"Emin Çölaşan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emin Çölaşan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Emin Çölaşan

Muhalefet bunları niçin sormuyor?

6 Temmuz 2007
"Teröristbaşı yakalanıp yargılandığında koalisyon ortağı idiniz. Onu niçin asmadınız?" (Acaba kendisi niçin asmıyor!)

O Başbakan ki, Öcalan’dan söz ederken "Sayın Öcalan" demiş ve şehitlerimizden "kelle" diye söz etmiştir. Gündemi bu ucuz yolla değiştirerek kendi gaflarını unutturmaya, okları başka tarafa yöneltmeye kalkışıyor.

Abdullah Öcalan asılmalı mıydı?

Benim PKK’ya, Kürtçülüğe, bölücülüğe karşı olan tavrımı herhalde bilirsiniz. Onlarla yıllarca mücadele ettim. Yazdığım yüzlerce yazı ortadadır. Gerek Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra ve gerekse yargılama aşamasında hep aynı şeyi savundum:

Asmayalım.

Niçin?.. Çünkü o adam asıldığı takdirde, dünya çapında bir "kahraman (!)" ilan edilecekti. Dünyanın dört bir yanında heykelleri dikilecek, adına yarışmalar düzenlenecek, ödüller konulacak ve bu işin yaygarası, aynen Ermeni soykırımı palavrasında olduğu gibi başımızda kopacaktı.

Asıp ne kazanacaktık? Hiçbir şey.

Bir de kendisinin yakalandıktan sonraki durumuna bakın.
İmralı’da çözüldü, bülbül gibi öttü. Örgütüyle ilgili bütün bilgileri devletin ilgili kurumlarına aktardı ve aktarıyor. Kalıbının adamı olmadığını, korktuğunu, bütün dünya, en başta da kendi örgütü, yandaşları ve Kürtçüler gördü.

* * *

Ahhh, bir muhalefet partisinin genel başkanı, ya da genel başkanların akıl hocası (!) olsaydım, neleri gündeme getirirdim. Öcalan konusunda muhalefet partileri tarafından üzerinde durulması gereken acı gerçek şudur:

Öcalan’ın yattığı yer İmralı cezaevi. Orası doğrudan Adalet Bakanlığı’na, yani hükümete bağlı. Adanın sadece koruması askerler tarafından yapılıyor. Müdürü, infaz koruma memurları, tamamı sivil memur ve Adalet Bakanlığı personeli.

Şimdi bir adım öteye gidelim. Hükümlü Abdullah Öcalan’a, bu AKP iktidarı döneminde "demeç verme" özgürlüğü sağlandı! Kendisini neredeyse her hafta avukatları ziyaret ediyor. Bu ayrıcalığın hangi gerekçeyle sağlandığı belli değil.

Devam eden başka bir davası yok. Hakkında açılacak başka bir dava da yok. O halde bu avukat ziyaretlerinin gerekçesi ne?

Avukatlarıyla saatlerce konuşuyor. Onlara demeç veriyor. Avukatlar İmralı dönüşünde Öcalan’ın açıklamalarını kendi medyalarına -belki abartarak, belki olduğu gibi- anlatıyor. Sonra hem onların, hem de bizim televizyonlarda ve gazetelerde manşetler: "Öcalan dedi ki!.."

Abdullah Öcalan, örgütünü Adalet Bakanlığı’nın sorumluluğunda olan İmralı cezaevinden yönetiyor.

Taktik veriyor, talimat veriyor, görüş bildiriyor... Ve biz şehitler veriyoruz. Bu rezalet hepimizin gözleri önünde sürüp gidiyor.

Burada kaç kez, "Yakında bu adama basın toplantısı yapma izni de verilirse hiç şaşırmayın" diye yazdım.

* * *

Şimdi can alıcı soruları sorayım. (Belki bunları aklına getirmeyen muhalefet partilerine de yararı olur!)

Bu şahsa bu ayrıcalık niçin verildi? Hükümet, Türkiye’de hiçbir hükümlü ve tutukluya sağlanmayan bu olanağı niçin sadece ve sadece Öcalan’a sağladı?

İşte bütün hikáye burada. İşin düğüm noktası bu!..

Çünkü AB bu konuda bastırıyor. Bizim hükümet AB’den korktuğu için bu izinleri veriyor, rezaleti görmezden geliyor. Dikkat ediniz, şimdi seçim öncesindeyiz ve Öcalan’la avukatları konuşturulmuyor. Ya da konuşsalar bile, verdiği emir ve talimatlar kamuoyuna yansıtılmıyor ki, AKP şu günlerde zor durumda kalmasın. İşin püf noktası işte burada.

İdam olayı geçti gitti, asılmaması çok iyi oldu. Şimdi tartışılacak konu idam falan değil. Tartışılması, muhalefetin üzerine gitmesi gereken konu, o şahsa hükümet tarafından verilen konuşma, demeç verme ve örgütü yönetme özgürlüğü.

Muhalefet, miting meydanlarında, ekranlarda, gazetelerde sorsun bakalım:

"Siz bu adamı AB’nin emir ve baskısıyla cezaevinden konuşturuyor ve örgütünü İmralı’dan yönetmesine göz yumuyorsunuz. Hükümet işbaşına geldiği günden beri bu hakkı örgütün başına vermiş durumda. Bunun nedeni nedir? Başka hangi hükümlü veya tutukluya bu hak verilmiştir? Dünyanın neresinde böyle bir kepazelik olabilir?"

