"Ercan Kumcu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ercan Kumcu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ercan Kumcu

Enflasyon geleceğin sorunu

2 Kasım 2008
Piyasalarda "güven krizi" devam ettiği sürece merkez bankaları para basmaya devam edecekler gibi görünüyor. Öyle bir noktaya gelindi ki, merkez bankaları piyasalara daha fazla para verebilmek için artık daha yaratıcı olmak zorundalar. Doğal olarak, para politikasının etkisi giderek tükeniyor.

Bütün bunlar olası bir ödemeler krizinin önüne geçmek için yapılıyor. Piyasalar küçülüyor. Finans kurumları borçlarını geri ödemek zorunda kalıyorlar. Ama, borçlarını geri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satamıyorlar. Ellerinde likit diye düşündükleri varlıkların ya fiyatı çok düştü ya da piyasası kalmadı. Merkez bankaları bu aşamada devreye giriyorlar. Ellerindeki varlıkları satamadıkları için likidite sorununa giren finans kurumlarına merkez bankaları borç veriyor. Finans kurumları da "borçlarını ödeyemez" duruma düşmekten kurtuluyorlar.

ŞİMDİLİK SORUN YOK

Teknik açıdan, piyasalar tarafından yaratılan kaydi paranın merkez bankalarının piyasaya sürdükleri nakdi paraya dönüşüyor diyebiliriz. Bu yolla merkez bankalarının finans sistemindeki göreli ağırlığı artıyor.

Merkez bankaları bu kadar para basınca, doğal olarak, enflasyonun artması beklenir. Ama, kriz dönemlerinde finans sisteminin akışkanlığını sürdürebilmesi için basılan para, faizleri harcamaları uyaracak şekilde düşüremediği sürece enflasyon yaratma gücü olmaz. Basılan para borç ödemeye gidiyor. Borcunu tahsil edenler de kendi borçlarını ödeyebilme durumuna geliyorlar. Zincirin son halkası şirketler ve hane halkları parayı ellerine geçirdiklerinde harcamaya yönelmiyor, sağlam bir köşeye koymaya çalışıyor.

Finans sisteminde kriz havası dağılmaya başladığında, şimdi basılan paralar başa bela olabilecek. O dönemde, parayı basan merkez bankaları aynı kararlılıkla bastıkları parayı geri çekmek durumundalar. Aksi takdirde, yakın tarihimizin en derin krizlerinden birini yaşadıktan sonra, en yüksek enflasyonu da yaşamaktan kaçamayabiliriz.

KİM KAZANACAK?

Bu alanda bir zamanlama soru yaşayabiliriz. Finans sistemindeki kriz bir aşamada yumuşayacak, daha sonra da bitecektir. Ama, reel sektördeki durgunluğun bitmesinin finans sistemindeki krizin bitmesinden daha fazla zaman alacağını tahmin etmek güç değil. Dolayısıyla, finans sitemindeki rahatsızlık bittiğinde, şimdi basılan paraların enflasyonist olmaması için geri çekilmesi gerekiyor. O noktada, belki de, ekonomik durgunluğun ortasında olacağız. Merkez bankaları enflasyon riskini azaltmak için kısa vadeli faizleri yükseltme eğilimine girecekken, reel sektör en kötü dönemlerinden birinde olabilecek.

Ekonomik durgunluğun ortasında, durgunluğu daha da derinleştirebilecek faiz artırımları siyasi açıdan elbette sevimli olmayacak. Merkez bankaları ile hükümetler çatışacaklar. Çatışmayı merkez bankaları kazandığı takdirde, şimdi basılan paralar ileride enflasyon yaratmayabilir, ama ekonomik durgunluktan çıkmak göreli olarak daha fazla zaman alacak. Çatışmada merkez bankaları zayıf tarafta kalırsa, enflasyon artarken, ekonomik durgunluğa da çabuk bir çözüm bulunamayabilecek.
Yazının devamı...

Elini veren kolunu kurtaramıyor

31 Ekim 2008
Devletler finans kurumlarının mali durumlarını düzeltmek ve sisteme olan güveni artırmak için milyarlarca dolarlık programlar açıklayıp sermaye katkıları yapıyorlar.

Uygulamaya konan her yeni girişim, yeni ihtiyaçları ve farklı girişimleri doğuruyor. Sürecin nerede ve nasıl biteceğini kimse bilmiyor. Bu arada, para politikası giderek gevşiyor. Bütçe açıkları astronomik rakamlara ulaşıyor.

