"Ege Cansen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ege Cansen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ege Cansen

Safi milli gelir

13 Kasım 2013

Burada amortismandan kasıt, “insan yapması” fizik milli servetin aşınma payıdır. Yani, altyapı (yolar, barajlar, limanlar) ve üst yapı (binalar, fabrikalar, makineler, donanımlar) hiç yıpranmamış, değerinden bir şey kaybetmemiş kabul edilir. Bu yıpranmanın parasal karşılığı, hesaplanan
milli gelir rakamından düşülmez. Daha da önemlisi “Tanrı yapması” yerüstü ve yeraltı zenginliklerinin eksilmesi de hesaplanan mili gelirden düşülmez. Bir ekleme daha yapayım: ileride temizlemesi çok pahalıya mal olacak çevre kirlenmesi de milli gelir hesabında “sıfır” kabul edilir.

BÜYÜME ŞART MİDUR?

Mesleğin raconu gereği “hüzünlü” olan iktisatçılar, dünya ekonomisinin durumu çok kötü diye homurdanıp duruyorlar. Bu hükümlerine gerekçe olarak da son yıllarda (ve görünen gelecekte) Gayri Safi Dünya (Milli) Hâsılası’nın düşük oranda artmamasını gösteriyorlar. İnsan ve Tanrı yapması “Dünya Serveti”nin yıpranmasını ve çevreyi kirletmenin maliyetini, hesaba katmadan bulunan bir “Dünya Geliri (GSMH)” az artıyor diye üzülmek bana doğru gelmiyor. Önce “Safi Dünya Geliri” hesabı yapmaya başlayalım, eğer o hesaba göre bir gelir düşmesi varsa, işte o zaman dertlenelim.

SERVET AZALMASI, GELİR DEĞİLDİR

Dünya ekonomisi dört çeker bir arabadır. Bu arabanın sağ ön tekerleği ABD ile Kanada, sol ön tekerleği AB ve saz arkadaşları, sol arka tekerleği Çin-Japonya ve diğer pasifik kaplanları, sağ arka tekerleği de Hindistan ve Brezilya dâhil geri kalan az gelişmiş veya fakir ülkelerdir. Yavaşlama, çapı büyük ön tekerleklerinde görülüyor. Arka tekerlekler daha hızlı dönüyor. Ama arka tekerleklerin çapı küçük olduğundan, bir turda kat edilen mesafe düşük kalıyor. İşin iyi tarafı milli geliri yavaş artan ülkelerin zaten zengin olmasıdır. Üstelik bu ülkeler, akıllı olduklarından, insan ve Tanrı yapması milli servetlerini daha az aşındırıyorlar. Onların “net milli hâsıla” artışı, doğaya hoyrat davranan fakirlere göre muhtemelen daha yüksektir. Eğer zenginlerin gelirleri hızı artarsa, doğal kaynakları tükenen ve çevresi kirlenen fakirlerin milli serveti daha çok azalır. Fakir ülkeler, zenginler niye hızlı kalkınmıyor diye değil, biz milli servetimizi niçin daha iyi koruyamıyoruz diye derlensinler.
Son Söz: Fakir ülkede, Yeşiller partisi olmaz.

Yazının devamı...

Din, sadece dindarları ilgilendirmez

9 Kasım 2013

Halkı Müslüman olan bir ülkede, dedesi, babası iki halasının kocaları doktor olan laik bir ailede yetiştim. Din yani İslam aile kültürümüzün bir parçasıydı ama asla referansımız değildi. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verirken bilimi yol gösterici olarak aldık. Bilim de sadece fizik kimya değildi pek tabii. Sosyal bilimler ve hukuk yol göstericiydi. Genç yaşımdan itibaren, iş yönetimi ve iktisat gibi sosyal konularında makale yazamaya başladım. Bu konulara girdikçe, milletlerin davranış/ahlak kodlarının oluşmasında birinci derece etkisi olan dini, esaslı bir şekilde kavramanın şart olduğuna anladım. Bu sebeple binlerce sayfa kitap ve makale okudum. TV ve radyo programları izledim. Hüseyin Atay’ın sohbetlerine katıldım. Yaşar Nuri’nin tele-öğrencisi oldum.