Bunlar sorulmuyor. Sorulsa, AKP yanıt veremeyecek. Niçin sorulmuyor?

Muhalefet olmak kolay da, kafayı biraz çalıştırmak, gündemi belirlemek için çaba harcamak gerekiyor!
Yazının devamı...

İlahlar kurban isteyince...

5 Temmuz 2007
İki gün önce cezaevine girdi. Haksız olarak iki daire edinmiş. Cezasını elbette çekecektir.

Ya ötekiler? Türkiye geneline bakar mısınız!

Ortalıkta devleti ve milleti soyan, devletin ve milletin parasıyla seçim propagandası yapan, TOKİ mitingleri düzenleten, varoşlarda fasulye, bulgur paketleri, bu sıcakta ülke genelinde beleş kömür dağıtanlar nerede?

AKP’li bazı büyükşehir belediyelerinde, onlara bağlı yan kuruluşlarda ve belediye şirketlerinde hırsızlık arşa yükseldi, tavan yaptı.

O kesimin hırsızları, sorumluları, hortumcuları, çoluk çocuklarıyla birlikte malı götüren, yüzlerce trilyonluk işi kendilerine bağlı belediye şirketlerine verip yandaşlarına köşe döndüren, gizli ortaklıklar kuran, her imar olayından vurgun sağlayan hırsız, yüzsüz, namussuz belediye başkanları ve bürokratlar nerede?

Devletin ve milletin parasıyla varoşlarda oy avcılığına çıkıp işsiz bıraktıkları insanlardan oy kepçelemek için sadaka ekonomisi uygulayan, paket dağıtan sırıtkanlar, utanmazlar nerede?

Dokunulmazlık dosyaları Meclis’in tozlu raflarında bekletilen, yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma gibi suçlardan yargılanması gereken milletvekilleri nerede?

Türkiye’de yargılanması gereken sadece İlhami Erdil mi vardı? Tek suçlu o muydu?

* * *

Tamamı kravatlı ve takım elbiseli en büyük hırsızlar, namussuzlar, aramızda geziyor. Onlar, silindir gibi ezip geçtikleri vatandaştan oy istiyor. "Biz dindarız" falan ayaklarına yatıp "aman vatandaş oyunu dinsizlere kaptırma" diye haykırıyor!.. Ve devlet arşivinde arama tarama sürdürülüyor:

"Satacak neyimiz kaldıysa getirin. Adamlarımızı çağırıp ihaleye sokun. Onlar 10 kazanıp ikisini bize versin. Yabancılara da haber uçurun, gelsinler."

Bir yandan da ilgili kurumlara haber gönderiliyor:

"Seçim öncesinde enflasyon rakamı düşük, büyüme rakamları yüksek olacak haaa! Yoksa borsa düşer."

Unutmayın, bizim borsanın yüzde 74’ü yabancıların elinde!

* * *

Aynı soruyu bir daha sorayım. Türkiye’de haksız mal edinen, dolayısıyla yolsuzluk yapmış olan tek kişi İlhami Erdil miydi?

Ötekiler nerede?
Onların üzerine niçin gidilmiyor?

Yanıtını hemen vereyim. Bizde özellikle bu dönemde bir anlayış var... Ve o anlayış kökünden sökülüp atılmadıkça, Türkiye hep soyulacak:

"Benim hırsızım iyidir. Ben kendi hırsız siyasetçimin, bürokratımın, belediye başkanımın üzerine gitmem. Hırsız bendense çalmasına göz yumarım, o yedikçe ben de avantamı alırım, zenginlerimi yaratıp paylaşırım. Kendi hırsızlarım için Meclis’ten af çıkarıp kurtarırım. Varoşlardaki fakir fukarayı da fasulye, bulgur, beleş kömürle tavlarım."

Bir yanda villalar, kaşaneler, yalılar, trilyonlar, uçaklar, devlet parası ve seçim öncesinde sadaka paketleri... Öte yanda ise Erdil’in haksız edindiği iki daire! Ülkeyi yöneten, trilyonları hortumlayan ve hortumlatan hırsız siyasetçilerin, bürokratların, belediye başkanlarının, ortaklarının ve hempalarının, yaklaşan hesap gününe kadar gözü aydın!

Böyle bir ortamda ilahlar kurban istiyordu! O kurban bulundu ve içeri atıldı.

İlhami Erdil’e 2 yıl 6 ay yetmez! Üzerine gidilmeyen kravatlı hırsızların cezasını da ona çektirmeli, ibret olsun diye müebbet vermeli!

ÖDÜL VE TEŞEKKÜR

İSTANBUL Yeditepe Üniversitesi’nden gelen mesaj:

"Yeditepe Üniversitesi’nin bu sene ilkini düzenlediği Basın-Sanat Ödülleri 2007 töreni 5 Temmuz günü yapılacak. Üniversite öğrencilerimiz, okumak için en çok tercih edilen köşe yazarı olarak sizi seçmiş bulunmaktadır...

İstek Vakfı Başkanımız Bedrettin Dalan ve bizler, katılımınızla törenimizi şereflendirmenizi arzu etmekteyiz."

Bunlar güzel ve onurlu ödüllerdir. Kafadan verilmeyen, binlerce öğrenciye uygulanan anketlerle ortaya çıkan sonuçlardır.

