"Emin Çölaşan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emin Çölaşan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Emin Çölaşan

Çok boyutlu susuzluk rezaleti

3 Ağustos 2007
"Lütfen bu su kesintisi rezaletinin üzerinde basınımız ısrarla dursun. Okulların ekim ayında açılmasından, hastanelere tankerle su taşınmasından dem vuruluyor. Ancak hiç kimse binlerce askerin bir arada yaşadığı karargahları, kışlaları aklına getirmiyor. Allah korusun burada susuzluk yüzünden bir salgın hastalık çıktığı anda önünü alamayız.

Binlerce vatan evladını talime çıkarıyoruz. Terliyorlar. Onlar yıkanacak. Binlerce askerimiz tuvaletleri kullanıyor. Onlara yemek pişiyor, bulaşıkları yıkanacak. Her konuda temizlik, bizim olmazsa olmaz kuralımızdır. Bu susuzluk ortamında bu işin üstesinden nasıl geleceğimizi şimdi kara kara düşünüyoruz ve doğrusu korkuyoruz.

Bizim görevimiz bu rezaletten sorumlu olan sorumsuzları araştırmak değil. Biz kısa vadede olacaklardan, susuzluğun askeri birliklerde başımıza açacağı belalardan korkuyoruz. O vatan evlatları bize emanet. Onları ailelerinden aldığımız gibi, evlerine sağ salim ve sağlıklı göndermek zorundayız."

Evet, olayın yeni bir boyutu daha karşımızda.

* * *

Dün Ankara’da büyük bir kamu hastanesinin sorumlusu aradı. Söyledikleri ilginçti:

"Su yok, okulları ekim ayında açalım!.. Hastanelere tankerle su taşıyalım, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışalım! Tanker suyu kuyudan çekilmiş, pismiş, mikropluymuş, cerrahlar ve ekipleri o sularla yıkanıp ameliyata gireceklermiş, olsun varsın!

Hastanemize tankerle getirilen suyu kendi laboratuvarımızda inceleyeceğiz. Mikroplu çıkacağından eminiz. Sıkıntı zaten vardı. Böbrek hastalarına hizmet veren hemodiyaliz bölümünde basınçlı ve temiz su olması gerekir. Zaten bir aydan beri su basınçsız, tortulu ve çamurlu geliyordu. Hizmetin kalitesi ve makinelerin kapasitesi düştü. Biz zorlanıyoruz, böbrek hastaları boş yere zahmet çekiyor..."

Ankara Tabip Odası dün açıkladı: "Ankara’da ishal vakalarında şimdiden yüzde 100 artış oldu. Önümüzdeki susuz günlerde ishal, tifo, kolera, hepatit artacak. Uyarıyoruz."

* * *

Susuzluk kader mi? Kuraklık belki kader ama susuzluk değil. Önlemler alınsaydı Ankara bu duruma düşmeyecekti. Dün bizim gazetede Çiğdem Toker’in "Ankara’yı susuz bıraktıran belge" başlıklı haberini okudunuz. Hazine Müsteşarlığı, kapıya dayanan kuraklık nedeniyle 2004 yılında girişimde bulunuyor. Sağlıklı Gerede havzası suyunu Ankara’ya getirmek amacıyla kredi görüşmeleri başlarken Melih Gökçek bu istemi reddediyor. Gerekçesi:

"Bizim önceliğimiz su değil, metro. Su olayına bizi karıştırmayın!"

İyi de, 2002 yılında bu işin görüşmeleri başlamış, toplantılara kendisine bağlı ASKİ yetkilileri katılmış ve bir de protokol imzalanmış. O protokolü de aşağıdaki gerekçeyle (!) geçersiz sayıyor ve bunu yazıyla, hem de kendi imzasıyla Hazine Müsteşarlığı’na bildiriyor:

"Her ne kadar bu protokol imzalanmışsa da, bu konu tamamen Başkanlık makamının (yani kendisinin) bilgi ve direktifleri dışında yapılmıştır."

Katrilyonlarla oynayan bir belediyenin nasıl yönetildiğinin (!) ve Ankara’nın nasıl susuz bırakıldığının somut belgesidir.

* * *

Sevgili okuyucularım, burada ilginç bir "rastlantıyı" da gündeme getirmek istiyorum. Ankara’nın yaşadığı bu susuzluk rezaletinin mimarı olan Melih Gökçek, okulların 15 Ekim gününe kadar kapalı kalmasını istedi. Hüseyin Çelik isimli Milli Eğitim Bakanı ise "Bakarız, inceleriz, gerekiyorsa öyle yaparız" dedi. Galiba bu istem kabul edilecek.