HERKES SIRADA

Finans kurumlarındaki kötü varlıkların alımı için Amerikan Kongresi’nin İdare’ye verdiği 750 milyar dolarlık ek harcama yetkisinin bir bölümü finans kurumlarına devletin ortak olması için harcanmasına dönüştü. Amerikan Hazinesi dokuz büyük bankaya sermaye katkısı yaptı. Bazılarına bu katkıyı zorla yaptığı izlenimi de doğdu. Çünkü, devletten katkı istemek durumun bozukluğunun ilanı olarak düşünüldü.

Amerika’da dokuz büyük bankayla sular durulmadı. Sayıları bini aşan bölgesel bankalar da devletten sermaye katkısı istemeye başladılar. İlk etapta, son rakamlara göre, 18 bölgesel bankaya da 35 milyar dolara varan sermaye katkısı yapılmasına karar verildi. Daha sırada çok var. Doğal olarak bu uygulama da sorunlar yaratıyor. Sermaye katkısı alan bankaların artık devlet tarafından batmalarına izin verilmeyeceği biliniyor. Durumları iyi de olsa, devletten sermaye katkısı almayan bankalar için "acaba batar mı?" sorusu güncelliğini koruyacak gibi görünüyor. Dolayısıyla, sırada daha çok bankanın olabileceği konuşuluyor.

Bankalarla da sorun bitmiyor. Şimdi, sigorta şirketleri devletten sermaye katkısı istemeye başladı. En büyük sigorta şirketine zaten 130 milyar dolar civarında likidite kolaylığı sağlanmıştı. O da yetmedi. Program daha da genişletildi. Diğer sigorta şirketleri de sırada. Devletten katkı bekliyorlar.

Sıra reel sektör şirketlerine de geldi. Otomobil endüstrisinin yakıt tasarrufu sağlayan otomobil modellerine yatırım yapabilmesi için sağlanan 25’er milyar dolarlık yardım yetmedi. Batabileceği konuşulan iki otomobil şirketinin birleşmesi gündemde. Birleşmek için onlar da devletten katkı bekliyorlar. Geleceklerini garanti altına almak için onlar da devletin kendilerine ortak olmasını arzu ediyorlar. GM tüketici finansman şirketini bankaya dönüştürerek Amerikan Merkez Bankası’ndan (FED) destek almanın planlarını yapıyor.

TORTU KALACAK

Merkez bankaları için de durum farklı değil. Merkez bankalarının her faiz indirimi bir sonraki faiz indirimi olasılığını artırıyor. FED faizleri indirmeye deva edeceğine kesin gözü ile bakılıyor. Avrupa Merkez Bankası’ndan da aynı yönde sinyal alındı.

Aksi söylense de, para politikası da, maliye politikaları da kısa dönemde fiyat istikrarı ve ekonomik büyüme kaygılarından uzaklaştı. Bu ortamda, faizler ne derece düşük olursa olsun, devlet ne kadar harcama yaparsa yapsın, kısa dönemde iç talebin artması çok olası değil. Düşen hammadde fiyatları da göz önüne alınırsa, enflasyon şu anda bir tehdit olarak görülmüyor. Asıl zorluk, finans piyasalarında "korku" geçip normalleşme olduktan sonra başlayacak.

Merkez bankaları şimdi bastıkları paraları işler düzelince belki hızla geri çekebilecekler. Ama, devletin şimdi vermeye başladığı bütçe açıkları uzun dönem devam edecek. Kısacası, gelişmiş ülkelerdeki kriz bir gün elbette bitecek, ama tortuları uzun süre bizlerle beraber olacak. Pazar günü devam edeceğim.
Yazının devamı...

İşsizlik fonu bir kaynak mı

30 Ekim 2008
Sistemin yeni kurulmuş olması gelirlerini giderlerinin çok üzerinde olmasının önemli bir nedeni. Bir diğer neden de, olasılık hesaplarının fazla tutucu yapılmış olabileceği.

Nedeni ne olursa olsun, birikim fazla olunca, tüm gözler de işsizlik sigortası fonuna çevriliyor. Çeşitli yatırımlar için kaynak arayışına girildiğinde, işsizlik fonu gündeme geliyor. Geçenlerde, GAP’taki yatırımlar için işsizlik fonundaki birikimlerin bir bölümü kullanılma açıldı. Şimdi de, yerel seçimlere yönelik yapılmak istenen yatırımlar için işsizlik fonunun kullanılmak istendiğine yönelik haberler var.

