"Emre Dorman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emre Dorman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Emre Dorman

Allah’tan razı olalım

ŞU dünya hayatında, isteklerimizin yerine gelmesi için yapmayacağımız şey kalmaz çoğu zaman. Hayattan hep bir şeyler bekleriz; hiç bitmez isteklerimiz.

Hep bir koşturmaca, bir tür telaş içindeyiz. Nefsimizin isteklerinin yerine gelmesi için aceleciyken, Allah’ın buyruklarını yerine getirmek için isteksiziz. Bu acele ve telaş içinde, ömür törpüsünde tükenir gideriz. Oysa gerçek anlamda edinebilmek için önce istemeyi bilmeliyiz. İstemek için önce hak etmeliyiz. Allah’tan isteklerimizin değil, hayırlısının olmasını dilemeliyiz. Bazen kendisi için hayırsız olacağını bilse de bazı şeyleri ister insan. Yani kendi eliyle nefsine zulmeder. Allah ise bunca cahilliğimize rağmen, rahmet ve merhameti ile yine de bizim için hayırlı olanı diler.

HAYIRLISINI İSTEYELİM

Çünkü bizim için gerçek anlamda hayırlı olanı yalnız Allah bilmektedir: “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara suresi 216)

İnsanın üzüntüye kapılıp ümitsizliğe düşmesinin sebebi, isteklerinin gerçekleşmemesidir. Allah’tan hayırlı olanı isteyen insan için isteğinin gerçekleşmemesi gibi bir şey söz konusu değildir. Sonuç ne olursa olsun isteyen, verenden razıdır. Böylesi için hüzün ve ümitsizlik yoktur. Çünkü her durumda Allah, kulunun durumundan haberdardır. Allah’tan razı olandan, Allah da razı olacaktır. Zaten gerçek anlamda Allah’a teslim olmak, Allah’tan razı olmaktır.

ALLAH’A GÜVENELİM

Ayetin ifadesiyle Allah’ın ayetlerine içtenlikle teslim olan, öncülük eden ve bu yüzden karşılaştıkları zorluklara göğüs geren erdemli kulların Allah’tan razı olması gibi Allah’tan razı olmamız gerekir: “Allah onlardan razı olmuştur onlar da Allah’tan.” (Tövbe suresi 100)

Allah, bu dünyada kendilerinden razı olduğu ve kendisinden razı olarak O’na sadakatle bağlanan kullarından ahirette de razı olacak, kulları da Allah’tan razı olacaktır: Bugün, sözlerine sadık olanların sadakatlerinin hayrını görecekleri gündür. Zemininden ırmaklar çağlayan, içinde ebedi kalacakları cennetler onlarındır. Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar: İşte bu muhteşem bir başarıdır.” (Maide suresi 119)

ALLAH’A SIĞINALIM

Dolayısıyla “Allahım neden isteklerime cevap vermiyor, neden beni duymuyorsun!” demeyelim. Çünkü Allah her an bize yakın, her an bizi duyan ve her halimizden haberdar olandır. Bize düşen Allah’a içtenlikle güvenip sığınmaktır: “Eğer kullarım sana benden soracak olurlarsa, iyi bilsinler ki ben çok yakınım: Bana dua edenin çağrısına hemen karşılık veririm. Öyleyse onlar da bana karşılık versinler ve bana tam güvensinler ki, hak yoluna yöneltilsinler.” (Bakara suresi 186)

Gönülden inanan kul için ümitsizlik yoktur. Güzel düşünüp hayırlı işler yapanlar ve tam bir teslimiyet ile Allah’tan razı olanlar için Allah’ın rahmeti yakındır: “Ürpererek ve ümit ederek dua edin ona. Hiç kuşkusuz, Allah’ın rahmeti, güzel düşünüp güzel iş yapanlara çok yakındır.” (Araf suresi 56)

Esasında imtihan dünyasında olduğumuzdan kul için asıl mesele bu dünya hayatındaki isteklerinin gerçekleşip gerçekleşmemesi değildir. Asıl mesele, Allah’ın razı olacağı ve Allah’tan razı olmuş biri olarak yaşamak, bu hal üzere ölmek ve bu hal üzere Rabbine dönmektir: “Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak dön Rabbine.” (Fecr suresi 27-28)

Allah’tan razı olalım

KURAN VE BİLİM

KAZIK DAĞLAR

- “YERYÜZÜNÜ bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe suresi 6-7)

Kuran’da birçok ayette dağlara dikkat çekilir. Bu ayet de söz konusu ayetlerden biridir ve görüldüğü gibi ayette dağlar, kazıklara benzetilmektedir. Bu benzetmenin mucizevi yönünün açığa çıkması ise ancak son yüzyıldaki jeolojik bulgular sayesinde olmuştur. Tıpkı bir ağacın toprağın altındaki kökleri gibi dağların da kökleri bulunmaktadır. Üstelik dağların kökleri, yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük ve yerin altında görünmez bir özelliktedir. Dağların yerin altındaki kökleri, yerüstünde görünen kısmının 10-15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin Dünya’nın en yüksek noktası kabul edilen ve yerin üstündeki uzunluğu 9 km olan Everest Tepesi’nin yerin altındaki kökü 125 km civarındadır. Bir kazığın çakıldığı yerde sabit durabilmesi ve fonksiyonlarını yerine getirmesi için kazığın yerin altına saplanan kökü nasıl önemliyse, bir dağ için de yerin altındaki kökü aynı şekilde önemlidir. Kıtaların üzerindeki dağların kökü olduğu gibi, denizlerde de dağlar vardır ve bunların da kökü bulunmaktadır. Dağlar, volkanik kayalardan veya tortulardan oluşmak gibi farklılıklar gösterseler de dağların kökünün olduğu gerçeği hep aynıdır.