Bilenler bilir, Osmanlı döneminde okullar ramazan ayında tatil edilirdi.

Buna Harbiye bile dahildi.

Şimdi takvime bakalım!

Ramazan bu yıl 12 Eylül’de başlıyor. Bir ay sonra şeker bayramı geliyor ve tatil tam 15 Ekim pazartesi günü sona eriyor.

Yani okullar o gün açılacak. Ramazan sonrasında. Herhalde ilginç bir rastlantı olsa gerek!

Nasıl olsa seçim bitti! Oylar tamam. Suyu seçime kadar kesmediler, bundan sonra rahatça kessinler, Ankara’da yaşayan milyonlarca insanın hayır duasını alsınlar!
Yazının devamı...

Harç bitti, yapı paydos

2 Ağustos 2007
Türkiye de bu iklim değişikliğinden payına düşeni fazlasıyla aldı ve alacak. Fakat gelin görün ki, biz yine yumurta kapıya dayansın diye bekledik.

Özellikle İstanbul ve Ankara barajlarında su kalmamıştı. Su giderek azalıyor ve hiçbir önlem alınmıyordu. Bu iki kentte milyonlarca insanın susuz kalacağını bilmeyen yoktu.

Ben Ankara’da yaşıyorum. Barajlardaki suyun ancak yüzde 5’i kalmıştı. Su kesintisine gidilmiyor, hiçbir önlem alınmıyordu. Niçin?..

Çünkü 22 Temmuz’da seçim vardı. Seçimden önce su kesintisine gitmek AKP’li Büyükşehir Belediyesi açısından "oy kaybı" demekti!

Seçim bitti, haftasına kesinti başladı. Ciddiyetsizliğin ve sorumsuzluğun ancak bu kadarı olabilirdi.

Şimdi Ankara’da su 48 saat akacak, 48 saat akmayacak. Ahali bidonlara hücum etti. Bidon, kova, leğen satışları patladı. Bazılarına göre kesintinin de yararı olmayacak, çünkü doldurulan bidonlar su gelince dökülüp yeniden doldurulacak ve su boşa gidecek.

* * *

Çok merak ediyorum, dünyanın acaba hangi başkentinde sular kesiliyor? Belki Afrika’da birkaç azgelişmiş ülkede olabilir! Çölün göbeğindeki Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen gibi ülkelerde bile böyle bir olay yok.

Birkaç gün önce Yalçın Bayer’in köşesinde Dr. Cafer Tokses isimli bir okuyucunun mektubu vardı. Aynen şöyle diyordu:

"Ankara’ya kar yağmadı, Ankara susuz kaldı. Suudi Arabistan’a da hiç kar yağmıyor ama susuz kalmıyor. Afrika ülkeleri hariç su kesen başkent yok.

Ankara’da 13 yıldır AKP’li belediye var. Son seçimde Ankaralı, AKP’ye yüzde 52 oy verdi. Demek ki halk memnun!

Su kesildikçe AKP’nin oyu artacak demektir!"

Kara mizahın en güzel örneğini bir okuyucu vermiş.

Dün Suudi Arabistan’daki bir dostumu arayıp orada su kesintisi olup olmadığını sordum. Yok! Bağdat’a sordum. Kan gövdeyi götürüyor ama bombalama olup da borular patlamadığı sürece orada bile yokmuş.

Oysa toplam 20 milyon insanın yaşadığı Ankara ve İstanbul çöktü. Yıllardır hiçbir önlem alınmadı. Kaynaklar altgeçit-üstgeçitlere, hediye paketlerine yatırıldı, binlerce savurganlık ve gereksiz harcama yapıldı, paralar toprağa gömüldü ama su konusunda hiçbir şey yapılmadı...

Taaa ki felaket kapımıza dayanana kadar.

* * *

Dünkü Hürriyet’in manşetinde okudunuz. Yuvacık Barajı’nı işleten İngiliz Thames Water şirketinin Türkiye Temsilcisi Evren Köprülü acı gerçeği açıkladı:

"Ankara’da 2000 yılında Büyükşehir Belediyesi’ne sunduğumuz teklifte suyun beş yıl içerisinde biteceğini grafiklerle beyan ettik. Ancak dikkate alınmadı."

