"Cüneyt Ülsever" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cüneyt Ülsever" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Cüneyt Ülsever

Hukuk nedir, ne değildir?

17 Şubat 2011
Odatv baskını ile ilgili bazı yazılar midemi kaldırıyor.
Cukkanın insanı insan yapan vicdana bu kadar ağır bastığı bir meslek içinde olmaktan utanır hale geldim.
Bazı arkadaşları yolda gördüğümde yol değiştiresim geliyor. Hele hele onlara “liberal” demiyorlar mı, sinirlerim iyice ayağa kalkıyor.
Ancak, bugün onlardan bahsetmeyeceğim. Onları Allah’a havale ediyorum.
Bugün hukukun ne olduğunu anlatmak için aklına ve vicdanına saygı duyduğum bir kişinin, bence içine düştüğü bir çelişki üzerinden meramımı anlatmaya çalışacağım.
* * *
Sabah Gazetesi yazarı Sevilay Yükselir’in dünkü yazısına değineceğim. (“Soner Yalçın için neden üzülmedim?”)
Yükselir yazısında şu satırlara yer veriyor:
“Çünkü bu adam ve çetesinden gerçekten nefret ediyorum. Pisler! Pislikler!
Onlarca kez bana karşı kullandılar o kirli kalemlerini. Saldırdılar defalarca.”
Şunları da yazıyor:
“Baktılar ki olmuyor. Bu defa bir kadının canını yakacak en hassas yerlerden girdiler.
Namusumla oynamaya kalktılar. Evli barklı 13 yaşında bir erkek çocuğu sahibi olmama aldırış etmeden alçakça iftira attılar şahsıma. Çok değil, daha üç-beş ay evvel...”
* * *
Belli ki Soner Yalçın ve arkadaşları Sevilay Hanım’a pislik atmaya kalkmışlar. Hele hele “namusuna dil uzatmaları”nı ben de nefretle karşıladım.
Sevilay Hanım Soner Yalçın ve arkadaşlarından nefret etmek için çok haklı nedenlere sahip.
Bir insan olarak canının yanmaması imkânsız! Aksinden şüphe etmek lazım.
* * *
Ancak, eğer bir aydın “hukukun üstünlüğü”nü savunuyorsa yapacağı bir hukuk tartışmasında duygulara yer yoktur.
Hukuk, tıpkı matematik gibi, duygulardan azade bir mantık terazisinde hayatiyet bulur. Nasıl hastasına teşhis koyacak tıp doktoru, acıma-üzülme gibi olumlu duygular dahil, bütün duygularına gem vuracak ve sadece teşhis üzerine odaklaşacaksa, topluma yön veren düşünürler/yazarlar da bütün duygularına gem vurup adalet arayışı (somut belge ve deliller) üzerine odaklaşmak zorundadırlar.
Sevilay Hanım şöyle yazıyor:
“Mutluyum. Çünkü şimdi yıllarca kalemini neden bir silah gibi kullandığının, hizmet ettiği karanlık güç ve düşünceler için tehlike arz eden herkese neden bel altı vurduğunun hesabını verecek adalete!”
Sevilay Hanım Soner Yalçın’ın insanlara “bel altı vurduğu” için gözaltına alındığını nereden biliyor? Bilinen Yalçın ve arkadaşlarının “Ergenekon terör örgütü üyeliği ve bu kapsamda halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla gözaltına alındığı”dır.
Ben de Sevilay Hanım’a ters bir soru sorayım: Eğer, Soner Yalçın ve arkadaşları aklanırlarsa sizin hakkınızda yaptıkları densiz suçlamalar bu sefer de doğrulanmış mı olacak?
Sonra kalkar da; “Sevilay Hanım hakkındaki iddialarımızdan aklandık” derlerse çok daha fazla üzülmek zorunda kalmaz mısınız?
Ne olur, duygularımızdan arınmadan hukuk üzerine yazmayalım!
* * *
Ben, daha önce birçok kez yazdığım gibi; adlarını teker teker bildiğim 2003-2004 döneminde beni dinleten, çocuklarım üzerinden beni tehdit eden, beni uzaktan uzağa gözaltında tutan bazı Silivri komutanları, Odatv grubu ve Zaman Gazetesi’nin yargılanan 23 çalışanı için adalet istiyorum!
Hukuk onlara sahip çıkmazsa ben elimden geldiğince sahip çıkmaya devam edeceğim.
Tıpkı 28 Şubat döneminde Recep Tayyip Erdoğan’a yaptığım gibi!
Yazının devamı...

Odatv baskınının düşündürdükleri

16 Şubat 2011
Odatv’nin sabaha karşı basılması ve yöneticilerinin evlerinin saatlerce aranması, sonra da gözaltı süresinin başlaması akıl ve vicdan yoksunu bazı gazeteciler tarafından hoş karşılanmıştır, hatta alkış almıştır. Onlar belki de arkalarında yazılı/kayıtlı belge bıraktıklarının farkında değillerdir ama her fani gibi gazeteci de tarih önünde “nasıl bilirdiniz?” sorusu ile karşılaşacaktır.

