"Emre Kızılkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emre Kızılkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Emre Kızılkaya

Habercinin parayla işi olur mu? Gazeteler fabrika mıdır?

"Bilgi işçisi olarak gazeteci" konusuna odaklanan bu yazıda birkaç soruya daha yanıt arayalım... Mesela: Rakipleri neden hürriyet.com.tr'yi sürekli taklit ediyor? Ve Cübbeli Ahmet Hoca'dan bir şeyler öğrenebilir miyiz?

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

19. yüzyılın sonunda yaptıkları iki buluşla bir avuç insan, modern gazeteciliğin temelini atmıştı:

Gazetelerin seri basımına imkan sağlayan linotipi geliştiren Alman asıllı mucit Ottmar Mergenthaler (üstte)...

Ve sayfaların bir bölümüne koydukları reklamlardan gelen gelirle gazete genelindeki haberlerin üretim, basım ve dağıtım masraflarını çıkarıp üstüne giderek artan bir kar elde etmeyi başaran ABD'li yayıncılar Adolph Ochs, Joseph Pulitzer ile William Randolph Hearst...

Linotip, gazeteciliğin kitlesel üretim ve dağıtım sorununu; modern reklamcılık ise finansman sorununu çözmüştü.

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

Osmanlı döneminde Türkiye'de gazeteciliğin sağlıklı bir biçimde gelişememesinde okur-yazarlığın düşük olması ve baskıcı siyasi uygulamalar kadar, finansman sorunu da başat bir rol oynamıştı: Gazeteler kendilerini finanse edebilmek için ya Bab-ı Ali'nin veya çeşitli politik ajandaları uygulamak üzere onları geçici sürelerle destekleyen zengin hâmilerin eline bakıyordu.

Yeni teknolojiler bugün sıfıra yakınsayan marjinal maliyetlerle gazetecilerin erişebildiği kitleyi neredeyse tüm dünyaya yaymış durumda. Medyaya yönelik baskıcı uygulamalar ve finansman sorunları ise farklı şekillerde sürüyor.

Okur Temsilcimiz Faruk Bildirici'nin de ısrarla yazdığı gibi, gazetecilerin gizli veya açık reklam yapması kabul edilemez. Hatta habercinin yayın sürecinde reklamverenle herhangi teması sakıncalı olabilir.

Buna karşın modern gazeteci, üretim ve dağıtım araçlarının demokratikleştiği günümüzde, yaptığı mesleğin "işletme" tarafını da anlamak zorundadır.

Örneğin şu soruları en azından düşünmelidir: Milyonlarca, --hatta İngilizce içeriklerle-- milyarlarca insana erişmek mümkünken, yayıncılık süreçlerimizde kamuoyunun gazetecilerden talep ve beklentilerini karşılıyor muyuz? Bu talep ve beklentilerin en somut göstergesi olan verileri izliyor, analiz ediyor ve eylemlerimizi buna göre düzenliyor muyuz? Daha çok insana erişebilmek için tüm dijital kanalları etkin kullanıyor muyuz ve doğru stratejilere sahip miyiz?

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

Washington Post Genel Yayın Yönetmeni Marty Baron iki yıl önce bir panelde "Yazı işleri artık işletme operasyonlarından izole bir halde çalışamaz" dediğinde çok tartışılmıştı.

Fakat bu aslında medya camiasında o kadar da tartışmalı bir konu değil: Tow-Knight Girişimci Gazetecilik Merkezi'nin ABD'deki 31 medya şirketinde 39 yöneticiyle yaptığı araştırmaya göre üçte ikilik bir çoğunluk, gazetecilerin, kuruluşlarının iş tarafını da anlamaları gerektiğini düşünüyor.

Bu durum gazetecilerin "iş insanı gibi düşünmesi gerektiği" anlamına gelmiyor, sadece mesleklerini daha etkin yapabilmek için gazetecilik işi konusunda gerekli teknik okur-yazarlığa da sahip olmaları zorunluluğuna işaret ediyor. 