Efendim şimdi Ankara’ya Kızılırmak’tan su getirilecekmiş, borular döşeniyormuş. Bu da en az altı ay zaman alacakmış, bu yüzden okullar geç açılmalıymış, hastanelere tankerle su taşınacak, taşıma suyla değirmen döndürülecekmiş! Suyu tankerle getirilen hastaneleri ve hastaları düşünün!

Kızılırmak çamur renginde akar. Suyu pistir, mikropludur, zehirlidir ve ayrıca ekonomik değildir. Bunu bütün bilimsel kuruluşlar ve meslek odaları açıkladı. Geçtiği bütün yörelerin lağımları, pislikleri, sanayi atıkları Kızılırmak’a boşalır. Ankara’da yaşayan milyonlarca insanı bu suya mahkûm edecekler.

Bu gerçekler DSİ raporlarında da aynen yer alıyor.

Bugünden başlayarak Ankara’da salgın hastalık endişesini tıp doktorları dile getiriyor. Ne yapılacağını, örneğin restoranlarda bulaşıkların nasıl yıkanacağını, okulların ne zaman açılacağını bile kimse bilmiyor.

Bilinen tek şey bidon, leğen, kova satışları ile su deposu sektörü patladı!

* * *

Seçim öncesinde Ankara’da yaşayan yüz binlerce aileye AKP’li Büyükşehir Belediyesi tarafından beleş gıda paketleri dağıtıldı. Böylece oy patlaması yaşadılar.

Gerçi seçim bitti ama şimdi ben onların yerinde olsam, başkentte her evin kapısına bundan sonra her sabah bir bidon su bırakırım!

Bu ciddiyetsizlik, rezalet ve sorumsuzluk tablosunda çok makbule geçer, belki de gelecek seçimde oy açısından yararı olur!
Yazının devamı...

Bu bilmece çözülmeli

1 Ağustos 2007
Bu iş nasıl başladı, yattı ve bitti? Arada neler oldu?

Erkan Mumcu
dün bana da bir mektup yazmış. Özetliyorum:

"Yazınız çok haklıydı. Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve yakın çevrelerinin mutlaka konuşmaları gerektiğini söylemiş ve gazetecileri bu konuyu araştırmaya çağırmıştınız. Seçim sonrasında karşımıza çıkan tablo ne kadar haklı olduğunuzu ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu konunun aydınlatılması hepimize düşen tarihsel bir sorumluluktur. Oynanan oyunların açığa çıkarılması ve Türk siyasetinde bir karanlığın aydınlatılması gerekmektedir.

Bugün bu konu, seçim öncesinden daha çok önem kazanmıştır.

Bu birleşme neden olmadı? Kim ya da kimler engelledi? Sonunda kim kazançlı, kim zararlı çıktı? Ben sürecin bilebildiğim bütün ayrıntılarını anlatmaya, kavrayabildiğim tüm nedenleri kamuoyu ile paylaşmaya, sorulacak sorulara cevap vermeye hazırım. Sürecin nasıl başladığını, nasıl tıkandığını, nasıl kesildiğini ve çarpıtıldığını iyi biliyorum.

Ama benim de bilmediğim sorular var: Niçin, ne uğruna, ne umarak ve neden korkarak?

Bu soruların cevabını verebilecek kişi ben değilim. Çünkü birleşmeyi engelleyen kararlı bir zihnin aslında neleri sakladığını ben bilemem. Bunları tek yanlı bir polemiğe dönüştürmeden konuşmanın tek yolu, birlikte hesap vermektir.

Sayın Çölaşan, hayranlık uyandıracak bir gazetecilik sezgisiyle
(4 Temmuz günü) sorduğunuz soruları sormaya ve bu konuyu araştırmaya çağırdığınız meslektaşlarınızı uyarmaya devam etmenizi rica ediyorum.

Sonucu AKP’nin tek başına yeniden iktidarına zemin hazırlayan bu süreç suskunlukla geçiştirilemez. Şunu kesinlikle ifade ediyorum, bu süreci biz
(Anavatan) kesmedik. Evet, yazdığınız gibi ortada çok soru var. Ancak bu sorulara cevap vermesi gereken ben değilim.

Haklısınız, bu bilmece çözülmeli."

* * *

Mehmet Ağar, Erkan Mumcu’nun bu doğrultudaki sözlerine dün sert bir yanıt verdi. "Otur oturduğun yerde, beni konuşturma... O süreçte kimlerin kimlerle konuştuğunu biliyorum. Kafanı buralara sokup kendini rezil etme. Kavga edeceksen AKP ile et. Şimdi susma zamanıdır..."