ATEİSTLERİN TANRISI VARDIR
Nedense, bir dine kalben bağlı olmayanların, Tanrı’sız olduğu gibi külliyen yanlış bir kanaat vardır. A-teist denilen kişiler, dinlerin tarif ettiği “dışta” tanrıya inanmazlar. Aslında onlar “deist” yani “Tanrıcı” dır. Bağlanmadıkları şey, dindir. Yoktur dedikleri Tanrı, dinlerin betimlediği evren dışı tanrıdır. Onlar, “evren içi” Tanrının varlığına iman etmişlerdir. Tek bir işaret, mesela “yer çekimi kanunu” deistlere, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya yeter.

LAİKLİK VE ATEİSTLİK

Yazının devamı...

Net ihracat ve net devalüasyon

6 Kasım 2013

Yıllık enflasyon da % 7,71 ile geçen yılki düzeyini korudu. Ancak geçen yılın sonuna doğru enflasyon düşme eğilimdeydi, bu yıl tersi bir gidişat var. Düşen değil artan bir enflasyon rüzgârı esiyor. Bunun en önemli sebebi döviz fiyatlarının artmasıdır.
NET İHRACAT

Bir ülkenin yaptığı 100 dolarlık ihracatın içinden o malın üretiminde doğrudan veya dolaylı olarak kullanılan enerji dâhil tüm ithal girdilerin dolar cinsinden maliyeti düşülürse, geriye kalan rakama net ihracat denir. Son 11 yılda Türkiye’nin brüt ihracatı hızla arttı. Ama net ihracatı aynı oranda yükselmedi. Bu yüzden dış ticaret açığımız azalmadı arttı. Net ihracatın yani ulusal katma değerin artmamasının sebebi, maliyetinin yükselmesidir. Enflasyon ise, ulusal katma değerin (net ihracatın) yerel para cinsinden maliyet artışı demektir. Eğer enflasyon kadar devalüasyon olursa, bu maliyet artışı, dış satış fiyatına aynen yansıtılmış olur. İhracatçı firmanın rekabet gücü düşmez. Devalüasyon, enflasyondan düşükse, katma değerin maliyet artışının bir kısmı, eğer ürününün döviz cinsinden fiyatı artmamışsa, firmanın sırtında kalır. Bu durumda firma yöneticileri, ayakta kalabilmek için, maliyet içindeki ithal payını arttırır. Bu da ticaret açığını büyütür. İhracatın, ithalatı karşılama oranı düşer.

NET DEVALÜASYON

Devalüasyon, net katma değerin TL cinsinden satış fiyatını arttırır. Bu sayede “net ihracat” artar. Ama devalüasyonun da net olması gerekir. Geçen yıl bugünlerde Dolar 1,80 TL dolayındaydı. Bu bugünlerde Dolar 2 TL’nin üstünde seyrediyor. Kabaca bir yıl içinde % 12 devalüasyon olmuş. Enflasyon ise % 8. Amerika’da enflasyon % 1,5. Demek ki, Türkiye ile Amerika arasında %6,5’lık bir enflasyon farkı var. TL’nin %12’lik devalüasyon oranı, enflasyon farkı ile düzeltilirse geriye %5,3’lik “net devalüasyon” kalır. Bu hesabı, devalüasyonun brütü ile neti arasındaki farkı göstermek için anlattım. Net devalüasyon var mı, yok mu sorusunun cevabı, Merkez Bankası tarafından yapılan “Reel Efektif Döviz Kuru” hesabında vardır. Eğer TL “net” devalüasyona uğrarsa, bir süre sonra dış açık azalır. Net devalüasyon yoksa, sonuç değişmez.
SON SÖZ: Sonuç, sebebi gecikmeyle izler.

