"Emre Kızılkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emre Kızılkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Emre Kızılkaya

Gazetelerin altın çağı 'kural değil istisna'

Son yıllarda hocalarımın, öğretim üyesi meslektaşlarımın veya okul yönetimlerinin davetiyle Türkiye'de 20'yi aşkın üniversitede yeni medya ile ilgili görüşlerimi paylaştım. 

Ayrıca Hürriyet'i ziyaret eden öğrenci grupları ve öğretim üyeleriyle (Columbia Business School'un MBA sınıfından, Ege Üniversitesi akademisyenlerine) aynı konuyu tartışma imkanı buldum.

Gazeteciliğin tarihi gelişimini sergileyen bir kronolojiyi göstererek bu toplantılara başladım hep. Bu kronolojide, örneğin telgraf, fotoğraf, televizyon ve radyonun icadının medyaya etkileri var. Yahut bu köşede de daha önce bahsettiğim "paketlerin açılması" meselesi ve daha da önemli bir başka nokta; yani 19. yüzyıl sonunda modern reklamcılığın keşfi sayesinde gazetelerin siyasi ve sosyal hiziplerden nasıl mali bağımsızlığını kazanıp kitleselleştiği konusu... 

Özellikle son 200 yıl içindeki inovasyonlara medya kuruluşlarının nasıl cevap verdiğini anlamak, bugünün çözümleri için gereken perspektifi şekillendirmeye yardımcı olabilir. 

İki akademisyenin geçen hafta NiemanLab internet sitesinde yayınlanan makalesinde benim kronolojiyle benzerlikler görünce şaşırdım. 

Elbette makalenin eleştirebilecek yanları var, örneğin gazeteciliğin "altın çağının" demokrasi için elzem dinamikleri nasıl oluşturduğunu ve dolayısıyla bu altın çağın aslında aynı zamanda demokratik 'ideal'e en yakın modellerden birine yol açtığını bence yeterince irdelememiş. Ayrıca gazeteciliğin içinden değil, akademiden, yani biraz dışarıdan bir bakış gibi geliyor okuyunca ve elbette Türkiye tarihine özgü perspektiften yoksun...

Yine de,  genç iletişimcilerle kurduğumuz Yeni Medya Ağı'ndan bir arkadaşımızın Türkçeye çevirdiği bu faydalı makaleyi aşağıda sizlerle paylaşmak istedim.

* * * 

(Alttaki satırların yazarı: Louisiana Devlet Üniversitesi gazetecilik bölümü profesörü John Maxwell Hamilton ile British Columbia Üniversitesi uluslararası tarih profesörü Heidi Tworek) 

Gazeteciler siyaset ve ekonominin tarihini bilmekle övünürler ama kendi meslekleri konusunda tarihten kopukturlar. Adil, gerçeklere dayanan ve kimilerinin "objektif" dediği gazetecilik fikrine, Katolik kardinallerin Hz. Meryem'in bakire olduğu halde doğum yapmasına yaklaştığı gibi yaklaşır, bunu en saf niyetlerden kaynaklanan bir mucize olarak görürler. Oysa bu tür gazetecilik, gazete sahiplerinin isabetli işletmecilik kararlarının bir sonucudur. Dengeli bir habercilik daha fazla okur kazanmalarını sağlamış, bu okurlara ulaşmak isteyen reklamveren sayısı artmış, böylece kamuoyu daha iyi bilgilenmeye başlamıştır.

Bugün haber medyasını etkileyen sorunlarla ilgili tartışmada tarihi perspektifin eksik olması çarpıcıdır. Kendi başına bile aydınlatıcı olan bu perspektif, çareler bulmamıza yardımcı da olabilir.

Bu yaklaşım, sorunları küçümsemek anlamına gelmiyor. Washington Post'ta geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makalede "gazetelerin son 20 yıldır ağır çekim bir ölüm sürecinde olduğu" belirtiliyor. Haber organizasyonlarında, özellikle de yerel kuruluşlarda muhabir sayısı hızla azalıyor. 1990 yılında ABD'de 455 bin insan habercilik işinde istihdam edilmişken 2017 başı itibariyle bu sayı yüzde 50'den fazla azalarak 173 bin 900'e düştü.