İkisi arasındaki kapışma bundan sonra belki devam eder, belki de taraflardan biri susmayı yeğlerse son bulur. Ancak soru işaretleri bitmeyecek ve unutulmayacak.

Bu olayda muhteşem bir gazetecilik olayı yatıyor. DYP ile Anavatan arasındaki hadise çok ilginçtir. Burada çıkan 4 Temmuz tarihli yazımda şöyle demiştim:

"Bu konuda gazeteci arkadaşlarımız tarafından yapılacak bir araştırma, ortaya çok ilginç bir tablo çıkaracak. Türk siyasetinde nasıl oyunlar oynandığını, dümenler döndüğünü, tezgáhlar kurulduğunu, yalanları, doğruları, beceriksizlikleri ve çirkin, yakışıksız pazarlıkları sergileyecek...

Muhteşem, dört dörtlük bir konu karşımızda, deşilmeyi bekliyor. Yaklaşık üç aylık birleşme süreci incelendiğinde ortaya inanılmaz bir tablo çıkacak. Bunları beni bugüne kadar hiç yanıltmayan gazetecilik bilgilerime, deneyim ve sezgilerime dayanarak söylüyorum."

Aradan haftalar, aylar geçti. Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar’ın son çıkışları bile bu yazdıklarımın kanıtı değil mi?

Yazımı şöyle bitirmiştim:

"Haydi gazeteciler, haydi araştırmacılar, iş başına! Bu bilmece çözülmeli. Son yılların en renkli siyaset konusu sizleri bekliyor."

Açık söyleyeyim, koşullarım uygun olsaydı ve böylesine inanılmaz bir yoğunluk içinde yaşamasaydım, bu konunun üzerine balıklama atlayıp araştırır, bilmeceyi çözer ve kitap yapardım.

Bu öneriyi temmuz başında bazı genç gazeteci arkadaşlara da götürdüm. "Çok yararlı bir iş olur, gazetecilikte iyi bir çıkış yakalarsınız" diye ısrar ettim.

Çağrımı şimdi bir kez daha yinelemeyi bir meslek görevi biliyorum. O kitap yazılmalı. Türk siyasetinin çok renkli ve ilginç bir boyutu gözler önüne serilmeli.
Yazının devamı...

Yabancı dil: Türkçe!

31 Temmuz 2007
Geçtiğimiz pazar günkü yazımda onları "PKK’lı" diye tanımlamıştım. Terör örgütünün mensupları ille de dağlarda gezinmek zorunda değil. İlle de güvenlik güçlerimizi pusular, mayınlar ve kurşunlarla şehit etmek zorunda değil.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi terörün en tehlikeli aşaması, siyasallaştığı zaman gerçekleşiyor. Türkiye’de şimdi bu aşamayı açıktan, bu kez Meclis çatısı altında yaşayacağız. Doğu ve Güneydoğu’da belli il ve ilçelerde belediyeleri ele geçirdiler ve adına siyasallaşma denilen kavramın ne olduğunu hepimiz gördük.

Kürtçe
yayınlar başladı, terörist cenazelerini belediye ambulansları taşıdı, PKK renkleriyle bayraklar açıldı, sloganlar atıldı. Bazı belediye başkanları hakkında soruşturma açıldı, sadece bir başkan görevden uzaklaştırıldı.

* * *

Şimdi yeni gerginlikleri Meclis çatısı altında yaşamaya hazır olun. DTP Grubu önümüzdeki günlerde kurulacak. Bunlar her konuda kürsüye çıkıp konuşacak. Seçilmişlerdir, elbette konuşacaklar.

Kürsü dokunulmazlığından sonuna kadar yararlanacaklar...

Ama korkarım, şu veya bu nedenle Meclis içinde ve dışında sürekli olarak Kürtçülük yapacaklar.

Bazıları şimdiden demeç veriyor:

"Biz buraya halkların kardeşliği için geldik. Merak etmeyin Kürtçe değil, Türkçe yemin edeceğiz! Kılıçları kuşanıp gelmedik."

Kılıçları kuşanıp gelmediğini söyleyenlerden bazıları, aynı gün Meclis’te formları doldururken, ilk şoku yaratan bir davranışta bulundular.

Formdaki soru şöyle:

"Bildiğiniz yabancı diller?"

Bunlardan bazılarının el yazılarıyla yanıtı:

"Türkçe."

* * *

İnsaf yahu! Ayıp yahu!

Daha Meclis’e adım attığınız ilk günden bunu yapmaya, bu saygısızlığı sergilemeye hakkınız var mı?

Bu saygısızlık kime?