Yazının devamı...

Mühendisin adı yok!

2 Kasım 2013

Hayırlı olsun. Bu açılış da Başbakan’a Atatürk’ü sevenlerin başına balyoz indirmesi için bir vesile oldu. Bu yüzden işin tam tadına varılamadı. Ulaşım sistemleri, ekonominin kan damarlarıdır. Ulaşım olmadan değer yaratılamaz. Köprü, tünel veya viyadük gibi “geçilmezi, geçilir kılan” yapılar, insanları hep heyecanlandırmıştır. Her köprü, her tünel bir “sanat eseri”dir. Muhtemelen Dünyada birbirinin tıpatıp aynı iki tünel yoktur. Her tünel, her köprü her viyadük eşsizdir. Çünkü arazinin yapısı, geçilen mesafe ve eserden beklenen işlev her projede birbirinden farklıdır. Her sanat eserinin olduğu gibi, bunların da yaratıcıları vardır. Eserin sahibi öncelikle tasarım başmühendisidir. Hemen sonra, eseri fiilen meydana getiren ekibin başındaki proje müdürü gelir. Marmaray’ı yaratan bu büyük ustaları kutluyorum.

KAMU YÖNETİCİSİ HALKIN PARASINI HARCAR İster seçilmiş, ister atanmış olsun, icraat/inşaat yapan bir kamu yöneticisi, “halkın parasını” harcar. Bu kişinin rütbe-i aklı, eserin görkeminden değil, millet parasının harcanmasında gösterdiği isabet, basiret ve iktisattan belli olur. Seçilmiş veya atanmış yöneticilerin cebinden bir kuruş çıkmadığına göre, meydana getirilen eser onların halka verdiği bir hediye değildir. Böyle gösterilmemelidir. Kamu yöneticisinin mühendis gibi konuşmasına hiç gerek yoktur. Ama eserin “fayda-maliyet” hesabını verme sorumluluğu vardır. En berbat yönetici bile halkın parasını sorumsuzca harcayarak, iki misli maliyetle iki misli zamanda, çok büyük bir eserin meydana getirilmesine
vesile olabilir. Yapılmış, yapılmıştır; üzümü ye bağını sorma denemez. Eserin bitiminde yönetici, işin faturasını ödeyecek olan millete, yani bağ sahibine hesap verir. Demokrasilerde bu hesap, ahrette Allah’a değil, dünyada millete verilmelidir.

GÖSTERİŞ YATIRIMLARIİktisatta “gösteriş tüketiminden kötüsü, gösteriş yatırımıdır” diye bir kural vardır. Gösteriş yatırımlarına “beyaz fil” de denir. Beyaz filler, çok yem yiyip az çalışan ama görkemli hayvanlardır. Hiçbir gösteriş tüketimi, ülke ekonomisine bir gösteriş yatırımı kadar zarar veremez. Tüketim, para tahsisi durunca durur. Ama yanlış yapılan bir yatırım, uzun yıllar ülkenin kıt kaynaklarının çarçur olmasına ve yeniden ilave yanlış yatırımların yapılmasına sebep olur.
SON SÖZ: Yanlış yatırım, sıfır yatırımdan kötüdür.

Yazının devamı...

Yüksek katma değerli ürünler

30 Ekim 2013

Esasen gazete yazarlığının işlevinin de bu olduğuna inanıyorum. İktisadi yazı veya konuşmalarda çok yanlış bulunur. Çünkü konunun içinde adı geçen şeylerin “tanımı” yapılmadan veya tanımı üzerinde mutabık kalınmadan söze başlanır. Çoğu kez, bir konuyu anlatan, onun anlattıklarına itiraz eden veya bunları okuyan ve dinleyenler kullanılan iktisadi kavramlardan farklı şeyler kasteder veya anlar. Bu yüzden olacak Profesör Steve Hanke bir makalesine “iktisadi bir tartışmada söylenenlerin %90’ı ya yanlıştır ya da konuya ilgili değildir” demişti. Allah iktisadi makale okuyanlara yardımcı olsun.