Ruhunu hükümrana satanları bir kenara bırakırsak Odatv baskını akıllarda ve vicdanlarda yer bulmamıştır. Her yazdığı ortada olan bir basın organının ‘Ergenekon terör örgütü üyeliği ve bu kapsamda halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla’ basılması akıl ve vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir. 2007’den beri süren bir davada her şeyiyle ortalık yerde duran bir muhalif basın organının da “çeteye” dahil olduğunu 2011’de keşfetmek aklın değil, önce intikam ateşinin, sonra da çok yeni bir gelişimin ürünü olmak durumundadır.
Nedir yeni gelişim?

Benim aklıma Odatv tarafından Zir Vadisi’ndeki aramalara Amerikalıların karıştığına, hatta yön verdiğine dair iddianın somut görüntü ve seslerle ortaya atılması takıldı!
Odatv’nin 14 Şubat sabahı yayınladığı görüntüler de sahte olabilir. Ancak, polis tarafında verilen tepkinin orantısız şiddeti artık ülkede her gelişmeyi şüphe ile karşılayan paranoyak beynimde oluşabilecek bir yeni şüpheyi maalesef büyük çapta bertaraf etti.
Mahkemece 12 Şubat’ta arama kararı alınması da İstihbarat’ın pekala bu özel yayınlar hakkında “ön duyum” alması ile açıklanabilir.

TSK’yı etkisizleştirmek, AKP’yi güçlendirmek için ABD makamlarının yıllardır faaliyette bulunduğuna dair kuruntu yıllardır benim gibi ABD’yi hala en önemli müttefik olarak kabul eden insanların bile aklına takılmış vaziyettedir.
ABD’nin “1 Mart tezkeresi”nin intikamını muhakkak alacağına dair düşüncemi yıllar önce yazmıştım.
Ergenekon Davası 2007’de Ümraniye’de bir evde el bombaları bulunması ile somutlaştı ama ne idüğü belirsiz Tuncay Güney’in (kod adı: İpek) hırsızlık suçlaması ile sorgulanırken Jandarma hakkında verdiği bilgiler ve evinde bulunan, ancak sonradan ortaya çıkan “dokümanlar” (2001) davaya ana yönlendirme sağladı.
Hırsızlıkla suçlanan Güney bu durumuna rağmen ABD’den 10 yıllık vize aldı ve şu anda korumalar eşliğinde Kanada’da “hahamlık” yapıyor!

Benim tamamen Fethullah Gülen’in denetimi dışında olduğuna ve Gülen’i sevenler ile zerre kadar alakası olmadığına inandığım ama kamuoyunda yine de “F-tipi” olarak kabul gören emniyet içindeki “özel yapı”nın başlangıçta dışarıdan yönlendirilen, sonradan ipi ele geçiren bir yapı olduğuna dair Türkiye’de yaygın bir kanaat var.
Ancak, 14 Şubat gününe dek bu konuda kimse somut bir belge/görüntü ortaya koyamamıştı.
Odatv 14 Şubat günü bunu yapmaya yeltendi!
Eğer, görüntüler gerçekse; Türk Emniyeti’nin içinde bir unsurun ABD’li uzmanlar tarafından yönlendirildiği somut olarak ortaya çıkar.
O zaman da Ergenekon Davası’nın seyri gerçekten değişir!
Yazının devamı...

Kıbrıs’tan öğreneceklerimiz var!

15 Şubat 2011
Zira, AKP Kıbrıslı Türkleri siyasal kültürünü kendi kültürüne dönüştüreceği insan güruhu olarak görüyor. Parayı bastırıyor, her yere camiler kuruyor ama Kıbrıslılar bir türlü “adam olmuyor”!
Başbakan’ın KKTC’liler ile ilgili “besleme” hakareti Hükümet’in en aklıselim sahibi bakanı olan Cemil Çiçek’i bile şahlandırdı!
Kendisi TC “bakanı” mı, yoksa KKTC’nin “sömürge valisi” mi ben ayırt edemiyorum.
Size bugün bir haber özetleyeceğim. Sonra Recep Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ali Talat’ın sözlerine yer vereceğim.

Haber:
“Hürriyet yazarı ve Odatv adlı internet sitesinin imtiyaz sahibi Soner Yalçın’ın evine sabah saatlerinde polis tarafından baskın yapıldığı öğrenildi. ‘Ergenekon soruşturması’ kapsamında Odatv’nin yöneticisi Soner Yalçın’ın da aralarında bulunduğu 4 kişinin gözaltına alınmasına karar verildi. Aramaların, ‘Ergenekon terör örgütü üyeliği ve bu kapsamda halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla’ yapıldığı öğrenildi. Odatv yöneticileri hakkında da arama kararı olduğu bildirildi. (Öte yanda) Bu sabah araştırmacı-yazar Soner Yalçın’ın evinde arama yapıldığını belirten Balbay, ‘Burada içeri alınacaklar listesi hazırladık. Bu listenin başında da Soner Yalçın yer alıyordu. ‘Böyle gazetecilik yaparsan böyle olur’ diye düşünüyorduk. Listedeki diğer isimleri açıklamak istemem’ dedi.”