Sonradan bazı arkadaşlarınız devreye girip düzeltmiş olsalar, "Arkadaşlar yanlış anlamış" demiş olsalar bile, Türk milletine.

Türkçe sizin için yabancı dil midir? Buna inanıyor musunuz?

Eğer inanmıyorsanız bunu niçin yapıyorsunuz? İnanıyorsanız, siz birkaç gün sonra Meclis kürsüsünde aşağıda özetle verdiğim yemin metnini nasıl okuyacaksınız?

"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ koruyacağıma... Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma... büyük TÜRK MİLLETİ önünde NAMUSUM ve ŞEREFİM üzerine ant içerim."

* * *

Şimdi bu arkadaşlar bir yanda Meclis kayıtlarına "Bildiğim YABANCI DİL Türkçe" kaydını düşecekler, öbür yanda ise birkaç gün sonra "vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü" koruyacaklarına "büyük Türk milleti önünde namus ve şerefleri üzerine" yemin edecekler!

Şimdi belki diyeceklerdir ki "kardeşim biz o yemini formalite gereği okuyacağız"...

Doğrudur, bugüne kadar o yemini kimler okumadı ki!.. O namus ve şeref yemini kürsüden okunur. Sadece okunur! Hepsi bu kadardır ve beş saniye sonra unutulur gider.

Dünyanın (hem de Anayasa’da yer alan) en şanssız, bahtsız, talihsiz, kısmetsiz namus ve şeref yeminidir!

* * *

Meclis kayıtlarına "bildiğim yabancı dil Türkçe" kaydını düşen bu milletvekilleri daha ilk aşamada ortalığı germeye başladılar. İnşallah yanılırım ama şu birkaç gün içerisinde olanlar, bundan sonra olacakların habercisi.

Leyla Zana boşuna konuşmadı, "Türkiye eyalet sistemine geçmeli. Bu er veya geç olacak" diye!

Bugüne kadar seslerini sadece belediyeler eliyle duyuruyorlardı. Şimdi siyasallaşma sürecinde çok önemli bir aşamayı daha geride bıraktılar. Biz onları asla "yabancı" olarak görmüyoruz ama onlardan bazıları bizi ne yazık ki öyle görüyor.

Bu kafayla giderlerse Türkiye boş yere gerilecek ve zararlı çıkan kendileri olacak.

Bu iyi niyetli uyarıları dikkate almalarını dilerim.
Yazının devamı...

PKK Meclis’te

29 Temmuz 2007
Ve Anayasa uyarınca, ilk toplantı gününde aşağıdaki yazılı metni aynen okuyup yemin edecekler:

"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim."

Kürsüde bu yemini okurken herhalde metnin "vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü" ve "Atatürk ilkeleri" bölümleri de akıllarında olacaktır!

Sonrasında ne yapacaklarını da hep birlikte göreceğiz!

Belki diyeceksiniz ki aynı yemini edecek olan AKP milletvekili Zafer Üskül daha bismillah demeden şimdiden ortaya çıkıp Anayasa’dan Atatürk ilkelerinin çıkarılmasını istedi.

Haklısınız. Bazılarının namus ve şeref kavramı daha ilk günden Meclis kürsüsünde kalacağa benziyor!

* * *

DTP
bundan sonra ne yapacak? Gönülleri ferahlatan (!) açıklamalar yapıyorlar:

"Kimse merak etmesin, yeminimizi Kürtçe değil Türkçe yapacağız. 1991 yılının hatasını tekrar etmeyeceğiz."

Valla sağolsunlar, çok teşekkür ederiz!

Ancak sorun sadece ilk gün değil. Sonrası çok daha önemli.

Bunlar arkalarına AB desteği alarak Meclis çalışmalarını sürdürecekler.

Kürtçülük yapacaklar.

Türkiye’nin belli bölgelerinde egemen olabilmek amacıyla çeşitli atraksiyonlar geliştirecekler.

Örnek vereyim:

Leyla Zana seçimden hemen önce bir konuşma yaptı. "Türkiye eyalet sistemine geçmelidir ve eninde sonunda geçecektir" dedi.

* * *

Bu sistem dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı aynıdır. Ülke eyaletlere bölünür.

Her eyaletin yasama organı vardır.
Valisi, belediye başkanı, polisi, yargıcı, savcısı ve öteki organları eyalet halkı tarafından seçilir. Vergiyi eyalet toplar. Ulusal savunma ve dış politika dışında hemen hemen bütün yetkiler eyalet yönetimine aittir.