Fakat gelin görün ki, ben Ankara’da seçim öncesinde en yoğun tempo içindeyim. Yaklaşık 10 aydan beri bir tek gün bile hafta sonları dahil tatil yapma, yazılarıma ara verme lüksüne sahip olamadım.

Bugünkü törene katılamayacağımı da Yeditepe’ye bildirdim. Gönlüm onlarla olacaktır. Beni onurlandıran bu ödül için çok teşekkür ediyorum.
Yazının devamı...

Bu bilmece çözülmeli

4 Temmuz 2007
DYP-Anavatan birleşmesi... Ve nasıl başlayıp bittiği! Devreye kimlerin girdiği. Ortalıkta döndüğü iddia edilen çok büyük paralar. Para alanlar, verenler, dayak yiyenler!

Ben bu renkli ve bilinmezlerle dolu olayın peşine biraz düştüm, çözemedim. Ne yazık ki daha fazla irdeleyecek zamana sahip değilim.

Gazeteci arkadaşlarımız bu işin üzerine giderse, ortaya çok ilginç araştırmalar, yazı dizileri, kitaplar çıkacaktır.

Birleşme süreci geçtiğimiz nisan ayında gündeme gelmeye başladı ve haziran ayında birdenbire bitti! Ne oldu, nasıl oldu, bilen yok! Bilenler konuşmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor.

DYP, Demokrat Parti oldu, Anavatan bitti, seçime giremiyor.

Özellikle Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve yakın çevrelerinin mutlaka konuşması, olanları anlatması, hatta ikisinin medyada yüz yüze gelip tartışması gerekiyor.

Bu işi kimler yatırdı, hangi bilinmez güçler devreye girdi? Neler oldu? Kaç para döndü? Kimler para aldı, kimler verdi, adaylık kavgasında yerler nasıl satıldı veya ikram edildi?

* * *

ATO
Başkanı Sinan Aygün bu birleşme trafiğinin göbeğinde yer alıyordu. Çok şey yaşadı. Hüsranla sona erişi şöyle anlatıyor:

"Bir şeyler oldu. Devreye CIA mı, MOSSAD mı, KGB mi, AKP mi, rufailer mi girdi, ben anlayamadım. Hiç kimse de anlamadı. İş esrarengiz bir biçimde sona erdi."

Ortada çok soru var. Örneğin Mehmet Ağar günün birinde Esenboğa’da açıklama yaptı: "Bana haber geldi. Anavatan MKYK’sı birleşmeyi kabul etmemiş. Bu iş bitmiştir."

Oysa Anavatan’ın MKYK’sında o gün böyle bir karar alınmamıştı. O halde Ağar’a bu haberi kim verdi? Ya da Ağar senaryo mu yazdı? Bilinmiyor!

Birleşme sürecinde bir gece Melih Gökçek, Erkan Mumcu’nun evine gitti. Gece yarısı başlayan görüşme, sabah saatlerine kadar sürdü. Baş başa görüştüler. O sırada evde Anavatan’ın üst düzey yetkilileri, milletvekilleri de vardı. Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Erdemir ve ötekiler. Görüşmeye hiçbiri alınmadı. Bazıları sonuna kadar bekledi, bazıları görüşme devam ederken gitti.

Melih Gökçek’in gece yarısı Mumcu’nun evinde ne işi vardı? Baş başa ne konuştuklarını bilen yok! AKP mi devreye girmişti? Birleşmenin bozulması için kimler ne yapıyordu?

Birleşme aşamasında yeni partinin adının Demokrat Parti olması öngörülmüştü. Melih Gökçek’in bir işçisi, İçişleri Bakanlığı’na başvurup boşta olan bu ismi kaptı. Ona bunu kim yaptırmıştı? Birkaç gün sonra başvurusunu kimin emriyle geri çekti? Arada neler oldu?

* * *

Bu süreçte birileri büyük vaatler, paralar aldı mı? Çantayla alınan paralar nereye gitti? Kimler listede üst sıra adaylık karşılığında para verdi? İşin içine mafya bile girmiş miydi? Kimler, kimlere nasıl kazık attı?

Dikkat ediniz, o günlerde Meclis’te cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyordu. Gerek Anavatan ve gerekse DYP’li bazı milletvekilleri o süreçte kimlerle hangi ilişkileri kurdu? Listelere kimler, hangi maddi ve manevi ilişkilerle girdi? İstifalar, ihraçlar niçin birbirini izledi?

Hangi müteahhitler, işadamları kesenin ağzını açtı? Bunların belgesi elbette yok... Çünkü bu işlerin belgesi olmuyor! Fakat olayların içinde yaşayanlar ciddi iddialarda bulunuyor.

* * *

Bu konuda gazeteci arkadaşlarımız tarafından yapılacak bir araştırma, ortaya çok ilginç bir tablo çıkaracak. Türk siyasetinde nasıl oyunlar ve dümenler döndüğünü, tezgáhlar kurulduğunu, yalanları, doğruları, beceriksizlikleri ve çirkin, yakışıksız pazarlıkları sergileyecek.

Çözmek zor olabilir. Bunu kısacık araştırmamda ben bile yaşadım. Dört kişi dışında benimle konuşan olmadı! Söz verenler gelmedi. Çoğu kaçtı. Bazısı en baştan, "Beni bağışlayın, bu konuda konuşamam, yaşadıklarımı anlatamam" dedi.