Dağların kökü Arşimet kanunları çerçevesinde dağların görünür kısmına destek olmaktadır. Değil peygamberimizin döneminde, bundan birkaç yüzyıl önce bile dağların köklerinin olduğunu bilmek mümkün değildi. Bu yüzden Kuran’ın kazık örneğinden hareketle dağlar ile ilgili yapmış olduğu benzetme, son derece incelikle seçilmiş bir benzetmedir.

14 ASIR ÖNCEDEN

Jeoloji hakkındaki eski kitaplar incelendiğinde dağların köküne veya dağların yerkabuğunu sabitlemekteki fonksiyonuna vurgu yapılmadığı görülecektir. Fakat jeolojideki yeni bulgular ışığında yazılan kitaplarda son derece önemli olan bu vurgunun yapıldığı görülebilir. Bilimler Akademisi başkanı ve Amerika’nın eski başkanlarından Jimmy Carter’ın bilimsel konulardaki danışmanı olan Frank Press’in The Earth (Yeryüzü) isimli kitabı bunlardan biridir. Dr. Press bu kitabında dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan bir çiviye benzetir. Dr. Press dağların fonksiyonlarını detaylı bir şekilde anlatır ve onların yerkabuğunu stabilize etmekteki önemli rollerine dikkat çeker. Bu bilgi, Kuran’ın 14 asır önce verdiği bilgi ile tam olarak uyumludur: “Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik.” (Enbiya suresi 31)

BUNLARI BİLİYOR MUYUZ

KURAN YÜKSEK BİR YERE Mİ KONULMALIDIR?

- KURAN ile ilgili yanlış düşüncelerimizden bir diğeri de Kuran’ı yüksek bir yerde tutmanın ve onu bel hizasından aşağı indirmemenin ona saygı göstermek olduğunu sanmamızdır. Şüphesiz içinde Allah kelamı olan bir kitaba karşı saygı ve muhabbet duymak kendi içinde anlaşılır bir şeydir. Ancak bunda aşırıya gitmek ya da asıl gösterilmesi gereken saygıyı yani onun her fırsatta elimizde, zihnimizde ve kalbimizde olması için sürekli okunması gereken bir hatırlatıcı olduğu gerçeğini unutarak onun kabına, sayfasına ya da Arapça hattına saygı göstermek kişiyi, onunla, gönderiliş amacına uygun olmayan bir ilişki kurmaya götürecektir. 

Toplumun genel uygulamasına baktığımızda, Kuran evimizin en güzel köşesinde ya da en yüksek yerinde duran bir süs, çoğunlukla korumalı bir kap içinde el değmeden muhafaza edilen bir sembol, bazen kitap halinde bazen de kimi ayetleri çerçeve içinde tablo haline getirilerek duvara asılan bir eşya, bazen çok küçük boyutta arabamızın aynasına ya da çocuğumuzun boynuna astığımız bir koruma, nadide bir nüshası müzayedede satılabilen antika bir eser, gizemli, tılsımlı, yanı başımızda durmasına rağmen kendimizden uzak tuttuğumuz bir kitap haline gelmiştir.

Kuran’a karşı gösterilecek saygıyı amacından saptırmak doğru değildir. Genelde Kuran’a olan saygımızı öpüp başımızın üzerine koymakla, onu olabilecek en yüksek yere asmakla, özel kaplar içine sarmakla, ona karşı ayaklarımızı uzatmamak ya da onun olduğu odada uzanmamak gibi davranışlar ile göstermeye çalışırız.

Üstelik bu türden davranışları duyarlılık göstergesi sayarız. Bu türden uygulamalar gerçekte dinin kendisinden değil kültüründen kaynaklı uygulamalardır. Oysa Kuran’a gösterilecek en büyük saygı, onunla indiriliş amacına uygun bir ilişki içinde olmak, onu en güzel şekilde okumak, anlamak, ayetleri üzerine düşünmek ve olabilecek en güzel şekilde hayatımıza taşımaktır.

Bu gerçeği göz ardı ederek gösterilecek tüm saygılar, gösterilmesi gereken gerçek saygıdan uzak bir ilişki kurulduğu için, saygısızlık olurlar.

KURAN VE DUA

Rabbimiz! Sabır yağdır üzerimize ve varlığımızı sana adamış olarak canımızı al!        (Araf suresi 126)

 

X