İKTİSADİ KATMA DEĞER

Milli gelir denilen ölçüm, hesap yılı içinde bir ülke vatandaşlarının, ülke içinde ve dışında yarattıkları katma değerler toplamıdır. Pekiyi, katma değer nedir? Belli bir ürünün (mal veya hizmet) satış fiyatından, o ürünü meydana getirmek için başkalarından satın alınan şeylerin bedeli düşüldükten sonra kalan miktardır. Bu bakiye; kâr, kira, faiz ve ücret talep edenler arasında bölüşülür. Katma değeri tersten tanımlamak gerekirse, “satılmış ve parası alınmış” bir ürünün satış fiyatı içindeki kâr, kira, faiz ve ücretler toplamıdır denir. Bu toplam, net katma değerdir. Buna amortisman eklenirse “brüt katma değer” bulunur. İşletmecilikte doğru hesap amortisman dâhil olarak yapılandır.

YÜKTE HAFİF-PAHADA AĞIR ÜRÜNÜN İÇİNDEKİ KATMA DEĞER

Yazının can alıcı noktasına geldik. “Televizyon”, yükte hafif-pahada ağır bir üründür. “Çimento” ise tersidir. Televizyonun satış fiyatı içinde katma değer çoktur. Çimento da azdır. Soru şu: Türkiye bunlardan hangisini ihraç ederse, daha fazla “milli gelir” yaratmış olur? Cevap, hangi ürünün satış fiyatı içinde daha yüksek “milli katma değer” varsa, onun ihracatı milli geliri daha fazla artırır. Yani içinde daha yüksek katma değer olan televizyonun, eğer içinde çok miktarda ithal parça varsa, bu cihazı ihraç etmek, çimento ihraç etmeye göre “daha fazla katma değerli” ürün ihraç edilmiştir anlamına gelmez.

KATMA DEĞERİN % 85’İ EMEKTİR

Hangi ürünün katma değeri yüksektir sorusunun kestirme cevabı şudur: Hangi ürünün üretimi, ham madde tedarikinden, nihai kullanıcının eline geçinceye kadar “daha çok sayıda ve daha yüksek ücretli” insana iş imkânı yaratıyorsa odur.

SON SÖZ: FİRMA KATMA DEĞERİNİ BIRAK, MİLLİ KATMA DEĞERE BAK

Yazının devamı...

Popülist ekonomi politikası

26 Ekim 2013

Bu hükümlerini de “Bütçe Açığı/Milli Gelir” ile “Kamu Borcu/Milli Gelir” oranlarının düşük olmasına dayandırıyorlar. Gerçekten AKP hükümeti popülist bir iktisadi politika izlemiyor mu? Bana göre hakikat tam tersidir. Türkiye’de “külfeti geleceğe ertelenmiş, nimeti güncel olarak paylaşılan” bir ekonomi politikası izlenmektedir. Buna da “popülizm” denir.

HÜKÜMET, DEVLETİ DEĞİL ÜLKEYİ YÖNETİR
Herkes şunu iyice bellemelidir: Makro iktisat, sadece kamu kesimini değil, tüm ülkeyi kapsar. Dolayısıyla “makro ekonomik göstergeler” sadece kamu kesimini yansıtıyorsa, eksik olduğu için yanıltıcıdır. Bu husus “bütçe açığı” ve “kamu borcu” gibi önemli göstergelerin yorumunda yaşamsal derecede önemlidir. Ülke borcu artarken, kamu borcu azaldı diye sevinmenin pek bir anlamı yoktur. Hakeza yıllık dış açık artarken, iç açık (bütçe açığı)düştü diye böbürlenilemez. Pek tabii ikisi bir arada olsa daha kötüdür. Ülkenin dış borç (ülkelerin sadece dış borcu olur; kimse, kendi kendine borçlu olmayacağı için ülkenin iç borcu olmaz) stokunun hızla artışından ve de bunu yaratan “cari açık” illetinin küçülmemesinden de iş başındaki hükümet sorumludur. Özel sektör veya bankacılık kesimi “cari açık” veya “dış borç” tan sorumlu tutulamaz.

