"Ercan Kumcu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ercan Kumcu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ercan Kumcu

Gelişmiş ülkelerde para politikası

11 Kasım 2008
Kısa vadeli faizler, merkez bankalarının para politikalarını yönlendirmede en önemli araç. Merkez bankaları kısa vadeli faizleri tespit ederek yalnızca piyasadaki para miktarını belirlemeye çalışmıyor. Aynı zamanda, kısa vadeli faiz politikasıyla merkez bankaları, enflasyon beklentilerini de yönlendirmeye çalışıyorlar.

FAİZLER SIFIRA YAKLAŞABİLİR

Gelişmiş ülkelerde yaşanan "kredi çöküşü" olgusu aslında küresel düzeyde tüm ülkeleri ilgilendiriyor. Finansal kurumlar birbirlerine kredi vermekten çekindikleri gibi, kendi dışlarındaki ekonomik birimlere de kredi ilişkisine girmekten kaçınıyorlar. Finansal kurumlar yaşananlar karşısında likit kalmak istiyorlar. Bozulan ekonomik durum karşısında, müşterilerinin kredi değerliliklerini ölçmekte zorlanıyorlar. Kendi bilançolarında aldıkları darbeleri tamir etmeye çalışıyorlar.

Bugün gelişmiş ülkelerde uygulamada olan para politikası "kredi çöküşü" olgusunu tersine çevirmeye çalışıyor. Para arzını artırarak, kısa vadeli faizleri düşürerek merkez bankaları finansal kurumların borçlanma maliyetini düşürmeye çalışıyorlar. Bu yolla, finans kurumları, getirilerini artırmak için kredi vermeleri teşvik edilirken, diğer ekonomik birimlerin de düşük faizlerle kredi almaları özendirilmeye çalışılıyor.

Para politikası faizleri yıllık bazda Amerika’da yüzde 1.5’e, İngiltere’de yüzde 3’e, Euro Bölgesi’nde yüzde 3.25’e geldi. Euro yaratıldığından bu yana ilk kez İngiliz Merkez Bankası politika faizleri Avrupa Merkez Bankası’nın altına geldi. Genel beklenti para politikası faizlerinin gelişmiş ülkelerde daha da düşeceği yönde. Piyasalar da bu yönde baskı yapıyor.

Öyle ki, merkez bankaları faizleri indirmeseler, krizin daha da derinleşebileceği konusunda bir tehditten dahi söz edilebilir. Durum değişmediği takdirde, kısa vadeli faizlerin Amerika ve İngiltere’de sıfıra doğru hızla yaklaşabileceği olasılığı küçük değil.

YARININ SORUNLARI

Kısa vadeli faizlerin gelinen noktada enflasyon beklentilerini yönlendirebilme kabiliyetinin kalmadığı söylenebilir. Enflasyon riskinin kalmadığı bir ortamda enflasyon beklentilerinin yönlendirilmesinin söz konusu olamayacağı iddia edilse de, bu iddia o denli doğru değil. Bu olguyu Japonya ekonomisi yaşayarak gördü. Krizden önce yaşanan enflasyon riskleri karşısında Japon Merkez Bankası’nın elinde faiz politikası değil, ekonomik analizler ve para arzı politikası kalmıştı.

Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları giderek Japon Merkez Bankası’nın beş yıl önceki durumuna geliyor. Faiz politikasının değil, para arzı politikasının enflasyon beklentilerini yönlendirebildiği, eğer mümkün olursa, bir ortama doğru ilerliyoruz. Bu mutlaka kötü bir şey olarak algılanmamalı. Ama, krizin bitmesiyle oluşacak olumlu ortamda, şimdi artırılan para arzının enflasyon yaratmaması ve olumsuz enflasyon beklentilerini körüklememesi için alınacak tavırda merkez bankaları zor durumlarda kalabilecekler.

Şimdilik ileriye dönük bu çeşit kaygılar gündemde değil. Gündeme geldiğinde, gelişmiş ülkelerde ekonomik durgunluk kaygıları en az bugünkü kadar önemli olabilecek. O takdirde, kriz bitti derken başka çeşit krizlerle mücadele etmek zorunda kalınabilecek.
Yazının devamı...

Kimde ne var bilinmiyor

10 Kasım 2008
Bu çalışmaların en önemlilerinden biri BIS (Bank for International Settlement) bünyesinde oluşturulan Kriz Önleme Komitesi oldu. Komite çok kısa bir süre içinde bulgularını ve önerilerini sıraladı.

Önerilerin en önemlilerinden biri gelişmiş ülkelerdeki büyük bankaların bilançolarının denetimden geçirilerek hangi kurumun, hangi risklere açık olduğu yönünde kapsamlı bir denetimin yapılmasıydı . Tüm çevreler raporu ve önerilerini çok beğendi. Ama, söz konusu denetimin yapılmasına hiçbir ülke yanaşmadı.