Gazetecilerin kurumlarının nasıl işlediğine dair bilgilere hakim olması, onların "akıllıca çalışma" ve "sürekli öğrenme" ilkeleriyle üretkenliklerini artırmalarını sağlar. Bu üretkenlik artışı, kurumlarının rekabet avantajının gerçek kaynağı olmanın ötesinde, gazetecinin topluma karşı sorumluluğunu tam olarak yerine getirebilmesinin de yolunu açar.

Peki, bilgi işçisi olarak gazeteci açısından üretkenlik nedir? Bunu anlamak için gelmiş geçmiş en büyük yönetim uzmanlarından Peter Drucker'ın eskimeyen fikirlerinden yararlanabiliriz.

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

20. Yüzyıl'ın ekonomisi büyük oranda kol gücüne dayalıydı. Sistemin üretken olması esastı, bireylerin değil. Bu yüzden Taylorizm ve Fordizm gibi, orduların hiyerarşik düzenlerini örnek alan tepeden inmeci yaklaşımlar montaj hattında üretkenliği artırırken sistemi esas aldılar. Bu düzende işçinin "fazla yetenekli" olması istenen bir şey değildi, aksine sistemi tehlikeye atıyordu.

21. Yüzyıl ekonomisi ise büyük oranda bilgi tabanlı. Yeni düzende esas olan, sistemin bütününden önce, tek tek işçilerin üretkenliği. Yani artık işçinin sisteme değil, sistemin işçiye hizmet etmesi gerekiyor. İnovatif bir çözümle çıkıp gelen tek bir bilgi işçisi, bir şirketin kaderini değiştirebiliyor.

Drucker'ın gösterdiği gibi, aslında bilgi işçileri geleneksel anlamda bir işçi değil, sermayedir. Ve sermayenin performansında belirleyici olan ise onun maliyeti değil, üretkenliğidir.

Zaten bu yüzden bugün örneğin Google küçük bir şirketi satın alırken, geleneksel anlamda onun "malvarlığını" değil, üretkenliğinin temelini oluşturan ve onun öz sermayesi olan insan kaynağından yararlanmayı hedefliyor. Günümüzün teknoloji dünyasında, dev bir şirket tarafından yutulup mühendisleri bu şirketin bünyesine katıldıktan sonra kapatılan sayısız start-up örneği bulunabilir.

Bilgi işçisi olarak gazeteci de bilgiyi eyleme dönüştürme becerisi ölçüsünde organizasyon ve toplum için değerlidir. Peki gazeteciliğin iş bilgisi nasıl oluşur? Biz gazeteciler bilgi işçileri olarak nasıl bir organizasyonda daha etkin çalışırız? Bu organizasyonun çevreyle ve toplumla ilişkisi nedir?

Birkaç maddede yanıtlamaya çalışalım:

HİYERARŞİNİN SONU VE AŞIRI ENFORMASYON

Modern medya kuruluşunun yüz yüze bulunduğu en büyük meydan okumalardan biri, günümüzün hemen hemen bütün sektörlerinde şirketlerin karşı karşıya olduğu sorunsaldır: Verinin (data) enformasyona (information) dönüştürülmesiyle oluşan bilgiye (knowledge) her çalışanın ihtiyacı olsa da, neyin "doğru bilgi" olduğunu, yani sizi hedefe götüreceğini belirlemek, bir enformasyon denizinde boğulmamak için şarttır.

Burada kritik sorun, organizasyon için doğru olan kararların alınması amacıyla gereken veri noktalarının isabetli ve vakitli bir şekilde saptanmasıdır.