VERGİ Mİ SİGORTA PRİMİ Mİ?

İşsizlik fonu devletten ayrı bir oluşum değil. Çalışanlardan yapılan kesintilerle işverenlerden alınan katkılar birleştirilip işsizlik fonuna yatırılıyor. İşsizlik fonundaki bu paralar bankalarda değerlendirip istendiği zaman harcayabilecek durumda değil. Fon’da toplanan paralarla Hazine tahvili alınıyor. Yani, devlet işsizlik fonunda toplanan paraları borçlanıyor. Hatırlanacak olursa, zorunlu tasarruf uygulaması da buna benziyordu.

Devleti bir bütün olarak alırsak (Hazine artı işsizlik sigortası fonu), aslında, işsizlik fonuna yapılan kesintiler devletin ileride işsizlere mali yardım yapma taahhüdüyle topladığı ek vergiden başka bir şey değil. Ortada kullanılabilecek para yok. Para toplanmış, Hazine’ye borç olarak verilmiş, Hazine de borçlandığı parayı yemiş.

Bu yapıdaki bir fonu kaynak gibi görüp bu fonun birikimlerini kullanmak bir aldatmaca. Kağıt üzerinde bu fondan Hazine’nin para alıp yatırımları finanse etmesi demek fonun hesaplarındaki Hazine Tahvillerinin piyasada satılıp nakde döndürülmesi, nakdin de yatırımlarda kullanılması anlamına gelir. Fon’un paralarının harcanması Hazine’nin kamu kurumları dışına olan borçlarının artması demektir.

İşsizlik fonundan alınan paralarla yapılacak yatırımlar, iktisadi açıdan toplam devletin (Hazine artı işsizlik fonu) borçluluğunu artıracaktır. Bu anlamda, devletin yeni borçlanma yaparak yeni yatırımları finanse etmesiyle işsizlik fonu yolu ile finansman sağlaması arasında hiçbir fark yok. Eğer işsizlik fonunun paraları bankalarda mevduat olarak duruyor olsaydı, durum farklı olurdu.

SON HEP AYNI

Devletin fon kurarak bir takım sosyal programları finanse etmesinin en büyük sakıncalarından biri bir süre sonra fon adı altında kurulan oluşumların amaçları dışında kullanılması oluyor. Aslında, sosyal amaçlar için kurulan fonlar için yapılan kesintiler adı vergi olmayan ek vergi haline dönüşüyor. Gerçekten, fonun kaynakları amaçları doğrultusunda kullanılması gerektiğinde, ortada para olmadığından, devlet bütçesine ek yük olmaya başlıyor.

Bunun örneklerini 1980 ve 1990’lı yıllarda uygulamada olan bütçe dışı fonların kullanımlarında gördük. Daha da çarpıcı bir biçimde sosyal güvenlik kuruluşlarının içine düştükleri durumu tüm çıplaklığıyla şimdi daha iyi görüyoruz. İşsizlik sigortası da şimdi aynı yolda hızla ilerliyor.

İşsizlik fonu bir kaynak değil. Kaynaksa, bizler işsizlik fonuna katkı yapmıyoruz, düpedüz adı konulmamış bir vergi ödüyoruz demektir.
Yazının devamı...

İyi ki kriz çıktı da işler düzeliyor

29 Ekim 2008
İki bilim dalının da kamuoyunu bilgilendirmesi ve aydınlatması görevi var. Kamuoyu ile iletişimde farklı tavırlar alınabilir. Eğer bilinebiliyorsa, yarın deprem olacağını söylemek halkı paniğe sevk etmek midir? Ya da olasılığı düşük bir gelişmeyi sanki yüzde yüz olacakmış gibi kamuoyuna takdim etmek ne derece ahlakidir?

İktisatçıların da kamuoyu ile ilişkilerinde benzer bir nokta var. Üstelik, jeofizikçilerden farklı olarak, iktisatçıların olayların belli bir doğrultuda gitmesinden kişisel çıkarları da olabilir. Kendinin ya da çalıştığı kurumun durumuna göre, iktisatçıların kamuoyu önünde yaptıkları tartışmalar taban tabana zıt olabilir.