Yine de bu tür verilerden yola çıkarak yakılan ağıtlar abartılı, çünkü gazeteler için işlerin tıkırında olduğu bir geçmişe pembe gözlüklerle bakıyoruz. Bu toz pembe anlatımın iki sorunu var. Öncelikle, 1940-1980 arasındaki kırk yıllık dönemi, haberciliğin altın çağında bir zirve olarak tasvir ediyor. İkincisi, haberciliğin her zaman nasıl işlediğine dair bir baz olarak bu dönemi alıyor. Oysa bu dönem, çok daha uzun, dört yüz yıllık habercilik tarihinde bir anomalidir.

1980 öncesi dönemi mümkün kılan koşulların bir defada, herkesi bağlayacak biçimde belirlendiği şeklinde, neredeyse iman derecesinde bir inanç var. Hayır, böyle değildi. Amerikan gazeteciliğinin altında yatan ekonomik şartları değerlendirdiğimizde bu apaçık ortaya çıkıyor.

Amerikan gazeteciliği pahalıydı. Dış büroları, araştırmacı gazeteciliği, eyaletler ve ulusal çaptaki haber bürolarını, pazar günleri yayınlanan kitap ilavelerini veya sağlık, bilim ve ekonomi gibi konularda uzmanlaşan haberciliği finanse etmek çok büyük miktarda paralara mal olmuştur. 

Amerikan gazete sahipleri bu maliyetleri karşılayabiliyordu. 20'inci yüzyılın ikinci yarısında para kasaları dolup taşardı. Robert Picard'a göre bu dönemde "basılı medya gelişmiş dünyanın en karlı işlerinden biri haline gelmişti." ABD'de gazetelerin ortalama kar oranı yüzde 12 idi ve bazıları yüzde 30'luk kar marjıyla çalışırdı. Aynı dönemde bir manavın kar marjı yüzde 2'lerde, süpermarketlerinki yüzde 4'lerdeydi. Gazete sahibi olmak darphane sahibi olmak gibiydi; habercilik normal işletme kurallarına uymuyordu.

ABD'de ana akım medya İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bir dizi karmaşık, birbirine bağlı sübvansiyonun etkisiyle hızla gelişti. Reklamverenler Amerikan gazetelerini tüketicilerin oluşturduğu kitlesel pazara erişmek için sübvanse etti. 20'inci yüzyıl ortasına gelindiğinde gazete gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'i reklamveren kaynaklıydı. Okurlar da kalan yüzde 20'yi karşılar, bu para da aşağı yukarı dağıtım maliyetlerine denk gelirdi.

Okurlar aynı zamanda birbirlerini de sübvanse ederdi. Gazete herkese bir şey sunardı. Ciddi haberleri umursamayan okur spor sonuçları, televizyon programı veya iş ilanları gibi nedenlerle gazeteye para öderdi. Böylece araştırmacı gazetecilik gibi pahalı haberleri, onları pek okumayan insanlar finanse etmiş olurdu.

Ancak bu sübvansiyonlar da anormaldi. Bazı gazeteler, diğerleri battığı için daha karlı hale geldi, böylece hayatta kalanlar daha da büyük kitleleri kendilerine bağladılar. Zengin daha da zenginleşti. Ama bu aynı zamanda kendi kendisini yok eden bir dinamik doğurdu. Bir şehirde sadece tek bir gazete kaldıysa, o gazete kaydadeğer sayıda yeni okuru nasıl kazanabilirdi? Bu durum zaten önemli bir gelir elde etmekte olan, ailelerin mülkiyetindeki gazeteler için büyük bir fark yaratmadı. Ama halka açık gazeteler için büyüme bir sorun haline geldi. Hisse sahipleri şirketin değerinin enflasyonun üstünde bir oranda artmasını istiyordu. Habercilik sürecinin masraflarını kısmak bunu başarmanın bir yoluydu.

Bir de "yeni medya" ile rekabet sorunu vardı. Bir zamanlar "yeni medya" sayılan radyo ve televizyon ilk zamanlarında sınırlı bir miktarda haber sunmuş, radyo ve televizyon programlarına haber sayfalarında yer vererek okur kazandıklarının farkına varan gazetelere yan yana var olmuşlardı. 