Muhteşem, dört dörtlük bir konu karşımızda, deşilmeyi bekliyor. Yaklaşık üç aylık bir süreç incelendiğinde, ortaya inanılmaz bir tablo çıkacak. Bunları, beni bugüne kadar hemen hiç yanıltmayan gazetecilik bilgilerime, deneyim ve sezgilerime dayanarak söylüyorum.

Haydi gazeteciler, haydi araştırmacılar, iş başına! Bu bilmece çözülmeli. Son yılların en renkli siyaset konusu sizleri bekliyor.
Yazının devamı...

Anayasa, paspas ve kuduz üzerine

3 Temmuz 2007
Cumhurbaşkanlığı hayalleriyle yaşayan ve olamayınca şoka giren Abdullah Gül, Anayasa Mahkemesi’ne bu hafta vereceği kararlar için çağrıda bulundu:

"Ümit ediyorum ki bu kez daha önceki gibi (367 kararı gibi) davranmazlar, hukukun üstünlüğünü dikkate alarak karar verirler."

Anayasa’nın 138. maddesi çok açık:

"Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hákimlere (...) tavsiye ve telkinde bulunamaz."

Çiğnenen Anayasa!

* * *

O bunları söyler de, "şeyini şey ettiğimin şeyi" Bülent Arınç geride kalır mı! Bu şahıs Manisa’da AKP’nin -birinci sıradan- adayı. Kendi ilinde çalışamıyor, dolaşamıyor. Nereye gitse tepki alıyor. Karşısında CHP birinci sıra adayı, babayiğit bir avukat var. Şahin Mengü. Manisa’yı adım adım geziyor ve "şeyini şey ettiğimin şeyine" neredeyse her gün çağrıda bulunuyor:

"İstersen Manisa’da, istersen ekranlarda, halkın karşısına çıkıp tartışalım. Kimin düşecekse takkesi düşsün, keli görünsün."

Ege’nin en büyük yerel kanallarından biri olan EGE TV, bu çağrıyı ayrıca defalarca yaptı. Şahin Mengü kabul etti. Gelin görün ki, Bay Arınç’ın yüreği kendi seçim bölgesinde bile bu tartışmaya girmeye yetmiyor. Dün son durumu Mengü’ye sordum, şöyle dedi:

"Kalıbının adamı değilmiş. Kaçak güreşiyor. Hodri meydan diyoruz, er meydanından kaçıyor."

* * *

Bay Arınç’ın Sabah Gazetesi Ankara Temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş’a söyledikleri ise bambaşka bir klinik-tıbbi vaka! Hem kuduzu da kapsayan bulaşıcı hastalıklar, hem de psikiyatri uzmanı doktorların ilgi alanına giriyor:

"Meydanlara çıkmak için kuduruyorum. Burada (Meclis’te) hırsımdan bardakları kırıyorum."

Kudurduğunu söyleyen "şeyini şey ettiğimin şeyi" bu rahatsızlığına partisinin Kayseri mitinginde çözüm buldu! "Cumhurbaşkanı olamaz" dediği Abdullah Gül ve Başbakan’ı ile el ele, kol kola kürsüye çıkıp 12 dakika nutuk attı...

Belki kudurmaktan kurtuldu ama Anayasa’yı paspas gibi çiğnedi. Niçin?..

Anayasa madde 94: "TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya DIŞINDAKİ faaliyetlerine (...) katılamazlar."

Hazret açık, net ve somut bir biçimde AKP’nin Kayseri mitingine katıldı, kürsüye çıktı ve Anayasa’yı silindir gibi ezdi geçti.

Bunun hesabını da elbette yargı önünde verecek.

Mitingde Anayasa Mahkemesi’ne veryansın ederken, yuh sesleri başladı. Bunların mitinglerinde yol veriyorlar, tahrik ediyorlar, hem Cumhurbaşkanı, hem de yargı organları, mahkemeler yuhalanıyor.

Devlet yuhalanıyor.

Bay Arınç tam bu aşamada, yani Anayasa Mahkemesi yuhalanırken, ahaliye hitaben kürsüden bir vecize daha yumurtladı:

"Bu yuhlarınızın anlamlı hale gelmesi için 22 Temmuz’da sandıkları doldurun."

* * *

Doktor olmadığım için bilemiyorum, Kayseri’de miting kürsüsüne kudurmamak için çıktıysa, belki hoşgörüyle bakılabilir! Koskoca Meclis Başkanı’nın -Allah korusun- meydanlara çıkmak için kudurduğunu itiraf etmesi, ya da çıkamadığı takdirde kudurma olasılığı, ciddi, vahim bir durumdur.

ABD ve AB ile "dostane" ilişkilerimizi bile etkiler, hükümeti zor durumda bırakır. Yabancı gazetelerde manşetler atılır:

"Türkiye’de TBMM Başkanı meydanlara çıkamayınca kudurdu, makamında bardakları ısırdı... Turistler Türkiye’ye gitmesin, kuduz hortladı."

Bu gibi durumlarda hastalığın önceden bilinmesi, teşhisin doğru konulması ve tedavinin ona göre yapılması gerekir.