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

Drucker'in 1988'de Harvard Business Review'da yayınlanan "Yeni Örgütün Ortaya Çıkışı" (Bahçeşehir Yayınları'ndan çıkan "Klasik Drucker" kitabında bulabilirsiniz) adlı makalesindeki kehanetin bugün gerçekleştiğini görüyoruz. O, enformasyona dayalı kuruluşlarda "bilginin esas olarak tabanda, farklı bir çalışma yapan ve kendi kendilerini yönlendiren uzmanların kafalarında" olacağını söylüyordu.

Bireysel sorumluluğun öne çıktığı yeni organizasyonda bilgi genele yayılmış olmakla birlikte hiç kimse, belirli bir işle ilgili olarak, o işin uzmanından daha fazla bilgiye sahip değildir. Kendi işlerinin niteliğine bağlı olarak en doğru veri noktalarını bu uzmanlar kullanabilir.

HER ŞEY UZMANA BAĞLI

Anlık enformasyonun en yoğun şekilde işlendiği bir organizasyon olarak Hürriyet'in dijital ekibinde bu durumun örneklerini sık sık gözlüyoruz.

Bilgiyi birçok farklı boyutta işlenip kullansak da, gözde canlandırılması kolay bir konudan, en etkili haber başlığının seçiminden örnek verelim. Geçtiğimiz günlerde dış haberler editörümüz Ece Çelik, başlığı "Obama'nın kızı" diye başlayan haberlerin, "Obama'nın kızları" diye başlayan haberlere kıyasla -içeriği aynı bile olsa- çok daha fazla okunduğu bilgisini paylaştı. Tuhaf, ama insan psikolojisi ve karar alma süreçleriyle ilgili bir gerçek (çevrimiçi davranışlarımızı etkileyen psikolojik faktörleri bir başka yazıda ele alırız)...

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

Uzun bir süre boyunca, toplamda yüzbinlerce, belki milyonlarca kez okunan yüzlerce habere dayanan -ve somut verilerle ispatlanabilen- bu gözlem, editöryel bir A-B testinin sonucuydu aslında. Hiçbir yönetici, sürekli olarak bu alandaki haberlerle haşır neşir olan ve kendi kategorisinde tüm anlık trafik verilerini (yani okurun her tür tepkisini) en ince detayına kadar takip eden bir dış haberler editörü kadar iyi bilemez bunu...

Kısacası uzman, kendi alanında verinin en etkin kullanıcısıdır. hürriyet.com.tr de böyle uzmanlardan oluşuyor. Zaten o yüzden rakipleri, ana sayfadaki başlıklarından sosyal medya formatlarına dek hürriyet.com.tr'nin her yaptığını sürekli taklit ediyorlar. McDonalds nereye şube açarsa hiç pazar araştırması yapmadan oraya şube açan Burger King gibiler biraz...

İÇERİK ORKESTRASI

Bu noktadan hareketle, en değerli veri tipine geçiyoruz: İçselleştirilmiş veri.

Büyük Veri çağında, enformasyon denizinde boğulmayıp doğru bilginin hiyerarşik olmayan bir yapıda tüm organizasyona yayılması gerektiğini vurguladık. Bu bilgi ancak eyleme geçtiği ölçüde değerlidir. Öyleyse, bir organizasyonun en değerli üyeleri, sürekli akan verileri içselleştiren, onları içgüdü haline getirip uzun analizlere gerek kalmadan anlık eyleme dönüştüren uzmanlarıdır.

Bu yüzden Drucker'a göre günümüzün bilgi işçilerinden oluşan örgütleri, 20. yüzyılın orduları örnek olarak hiyerarşik örgütlenmiş mavi yakalı ağırlıklı organizasyonlarından çok farklıdır. Adem-i merkeziyetçi, çok boyutlu bir yaklaşımla bu dönüşümü gerçekleştirmeye çalışan medya şirketleri, artık bir ordu gibi tepeden aşağıya doğru yönetilemez. Bilgi temelli örgütler bir senfoni orkestrası veya hastane gibi yönetilebilir. Yani her bir alanda işi veriyi içselleştirmiş becerikli uzmanların yürüttüğü, geçen yüzyıla göre çok küçülen yönetimin ise sadece uyum ve ahenk sağlayıcı bir işlev gördüğü çevik bir organizasyon...