RİSK DEVAM EDİYOR

BIS Raporu
’nun kamuoyu ile paylaşımından bu yana bir yıl geçti. Batı’daki banka ve diğer finans kurumlarının hangi risklere açık olduğu hala bilinmiyor. Saatli bir bombanın üzerinde oturuluyor. Riskler gerçekleştikten sonra kimin ne kadar zararı olduğu ortaya çıkıyor. Ama, riskler gerçekleşmeden önlem alınması mümkün olmuyor. Bu şartlarda, merkez bankaları ve gelişmiş ülkelerin Hazine’leri karanlıkta avcılık yapmaya çalışıyorlar .

Hatırlanacak olursa, 2001 krizi döneminde Türkiye’de bankacılık kesiminde yapılan ilk işlerden biri tüm bankaların bir değil, iki kez farklı bağımsız denetim kuruluşları tarafından denetlenmesiydi. Bu yolla, bankaların gerçek durumlarının tespiti amaçlanmıştı. Bulgular çerçevesinde, sermaye yeterliliği irdelenmişti. O dönemde, gerçek resmin ortaya çıkıp çıkmadığını bilemeyiz. Gerçek resim çıktıysa dahi, tüm açıklığı ile kamuoyu ile paylaşılıp paylaşılmadığı konusunda da bir fikrimiz yok. Ama, hiç olmazsa, otoritelerin önüne iyi ya da kötü bir resim konmuştu. O dönemde, Türkiye’nin bankacılık krizine yaklaşımı büyük ölçüde İsveç bankacılık krizindeki deneyimlerden esinlenmişti.

Benzer bir yaklaşım, BIS Komitesi’nin de bir yıl önce vurguladığı gibi, şimdi Batı finansal sistemi içinde gerekli. Ama, yapılmıyor. Yapılsa dahi, finans kurumlarının elindeki son derece karmaşık yatırım araçlarının kurumlara yüklediği riskleri tam açıklığı ile ortaya koymak da belki mümkün olamayacak. Yine de, bazı karanlık noktaların ortaya çıkması sağlanabilecek. Otoriteler bir yıldır bu yaklaşımı benimsemekten kaçınıyorlar . Bilinmeyen kötülüklerin zaman içinde kendiliğinden yok olabileceği umuluyor.

Bugünkü bilgiler (ya da bilgisizlikler) ışığında küresel finansal sistem hala çok büyük bir risk altında. Yarın, hangi bombanın patlayacağı bilinmiyor. Bombanın ne olduğu dahi bilinmiyor. Bilinmeyen bombanın kimin elinde olabileceği konusunda banka idarelerinin dışında hiç kimsenin en ufak bir fikri yok . Küresel bazda en büyük risk burada.

ÖN ŞART

İçinde yaşanan kriz bir gün elbette atlatılacak. Beklentiler düzelecek. Sistem eskisi gibi işlemeye devam edecek. Ama, bugünlerden alınan derslerle finansal sistemin küresel bazda gözetim ve denetimi bugünkünden çok farklı olacak. Büyük bir olasılıkla, bugünlerde yaşananlara verilecek güçlü tepkilerle, finansal sistemi belli yerlerde sıkıştıracak düzenlemelere gidilecek .

Ne derece sıkı düzenlemeler yapılırsa yapılsın, kimin elinde ne olduğu mümkün olduğunca bilinmeden, bütün yapılacak düzenlemeler havada kalma riskiyle karşı karşıya olacak. Krizi atlatsak dahi, BIS Komitesi’nin önerilerinin güncelliği geçmiş değil. Sağlıklı bir finansal yapıya (yapılandırmaya) ulaşabilmenin ilk basamağı önce kimin elinde ne olduğunu bilmek oluyor.
Yazının devamı...

Aldığı ücretten daha lüks yaşayan elemanı işten atın

9 Kasım 2008
Kriz dönemlerinde ise unutulan ya da gözardı edilen ilkeler yeniden hatırlanır. Galiba, içinde yaşanan ortamda da bankacılığın önemli ilkeleri yeniden hatırlandı. Genel istek üzerine, on yıl kadar önce Yeni Yüzyıl’da, daha sonra da Hürriyet’te yayınladığım evrensel "bankacılık ilkelerini" yeniden yayınlıyorum. Bu tavsiyelere iyi günlerde de uyulduğunda, fırtınalı gecelerde uykular kaçmaz.

Bankanızın bilançosunu bankadaki göreviniz ne olursa olsun her gün iyi takip edin. Bir olumsuzluk yakaladığınızda durumu amirinizin dikkatine getirin.

Bilanço ve kár-zarar hesaplarının gelişimini günlük izlemeyen bir bankacı, ormanda yolunu kaybetmiş bir avcıya benzer. Bu hesapları takip etmeyi kendinize bir iş edinin.