Yurt dışında da bunu sıkça görüyoruz. Finansal kurum iktisatçıları yaşanan krizi çalıştıkları kurumun durumuna göre farklı yorumlama eğilimine giriyorlar. Piyasada en saygın konumda olan iktisatçılar dahi, çalıştıkları finansal kurumların çıkarları doğrultusunda beklentiler yaratabilmek için çalışabiliyorlar. Lehman Brothers’ın iktisatçıları buna iyi bir örnekti.

TEMKİNLİ İYİMSERLİK

Son dönemde Türkiye’de döviz kurları hızlı bir biçimde arttı. Geçen ayın günlük ortalamasına göre, iki gün öncesine kadar kurlar bu ay sepet bazında yüzde 30 civarında arttı. Hazine bonolarının faizi yüzde 25’e dayandı. İç talep hızla daralıyor. İş alemi tedirgin. Bankaların eskisi gibi kredi vermek için müşterilerinin peşinden koşmadıkları söyleniyor. Hatta, vadesi gelen kredilerin yenilenmesinde zorluklar yaşandığı iddia ediliyor. Borsa endeksi yerlerde sürünüyor. Sermaye piyasalarındaki bazı yabancı yatırımlar ülkeyi terk ediyor. Yalnız bizde değil, bu olaylar tüm gelişmekte olan ülkelerde yaşanıyor.

Kısacası, son altı yıldır Türkiye ekonomisinin başarılarına destek veren tüm gelişmeler tersine dönmüş durumda. Bu durumda dahi, kamuoyunu aydınlatma durumundaki iktisatçıkların "temkinli bir iyimserlik" içinde olmaları normal karşılanmalı. Ama, her şeyi güllük gülistanlık göstermeye çalışmak kamuoyunu bilgilendirme işlevinin kötüye kullanılması anlamına geliyor. Buna, belki "düzmece iyimserlik" denebilir.

DÜZMECE İYİMSERLİK

Düzmece iyimserlikten bir örnek:

"Bugüne kadar Türkiye ekonomisinde en fazla şikayet edilen olgu döviz kurlarının düşüklüğü ve artan cari işlemler açığıydı. Kurların yükselmesiyle, ihracatçılarımız rahatlayacak. İthalat, pahalı hale geldiğinden, azalacak. Dolayısıyla, bugüne kadar risk olarak algılanan cari işlemler açığı da düşme eğilimine girecek. Gördüğünüz gibi, bir türlü çözemediğimiz sorunları piyasa kendiliğinden çözüyor.

İyilikler bu kadarla da kalmıyor. Borsa endeksi o kadar düştü ki, yabancı yatırımcılar yeniden Türkiye’ye akın etmeye başlayacaklar. Faizler o denli arttı ki, yabancılar için Türkiye’den başka daha iyi getiri sağlayan bir ülke yok.

Petrol ve diğer hammadde fiyatları düşüyor. Dolayısıyla, enflasyon da düşecek. Enerji ucuzladığından, üretim maliyetleri düşecek. Cari açık sorunu çözülürken, üretim de artacak.

Kısacası, iyi ki dünyada kriz çıktı da, biz ekonomik sorunlarımızı çözüm yoluna sokabildik."

Bu nasıl sorun çözmekse, ihracatçı da tedirgin, iç piyasaya mal üreten sanayiciler de. Herhalde onlar "kötümser" ve "felaket tellalı" iktisatçıları dinliyorlar. Halbuki, "düzmece iyimser" iktisatçıları dinleseler ortalık günlük güneşlik olacak!

Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun.
Yazının devamı...

Ümüğümüzü sıktırmayalım ümüğümüz sıkılınca gideriz

28 Ekim 2008
Geçenlerde, Başbakan, "IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız, yararımıza olursa, IMF ile anlaşma yaparız" gibi bir şey söyledi. Hitap ettiği kalabalık, bu yaklaşımı mutlaka çok sevmiştir. Ama, gerçekler çok farklı.

ÜMÜĞÜN SIKILMASI DA İYİDİR

IMF, Türkiye’nin de para verip ortak olduğu uluslararası mali bir kuruluş. Amacı, ortakları olan ülkelerden topladığı paraları ve gerektiğinde borçlanma yoluyla elde ettiği kaynakları yine ortaklarına borç vermektir. Borç verirken de, ortaklarının borçlanmasına neden olan dengelerin değişmesine yönelik olarak ekonomi politikalarının uygulanmasını şart koşar. Bu politikaların uygulamada olduğunu gözetler.