Kimbilir, belki de doktorları kendisine şöyle demiştir:

"Sen anayasayı manayasayı boşver. İktidar elden giderse hapı yuttun demektir. O takdirde seni ve partini hiçbir güç kurtaramaz. Kudurmamak için mitinge katılıp konuş. Aşı yerine geçer."

Bilemeyiz ki! Allah "şeyini şey ettiğimin şeyine" şifa versin. Allah Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bu kafadan kurtarsın.

Amin.
Yazının devamı...

Kitaplar arasında

1 Temmuz 2007
Listelerde gördüğüm kadarıyla satış rekorlarını yine Ergün Poyraz’ın yazdığı iki kitap kırıyor. Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ile aile bireylerinin, yakın çevrelerinin belgelerle anlatıldığı iki kitap: "Musa’nın Çocukları Tayyip ve Emine." Öteki ise "Musa’nın Gül’ü." (Abdullah Gül.)

Bu iki kitap, satış listelerinde ilk sırayı boşuna korumuyor. Mutlaka okunması gerekiyor. (Tayyip Erdoğan kendisini anlatan kitabın toplatılması için mahkemeye başvurdu, mahkeme reddetti.)

* * *

Şimdi size birkaç ilginç kitaptan daha söz edeceğim. Keyfinize göre karar verin, hangilerini isterseniz alıp okuyun.

Eski Merkez Bankası Başkanı Cafer Tayyar Sadıklar’ın siyasette ve bürokraside yaşadıklarını belgelerle anlattığı kitabı "Başka Bir Aşk İstemez" (Türkiye İş Bankası Kültür Yayını). Sadıklar, 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında Soruşturma Kurulu üyesi. Menderes döneminde örtülü ödenekten kimlere kaç para verildiğinin belgelerini açıklıyor. İnsan okudukça şaşırıyor! Necip Fazıl Kısakürek örtülü ödeneğin sürekli müşterisi. Kendi kitaplarında da anlattığı gibi, oradan besleniyor. Öteki müşteriler arasında Peyami Safa, Murat Belge’nin babası, ünlü artist Zsa Zsa Gabor’un ilk kocası Burhan Belge gibi iktidar yağcısı gazeteciler, ayrıca Demokrat Parti il ve ilçe örgütleri var! Tam liste!

* * *

Gazeteci arkadaşımız Erbil Tuşalp’in son kitabı "Kuklaturka" (Say Yayınevi). Siyaset sahnesindeki kuklaların ipleri kimlerin elinde? Türkiye üzerinde oynanan oyunlarda kimlerin parmak izleri var? İhaleler, bağışlar, soygunlar ve vurgunlardan biriken paralar hangi banka hesaplarında toplanıyor? Ülkemizde İslam’la siyasetin çizgilerini birleştiren, din ticaretiyle malı götüren aktörler... Soygun düzenine çanak tutup vurgun yapan siyasetçiler, bürokratlar, belediye başkanları...

* * *

"Gölgedeki Sessiz Tanıklar."
Kitabın yazarı Ercan Çitlioğlu (Doğan Kitap). Çitlioğlu kitabında devlet arşivlerinden topladığı ülkemiz aleyhine casusluk yapan üç Türk’ün olayını ve sonuçlarını belgelerle anlatıyor... Ve onları yakalayan MİT’çiler için şöyle diyor: "Onlar, gölgelerin sessiz kalan tanıkları. Bizim bilmememiz gereken görevlerde bulundular. Gün geldi şehit düştüler. Ama olmaması gerektiği için onların şehitliği yok. Medyada cenaze törenlerine de hiç rastlamadık. Zaten cenaze törenleri yapılmadı. Kahramanlık öykülerini dinlemedik, çünkü onlar için var olan öyküler bizim için yoktu."

* * *

Mustafa Yıldırım
’ın yine tümüyle olaylara ve belgelere dayalı dört dörtlük kitabı: "Sivil Örümceğin Ağında" (Ulus Dağı Yayınları, 16. baskı).

Ülkemizde AB ve yabancı parasıyla beslenen çok sayıda vakıf ve sivil toplum kuruluşu var. Dış güçler bunları kullanıyor. Bu kuruluşlara yurtdışından çok büyük paralar aktarılıyor, sonra bunlara kendi doğrultularında propaganda yaptırılıyor. Bunların başındaki kişiler medyada yer sahibi. Ekranlarda ve yazılı basında hep onları görüyoruz ama arkalarındaki büyük para gücünü bilmiyoruz.

Mustafa Yıldırım bu rezaleti ve Türkiye üzerinde bunlar kullanılarak, yabancı parasıyla oynanan kirli oyunları açıklıyor.

* * *

Hasan Kılavuz
tam 26 yıl boyunca, bankacı olarak özellikle kamu bankalarında görev yaptı. En son Vakıfbank Genel Müdürü idi. Bu süreçte Türkiye’nin siyasetçiler, işadamları ve işbirlikçi bürokratlar tarafından nasıl soyulduğunu gözledi, belgeler topladı, kitap yazdı:

"Hortum Düzeni. Siyasetçi-İşadamı-Bürokrat Üçgeninde Türkiye’de Yakın Dönem Yolsuzlukların Kısa Tarihi" (Güncel Yayıncılık).

Hangi başbakan, akrabalarının kamu bankasından alacağı kredi için kendi gayrimenkulünü teminat olarak gösterdi? İslamcı sermaye şirketleri, vatandaşı nasıl soydu? Bankalar nasıl hortumlandı?