Plasmanlarınız mümkün olduğu kadar kısa vadeli olsun. Çok kazandıran uzun vadeli bir plasman kısa vadedeki fırsatların kaçırılmasıdır.

Kredi verdiğiniz müşterilere iyi muamele yapın. Kredi müşterilerinizin büyüyüp gelişmesi bankanızın da büyüyüp gelişmesi demektir.

Teminatı olmayan kredi vermeyin. Kredinin teminatı mümkün olduğu kadar çabuk paraya çevrilebilir olmalıdır. Kredi müşterisinin iyi ahlaklı olması teminatların en güvenilir olanıdır.

Hukuki işlemleri bitmemiş bir dosya üzerinden kredi vermeyin. Kredi vermede acelecilik kredinin geri ödenmesinde yavaşlamaya neden olur.

Vergi ve benzeri yüklerden kaçmak için kredi dosyasını eksik tutmayın. Verdiğiniz kredinin kötü kredi olduğu anlaşıldığında, bu krediyi tahsil edebilmeniz için size devlet yardım edecektir.

Yanınızda çalıştırdığınız kişilere rahat bir hayat yaşayacak kadar ücret verin. Yaşantıları verdiğiniz ücretle bağdaşmayacak kadar lüks ise, nedeni ne olursa olsun, o kişileri bankanızdan atın.

Bankacılıkta kurallar uygulanmak üzere koyulur. Her bir kuralın da muhakkak iyi bir nedeni vardır. Kurallara uymamak bugün kazançları arttırabilir ama bir gün muhakkak bankaya, artan kazançlardan daha fazla zarar verir.

Bankacılıkta konulmuş kuralların uygulanmasında gösterilen her müsamaha bankanın sermayedarlarının olası bir kaybıdır. Bu kayıplar arttığında banka politikalarını sermayedarlar değil kredi müşterileri çizer.

Vadesi belli olmayan hiçbir kredi vermeyin. Verdiğiniz krediyi muhakkak zamanında tahsil edin. Bu parayı getirisi daha yüksek yerlerde değerlendiremeyeceğinizi bilseniz bile, kredinizi vadesinde tahsil edin.

Yeni kredi verdiğiniz bir müşteriyi eskilerine göre daha sık kontrol edin. Bu müşterilerin iş yerlerinin önünden haftada bir geçmeyi ihmal etmeyin.

Kredi müşterilerinizin müşterilerini de tanımaya çalışın. Müşterileri sağlam olmayan bir kredi müşterisi iyi bir kredi müşterisi olamaz.

Mantığını 10 yaşındaki çocuğa anlatamayacağınız hiçbir işlemi yapmayın

Mantığını on yaşındaki bir çocuğa anlatamadığınız bir banka muamelesi yapmayın. O muamelenin mantığını o çocuk anlamıyorsa, sizin karşınızdaki müşteri de anlamıyor demektir. Anlaşılamayan bir banka muamelesi banka için her zaman hüsranla biter.

Anormal kazançlar peşinde koşmayın. Anormal kazançlar anormal kayıpların nedenlerinin başında gelir. Olağan dışı bir kazanç fırsatının garantisi, ne kadar güvenilir olursa olsun, rulette kazanmanın garantisi kadardır.

Paralarınızı finans sektörü dışındaki bir alanda ortak olmak için kullanmayın. Size o parayı borç verenler başka sektörlerde faaliyet gösterin diye vermediler. Farkına varırlarsa, paralarını geri isteyebilirler.

Şubeleri lüks döşemek sermayeden çalmak demek

Bankanın şubeleri her zaman temiz, rahat ve gösterişsiz olmalıdır. Çok pahalı döşenmiş banka şubeleri müşteri çekmez, aksine müşteri kaçırır. Görünüşe harcanan her kuruş sermayeden çalınan bir kuruştur.

Her zaman çok kazanan banka olabilir, ama her zaman çok kazandıran bankacı olamaz. Her zaman çok kazandıran bankacı hiç yakalanmamış dolandırıcıdan farklı değildir.

Rakiplerinize bakıp içinize sinmeyen bankacılık muamelesi yapmayın. Rakibiniz zarar görürse size bir şey olmayabilir, ama sizin bankanız zarar görürse işinizi, kendi itibarınızı ve bankanızın itibarını kaybedersiniz.

Politikacılarla değil devletle iyi geçinin

Bankacılıkta doğruyu, dürüstçe yapmak esastır. Altınızda çalışanlardan bunu talep edin, üstlerinize bu esası her zaman hatırlatın.

Politikacılarla değil, devletle iyi geçinin. Bankacılık konularında devletle yaptığınız görüş alış-verişlerinde, görüşlerinizin kaynağının sermayenizi korumak olduğunu her zaman belirtin. Size borç verenlerin haklarını korumak zaten devletin en önemli görevlerinden biridir.