Genellikle bir ülkenin IMF’ye ihtiyacı olması geçmişte "har vurup harman savurması" nedeniyle olur. IMF’den mali destek alan ülke doğal olarak kemer sıkmak durumunda kalır. Siyasetçiler bunu "ümüğün sıkılması" olarak nitelerler.

Aslında olayların gelişimi kamuoyundaki genel izlenimin tam tersinedir. Ülkeler IMF’ye zaruretten giderler. Hiçbir ülke mecbur olmadıkça IMF’ye gitmez. Başka kurtuluş yolu kalmadığında IMF’ye gider.

İktisadi yaklaşımla, IMF’ye gitmemenin ekonomik maliyeti, IMF’ye gitmenin siyasi maliyetini aştığında, ülkeler IMF’ye gitmek zorunda kalırlar. Bunun anlamı, IMF’ye giden ülkenin zaten ümüğü sıkılmış demektir. IMF’ye gidildikten sonra uygulamaya geçen politikalar aslında, ümüğün sıkılması değil, ümüğün sıkılmasından kurtulmayı hedefler. Siyasi otoritelerin bu süreci seçmenlerine anlatması ise bambaşka bir komedidir.

Ama, aynı siyasi otorite, Türkiye’nin son yedi yıldır yaptıklarını, uyguladığı politikaların bugün Türkiye ekonomisini çok daha dayanıklı hale getirdiğini iddia ediyor. Yani, son yedi yıldır ümüğümüzün sıkılması aslında işe yaramış.

ZATEN GİDECEĞİZ

IMF’den mali destek talep edip etmemek elbette siyasi bir karardır. Kararın siyasi olması toplum kesimlerinin siyasi otoriteye öneri veremeyeceği anlamına gelmez. Tam aksine, tüm toplum kesimlerinin siyasi otoriteye öneri götürmesi, hatta siyasi otoritenin kararlarını etkilemeye çalışması en temel demokratik davranışlardandır. İş aleminin IMF ile bir program üzerinde anlaşılması gereğini dile getirmesi de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

"İş aleminin dedikleriyle mi hareket edeceğiz, yoksa memleketin menfaatlerini mi ön planda tutacağız?" türünden yaklaşımlar sanki ikisinin farklı şeyler olduğu izlenimini veriyor. Bu çeşit yaklaşımlar kalabalıkları coşturabilir, ama memleketin menfaatine olmayacağı çok açıktır. Kimdir bu iş alemi?

İş alemi dediğimizde, istihdam sağlayan işletmeleri, ihracat yapan şirketleri, vergi veren iş adamlarını, toplumun refahını sağlayan tüm oluşumları anlamalıyız. Bu kesim şimdi 200 milyar dolara varan dış borçlarını bu uluslararası ortamda nasıl çevireceklerinin, başlamış yatırımlarına nasıl dış kaynak bulacaklarının kaygısı içindeler.

Bu açıdan bakıldığında, toplumun bu kesimi IMF ile anlaşmanın yararlarından söz ediyorsa, siyasi açıdan kabul edilir ya da edilmez, bu sözlere daha ciddiyetle yaklaşılmalıdır.

Ümüğümüz sıkıldığında, zaten IMF’ye gitmeye mecbur kalacağız. Ekonomik gerçekler her zaman siyasi manevraların önünde giderler.
Yazının devamı...

Gelişmekte olan ülkelere can simidi

27 Ekim 2008
Amerikan Merkez Bankası’nın (FED), gelişmiş ülke merkez bankaları ile yaptığı gibi, gelişmekte olan ülke merkez bankaları ile de benzer swap anlaşmaları yapmasını önermiştim.

Gelişmekte olan ülkelerin belli bir döviz fonuna ulaşımlarının küresel kredi çöküşünün ortasında dış borçlarını çevirmelerini kolaylaştıracak. Dış borçlarını yeterli düzeyde çeviremedikleri için yaşayacakları olası zorlukları hafifletecek.

IMF DEVREYE GİRİYOR

Cuma günü gelen haberlere göre, IMF böyle bir plan üzerinde çalışmaya başlamış. IMF, gelişmekte olan ülkelere kotalarının beş katı kadar bir swap kolaylığı verecekmiş. IMF’de bir ülkenin kotası o ülkenin IMF’deki sermaye katkısı anlamına geliyor. Kota kabaca milli gelirin büyüklüğü ile orantılı oluyor.