Ancak yeni medyanın ikinci dalgası için durum farklıydı. İnternet ile birlikte rekabet coştu, çünkü sektöre giriş bariyerleri artık çok düşüktü. Bunun yanı sıra internet, habercilik paketlerini açtı. Artık spor sonuçlarına bakmak isteyen bir tüketici, istediği içeriğe istediği vakitte ve bedava olarak internetten ulaşabiliyordu. Bu tüketiciler artık farklı ilgi alanlarına sahip diğer gazete okurlarını sübvanse etmiyordu. Bundan sonra neler yaşandığını hepimiz biliyoruz: Gazeteler reklam gelirini kaybetti, erişimlerindeki düşüş hızlı oldu ve gazeteciler işten çıkarılmaya başladı.

İçeriğin paketlerden çıkması gazetelerin acı gerçekle yüzleşmesine yol açtı. Okurların çoğu, dış haberler veya siyaset gibi konularla birçok gazetecinin sandığı kadar çok ilgilenmiyordu. Veya en azından bu okurlar, para verdikleri haberleri o kadar da umursamıyorlardı.

Gazeteciliğin uzun tarihini göz önüne aldığımızda bu gelişmeler daha az şaşırtıcı gelecektir. Gazeteler genelde para kazanmakta ve baskın bir haber sağlayıcı olmakta zorlandı. Okur kazanmaya çalışırken sansasyonel, dediğim dedik, sorumsuz, kaba davrandıkları oldu. Sahiplerinin kim olduğuna bağlı olarak bazen bilgilendirici de oldular. Ama bugün geçmişin güzel günlerinden bahsedenlerin iddia ettiğinden çok daha nadiren yaşandı bu. 

Andrew Pettegree'nin ödüllü kitabı The Invention of News'da (Haberin İcadı) gazetelerin en baskın haber sağlama yöntemi olmasının nasıl üç asır aldığı anlatılır. Gazeteler (Batı'da) 1500'lerde icat edilse de ancak 19'uncu yüzyıl sonlarında haber tüketiminin ana yolu haline geldiler. Aradaki süreçte Amerikan gazeteleri ya seçkinlere özgü ürünlerdi veya siyasi partilerin desteğiyle çıkardı. Eldeki delillerin çoğu gazetelerin 1900'den önce sahip olduğu statüye döndüklerini gösteriyor. Gazeteler önemini koruyacak --ama herkes için değil.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki altın onyıllardan önceki asırlar boyunca insanlar haberler hakkında dedikodu yapar, şarkılar söyler, söylentiler yayardı. Fransız Devrimi öncesi Paris'inin "erken bilgi toplumunda" insanlar "Cracow" denen bir ağacın etrafına toplanıp Fransız seçkinlerini çekiştirir, onlar hakkında hikayeler uydururdu.

Bu size tanıdık geliyor değil mi? 

Gazetelerin altın çağı kural değil istisna

Bugün haberlerin 1980'lerden ziyade 18. yüzyıla benzediği başka yönler de var. Diğer yerlerde olduğu gibi Paris'te de haberler kozmopolitti; tıpkı bugün olduğu gibi şehirler bilgi merkezleriydi.

Twitter gibi sosyal medya platformları yeni Cracow Ağaçları haline geldi. Söylentiler yaymak, şaka ve dedikodu yapmak için mükemmel yerler... 17. yüzyıl İngiliz vak'anüvisi John Aubrey'nin ikinci el kaynaklardan derlediği bilgileri kendi zekice gözlemleriyle harmanlayarak hazırladığı, tanınmış isimlerle ilgili kıssalar gibi bugün de insanlar sosyal medyada editöryel bir denetimden bağımsız davranıyor. Kişisel gözlemler, ister sabah haberlerindeki kedi videosu, isterse Suriye'ye atılan bombalar olsun, haber olarak paketleniyor ve yeniden paketleniyor. "Çoktan çoka" bu yayılımın kapsamı, hızı ve ölçeği yeni; ama dinamikleri yeni değil.

İnsanlar haberi hep önemsedi. Sadece onu toplamanın ve tüketmenin farklı yollarını buldular. Önümüzdeki on yıllar, gazetelerin farklı haber toplama yöntemlerine sahip diğerleriyle rekabet ettiği altın çağ öncesi döneme benzeyecek.