ABD, Almanya gibi nice gelişmiş ülkelerde bu sistem yürürlüktedir ve mekanizma tıkır tıkır çalışır. Hiçbir eyalet, merkezi yönetimden kopma arzusu sergilemez.

Varsayalım bizde Anayasa falan değişti ve eyalet sistemine geçildi. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda iki ayrı eyalet kurulacak...

Ve hayallerine göre buraları Kürdistan eyaleti olacak!

Eyalet meclisini, valiyi, belediye başkanını, polisi, hákim ve savcıyı, vergi yönetimini onlar seçecek!

* * *

Evet, bunlar şimdilik hayaldir. Olmayacak şeylerdir. Ama unutmayın, hem AB bize bu konuda bastıracak, hem de içimizdeki Kürtçüler bu konuyu yavaş yavaş gündeme getirmeye başlayacak.

Leyla Zana
boşuna konuşmadı.

Çok önemli: Bu işler bugünden yarına olmayacak...

Ve PKK ile iç içe geçmiş Kürtçülük olayı Meclis kürsüsünden, Meclis çalışmalarından yansımaya başlayacak. Sadece Türk kamuoyuna değil...

Dünyaya seslenecekler ve dış desteği arkalarına daha da güçlü bir biçimde almayı başaracaklar.

Terörle bağlantısı saptanan bir kadını boşuna milletvekili seçtirmediler. O kadın şimdi cezaevinden tahliye edildi. O ve DTP’li milletvekili arkadaşları herhalde boş oturacak değil!

Cicim günleri, cicim ayları çabuk geçecek.

Çok renkli, aynı zamanda üzücü, sinir bozucu olaylar yaşayacağız. PKK’nın sesini bundan sonra Meclis kürsüsünden, Meclis salonlarından dinleyeceğiz.

Hazırlıklı olun. Şaşırmayın!
Yazının devamı...

Bir Anayasa Profesörü

28 Temmuz 2007

<B>1994’te SHP’den Bakırköy Belediye Başkan adayı, 1999’da ise Mersin’de CHP’den milletvekili adayı idi.</B> <B>Çizgisi tutarlı! Fevkalade ilkeli bir arkadaş!

</B>"Anayasa uzmanlığı" konusunda ise rivayet muhtelif! Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde Prof. olmuş. Doçentlik tezinin konusu Anayasa ile pek ilgili değil ama olsun varsın: <B>"Kamu Yönetimi Açısından Türkiye’de Ticaret ve Sanayi Odaları." </B>Burası Türkiye, olur böyle şeyler.<B>

</B>Şimdi <B>AKP </B>milletvekili seçilen bu <B>"anayasa hukukçusu" </B>konuşmaya başladı. Sözleri <B>Sabah </B>Gazetesi’nde dün yer aldı. Haberin başlığı: <B>"Kemalizm Anayasa’dan çıksın.</B> <B>Anayasa’da Atatürk ilke ve inkılaplarına </B>(devrimlerine)<B> gerek yok."</B> Söylediklerini özetliyorum:

<B>"Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılapları gibi kavramların Anayasa’da yer alması gereksiz. Bunlar milletvekili yemininde de yer alıyor. Bu ifadelerin çıkarılması lazım. Bize herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen sivil ve renksiz bir Anayasa gerekir. Bizim Anayasamız ise Kemalizm </B>(Atatürkçülük) <B>ideolojisinin izlerini taşıyor." 

</B>Ya neyi taşıyacaktı?

Seçimden önce bu ifadeleri kullanamayanlar, şimdi seçim sonrasında coştular.

<B>Dikkat ediniz, bu sözleri seçimden hemen sonra söylüyor. </B>

<B>

Yazının devamı...

MHP yelkenleri indirirken

27 Temmuz 2007
Böylece AKP iktidarının en büyük korkusu olan, ilk oturumda 367 milletvekili olmaması korkusu ortadan kaldırılacak, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen karar yerine getirilmiş olacak.

MHP’nin bu tutumu, AKP’nin ekmeğine sürülecek en lezzetli tereyağdır!

İktidar partisinin başına devlet kuşu konmasıdır!

Devlet Bahçeli’
nin sözlerini dünkü gazetelerin manşetlerinde okuyunca önce şaşırdım, gözlerime inanmadım. Sayfaları çevirip tamamını okudum. Doğruydu. Bir kez daha şaşırdım!