IMF’nin doğrudan swap yoluyla gelişmekte olan ülkelere kotalarına endekslenmiş bir biçimde kolaylık sağlaması sorunları çözer mi? Çözeceğini düşünmüyorum. Çünkü, böyle bir yaklaşımın yeterli olacağı konusunda kuşkularım var. O nedenle de, geçen haftaki yazılarımda, böyle bir programın FED tarafından ya da daha geniş bir biçimde, tüm gelişmiş ülke merkez bankaları tarafından yürütülmesini savunmuştum. IMF’nin kendi programları çerçevesinde ülkelere mali destek verirken, gelişmiş ülke merkez bankaları adına gelişmekte olan ülkelerde denetçilik yapmasını önermiştim.

Çözülmesi gereken sorun, kredi çöküşünün yaşandığı bir ortamda, son yıllarda borçluluğu hızla artmış olan gelişmekte olan ülkelerdeki özel sektörün borçlarının önemli bir bölümünü çevirebilmesini sağlamak. Burada, en azından şimdiki sorun, gelişmekte olan ülkelerde özel sektörün kredilerini ödeyemeyecek durumda olmalarından kaynaklanmıyor, döviz elde edememeleri olasılığından ya da çok pahalıya elde edebileceklerinden kaynaklanıyor. Bu durumda olan ülkelerde sorunun IMF’deki kotalarıyla, kotaların ilişkilendirildiği milli gelirleriyle orantılı olabileceğini düşünmek yapılan birinci yanlış.

Bu sorun, Brezilya, Türkiye, Arjantin, Rusya, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkelerde çok daha ciddi boyutlarda olabilecekken, diğer gelişmekte olan ülkelerde o denli ağır olmayabilir. Milli geliri düşük bir ülke daha fazla kaynağa ihtiyaç gösterirken, milli geliri yüksek bazı ülkelerin böyle bir kaynağa ihtiyacı dahi olmayabilir.

Örneğin, IMF planı çerçevesinde Türkiye’nin alabileceği azami miktar 9 milyar doların biraz altında. Brezilya’nın ki ise 15 milyar dolar civarında. Geçenlerde Brezilya benzer amaçlarla kullanılmak üzere tek başına 50 milyar dolarlık bir destek açıkladı. Demek ki, ihtiyaçları IMF’den gelebilecek katkının çok üzerinde.

IMF BECEREBİLİR Mİ?

Yapılan ikinci yanlış, IMF kaynaklarının bu yolla kullanılmasıyla, IMF’nin gelişmekte olan ülkelerde çeşitli yapısal programların uygulanmaya konması için gerekli olabilecek kaynaklarını kısıtlamak oldu.

IMF elbette böyle bir programı kendiliğinden yürürlüğe koymayı düşünmedi. Başta Amerika olmak üzere, diğer gelişmiş ülke hükümetleri de bu uygulamayı destekliyorlar. Demek ki, FED ve diğer gelişmiş ülke merkez bankaları gelişmekte olan ülkelerdeki merkez bankaları ile doğrudan ilişki içine girmekten kaçındılar.

Olayların hangi yönde gelişeceğini şimdiden tahmin etmek elbette olanaksız. Ama, IMF’nin kaynaklarının bu kriz hafifledikten sonra çok daha önemli alanlarda kullanılması gerekebilecek. Uluslararası piyasalarda kredi çöküntüsünün önünü açmaya yönelik IMF kaynaklarını kullanmak belki bu aşamada uygun bulunsa da, ileride yeniden merkez bankalarının devreye girmelerini gerektirebilecek.

Bugünkü haliyle, gelişmekte olan ülkelerin baş başa olduğu sorun "ekonomik güç ya da güçsüzlük" değil, güçleri olduğu halde kredi kanallarının giderek kuruması. Kredi kanallarını ancak merkez bankaları açabilir, kapalı kanallarda likiditenin başka yollardan akışını da yine onlar başarabilir.
Yazının devamı...

Dünya ekonomilerinde ayrışan yok

26 Ekim 2008
Çeşitli teoriler ortaya atılmıştı. O derece ileri gidilmişti ki, Amerika’daki olası bir durgunluğun Çin gibi ülkelerden gelebilecek talep artışlarıyla dengelenebileceği ve toplamda dünya ekonomilerinin ciddi bir olumsuzluk yaşamayacağı ileri sürülüyordu.