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

Bu yüzden artık medya şirketlerini geçen yüzyılın bakışıyla "içerik fabrikası" diye değil, bir "içerik orkestrası" diye görmek gerekir. Ürünlerinin niceliği kadar, kalitesiyle (toplumsal etkisi) de ölçülmeleri gerektiğinden, bir araştırma laboratuvarına da benzetilebilirler. Yahut farklı uzman birimlerin birbiriyle ast-üst değil, işbirliği ilişkisinde olduğu modern hastanelere...

Üstelik gazeteler gibi, orkestralar, araştırma laboratuvarları ve hastaneler de, ticari başarının ötesinde misyonlara sahiptir: Sanatsal mükemmellik, insanlığın bilimsel ilerlemesini sağlamak ve hastalıkları iyileştirip hayat kalitesini yükseltmek, gibi...

TOPLULUK VE SADAKAT

Gazetecilerin "iş okur-yazarlığı" kazanması, mesleklerini yaparken işletmecilikten yola çıkmaları gerektiği anlamına gelmiyor. Tam aksine, kamu yararını gözeten yaklaşımıyla gazetecilik, tam da sahip olduğu bu misyon nedeniyle özel bir meslektir ve öyle kalmalıdır.

Onun her zaman okurunu/kullanıcısını baz alması gerekliliği (ki veri analizinden dağıtım kanallarına dair kararlarına dek tüm eylemleri hep okurdan yola çıkmalıdır), bugünün parçalanmış medya dünyasında bir başka büyük meydan okumaya da yanıt verir: Ürünler (yolsuzluk haberinden eğlence videosuna dek her şey) etrafında topluluklar oluşturmak ve okurları/kullanıcıları ile arasında güçlü bağlar kurarak sadakat sağlamak.

Gazetelerin her iki konuda da örnekleri, kendileri gibi ticari amacın ötesinde bir misyonu da hedefleyen STK'lar olabilir. Mesela neden onca insan Türkiye Eğitim Gönülleri Vakfı'nda ücret almadan çalışıyor veya benim de elimden geldiğince bağış yaptığım LÖSEV'e katkıda bulunmaya çalışıyor?

STK'ların şirketlerden en büyük farkı, her zaman topluluktan yola çıkmalarında gizlidir. "Daha fazla gönüllü bize nasıl başvurur, daha fazla bağışçı nasıl kazanabiliriz" gibi sorularla başlarlar ve çoğu kez mahalle mahalle, ev ev sahaya çıkarlar. Bir şirket ise hemen her zaman içeriden, yani kendisine dair unsurlardan ve maddi kazançlardan yola çıkıp nadiren "sokağı" esas alır.

Modern toplum ile çelişir gibi görünen tarikatların bugün Türkiye'de yeniden yaygınlaşmasının arkasında da, siyasi tercihlerin ötesinde benzer organizasyonel cevaplar bulunabilir. Dahası, STK'lar gibi bu oluşumlar da, şirketlere kıyasla tüm erişim kanallarını kullanmak yönünde daha güçlü bir irade sergilemektedir.

Örneğin bugün en büyük markaların bile dijitalin yükseldiği bir çağda reklam ve pazarlamaya geleneksel gözlüklerle bakmaktan kurtulamadığını görüyoruz. Oysa ister onları şarlatan olarak niteleyin ister müridi olun fark etmez, Cübbeli Ahmet Hoca camide "YouTube kanalıma abone olun" derken veya Adnan Oktar uzun TV programlarından ilginç fragmanları Facebook'ta "viralleştirmeye" çalışırken zamanın ruhuna birçok gazeteciden ve reklamverenden daha uygun davranıyor.