Ankara Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluklar. Belediye şirketlerinin yarattığı vurgunlar. Ankara’da vatandaş nasıl kazıklanıyor? Aynı belediyede açığa çıkan ihale yolsuzlukları.

Hepsi belgelerle. Olayları üst düzey bir bankacı olarak yaşayan Hasan Kılavuz, kitabında belgeleri konuşturmuş. Mutlaka okuyun.

* * *

Birkan Erdal’
ın kitabı "Geleceğin Türkiyesi" (Doğan Kitap). Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri nedir? Var mıdır? Geleceğimizi kurtarmak için ne yapmalıyız?..

Ve biraz gülüp gevşemek ve düşünmek istiyorsanız, gazeteci abimiz Refik Erduran’ın son kitabı "Her Eve Gerekli Gerçekler. Jetonlar Düştükçe" (Cumhuriyet Kitapları).

Hepsinin ellerine sağlık.
Yazının devamı...

Fark!

30 Haziran 2007
İşin mantığına bakınız! Atatürk’le eşi Latife Hanım’ın Ankara’da 1923 yılında çekilmiş bir fotoğrafı. Latife Hanım o günlerde örtülü...

Ve şimdi cumhurbaşkanı adayımız (!) Abdullah Gül’ün de eşi örtülü. Seçim öncesinde bunlar kendilerini Atatürk’le kıyaslıyor ve şunu demeye getiriyor: "Atatürk’ün eşi de örtülüydü!".../images/100/0x0/55ea6ba7f018fbb8f87ec254

Resmin üzerinde bu doğrultuda ilginç ifadeler yer alıyor.

Abdullah Gül ve eşi, Atatürk ve eşinin yanına yakışmıyor.

Kendilerini Atatürk üzerinden aklamaya kalkışmaları derseniz, o hiç yakışmıyor.


Son anayasacı!

ORTALIKTA medyanın verdiği gazla yeni bir isim dolanıyor: Zafer Üskül! Önümüzdeki seçimde AKP’nin Mersin ikinci sıra adayı.

Anayasa hukukçusu! Anayasa uzmanı!

Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Doçentlik tezine bakıyorum, anayasa ile uzaktan yakından ilgisi yok. Tezini Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde vermiş, sonra aynı yerde profesör olmuş. Konusu:

"Kamu Yönetimi Açısından Türkiye’de Ticaret ve Sanayi Odaları."

Sonra belediyelerde ve sendikalarda çalışmış, anayasaya merak salmış, bazı kurumlarda anayasa dersi vermiş. Ancak "anayasacı, anayasa hukukçusu" değil. Peki kimler gerçek anayasacı? Her görüşten, her kesimden birkaç üniversite hocasının ismini vereyim:

Erdoğan Teziç, Mümtaz Soysal, Burhan Kuzu, Oya Araslı, Fazıl Sağlam...

Zafer Üskül isimli arkadaş şimdi gazete ve televizyonlara çıkıyor, seçimden sonra yeni bir sivil anayasa hazırlayacağını söylüyor, iddialı konuşuyor. Başbakan kendisine bu konuda görev vermiş. Bizim medyamız da işin biraz derinine girmeye gerek görmeden, onu "anayasa hukukçusu" olarak tanıtıyor!

AKP Mersin ikinci sıra adayı Zafer Üskül, 1994 yılında SHP Bakırköy belediye başkan adayı.

1999 seçiminde ise Mersin’de CHP’den milletvekili adayı.

Çizgisi tutarlı! "Dönek" olduğu pek söylenemez! Peki anayasa hukukçusu mu?

Rivayet muhtelif!

SAYGI ÖZTÜRK’ÜN YENİ KİTABI

SAYGI’ya ben "kitap fabrikası" derim! Aynı zamanda "haber fabrikası" olarak görev yapar. İnanılmaz kitaplar ve Hürriyet’te muhteşem haberler yazar. Şimdi elimde son kitabı var. Sağolsun, önsözünü bana yazdırdı, kitabı basılmadan önce bir solukta okudum:

"1. Kuzey Irak Operasyonunun Bilinmeyen Yanları. Sınır Ötesi Savaşın Kurmay Günlüğü." (Doğan Kitap.)

Türk ordusu ilk kez 1992 yılında Kuzey Irak’a girdi ve terör yuvalarını dağıttı. Saygı bu operasyona ilişkin savaş ceridelerini ele geçirmiş. Hem harekátın askeri boyutunu, hem de perde arkasında yaşanan, ilk kez bu kitapta açıklanan ve gözleri yaşartan, bazen de düşündüren insancıl, duygusal olayları anlatıyor:

"Genelkurmay Başkanı, mayında ellerini, ayaklarını ve gözlerini yitiren ve sonra şehit olan astsubaya sordu: ’Bir isteğin var mı evladım?’ Astsubay yanıt verdi: ’Gözlerimi istiyorum komutanım."

"Komutan telsizden iki cümle duyar: ’Mayına bastık’ veya ’sıcak temas var.’ Yıllar gibi uzun süren, ömründen neleri aldığını bilmediğin 20-30 saniye sonra ’yaralımız var’ sesini duyduğun zaman ’şehidimiz yok’ diye sevinirsin..."

Bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm. İlk kez açıklanan belgeler, fotoğraflar, söyleşiler... Hele ayağı mayında kopmuş, yerde yatan askerin fotoğrafı...

Ellerine sağlık Saygı Öztürk, önümüze bir pencere daha açtın.
Yazının devamı...

Saltanat

29 Haziran 2007
Gittikleri her yerde kırmızı plakalı, resmi plakalı araçlar emrinde. Bakanlar, genel müdürler, valiler, kaymakamlar yanında.

Harcamalar devletten, Beyefendi parti propagandası yapıyor. Her yerde düzmece açılışlar! Bazıları 10 yıldır hizmette olan tesislerin, yolların, kavşakların, okul ve hastanelerin "açılışı" yapılıyor! Yöre halkı bu ucuz oyunlarla kandırılmak isteniyor. Ama insanlar, oynanan komediyi gözleriyle görüyor.

TOKİ törenleri! TOKİ konutlarına şimdi dört elle sarıldılar. Her ilde TOKİ mitingi yapılıyor. Bazılarının yapımı bir yıl önce bitmiş, bazıları henüz inşaat halindeki konutlar için yine düzmece törenler düzenleniyor, ardından da Beyefendi orada miting yapıyor.

Yüksek Seçim Kurulu, devlet parasıyla ve devlet olanaklarıyla yapılan bu parti işlerini herhalde görmüyor. Ya da görmek istemiyor.

Altlarında uçaklar, kırmızı plakalar, kırmızı halılar, koruma orduları, ceplerinde ve emirlerinde devletin ve milletin parasıyla seçim meydanlarında...

Yağma Hasan’ın böreği... Devlet malı deniz...

Nasıl olsa -şimdilik- hesap soran yok.

Ye Mehmet ye! Fakat hesap günü yaklaşıyor, o güne kadar ye!


ASKER KONUŞUYOR

Genelkurmay ısrarlı: "Kuzey Irak’a operasyon gereklidir. Bu operasyon PKK’nın kökünü kazımaz ama darbe vurur. Bunun için hükümetin bize emir vermesi, siyasi hedef göstermesi gerekir. Ötesini biz hallederiz."

Doğrudur. Türk Ordusu’nun yurtdışında savaşması için Meclis kararı ve hükümet emri gerekir. O da yetmez, hükümetin hedef göstermesi gerekir.

"Şuraya gideceksin, şuraları vuracaksın, ele geçirip imha edeceksin."

Şimdiki iklim koşullarında bunun ya hava bombardımanı, ya da sınıra yakın hedeflerin vur-bitir yöntemiyle tahrip edilerek birliklerin kısa zamanda üsse dönmeleri olduğu da komutanlar tarafından vurgulanıyor.

Günümüzün hükümeti, terörün ana üssü olan Kuzey Irak için böyle bir emir verebilir mi? Veremez!..

Çünkü bilir ki, Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, aynen bizim AKP iktidarı gibi ABD’nin koruması altındadır. Oraya yapılacak bir operasyon, ABD’ye karşı yapılmış olacaktır.

Bunu bilen askerler, bir çağrıda daha bulunuyor:

"Hükümet alabilirse, bu konuda ABD’den icazet alsın!"

Alınamayacağını hepimiz biliyoruz.

Ne acı değil mi? Bir yanda terör belasıyla boğuşan bir Türkiye... Ve terörün kaynağı hemen aşağımızda, Kuzey Irak’ta!

Öbür yanda ise kendini ABD ve AB’nin emir ve hizmetine sokmuş, onlara yaranmaktan başka bir şey düşünmeyen bir iktidar.

Şimdi hükümet kesimine bakalım. Onlar bu konuda ne düşünüyor?

"Biz Kuzey Irak’a hangi boyutta olursa olsun askeri operasyon izni verirsek, önce ABD’yi, sonra da AB’yi karşımıza alırız. Onları kızdırma ve karşımıza alma lüksüne sahip değiliz. Öteki devlet kurumlarını kenara çekmişiz, terörle mücadeleyi nasıl olsa TSK’ya ihale etmişiz. Her gün şehit cenazesi kaldırmak önemli değil. Durumu nutuk atarak, demeç vererek, ’kanları yerde kalmayacak’ edebiyatı ile sürdürmekten başka çaremiz yok."

* * *

Bunlar elbette ki millete açıktan söylenecek sözler değil. Ama işin gerçeği ve içyüzü -ne yazık ki- böyle. Peki niçin böyle?

Bir hükümet, bir iktidar düşünün ki, kendisinin ve Türkiye’nin bütün geleceğini yabancılara ipotek etmiş. Gerçi peşinde yıllarca süründükleri AB’den nasihat aldılar ama olsun varsın!

Bankalarımız, sigorta şirketlerimiz, borsamız, sanayi tesislerimiz, en değerli arazilerimiz, iletişim sektörü, akaryakıt sektörü ve neredeyse her şeyimiz -az veya çok- yabancılara peşkeş çekildi. Bunları tek tek sattılar ve ülkeyi o gelen paralarla yönettiler. Yatırım yok. O yüzden işsizlik en üst düzeyde.

ABD ve AB, istediği anda ekonomiyi çökertir.

Onlara teslim bayrağını böylesine çeken, ABD ile
(Baykal’ın açıkladığı) Kuzey Irak’a girmeme karşılığında 1 milyar dolarlık anlaşma imzalayan bir hükümetten, oraya askeri operasyon emri çıkabilir mi? Elbette çıkmaz.