Bu Amerikan gazetelerinin hayatta kalamayacağı anlamına gelmiyor. Bazıları kalacak. Ama 20. yüzyıl ortasındaki baskın konumlarına sahip olamayacaklar. Öteki modellerle beraber var olacaklar. Bugünkü "haberlerimizde" fısıltı gazetelerini, parti bültenlerini, fikir yayınlarını, tabloidleri, ekonomi dergilerini, okuru göz yaşlarına boğanları, edebi mecmuaları ve ilerici gündemleriyle skandalları ortaya çıkaranları görüyoruz. Güncellenmiş bir Cracow Ağacı olan bloglar, Aubre'nin yaptığı gibi tek başlarına yol alan amatör vatandaş gazetecileri, büyük bir yazı işlerindeki okullu muhabirle yan yana var ediyor.

Şu anda yaşadığımız, haberciliğin tarihi anlatımından bir kopuş değil. Bir akademik makalede detaylarıyla anlattığımız gibi, çok daha uzun süre var olan bir habercilik dünyasına kısmi bir dönüşü temsil ediyor. Amerikan gazeteciliği Amerikan beyzbolundan daha genç. Bu modelin, sahip olduğu erdemler ne olursa olsun kalıcı olmasını beklemek, M.Ö. 400 yılında Atinalıların yarım yamalak demokrasilerinin hem sonsuza kadar var olacağını, hem de her yerde taklit edileceğini düşünmesi gibi bir şey.

1940'tan 1980'lere kadar süren dönem, para kazanmak isteyen gazete sahipleri ve haber yapmak isteyen gazeteciler için bir altın çağdı. Ama sadece belirli bir grup insan için altın çağdı. Birçok vatandaş, örneğin kadınlar ve Afrika asıllı Amerikalılar, kendilerini haberlerde pek görmezlerdi ve haberciliği şekillendirmek için pek az fırsatları vardı. O günleri şimdi sitayişle ananların çoğunun beyaz erkekler olması şaşırtıcı değil. Bu erkekler uzun süredir böyle ağıtlar yakıyor. 1980'lerde bile Amerikan Gazete Editörleri Derneği'nde yapılan tartışmalar, "haberciliğin daha iyi yapıldığı ve toplumdan daha çok saygı gördüğü efsanevi bir altın çağa yönelik ısrarlı nostalji" ile doluydu.

Her tür rahatsız edici hakikatin "sahte haber" diye nitelendiği günümüzde yüksek kaliteli güvenilir gazeteciliği korumak bir mecburiyettir. Bugün hakikat kavramının kendisi saldırı altındadır ve siyasi kurumlar basın kuruluşlarını tehlikeye atmaktadır. Sorumlu gazeteciliğin devamını teminat altına almak için yeni bir dizi sübvansiyon gerekmektedir.

Bununla birlikte internetten önce haberciliğin nasıl işlediğine dair nostaljik idealleştirmelere dayanan ağıtların bir yararı yok. 20. yüzyıldaki o an, habercilik tarihinde bir kural değil, istisnaydı. Haberin değerine inananların birçoğu için bu, kabul edilmesi gereken acı bir gerçek. Ama haberciliğin geçmişiyle ilgili acı gerçeklerle yüzleşmek, geleceği planlamaya başlamak için en iyi yol.

 

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: PODCASTLER

Gazetelerin altın çağı kural değil istisna

Geçen ay Financial Times'ın Londra'daki merkezinde yazı işlerini ziyaret ederken duvardaki bir çizelge dikkatimi çekmişti. 

Haftalık yayın toplantılarının listesiydi bu ve bir toplantının başlığı şuydu: "Neden her şeyi podcast yapmıyoruz?"

Bu ilginç isimli toplantının amacını gazetenin yayın direktörü Robert Shrimsley'e sordum. Şu cevabı verdi: "Bu toplantının ismini değiştireceğiz çünkü yanlış anlayanlar oluyor. Biz bu toplantıyı 'Haydi her şeyi podcast yapalım' diye değil, tam aksine, her konuda podcast yapamayacağımızı anlatabilmek için koyduk. İronik bir isimdi. Çünkü podcast üretimi kolay olduğundan herkes yapmak istiyor ama bunun da bir sınırı var. O hafta farklı formatlarda hangi içerikleri yapabileceğimizi tartıştığımız bir toplantı bu."

Peki Batı'da bu kadar popülerleşen podcast formatı, Türkiye'de de yeni bir mecra olarak yaygınlaşır mı?