Şimdi yaşananlara bakınca, artık aklı başında hiçbir iktisatçının "ayrışma" kavramını ağzına alacağını sanmıyorum. Dünya ekonomilerinde ayrışan hiç kimse yok. Aksine, önce Amerika’da başlayan kriz daha sonra Avrupa’ya, şimdi de gelişmekte olan ülkelere sıçramış durumda. Tüm dünya ekonomileri, az ya da çok, küresel şartlardan olumsuz etkileniyor. Şimdi de, herkes "ben zaten söylemiştim" demeye başladı.

TALEP VE FİNANSAL DARALMA

Çin ekonomisi kriz başlamadan önce yüzde 12 civarında büyüyordu. Son veriler, Çin’de ekonomik büyümenin yüzde 9’a düştüğüne işaret ediyor. Büyümedeki yavaşlamayı durdurabilmek için kamu yatırımları artırılmaya başlandı. Faizler düşürülüyor. Bankaların kredi vermeleri teşvik ediliyor. Ama, yurtdışı talep azalınca, Çin de üretimi kısmak zorunda kalıyor.

Çin, Asya ekonomilerinin motoru durumunda. Genelde büyük dış ticaret fazlası olduğu halde, Çin, Asya ekonomilerine karşı dış ticaret açığı veriyor. Yani, Çin, Asya ekonomilerinden topladığı hammadde ve ara malları kullanıp gelişmiş ülkelerin üretim merkezi durumuna gelmişti. Şimdi, Batı’dan gelen talep azaldı. Çin’deki üretim büyümesi azaldı. Doğal olarak, diğer Asya ekonomilerinin Çin’e mal vermesinin de hızı kesildi.

Çin’de ekonomik büyüme daha da düşebilir. Geçmişte, Asya ekonomilerinin motoru durumundaki Japonya da bölgede artık eski rolünü oynayamıyor. Üretim açısından Asya ekonomileri çok zor bir döneme giriyorlar. Buna karşılık, döviz rezervlerinin çok yüksek olması Asya ekonomilerini finansal açıdan koruyabilir. Bizden avantajlı durumdalar.

Finansal açıdan zor durumda olan gelişmekte olan ülkeler Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’da. Bu ülkeler hem üretim açısından hem de finansal açıdan zorlanabilecekler. Paraları hızla değer kaybediyor. Talep daralması yaşıyorlar. Ama, durumlarını düzeltebilecek tek taraflı önlemler geliştirme durumları çok fazla yok.

Gelişmekte olan ülkeler açısından, bu krizi geçmişteki diğer krizlerden ayıran en önemli unsur dış borçluluğun kamu sektörü değil, özel sektör üzerinde olması. Tüm gelişmekte olan ülkelerde son yıllarda özel sektörün dış borçluluğu çok hızlı bir biçimde arttı. Dolayısıyla, küresel düzeydeki finansal sıkışmada, bu kez kamu sektörü değil, daha çok özel sektör şirketleri zorlanacak. Üretim, yalnızca talep daralmasından değil, finansal sıkışmadan dolayı da olumsuz etkilenecek.

Bu şartlarda, Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme Asya ekonomilerine göre çok daha fazla olumsuz etkilenecek gibi görünüyor.

UZUN SÜRECEK DURGUNLUK

Bu aşamada, üzerinde çalışılması gereken artık dünya ekonomileri arasında ayrışma olup olamayacağı değil, hızla içine girilen ekonomik durgunluk döneminin ne kadar uzun bir süre devam edeceği. Bu alanda da, geçmiş verilere dayanarak yapılan çalışmalar çok tatminkar değil. Artık dünya ekonomileri mal ve hizmet ticareti açısından çok daha dışa açık. Finansal piyasalar çok daha fazla iç içe girmiş durumda.

Şimdiye kadar gelişmiş ülkelerdeki sorunların gelişmekte olan ülkelere etkisi söz konusuydu. Bu aşamadan sonra, gelişmekte olan ülkelerdeki sorunların geriye gidip gelişmiş ülkeleri bir kez daha vurmaları söz konusu olabilecektir. Karşılıklı etkileşimler, içine düşülen durgunluk döneminin uzun bir süre devam edeceğini düşündürüyor.
Yazının devamı...