Bankalar gayrimenkul ve sadece büyük müşteri peşinde koşmasın

İhtiyacınız olmadıkça gayrimenkul edinmeyin. Bir bankanın ne kadar çok gayrimenkulü varsa, o banka o kadar az bankacılık yapıyor demektir. Gayrimenkul işi ile uğraşanlara kredi verin, ama o işi siz yapmayın.

Mevduat toplamak bir ayrıcalıktır. Bankanızın ayrıcalıklı olduğunu müşterilerinize hissettirin.

İyi bir kredi müşterisi olmayan iyi bir mevduat müşterisi de olamaz. Bir dolandırıcı tüm paralarını size mevduat olarak verse bile almayın.

Çok büyük montanlarda mevduat toplamak için çok büyük müşteriler peşinde koşmayın. Çok büyük müşteriler işinizi elinizden alabilir.

Giyinişinize ve sosyal ortamlarda davranışlarınıza dikkat edin. Her zaman kibar ve alçak gönüllü olun. Bankanıza borç verenler borç verdikleri paralarla sizin şahsi harcamalarınızın finanse edildiği gibi bir izlenim içine girmemeliler.

Para gübre gibidir, toplu tutulunca çok pis kokar

Çok kazanıyorum diye plasmanlarınızı bir kaç yerde yoğunlaştırmayın. Para gübre gibidir, toplu durduğunda çok pis kokar, dağıtıldığında ise çok iyi işler yapar.

Bankanızın parasını likit yerlere plase edin.

Bankacı çok konuşmaz, dedikodu yapmaz. Bankacı kötü müşterileri hakkında bile dedikodu yapmaz. Dedikoducu bir bankacı sahte bir doktordan daha tehlikelidir.

Bankacılıkta söz namustur. Kolay kolay kimseye söz vermeyin. Zarara bile neden olsa, verdiğiniz sözü mutlaka tutun.

Kredi ya da mevduat, tüm müşterilerinizi her bakımdan iyi tanıyın. Bir müşterinizin ailevi nedenlerle mutsuzluğu sizin de mutsuzluğunuz demek olabilir.

Bankanın sermayesi bankanın namusudur. Sermayeye makul bir getiri sağlamak ise bankacının namusu olduğu kadar görevidir de.

Hiçbir bankanın yeterli sermayesi olamaz. Bankacı sermayesinin yetersizliğini bilmeli ve sermaye eksikliğini bilgi ve dürüstlüğü ile kapatmalıdır.
Yazının devamı...

Ülkeler arasında eşitsizlik yaratılıyor

7 Kasım 2008
Gelişmiş ülkelerde başlayan kriz gelişmekte olan ülkeleri de vurdu. Darbe iki farklı yerden geldi. Birincisi, gelişmiş ülkelerde düşen taleple gelişmekte olan ülkelerin ihracatı olumsuz etkileniyor. İkincisi, gelişmekte olan ülkelerin dış finansman bulma olanakları en azından şimdilik çok azaldı ya da tıkandı.

Dış finansman olanaklarının kurumaya yüz tutması gelişmekte olan ülkelerin kendilerine özgü riskleriyle de doğrudan alakalı değil. Gelişmiş ülkelerin finans piyasalarının kuruması (kredi çöküşü) gelişmekte olan ülkelerin dış finansman bulmasını neredeyse olanaksız hale getirdi. Sorun, fiyat değil, miktar.

DÖVİZ LİKİDİTESİ

Bu şartlarda, döviz likiditesinin aşılabilmesi için gelişmiş ülke merkez bankalarının (özellikle FED ve Avrupa Merkez Bankası) gelişmekte olan ülkelerdeki merkez bankalarıyla karşılıklı mevduat takası (swap) yapması gerekiyor. Bu konuyu geçenlerde birkaç yazıda vurgulamıştım.

FED de bu anlayışa geldi. Geçenlerde, FED dört gelişmekte olan ülkeyle (Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur) swap anlaşmaları yaptı. Bu ülkeler Amerikan Merkez Bankası’na kendi paraları cinsinden mevduat yaptılar, FED de bu ülke merkez bankalarına belli bir kurdan dolar cinsinden mevduat yaptı. Bu yolla, bu ülkelerde yaşanabilecek döviz likiditesindeki sıkışmaya karşı bir önlem getirildi.