Gerekirse günde (Başbakan’ın "kelle" diye adlandırdığı) 100 şehit verelim, yine çıkmaz.

Askerler bu çelişkiyi yakalamış, bulmacayı çözmüş. Milletin de görmesi gerekiyor.
Yazının devamı...

Terör mücadelesi TSK’ya ihale...

28 Haziran 2007
Oysa bu alanda topyekûn bir mücadele gerekiyor. Tek başına silahlı mücadele, bu pisliğin kökünü kazımaya yetmiyor. Şu tabloya bakınız:

Sahada devletin sadece ordusu var. Öteki kurumlar tribünde seyirci!

Terörle mücadelede örneğin Milli Eğitim, Kültür, Dışişleri, Sağlık Bakanlığı nerede? Bu alanda ne yapıyorlar? Onlara düşen hiçbir görev yok mu?

Kuzey Irak bataklığı yanıbaşımızda duruyor. Orası kurutulmadan bu mücadele nasıl bitecek? Kuzey Irak’ta her görüşten bir sürü örgüt yuvalanmış. PKK dışında hangisi korunuyor? Hiçbiri!..

Çünkü hedef ülke Türkiye. ABD, bazı AB ülkeleri ve Irak’taki kukla hükümet, hepsi PKK’nın koruyucusu konumunda.

Bizim hükümet ise ABD ve AB’nin korkusundan, hiçbir alanda hiçbir adım atamıyor. Hükümetten tık yok. Sadece şehit cenazeleri öncesinde Genelkurmay’a başsağlığı telgrafları gönderiliyor.

* * *

Diplomatik açıdan ne yapıyoruz? Niçin yabancı ülkelerin bu koruma kalkanını kaldıramıyoruz?

Ekonomik açıdan ne yapıyoruz? Devletin ilgili bakanlıkları nerede? Hiçbir şey yapmadığımız gibi, Kuzey Irak’taki Kürt devletiyle birlikte Barzani’yi biz besliyoruz. Barzani bizim sırtımızdan Türkiye’de -örneğin Mersin’de- iş yapan şirketleri ile yüz milyonlarca dolar kazanıyor. Habur kapısından öyle.

Üç beş kuruş gelsin diye bir sürü Türk firması Kuzey Irak’ta iş yapıp oraları ihya ediyor. Bunların arasında, gerektiğinde kuryelik bile yapan İlnur Çevik gibi Barzani’nin adamı gazeteciler var.

Şu utanç tablosuna bakın! Adamlar orada bizim altımızı oyarken, biz onları kendi ellerimizle kalkındırmaktan, ihya etmekten utanmıyoruz.

Yeri gelmişken burada birkaç soru sorayım:

Türkiye, kendi insanına yaklaşık 10 sentten sattığı elektriği Kuzey Irak’ta Barzani’nin şirketlerine 4.5 sente satıyor mu? Sonra Barzani bunu Irak’ta 19 sente satıyor mu? Aradaki farktan, bu inanılmaz kazançtan, Türkiye’de "birileri" 4 sent avanta alıyor mu? Bu konu devletin en üst denetleme kurulları tarafından (henüz açıklanmayan) rapor haline getirildi mi?

İktidar değiştiğinde Yüce Divan’a gönderilecek ilk dosyalardan biri ortaya çıktı mı?

* * *

Evet, terörle mücadele sadece askerlere ihale edilmiş durumda. Devletin öteki kurumları ortada yok! Dikkat ediniz, terör bölgelerinde sadece asker-polis kadroları dolu.

Ama devletin sevecen yüzünü gösterecek öğretmen, hemşire, doktor, sosyal hizmet uzmanı gibi kadroların yarıdan fazlası boş.

Recep Tayyip Erdoğan seçim sonrasında Doğu ve Güneydoğu’dan bağımsız seçilecek Kürt adaylarla koalisyon kapısını açık bıraktı... Ve işin acı yanı, onları Bulgaristan’da devletine silah çekmemiş, terörü korumamış, ayrılıkçı olmamış Türk partisiyle kıyaslamaya kalkıştı.

Böyle bir koalisyon oluştuğu takdirde, terörle mücadele o hükümet tarafından acaba nasıl yapılacaktır?

Biz terör mücadelesinde en kolay yolu bulmuşuz!

"Git asker, yok et onları. Benim hükümetim ve devletim seni seyreder. Sen ne yaparsan yap! Yıpranırsan sen yıpranırsın. İhale sana kaldı, bildiğin gibi yap. Biz Ankara’da sıcak salonlardan, görkemli parti binamızdan, lüks restoranlardan seni izleriz, hatta sen yıprandıkça da içten içe mutluluk duyarız!"

* * *

Tunceli’de komutanlar, vali ile birlikte karakolları denetliyordu. Bir karakolda, mevzideki nöbetçi Mehmetçik içini döktü:

"Siz buralarda bizim açımızdan endişe etmeyin. Biz burada kuş uçurtmayız, dağa taşa sözümüzü geçiririz. Siz yeter ki Angara’ya sahip olun."

Terörle topyekûn mücadelenin önemini Tunceli’de Mehmetçik kavramış. İhaleyi sadece TSK’nın omuzlarına yükleyen "Angara" ise henüz kavrayamadı!
Yazının devamı...