırakarak. Çevresi ağaç, beton duvar ve brandalarla yine çevrelenmiş durumda. Bu arazinin tek bir girişi var ki, o da villanın önünden. 
Gazete sütunu, ardından telefon görüşmesiyle başlayan tartışma, 2007 yılında Tempo Dergisi’nde yayınlanan köşe yazımla doruk noktasına ulaştı. Birçok gazetedeki köşe yazarı bu yazım üzerine Gökçek’e yüklenip, konuya açıklama getirmesini istedi. O sıralar Star TV ekranlarında Objektif programını sunan Kadir Çelik ise iki hafta üst üste canlı yayında bizi karşı karşıya getirdi. İşte mahkeme kapılarına kadar taşınan tartışmamızda bu şekilde başladı. Ben 100 bin Liralık hakaret davası açtım, o da ‘kamuoyuna gerçek dışı bilgi verdiğim ve kişilik haklarını zedelediğim için’ 50 bin Liralık manevi tazminat davası... Üstelik benim yazılarımı olduğu gibi köşesine taşıyan Emin Çölaşan’a 35, Yalçın Bayer’e de 15 bin Liralık manevi tazminat davası açmayı ihmal etmeden.
ÜÇ AYRI MAHKEMEDEN ÜÇ AYRI KARAR
Yaklaşık beş yıldır süren davalarımız nihayet karara bağlandı. Gökçek’e tükürdüğünü yalatacak manevi tazminat davasını kazandım. Gerçi Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi, Gökçek’in 100 bin yerine altı bin TL ödemesine karar verdi ama olsun; Benim için önemli olan paranın miktarı değil, cezanın verilmesi... Ayrıca mahkemeler benim yazıdan alıntı yapan Yalçın Bayer ve Emin Çölaşan’ı haklı görüp davayı düşürdü. Bu arada Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi benim de Melih Gökçek’e dört bin Lira manevi tazminat ödememe karar verdi. Üç ayrı asliye hukuk mahkemesi ve aynı konu da üç ayrı karar... Gelelim neden dört bin lira manevi tazminat ödeyeceğime... Efendim bu villanın emsal bedelini 1,5 milyon dolar yazmışım, hâlbuki kendisi 743 bin Lira para ödemiş ve bir belediye başkanını halk gözünde yanlış göstermişim.
EMSAL DEĞER KARARDA ETKİLİ OLDU
Anladığım kadarıyla mahkeme benim yazımı tam okumamış. 2007 yılının Nisan ayında çıkan köşemde ne yazmıştım ben: “Emsal değeri 1,5 milyon dolar eden bu villayı Gökçek tapu kaydındaki rakamıyla 740 bin Türk lirasına aldı”. Yani tam alış rakamını vermişim. Hâkim ise bu emsal değer rakamımı abartılı bulmuş. Bir de villayı 160 bin lirası varken, nasıl aldığını sormuştum ya, Gökçek’in belgelerini inceleyip iki evini satıp, öyle aldığına kanaat getirmiş. Benim yanıtlarımı ise hiç dikkate almamış. Halbuki satış tarihlerine bakılsa bu evlerden birinin çok önceleri satıldığını görülecekti.
Eh siz olsanız, 160 bin liralık birikimle 743 bin Liralık villanın keş parayla nasıl alındığını sormaz mısınız? Ben de doğal olarak sordum. Sorarken de tapudan o yıl içinde Gökçek’lerin mülk satıp satmadığını kontrol ettim. Bir de baktım ki Melih Bey sadece Çankaya’daki bir apartmanın giriş katındaki dairesini 250 bin Liraya satmış. Bu paraya 160 bin liralık birikimlerini de ilave ettim ve 743 bin Liraya ulaşması için aradaki farkın büyüklüğünü hatırlattım.
NAZINI ANLADIM DA BİLMEM NESİNİ HALEN ANLAMIYORUM
Melih Bey ile aramızda geçen görüşmenin bantlarını da vermiştim. Konuşmasından da anlaşılacağı üzere, villayı emsal değerinin altında aldığını bizzat kendisi söylemişti. Gökçek’in “Ben belediye başkanıyım. Ben kalkar, belediye başkanı olarak adamdan nazımı kullanırım, bilmem ne kullanırım maliyetine alırım. Sen alamazsın arkadaş” sözü teyit niteliğinde değil mi?
 Ayrıca, bu villanın değerini hemen yanı başındaki evlerden öğrenmek mümkündü. Örneğin, inşaatı yeni tamamlanan ve daire sahiplerinin taşınmaya başladığı Oranpark Konutları’nda yaklaşık 300 metrekarelik dört artı bir apartman dairelerinin fiyatı 950 Bin Liradan başlıyor, bir milyon 150 Liraya kadar çıkıyor. Arzu edenler sitenin satış ofisinden öğrenebilir. Kısacası apartman daireleri ile Melih Gökçek’in Funda Sitesi’ndeki en az iki katı büyüklüğündeki bağımsız villası dip dibe. Biri apartman dairesi, diğeri bahçesi olan villa... Ortaya çıkacak gerçek fiyatı sizin değerlendirmenize bırakıyorum.
BELEDİYE DURURKEN DON KİŞOT’LUĞUN ALEMİ YOK
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Gökçek Villası ile ilgili bir daha yazı yazmayacağım. Zira halka ait park alanına kendi görev ve yetkisi dâhilindeyken sahip çıkmayan Çankaya Belediyesi dururken benim Don Kişotluk yapmamın bir manası yok! Gazeteci olarak haberi bulup, çıkardım ve kamuoyunun bilgisine sundum. Üstelik Gökçek gibi bir politikacıyla haklılık mücadelesi verdim. Bundan sonrasını başta Çankaya Belediyesi olmak üzere yetkili kamu organları çözecek.
Gelelim Melih Gökçek’in parasını nereye harcayacağıma… Bu davayı açarken tüm Ankaralılara bir söz vermiştim. Tazminat davasını kazanırsam, alacağım parayı vatandaşın hizmetine sunacaktım. Daha açık bir ifadeyle bu parayı, villanın hükmiyetinden kurtulan park alanının tanzimi ve çitlerin yıkımı için kullanacaktım. Ama olmadı... Hem mahkemenin belirlediği para yeterli miktarı bulmadı, hem de CHP’li Çankaya Belediyesi parkı geri almak için kılını bile kıpırdatmadı. Üstelik halen de kıpırdatmıyor.
Bu şartlar altında kazandığım parayla eşe dosta yemek vereceğim, fakir fukaraya destek olacağım. Daha iyi fikri olanların tüm görüşlerine de açığım. Bir mail ötenizdeyim, bildirmeniz yeterli.  
Yazının Devamını Oku