Biz ne yapıyoruz

24 Ekim 2008
Barometre döviz kurlarında gözlenen eğilimlerdir. Zaten, bizim gibi ülkelerde döviz kurlarını etkilemeyen hiçbir gelişme dikkate değer gelişmelerden değildir.

Geçen ayın ortalama kurları ile hesaplandığında, Euro-dolar sepetine göre, Türk Lirası bu hafta ortasına kadar tam yüzde 30 değer yitirdi. Demek ki, artık dikkat etmeliyiz.

Paramızın hızla değer yitirmesi bize özgü bir olay değil. Bizimle aynı grupta kabul edilen tüm gelişmekte olan ülkelerin paraları değer yitiriyor. Bazıları IMF’nin yolunu arıyor. Bazıları IMF ile bir program üzerinde anlaşmayı tamamlamak üzere.

ÖNÜNÜ GÖRMEK

"Biz ne yapıyoruz?" sorusunun yanıtı pek bilinmiyor. Bizde daha çok iyi niyetli, piyasaları yatıştırmaya yönelik söylevler öne çıkıyor. Kamuoyu kapalı kapılar arkasında geçen tartışmalardan fazla haberdar değil.

IMF ile ne yaptığımız ya da ne yapacağımız hálá büyük bir bilinmeyen. Krizin hangi aşamasında IMF ile bir program üzerinde uzlaşma sağlanabileceğini bilmek dahi piyasaları bir ölçüde rahatlatabilir. Kategorik olarak IMF ile bir ilişki içinde bulunmak istemiyorsak, durum daha da vahim demektir.

"Gerekirse, biz de piyasalara likidite verebiliriz" türünden hükümet katında demeçler veriliyor. Kulağa hoş geliyor, ama ne denmek istendiği açık değil. Ne likiditesi verilecek, kim verecek? Döviz kurları hızla arttığına göre, sorun bizim bastığımız parada değil, dövizde. Döviz likiditesi verilecekse, kim nasıl verecek? Merkez Bankası’nın böyle bir planı varsa, piyasalar bunu Merkez Bankası’ndan duymak isterler.

Yurtdışındaki tasarrufların Türkiye’ye getirilip döviz likiditesi sağlanması hedefleniyor. Özel sektörün 150 milyar dolara varan dış borçlarının aslında dış borç olmayıp patronların kendi paraları olduğu iddia ediliyor. Ardından, bu paraların varlık affı yoluyla yurda getirilmesi hedefleniyor. Aynı parayı kaç kez ülkeye getireceğiz ki?

Neredeyse tüm dünya mevduat sigortası sisteminin kapsamını genişletti. Bizde sorun yok diye bu konuya girilmek istenmiyor. Halbuki, Avrupa’daki uygulamaları takip etmemiz sorun çıkma olasılığını azaltıcı bir rol oynayacaktır. Zaten, sorun çıktığında, mevduatların, hatta bankaların tüm yükümlülüklerine sınırsız devlet garantisi getirmek gibi bir riskle karşı karşıya olabileceğimiz düşünülmelidir.

Herkes haklı olarak önünü görmek istiyor. Ama, şu sıralarda sis yoğunlaşıyor.

YURTİÇİ TEPKİSİ

Bir yerlerden para bulup şirketlere kredi verilsin isteniyor. Şirketlerin kredilerinin kesilmemesi arzulanıyor. Para nereden gelecek? Para gelse de, devlet tarafından bu paraların doğrudan şirketlere kullandırılması projesi önce parayı verenlerce kabul edilmeyecektir. Bankacılık sisteminin devre dışı bırakılması söz konusu olamaz. Bankalar da kendi bilanço gelişmeleri paralelinde şirketlerle ilişkilerini düzenleyecektir.

Gelişmiş ülke merkez bankaları gibi, bizim Merkez Bankası da faizleri indirmeli deniyor. İndirse ne olacak? Kısa vadeli faizler inerken, Hazine bonolarının faizlerinin çok farklı nedenlerle arttığı bir ortamda şirketler bankalardan daha ucuz kredi mi kullanabilecekler?

Galiba, içinde yaşadığımız ortama biraz daha ciddiyetle yaklaşmak zorundayız. Aksi takdirde, yurtdışından ithal ettiğimiz kriz ortamı yurtiçindeki ekonomik birimlere de hızla bulaşıp kendi krizimizle baş başa kalırız. Unutmayalım ki, henüz yurtiçindeki ekonomik birimler olan bitene tepki vermeye başlamadı.
Yazının devamı...