Daha da önemlisi, FED’den belli bir parasal desteğin olduğunun bilinmesi yabancı bankaları ve diğer finans kurumlarını rahatlattı. Uluslararası sermaye bu ülkeleri daha az riskli görmeye başladı. Buna karşılık, Türkiye gibi, FED ile bir swap anlaşması yapmayı beceremeyen ülkeler açıkta kaldılar. FED’in ilişkide olduğu ülkeler uluslararası platformda kayrılmış (ayrıştırılmış) oldu. Bu yaklaşım yanlıştır. Bu durumun FED’den mi, yoksa gelişmekte olan ülkelerden mi kaynaklandığı bilinmiyor. Nedeni ne olursa olsun, FED daha geniş bir yelpazede gelişmekte olan ülkelere bu krizde bir bütün olarak bakmak durumunda. Döviz likiditesi yoksa, hiçbir yerde yok, yalnızca birkaç ülkede değil.

G-20 TOPLANTISI

Geçenlerde benzer bir ayrıştırmayı IMF de yapacağını açıkladı. Geçmişte IMF ile ilişkileri "tatminkar" düzeyde olan gelişmekte olan ülkelere IMF çok fazla şart öne sürmeden mali destek verecekmiş. IMF gibi uluslararası bir kuruluşun tüm üye ülkelere karşı duruşu aynı mesafede olmalı. Üyeler arası ayrıştırma yapması yanlış. Burada önemli olan, IMF’den mali destek alan ülkenin uygulayacağı ekonomi politikalarıyla aldığı mali desteği geri ödeyebilecek duruma gelip gelemeyeceğidir. Tek şart bu olmalıdır.

Gelişmiş ülkelerde başlayıp şimdi küresel bir niteliğe dönüşen "kredi krizi" ayırımcı (kayırımcı) değil, bir bütün olarak gelişmekte olan ülkelerin sorunlarına bakılarak en az zararla atlatılabilir.

Bir hafta sonra G-7 ülkelerine gelişmekte olan ülkelerin de katılımıyla oluşan G-20 ülkeleri Amerikan İdaresi’nin daveti üzerine bir araya geliyorlar. Bu toplantıda gelişmekte olan ülkelerin gündeme getirmesi gereken en önemli nokta gelişmiş ülkelerin ve onların merkez bankalarının ayırımcılık yapmaması olmalıdır. Bu krizi hiçbir gelişmekte olan ülke kendi olanaklarıyla hasarsız aşamaz.
Yazının devamı...

Ekonomiyi büyütelim de nasıl

6 Kasım 2008
Geçenlerde, Başbakan "eğer IMF gelecek yıl yüzde 2 büyüyün diyorsa, biz yokuz" gibi bir şey söylemiş. Yani, hükümetimiz Türkiye ekonomisinin yüzde 4-5, hatta daha hızlı büyümesini arzu ediyor. IMF’nin önereceği politikalar bu arzumuz doğrultusunda olmazsa, IMF ile bir anlaşma yapma zemininin olmadığı anlaşılıyor.

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı da "devlet harcamalarının artırılması yoluyla ekonomik büyümeye destek verilebileceğini" belirtti.

Herkes ekonomik büyümenin artarak devamını arzu eder. Sorun, ekonomik büyümenin arzulanmaması değil, büyümenin nasıl başarılacağı. Devlet harcamalarını artırmak, sanayiciye ucuz TL kredisi vermek ya da başka teşvikler vermek ekonomik büyümeyi artırır mı?

TEK KISIT DIŞ KAYNAK

Önce bazı gerçeklerle yüzleşelim. Türkiye ekonomisinin yeni dış kaynak bulmadan büyümesi mümkün değildir. 1950’li yıllardan bu yana, ekonomi dış kaynak bulduğunda büyüdü, dış kaynak bulamadığında, büyümesini durdurdu, hatta küçüldü. Türkiye ekonomisinin büyümesinin önündeki en önemli ve tek kısıt dış kaynaktır.

Bu gerçekten yola çıkarsak, çözümü başka yerlerde aramaya gerek yok. Türkiye ekonomisinin büyümesini istiyorsak, dış kaynak bulabilmeliyiz. Dış kaynak yokken, ekonominin büyümesine yönelik uygulanacak her politika ekonominin büyümesine değil, ekonomik sorunların büyümesine katkı yapar.

Dış kaynak bulunduğu takdirde de, devletin büyümeye yönelik ek makro ekonomik önlemler almasına zaten gerek kalmaz. Özel sektörümüz dinamik yapısıyla dış kaynağı nasıl kullanacağını bilir ve ekonominin büyümesine katkı yapar. 2002-2007 döneminde Türkiye ekonomisi, devletin harcamalarını artırması nedeniyle değil, özel sektörün harcamalarını artırması ve artan harcamaları üretime çevirecek dış kaynakların bulunabilmesiyle rekor büyüme oranlarını gerçekleştirdi.