Şöyle diyordu:

"Biz (cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı ilk gün) toplantı yeter sayısı için (367 kişi sağlansın diye) MHP olarak gireriz ama (AKP adayına) oy veririz, vermeyiz, orası bize kalmıştır. Böylece 367 sorunu yaşanmaz.

AKP iktidar oldu. Kimi isterse seçer. Bu konuda karar tamamen AKP’nindir. Kimi aday gösterecekleri bizi ilgilendirmez. Tutarlılık bunu gerektirir. Uzlaşma aramalarına gerek yok."

* * *

Bizim açımızdan dakka bir gol bir!

Golü kimin attığına, kimin yediğine siz karar verin.

"Kimi aday gösterecekleri bizi ilgilendirmez"
diyor Bahçeli.

Pardon, özür dilerim ama burada kuşseverler kulübüne temizlikçi seçilmeyecek.

Cumhurbaşkanı seçilecek, cumhurbaşkanı!

Nasıl olur da MHP’yi ilgilendirmez!


Bir muhalefet partisi, yeni Meclis’in üçüncü partisi, AKP’ye teslim bayrağını daha ilk günden çekmiş durumda!

Sonra şunları söylüyor:

"Bizim tutumumuz böyle olacak. Bizim görev anlayışımız bu. Bizimle uzlaşma aramalarına da ihtiyaç yoktur. Ama bunu beğenmezlerse DTP kökenli 23 bağımsız var. O zaman onlara giderler."

Aman beyefendi, beğenmeyecek ne kaldı!

Siz iktidar partisinin önünü böyle açtıktan, böyle peşin güvenceleri daha Bismillah demeden verdikten sonra, niçin DTP’ye gitsinler!

Yoksa MHP’nin yeni ve hiç tahmin etmediğimiz alternatifi DTP mi oldu da kimsenin haberi yok!

* * *

Tayyip Erdoğan dün gazetelerde Bahçeli’nin bu sözlerini okuduktan sonra -hiç kuşkunuz olmasın- son ayların en rahat nefesini alıp derin bir "Ohhh" çekmiştir.

Ekibiyle ve özellikle Abdullah Gül’le konuşurken "Geçmiş olsun beyler, bu cumhurbaşkanlığı işini de Allah’ın yardımı ve MHP’nin hiç umulmayan desteği sayesinde bitirdik sayılır" demiştir.

AKP, MHP’ye bu konuda sonsuz bir teşekkür borçludur.

Nitekim dün AKP’nin teşekkür mesajları dört koldan yağdı.

* * *

Demek ki MHP’nin, iktidara bu konuda söyleyeceği bir söz, götüreceği bir öneri, nasıl bir cumhurbaşkanı olması gerektiği konusunda herhangi bir görüşü yokmuş.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşma arama gibi bir kavram MHP için geçerli değilmiş...

Ve devletin bir kalesinin daha böylesine kolay bir biçimde, uzlaşma arayışına girmeden, tereyağından kıl çekercesine teslim edilmesi mümkünmüş.

Niçin?..

Çünkü onlar tek başına iktidar oldu. İstedikleri kimseyi oraya seçmeleri gerekir ve biz buna destek oluruz anlayışıyla!

Destek olmak iyidir de, stepne olmanın ne kadar iyi olduğunu ben şahsen bilemem!

MHP’ye oy veren, onları Meclis’e gönderen kitleler -seçmenlerin yüzde 14.2’si- bunu çok daha iyi takdir edecektir.

Eğer şimdiden, genel başkanlarının bu sözlerinden sonra hayal kırıklığına uğramadılarsa!


"Güvendiğimiz dağlara kar yağdı" demedilerse.

Türkiye böyle. Siyaset işte bu. Vay anasını sayın seyirciler!

MHP destekli Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını şimdiden kutlamak gerekir.
Yazının devamı...

Deniz Baykal gerçekleri

26 Temmuz 2007
Biraz zamansız oldu.

Burada tamamen tarafsız bir gözle, Deniz Baykal olayını kısaca irdelemek istiyorum. Ben bugüne kadar partisine oy verecek kesimler ve kişiler içerisinde böylesine sevilmeyen bir genel başkan görmedim. Bu bir gerçektir. Bugüne kadar binlerce insandan duyduğum söz hep aynı oldu:

"Baykal olduğu sürece ben CHP’ye oy vermem."

Onların çoğu da benim tanıdığım ve normalde CHP’den başka bir yere oy vermesi mümkün olmayan kimselerdi. Yalanları yoktu.

Son seçimde nereye ve kime oy verdiklerini bilemem.