İÇ BORCA DAYALI POPÜLİZMDEN DIŞ BORCA DAYALI POPÜLİZME GEÇİŞ İktisatta “fakirlik kısır döngüsü” diye anlatım vardır. Eğer bir ülkenin milli geliri düşükse, tasarrufları da düşüktür; tasarruf düşükse, yatırımları da düşük olur; yatırımlar düşükse, milli gelir artışı da düşük olur. Yani fakirlik bitmez. İş başına gelen hükümetler, hem bir yandan kısa zamanda halkın harcanabilir gelirini arttırmak, hem de milli gelir büyüme hızını arttıracak tasarruf yani yatırımların yapılmasını ister. Bu bir açmazdır. Dış kaynağın kıt olduğu dönemlerde, büyük yatırımlar devlet tarafından iç borçla yapılırdı. Özal, yatırımları “imtiyaz devri” ile özel sektöre dış borç aldırtarak yaptırtma yolunu açtı. Pek tabii kamunun dış ve iç borcu azaldı, özel sektörün/ülkenin dış borcu arttı.

Yazının devamı...

Yüksek faiz tasarrufu arttırmaz

23 Ekim 2013

Nedense böyle bir ilgileşim (korelâsyon) olduğu, daha doğrusu “yüksek faizin tasarrufu arttırdığı” şeklinde tamamen yanlış ama o derece de yaygın bir kanı vardır. Eğer mutlaka bir ilgileşim aranacaksa, daha ziyade yüksek faizin, ulusal tasarruf oranını niçin ve nasıl düşürdüğü araştırılmalıdır.

YÜKSEK FAİZ, TASARRUF ALANINI DEĞİŞTİRİR

Yüksek faiz ki, burada kastedilen tasarruf sahiplerine verilen faizdir, tasarrufun mevduata veya tahvile yani “sabit getirili” tasarruf değerlendirme araçlarına kaymasını sağlar. Bu sırada, altın, hisse senedi ve gayrimenkul gibi “değer artışı” sağlayan yatırımlar cazibesini kaybeder. Belki de uzun yıllar “mevduat” ile “tasarruf” zihinlere eş anlamlı iki sözcük olarak yerleştiği için, düşük faiz tasarrufu azaltır gibi bir hatalı bir çıkarım oluşmuştur.

YÜKSEK KREDİ FAİZİ YATIRIMI AZALTIR

Yatırım, sermaye tahsisi demektir. Bir işe sermaye bağlamadan önce, ne sürede ne kadar bir nemâ getireceği tahmin edilmeye çalışılır. Bu nemâ oranı ile kredi faiz oranı karşılaştırılır. Nemâ, faizden yüksekse, yatırım yapılır; düşükse kredi alınmaz ve yatırım yapılmaz. Faiz ne kadar yüksekse, kurtarmadığı için vazgeçilen yatırım de o kadar çok olur. Yüksek mevduat faizi, yüksek kredi faizine sebep olur. Yüksek kredi faizi de yatırımları azaltır. Milli gelir denkleminde yatırım tasarrufa eşittir. Bu durumda (ucuz döviz kredisiyle yapılmıyorsa), yüksek TL faizi, yatırımla birlikte, tasarrufu da azaltır. Nitekim birçok iş adamının “Bu işe para yatıracağıma, devlet tahvili alsaydım daha kârlı olurdum” dediğini duymayan yoktur.