HATALAR TEKRARLANMAMALI

Dış kaynak kısıdı göz önüne alınarak ekonomi politikaları oluşturulmalıdır. Yurtiçinde devlet harcamalarını artırarak ya da özel sektöre verilen teşviklerin artırılması yoluyla toplam talebin şişirilmeye çalışılması 1970’lerde uygulanmaya çalışıldı. Sonuç hüsrandı. O dönemlerde "70 sente muhtaç" hale gelinmişti. Artık, "70 sente muhtaç olma dönemi" bitti. Altından kalkılamayacak kur artışları dönemindeyiz. Dış kaynak yokluğunda, iç talebi genişletici politikalar ekonomiyi "miktar" değil, "fiyat" yoluyla vurur. Eski hataları tekrarlamamalıyız.

Özel sektörümüz devletten krize yönelik taleplerini sıralarken, bu gerçeği göz ardı etmemeli. Çalışmalarımızı, iç talebi dış kaynak yokluğunda nasıl artırırız projelerine değil, büyüme için gerekli dış kaynakları nasıl buluruz projelerine yoğunlaştırmalıyız. Hem eskiden alınan dış borçların sorunsuzca çevrilmesi hem de yeni dış kaynaklar bulmak ekonomi politikaları gündeminin en ön sırasında olmalıdır.

Küresel krizi bahane edip yıllardır devletten istenip de, kamu finansman dengesi kaygılarıyla karşılanamayan bazı vergi indirimleri taleplerini yeniden gündeme getirmek makro istikrarı daha da bozmanın ötesine gitmez.
Yazının devamı...

Enflasyon hedeflemesi rafa mı kalkıyor

5 Kasım 2008
2006 yılında Merkez Bankası açık enflasyon hedeflemesine geçti. Söylendiğine göre, 2002 yılından bu yana örtülü enflasyon hedeflemesi yapılıyordu. Keşke, örtülü hedeflemeye devam edilseydi. Çünkü, o dönemde gelişmeler hedeflenenden de daha iyiydi. Açık hedeflemeye geçildi. İşler karıştı. Bu arada, Merkez Bankası itibar yitiriyor.

SİMETRİK OLMAYAN FİYATLAMA

2006 yılının ortasında, gelişmekte olan ülkelere yönelik yabancı yatırımcıların risk iştahının kaçması enflasyon görünümünü de bozdu. Türkiye döviz kurlarının fırlamasına bir süre izin verdi. Kur artışlarından enflasyona geçişin tahminlerin ötesinde olduğu anlaşıldı. Beklentiler bozuldu. Tek haneli rakamlara düşen enflasyon çift hanelerde takıldı.

Merkez Bankası zor bir karar aldı. Enflasyon hedefini komik düzeylerde tutarak daha fazla itibar yitirmek yerine, enflasyon hedefini değiştirerek yeniden itibar kazanma sürecine girmeyi tercih etti. Doğru da yaptı. Ama, şimdi yeni zorluklarla karşı karşıya.

Zorlukların birincisi dış piyasalardan geldi. Gelişmiş ülkelerdeki çalkantılar hem mal-hizmetler piyasaları hem de finans piyasaları yoluyla gelişmekte olan ülkeleri de vurmaya başladı. Türkiye’de de döviz kurları fırladı. Döviz kurlarındaki artışların enflasyon üzerine olumsuz etkilerini bir süre çekeceğiz. Ekim ayında daha bir şey görmedik.

Ama, Merkez Bankası açısından asıl zorluk yurtdışından değil, yurtiçinden geliyor. Petrol ve hammadde fiyatları hızla düştü. Örneğin, petrolün varili 140 dolar civarından 60 dolara kadar indi. Petrolün fiyatı dünya piyasalarında yarı yarıdan fazla düştüğü halde, Türkiye’de petrol ürünlerindeki tüketicilere yansıtılan fiyat düşüşü yüzde 12’ye dahi gelmedi. Bu durumun kur artışları ile dahi açıklaması zor.

O takdirde, ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Enflasyonun aleyhine olan gelişmeler olduğu gibi fiyatlara yansıtılırken, enflasyonun lehine olabilecek gelişmelerin fiyatlara yansıması önleniyor. Bu durumda, kurların artışından dolayı enflasyondaki artış eğilimi dünyada enerji maliyetlerindeki düşüşlerle dengelenemiyor.

ADI KONMAMIŞ VERGİ

Sorun burada da bitmiyor. Doğal gaza geçenlerde yüzde 20’nin üzerinde yapılan zam da enflasyon için iyi haber değil. Dünden bugüne, doğal gaz ya da elektrik zamlarının neden gerektiği konusunda çeşitli bahaneler bulunabilir. Ama, galiba, çok daha önemli bir sorunla karşı karşıyayız. Kamu sektöründe artan verimsizliklerle ya da kamu sektöründeki verimlilik artışlarının yeterli olmamasıyla, kamu sektöründe fiyatlandırma adı konulmamış vergilendirme şeklini alıyor.