* * *

Bir gece Bekir Coşkun’un evinde yemeğe davetli idik. Deniz Bey, Bekir, Enis Berberoğlu, ben ve eşlerimiz. Bir aile yemeği idi. Henüz seçim kararı alınmamıştı. Masada sohbet ederken kendisine sordum:

"Deniz Bey kendi tabanınızda bile hiç sevilmiyorsunuz. Seveninizden çok sevmeyeniniz var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?"

Baykal
sinirlendi ve sertleşti. Bunun doğru olmadığını söyledi.

Bir arkadaşımızın evindeydik ve soruyu soran ben de orada konuktum. Biraz ısrar etsem iş daha sertleşecek ve o güzel aile ortamında tatsızlık çıkacaktı.

Konuyu değiştirdik.

* * *

Şimdi seçim sonrasında AKP’nin zaferi kutlanıyor. Bu kutlamalar arasında Baykal’ın da istifası isteniyor. CHP bu seçimden yenik mi ayrıldı, başarılı mı oldu?

Elbette başarılı olmadı. Genel merkez yönetimi, partinin il ve ilçe örgütlerinin çoğu çalışmadı. CHP ülkenin belli bölgelerinde hiç yoktu!

Bu niçin böyle oldu, nasıl oldu, doğrusunu isterseniz onu bilemem.

Seçim aşamasında büyük hatalar yapıldı. Baykal’ın miting konuşmalarını ekranlardan izledim. Hep aynı şeyleri söylüyor ve etkisiz kalıyordu.

Sağ kesimden gösterdiği adayların çoğu, illerinde beklenen oy oranına ulaşamadı ve seçilemedi. Partisi sadece beş ilde birinci parti olabildi:

Ege’de İzmir ve Muğla, Trakya’da Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli. Altıncısı yok. CHP’nin kalesi olarak bilinen ve Çankaya’yı da kapsayan Ankara Birinci Bölgede bile devlet ve para gücünü iyi kullanan AKP birinci sıraya oturdu.

* * *

Şimdi Deniz Baykal’a istifa çağrıları yapılıyor. Erken ve zamansız. Varsayalım Baykal bırakıp gitti. Peki yerine kim gelecek? Ufukta belirmiş bir isim var mı? Yok! Toplumun umut bağladığı, "O gelirse iyi olur" dediği, kitleleri peşinden sürükleyecek hangi ismi onun yerine yakıştırıyorsunuz? (Partide ikinci bir adam yetiştirmemesi de Baykal’ın eksiğidir.)

Yine varsayalım, Baykal bırakıp gitti. Parti bu kez aynı hizip hesapları içerisine düşmeyecek mi? Belki de parçalanıp gitmeyecek mi?

Bunları Deniz Baykal’ı savunmak için yazmıyorum. Onun hatalarını, yönetim ekibinin etkisizliğini, Atatürkçü, laik, sosyal demokrat kesimlerde kendisine olan (haklı veya haksız) tepkileri ve sevgisizliği en iyi bilenlerden biriyim. Siyasetini sadece ve sadece "Baykal düşmanlığı" üzerinden yürütenleri de iyi biliyorum.

Ama gün, bugün değil.

Deniz Baykal
’ın bütün bu olanlardan ve gerçeklerden ders çıkarmasını diliyorum. Önemli olan "Oyumuzu şu kadar yılda şu kadar artırdık" diye savunmaya geçmek, ya da toplantılar düzenleyip "Derhal çekil git" demek değildir.

Yerine kim gelecek? Hangi kadrolar gelecek? Gelince ne yapacak? Sonrasında parti yeni bir parçalanma yaşayacak mı? Yaşarsa bu kimin, kimlerin ekmeğine yağ sürecek?

Bu olay çok yönlüdür ve ciddidir. Öyle duygusal laflarla çözümlenecek bir şey değildir.

Karşımızda karmaşık, çözülmesi çok zor bir problem var. Bunu çözmesi gerekenlerin en başında Deniz Baykal geliyor. Ekibiyle birlikte otursun, yanına ekibinden olmayan, ancak güvendiği bazı kimseleri de alsın, gerçekleri masaya serip durumu tartışmaya açsın: "Arkadaş ben nerede hata yaptım? Biz nerede hata yaptık?"

Aksi takdirde, Türkiye’nin şu ortamında sadece kendisi kaybetmez. Hem milyonlarca insanımızın inançla, yürekten bağlı olduğu ve Atatürk’ün bize miras bıraktığı Altı Ok ilkeleri, hem de ülkemiz kaybeder.

Acı olan da bu budur.
Yazının devamı...