Habercinin parayla işi olur mu Gazeteler fabrika mıdır

Kamu yararını gözeten, ama hayatta kalması için ticari başarıya da ihtiyaç duyan medya organizasyonları, bu anlamda şirketlerle STK'lar arasında bir noktada konumlanmıştır. Onlar, stratejilerinin merkezine hem şirketler gibi finansal getirileri, hem de STK'lar gibi misyonlarının performansını koymak ve bu ikisi arasında bir denge kurmak zorundadırlar.

Kamusal ilginin yoğun olduğu alanların (örneğin son dakika haberciliği ve magazin) ticari potansiyelini kullanırken, kamu yararının ön plana çıktığı alanlardaki (örneğin araştırmacı gazetecilik) faaliyetleriyle topluluk ve sadakat oluşturmalıdırlar. Böylece çalışanları, yani gazetecileri için de, bir misyon, sorumluluk ve son tahlilde "anlam" sunarak cazip bir iş yeri olarak kalabilirler.

"Kamusal ilgi" dedik.... Kabul edelim, yaklaşık 200 yıldır reklamverenin gazeteleri finanse etme sebebi, onların demokrasi için olmazsa olmaz nitelikleri (basın özgürlüğü başta) değildi. Onlar için gazetecilik başından beri bir "ilgi işi" (attention business) idi. Reklamverenler, on yıllar boyunca, en çok potansiyel müşteriye erişebilmelerini sağlayan bir yüzey (kağıt) olarak gazeteleri seçtiler.

Geçen yüzyılda gazeteleri sayısal anlamda önce televizyon zorladı. Fakat bugünkü asıl meydan okuma, televizyonun aksine gazetelerin başlıca dağıtım kanallarını da ele geçiren teknoloji platformlarından (Google, Facebook vb.) geliyor. Yapay zekanın gelişimi de bilgiyi içgüdüselleştiremeyen her medya çalışanının işini tehdit ediyor. Bir yandan hapisteki gazeteciler gibi Türkiye'ye özgü zorluklar, bir yandan Avrupa Birliği'nin reklamsız içeriği zorunlu kılma önerisi gibi medya şirketlerini yok edebilecek, dünyanın çeşitli ülkelerinde gözlenen popülist girişimler var.

Bugün daha az genç gazeteci olmak istiyor ve özellikle Türkiye'de kıtlaşan insan kaynağı, mevcut işlerde yaratıcılık, üretkenlik ve verimliliği daha da değerli kılıyor. Ama nispeten bol insan kaynağı olan ABD'deki medya şirketleri de, yeni kuşak platformlara kayan reklam geliri nedeniyle personelini azaltmak zorunda kaldığı için kaynaklarını en doğru şekilde kullanmaya çalışıyor. New York Times'ın düzeltmen sayısını azaltıp daha fazla muhabir işe alması veya Buzzfeed'in potansiyel yatırımcılara yaptığı sunumlarda daha az editörle daha çok içerik üretmeyi vaadetmesi hep bu yüzden.

Yine de gazetecilik adına iyimser olmak için nedenler hala mevcut. İnovasyon ve yaratıcılık böyle zorluklar karşısında artar. Önemli olan değişime uyum sağlayabilmektir. Tarihimiz, değişime uyum sağlamayı başardığımız dönemlerin zaferleri ve uyum sağlayamadığımız dönemlerin bozgunlarıyla dolu: Topu biz icat etmememize rağmen topçu savaşına en hızlı uyum sağlayan orduyu kurup 15. ve 16. yüzyılda dünyanın en büyük devletlerinden biri haline gelen de biziz... Sanayi Devrimi ve Napolyon savaşlarının yarattığı değişimlere uyum sağlayamayıp aynı devletin yıkılmasına engel olamayan da...

Bu yüzden, "yeni devlet" gibi yıpratıcı polemikleri bir kenara bırakıp, dünyada medyayı da dönüştüren değişim rüzgarıyla yelkenlerimizi ülke olarak nasıl doldurabileceğimize odaklanmamız gerekiyor.

 

X