Küresel krizin yansımalarıyla Türkiye ekonomisinin de yavaşlayabileceği olasılığına karşı devlet harcamalarının artırılması planları da enflasyon hedeflemesi politikasıyla uyuşmuyor. Kamu finansmanında bozulma ve bu bozulmanın önüne geçmeye yönelik gizli ya da açıktan vergi artışları enflasyon görünümünü kısa dönemde en az kurlardaki oynaklıklar kadar olumsuz etkileyebilecektir.

"Ekonomide yangın var, ne enflasyonu!" diyenler de elbette olacaktır. O takdirde, açık enflasyon hedeflemesi politikasının rafa kalkması zamanı gelmiş demektir. Çünkü, bu yaklaşımlarla Merkez Bankası’nın ekonomik birimlerin enflasyon beklentilerini yönlendirebilmesi mümkün değildir.
Yazının devamı...

Bankalarda kár dağıtımı

4 Kasım 2008
2001 Krizi’nde bu gerçeği bizler de yaşayarak öğrendik. Öğrendiklerimizden ders çıkarabildiğimiz sürece küresel düzeyde yaşanan krizden en az zararla çıkma şansımızı artırabiliriz. Bu konuda Türk bankacılık sisteminin gözetim ve denetiminden sorumlu Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na (BDDK) önemli görevler düşüyor.

SAĞLAM BANKACILIK

BDDK, çok doğru bir yaklaşımla, bankalarımızın 2008 yılında elde edecekleri kárları banka bünyesinde tutmalarını arzu ettiğini söyledi. Elde edilen karların hissedarlara dağıtılmayıp bünyede tutulması bankalarımızın hem sermaye yapılarını güçlendirecek hem de likit kalmalarına katkı yapacaktır.

İçinde yaşanan ortam, bankalarımızın hem Türk Lirası’nda hem de dövizde likit olmalarını gerekli kılıyor. Gelişmiş ülkelerdeki mali sistemin sakatlanması Türkiye ekonomisine yönelik riskleri de artırdı. Gelişmiş ülkelerde bankacılık sistemi şimdi kendi ülkelerinde kredi vermekten kaçınıyor. Kredi vermek istese, kaynak bulmakta zorlanıyor. Bütün bu şartlarda, bazı gelişmekte olan ülkelerde yaşanan çalkantılar doğal olarak tüm gelişmekte olan ülkelerin itibarını zedeliyor.

Türkiye ekonomisi belli bir ekonomik büyüme için taze dış kaynaklar bulmak zorunda. Taze dış kaynak bulmak bir yana, kısa ve vadesi gelen orta-uzun vadeli dış borçların çevrilebilmesi de gerekiyor. Bu ortamda, borçlanmanın fiyatından çok, borçlanılabilecek kaynak bulmak daha önemli hale geliyor. Dolayısıyla, risklerin arttığı bir dönemde bankacılık sisteminin sağlamlığı çok daha büyük bir önem kazanıyor.

AYIRIMCILIK YANLIŞTIR

BDDK’nın banka kárlarının bünyede bırakılması yönündeki arzusu bu şartlarda çok doğru bir yaklaşım. Ama, yeterince zorlayıcı değil. Kárlarını sermayedarlara dağıtmak isteyen bankalar nedenleri ile BDDK’ya başvurabilecek. Bahaneleri kabul edilenler kár dağıtabilecekler. Bu yanlıştır.

Büyük bir olasılıkla, kamu bankalarının kárlarının Hazine’ye ödenmesi istenecektir. Çünkü, kamu bankalarının kárları bütçe gelirleri içinde önemli bir yer tutuyor. Maliye Bakanlığı kamu bankalarından aldığı temettü gelirlerinden vazgeçmek istemeyecek. BDDK da, kamu bankalarının mali durumlarının güçlü olduğundan yola çıkarak, Maliye’nin bu arzusuna bütçe dengesinin korunması amacıyla karşı çıkamayabilecek.

Bankacılık bir bütündür. Bir grup bankanın zaten likit olması nedeniyle bir türlü muamele görmesi, bir başka grup bankanın o denli likit olmaması nedeniyle farklı muameleye tabi tutulması yanlıştır. Sistem riskinin söz konusu olduğu bir ortamda, önemli olan tüm bankacılık sisteminin topluca likit olmasıdır. Çünkü, likit bankalar, o denli likit olmayan bankalara verebilecekleri borçlarla onları da likidite sıkıntısından kurtarabilecektir. Bu açıdan, kamu bankalarının likiditesi tüm bankacılık sektörü açısından önemlidir.

BDDK kárların dağıtılmaması konusundan zorlayıcı olmalıydı. Banka hissedarları, özellikle sistem riskinin söz konusu olduğu ortamlarda, istedikleri zaman bankalarının elde ettikleri kárları temettü ödemeleri yoluyla cebe indiremeyebileceklerini bilmeliler. Bu gerçeği kamu bankalarının sahibi durumunda olan Hazine de iyi bilmeli.
Yazının devamı...