Uludağ’daki hedonistler ve Moskova fuarındaki Ankaralılar

25 Mart 2012
Leylek mi beni havada görüyor, yoksa ben mi leyleği anlayamadım gitti...

Uzun bir süreçten beri rüzgarın savurduğu yaprak gibi oradan oraya sürükleniyorum. Dolayısıyla da sizlere aktaracağım bilgiler önümde dağ gibi yığıldı. İnanın neredeyse hepsi birbirinden önemli ve içeriğinde mutlaka Ankara bağlantısı var. Sözü daha fazla uzatmadan son 10 günün bilançosunu çıkarıp, yazmaya başlayayım. Sanıyorum yazdıklarım sizin de ilginizi çok çekecektir.
Berlin’deki turizm fuarından döndükten birkaç gün sonra elde valiz Uludağ’ın yolunu tuttum. Sakın kayak merakı filan zannetmeyin, Ankara Bölge Temsilciliği görevini üstlendiğim DB Dergi Grubu’nun prestijli yayınlarından Capital ve Ekonomist dergileri için oradaydım. Zira dergilerimizin Bursa Valiliği’yle yaptığı işbirliği sonucu Uludağ Ekonomi Zirvesi’nin ilki gerçekleşiyordu. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan başta olmak üzere iş dünyasının çok sayıda patronu ve CEO’su iki günlüğüne Uludağ’ı kendilerine mesken ediniyordu. Katılımcı sayısı binin üzerindeydi ki, ilk gün zirvenin yapıldığı salonda 600 kişi vardı. Yıllardır tüm dünyadaki ekonomi liderlerinin ünlendirdiği Davos’un alternatifi olarak devreye giren Uludağ Zirvesi başarısını, önümüzdeki yıllarda yurt dışına da açılarak pekiştirecek, geleneksel hale gelecek. Hiç kuşku yok ki bu zirvenin oluşmasında Capital ve Ekonomist dergileri ile kaptan köşkündeki Yayın Direktörü Rauf Ateş’in büyük payı var.

KAPTAN PİLOTUN ANONSLARI KOMİKTİ

Zirvenin detaylarını medyadan takip etmişsinizdir, ben arka planda kalan hoş anıları ve gözüme çarpan eksikleri aktarmak istiyorum. Zirve için Bursa yollarına düşerken seyahat arkadaşlarım Limak Holding’in patronu ve Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Başkan Vekili Nihat Özdemir, J.W Marriott, Calista gibi otellerin sahibi Özdoğan grubun yönetim kurulu üyesi Ali Özdoğan, Nurol Holding’in CEO’su Uğur Doğan gibi isimlerdi. Esenboğa Havalimanı’nda buluşmuş ve en azından ben ve Ali Özdoğan’ın ilk kez bindiği Borajet ile yola çıkmıştık.
Borajet’in her biri 45 kişilik uçakları pervaneliydi ki, bu şirket başka birçok güzergaha daha uçuyormuş. Aslında hepimizde bir tedirginlik oluşmuştu ki, bizi rahatlatan Nihat Özdemir oldu. ‘Merak etmeyin, daha önce de Borajet’e çok bindim. Bunlar en güvenli uçaklar. Zorda kalsa asfalt yola bile iniyor” derken koltuk aralıklarının darlığına yönelik karşı bir fikir üretemiyordu. Bir de kaptan pilotun anonsları ile tuvaletlerdeki vanalardan su yerine hava gelmesine de... Açıkçası kaptan’ın anonsları bana komik gelmişti.

DERBİDE YEMEK DAVETİNİ YAPARKEN YANINDAYDIM

THY ya da Pegasus gibi havayollarının uçaklarına bindiğinizde kaptanlar rota hakkında nasıl bilgi verir? Üzerinden geçeceğimiz il ya da ülkelerin listesini anonslayıp, tahmini iniş saatini bildirir. Borajet’te ise rotada illerle beraber ilçelerin ismi de sıralanıyordu. Örneğin Beypazarı, Nallıhan filan diye sıralayıp, varış noktasına kadar daha bir çok ilçeyi söylüyordu. Meğer o an yaptığım espriyi daha önce başka yolcular da dillendiriyormuş: “Yemek ve çay molasını da Bolu’da mı vereceğiz?”

Yazının Devamını Oku