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda da bu hafta bu konuyu tartıştık. (Siz de bu bilgi paylaşım ağına katılmak isterseniz, bana bir e-posta göndermeniz yeterli: ekizilkaya@hurriyet.com.tr )

Gelen yorumlardan bazıları şöyle:

Bahar Ünlü: Ben de BBC ve Spotify üzerinden çeşitli alanlarda pek çok podcast yayını takip ediyorum. Dünyadaki gelişmeler er geç bize geliyor ve yerleşiyor. Türkiye'de de geleceğin mecralarından biri olacaktır. Hatta bence halihazırda mevcut olan, izlenmektense dinletmek üzerine kurulu pek çok Youtube, Facebook yayınıyla da bir geçiş dönemindeyiz. Görsel içeriğin popülerliği azalmasa dahi, podcastin başka işlerle meşgulken, yoldayken veya oturup izleyemiyorken içeriğe ulaşmamızı sağlayan avantajı, yani ulaşılabilir ve kolay tüketilebilirliği, Türkiye'deki kitleyi de yakın zamanda etkileyecektir.

Yunus Kalabalık: Podcast dinlemeye yaklaşık iki yıl önce BBC 6 Minute English podcastlerini dinleyerek başladım. Daha sonra farklı eğitim ve kültür podcastlerini de dinlemeye başladım. Bence podcastlerin en iyi yanı taşınabilir cihazlara indirilebilir olup, özellikle metro, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında geçen zamanı oldukça verimli değerlendirilmesini sağlaması. Türkiye'de çok yaygın olmasa da ilgi çekici podcastlere de sahibiz. Youtuber enflasyonu olan ülkemizde görsel yayınlara daha fazla ilgi gösterilmekte, bu yüzden Türkiye'de yakın zamanda kullanımının yaygınlaşacağını düşünmüyorum.

Kağan Koçak: Son üç yıldır özellikle NBA için Kaan Kural’ın yorumcusu olduğu podcast’leri takip ediyorum. Podcast’in alternatif (bağımsız) bir mecranın aracı olması, yorumcuları için de dinleyenler için de avantaj. Yanı sıra yorumcuların kullandığı dili, diyaloğu samimileştiriyor. Ekran önü resmiyeti ortadan kalkıyor. 

Sait Burak Ütücü: Ben de iTunes üzerinden BBC yayınlarını dinleyerek başladım. Seçkin içerikleri barındırması ve ulaşılabilirliği, cezbedici noktalar olarak karşımıza çıkıyor. Nitelik açısından zengin. Açıkçası eğitim sürecinde de her aşamada adım adım yararlı olabilecek, bilgi kirliliğinden daha uzak, kaynakları daha net olan bir mecra. Yaygınlaşması kişisel eğitim seviyesini yükseltebilecek, özellikle 12-18 yaş arası kitlesinin böyle bir mecradan yararlanmasının katkılarının YouTube ve diğer mecralardan daha kaydadeğer olabileceği kanaatindeyim. Ayrıca dinleyici kavramının radyo mecrasıyla pekişmesine nazaran aktif dinleyici kavramına karşılık gelebilecek bir mecra olduğunu düşünüyorum.

Bertuğ Vural: Karnaval.com'dan aldığım bilgiye göre (Türkiye'de) komedi, teknoloji , girişimcilik, bebek bakımı, yoga-meditasyon içerikli podcastler çok dinleniyor. iTunes ve Spotify'ı da incelemek gerekli.

Kürşat Özmen: Radyo Agos (Açık Radyo) ve Muhabirden (NTV Radyo) gibi programları düzenli olarak takip ediyorum podcast üzerinden çünkü yayın saatlerinde uygun olmuyorum. Podcast’lerin ülkemizde yaygınlaşmamasının en büyük nedeni bence konsantre ya da nadir bilgi üreten yayınların azlığı, ama az olduğu için mi, yoksa ilgi görmediği için mi yaygınlaşmıyor anlamak zor. Diğer yandan biraz RSS’lerin kaderine de benziyor ülkemizdeki serüveni. İlgi alanına göre iletişim araçlarını düzenlemektense çoğulun içinde kaybolmayı seviyoruz. Zamanımızı ve kafamızı bunlarla boşaltıp yatağa rahat girmeyi seviyoruz vesselam.

X