Normalleşmenin işaretleri

3 Kasım 2008
Kaygı bambaşka yerlere kaydı. Para piyasalarının çalışması birinci öncelik oldu. Kredi piyasası çalışmaya başlamadan hiçbir ekonomik sorunun çözülemeyeceğini herkes biliyor.

Kredi akışının yeniden başlaması hedefleniyor. Finans piyasalarının kilitlenmesi ve tüketim eğilimlerinin olumsuz yönde değişmesiyle oluşan ekonomik durgunluk ortamından mümkün olduğunca çabuk çıkılması tüm ekonomi politika yapıcılarının birinci hedefi haline geldi. Hedef doğru, ama hedefe ulaşmak ne o denli kolay ne de o denli çabuk olacak.

Önce normalleşme gelecek. Daha sonra ekonomik faaliyetler yeniden artış eğilimine girecek. Ancak bu aşamadan sonra "fiyat istikrarı" yeniden gündeme girecek.

Bu süreç içinde normalleşme ne anlama geliyor?

ŞAŞIRACAK BİR ŞEY YOK

Ekonomik ortamın normalleşmesi ülkeden ülkeye farklı bir anlam taşıyor. Krizin başladığı Amerika’ya bakarsak, normalleşme, para piyasalarının yeniden çalışmaya başlaması ve kredi akışındaki tıkanıklığın aşılması anlamına geliyor. Sürecin birinci aşaması bu. Amerikan Merkez Bankası’nın son iki haftadır yapmaya çalıştığı normalleşme sürecinin ilk aşamasını başlatmak. Karışık sinyaller var. İlk aşamanın başladığını söylemek zor. Ama, iyimser bir yaklaşımla, başlangıca çok yaklaştığımızı söyleyebiliriz.

Normalleşme sürecinin ilk aşamasının başladığını gösterecek en önemli göstergeler bankalar arasında oluşan kısa vadeli faizler (LİBOR) olacaktır. Özellikle üç ay vadeli LİBOR’un Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) politika hedefi olan faizlere giderek yaklaşıyor olması bu alanda "iyi haber" olacaktır. Bu yönde iyi haberler geliyor. İyi haber yayıldıkça hisse senedi endeksleri artma eğilimine girecek.

Avrupa’da da benzer eğilimler ekonomik ortamın normalleştiğini gösterecek. Bu ülkeler ekonomik durgunluğun ortasında da olsalar, hisse senetlerinin kararlı bir biçimde artış eğilimine girmiş olması 6-9 ay arasında ekonomik durgunluktan da çıkılabileceğinin işareti olarak alınacak.

Şimdi bu noktadan çok uzaklardayız. Dolayısıyla, merkez bankalarının gelişmiş ülkelerde kısa vadeli faizleri indirmeye devam etmeleri şaşırtmamalı.

NORMALLEŞME

Gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de normalleşmenin göstergeleri çok daha farklı. Döviz kurları bu ülkelerde ne büyük gösterge. Gelişmiş ülke ekonomileri normalleşme yoluna girerken, gelişmekte olan ülkelerin paralarının değeri üzerindeki baskılar da azalacaktır.

Örneğin, bugünkü dolar /Euro çapraz kuru baz alınırsa, Türkiye’de dolar kurunun 1.50 YTL civarında olmasını normalleşmenin bir işareti olarak alamayız. Normalleşen küresel bir ortamda, eğer Türkiye kendi kendine saçmalamazsa, dolar kurunun yeniden 1.30 YTL’nin altına inmesi gerekir. Dolayısıyla, döviz kurunun artışına "küresel krizin nimeti" olarak bakmak yanlış olur. Aksine, bu durum bazı şeylerin Türkiye ekonomisinin istikrarı açısından doğru gitmediği anlamına gelir. Bizler için de yeniden dış borçlanmanın göreli olarak kolaylaşması kurlar üzerindeki baskıyı hafifletecektir.

Aynı şekilde, Hazine tahvili faizleri de bir barometredir. Merkez Bankası’nın enflasyon hedefi çerçevesinde Hazine faizlerinin yüzde 18’in üzerinde olması ülke riskinin alışılmışın üzerinde oldukça yüksek olduğu anlamına gelir.

Faizlerin bugünkü düzeylerde kalıp farklı nedenlerle döviz kurunun düşmesine fazla sevinilmemeli. Böyle bir eğilim normalleşme anlamına gelmez. Döviz kurlarındaki düşüş kalıcı değil demektir. Türkiye ekonomisinde normalleşme, döviz kurlarının da, Hazine faizlerinin düşmesiyle anlaşılacaktır. Şimdilik, bu noktadan da uzağız.
Yazının devamı...