KİŞİSEL TASARRUF-TOPLUMSAL TASARRUF

Altyapı yatırımlarının özel sektöre devredildiği bir ortamda, devletin tasarrufa ihtiyacı yoktur. Eğer hâlâ tahvil bono çıkartarak borçlanıyorsa, bunu tüketim harcamalarını ve Sosyal Güvenlik Kurumu açıklarını kapamak için yapıyordur. Halk ve şirketler tasarruf ettiği paraları, kamu, cari harcamalarında kullansın diye tahvile yatırırsa, milli tasarruf oranı düşer. Yüksek tahvil faizi, tasarruf oranını daha da düşürür.

Yazının devamı...

Yardımcı kadınların sosyal sigortası

19 Ekim 2013

Konunun ele alınış tarzı yine “suçlu yaratmak” üzerine inşa edilmişti. Evlerde yardımcı kadın çalıştıran ve onlara çalıştığı gün başına para ödeyen insanlar meğer birer suçlu imişler. Yardımcılarının sosyal haklarını hiçe saymış ve onların sigorta primlerini ödememişler. Yardımcı kadın, bir ihbar veya şikâyette bulunsa evinde çalıştığı kişiyi yüz binlerce lira ceza ödemeye mecbur bıraktırabilecekmiş. Girdi mi insanların arasına kara kedi. Bak bakalım ne olacak?

HERKES SUÇLUDUR, HERKES DEVLETTEN KORKMALIDIR

Sanki yetkililer ve onların akıl hocaları ayda yaşıyor. Bu ülkedeki gerçek hayattan bihaberler. Bir gün yeryüzüne iniyorlar, ellerine kara kaplı kanun kitaplarını alıyorlar. Suç ve suçlu aramaya başlıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, meğer yardımcı kadınların sosyal sigorta primlerini ev “sahipleri” yatırmamış. Bırakın prim yatırmayı, onları çalıştırdıklarını sigortaya bildirmemişler bile. Alayının cezalandırılması lazımdır; çünkü kanun böyle yazıyor efendim diyorlar. Bir gün bir başka çokbilmiş çıkıp şunu söyleyecektir: Evli kadınlar da aslında “ev hizmetlisidir”; kocaları işverendir, onlara maaş vermeli, vergi kesmeli ve sigorta primini ödemelidir.

SOSYAL DEVLET VE SOSYAL GÜVENLİK

Hiç kimse, evlere gündelikçi olarak çalışmaya giden kadınların (veya erkeklerin) sosyal güvenceye sahip olmasına karşı çıkmaz, çıkamaz. Ama hiç kimse bir sabah uyandığında kendini “sigorta primi kaçakçısı” olarak görmek de istemez. Sosyal devlet, mademki her çalışanı ve hatta çalışamayanı bir sosyal güvenceye kavuşturmak istemektedir, bunun nasıl olacağını, kimin ne ile mükellef olduğunu başından açıkça söyler. Herkes de şapkasını önüne koyar, ona göre yardımcı tutar, ona göre gündelik para verir. Öyle durup, durup kara kaplı kitapların satır aralarından hüküm üreterek “sosyal barış” sağlanmaz.

YARDIMCILAR, İŞVERENE BAĞLI İŞÇİ DEĞİL, BAĞIMSIZ ÇALIŞANDIR

Benim yorumuma göre, birden fazla eve hizmete giden kişiler, müstahdem değil, bağımsız çalışandır. BAĞKUR kapsamında sosyal güvenceye kavuşturulmalıdırlar. Evinde belli günlerde yardımcı çalıştırmak isteyenler, BAĞKUR kartını görmeden kimseye iş vermemelidir. Ödediği gündelik için de yardımcı kadından imzalı makbuz almalıdır. Bunları yapmayanlar “işveren” olarak prim yatırmakla yükümlü olmalıdır bundan böyle.

SON SÖZ: ZAVALLI SAYILANLAR, ZAVALLIKTAN KURTULAMAZ.

Yazının devamı...