TC: Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan:
“Bizim siyasetimizde korku yok, bizim siyasetimizde korkutmak yok; bizim siyasetimizde dedikoduyla, sanal korkularla, sanal tehditlerle ayakta kalma çabası yok.”

Eski KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat:
“Türkiye ile üslup farkımız var. KKTC’de insanlar birbirini eleştirebilir ama en ağır hakaretleri etmez. Türkiye’de bunu yapabiliyorlar. Bizim üslubumuza alışacaklar. KKTC’de provokasyonu yapanlar şiddete başvurmadığı sürece sadece uyarılır, başka bir şey yapılamaz. Türkiye’de ise anında tutuklanır veya baskı altına alınır, susturulur. Dünya daha geniş demokrasiye giderken biz demokrasi alanımızı daraltamayız.”

Eski KKTC lideri Türkiye’nin Kıbrıs’taki nümayişçilerin tutuklama talebini yorumlarken “Dünya daha geniş demokrasiye giderken biz demokrasi alanımızı daraltamayız” diyor.
Yerden göğe kadar da haklı!
Fikrini beğenmediği siyasiye (Örn: Süheyl Batum) soruşturma emri veren Başbakan, soruşturmayı şıppadanak başlatan Savcı; değişimi emniyet yetkililerine emanet eden Başbakan, Başbakan’ın önünde elektrik direklerini kontrol eden işçileri ayaklar altına alan emniyet görevlileri! (Sadece 2 örnek.)
Öte yanda, KKTC’de fikrine hiç katılmadığı nümayişçileri savunan eski KKTC Cumhurbaşkanı!

Deniyor ki Mısır, Türkiye’yi örnek alacak.
Hadi canım sende!
Mısır’ın “askeri vesayeti”ni Türkiye kendi “sivil vesayet”i için örnek almasın da gerisine ben razıyım!
Bölgede birilerini örnek alma modası başlamışken; anavatan Türkiye Cumhuriyeti yavru vatan KKTC’nin demokrasi kültürünü örnek alsa, daha iyi olmaz mı?
Yazının devamı...

Mısır’a demokrasi mi geliyor?

13 Şubat 2011
Ancak, buradan hareketle Mısır’a demokrasi geleceğini sanmak ya saf bir iyi niyeti yansıtır ya da demokrat soslu İslamcılığı!
Görüşlerine büyük değer verdiğim Taha Akyol Mısır’la ilgili şöyle yazıyor:
“Tarihteki ‘adalet’ kavramı ve onun ardından ‘hürriyet’ kavramı gibi bugün de ‘demokrasi’ kavramı milyonları harekete geçiriyor.” (Milliyet-12.02.2011)
Özgürlük Meydanı’nda toplanan insanların çoğunluğunun tarihi gelişim açısından “adalet” ve “hürriyet” kavramlarına ulaştığına ben de inanıyorum ama “demokrasi” kavramı Mısır’ın zihin haritasına henüz ne kadar yerleşti, emin olamıyorum.
Ülkeler siyasal kültürleri ancak zaman (tarih) içinde içselleştirirler!
Türkiye’nin bile demokrasisinin 65. yılında hâlâ “sivil vesayet”i tartıştığını unutmayalım.
Üstelik, “adalet” kavramından, “hürriyet” kavramından ne kastedildiği de şüphe götürür.
Bazıları “adalet”i ve “hürriyet”i “demokrasi”de arayabileceği gibi, pekâlâ bazıları da “İslami düzen”de arayabilir.
* * *
Geçen hafta yazdım (9 ve 10 Şubat). Mısır’da iki ana güç var: Mısır ordusu ve Müslüman Kardeşler (İhvan).
1928’de kurulmuş İhvan zaman içinde evrilmiş ama arasında en güçlü hizip Da’wa! Da’wa en muhafazakâr kesim. Da’wa İhvan’ın kılcal damarları mahalle/köy komitelerine mutlak hâkim. Gençleri ve köylüleri onlar örgütlüyorlar.
* * *
“Mısır’a ne geliyor?” sorusuna “Demokrasi geliyor!” demeden önce iki noktanın altını çizeyim:
1) Hüsnü Mübarek gitmeden önce yardımcılığına Ömer Süleyman’ı atamıştı. Hepimiz onun Mübarek’in yerine geçeceğini düşünüyorduk. Geçen haftalardaki gösteriler sırasında Hüsnü Mübarek, Muhammed Hüseyin Tantawi’yi Savunma Bakanlığı görevinden alıp yerine Genelkurmay Başkanı Sami Hafız Anan’ı atamıştı. Tantawi’yi artık istemiyordu. Halbuki, Mübarek’in ardından 11.02.2011 tarihinde kurulan Silahlı Kuvvetler Yüksek Komisyonu Başkanlığı’na Mübarek’in Savunma Bakanlığı’ndan uzaklaştırdığı Muhammed Hüseyin Tantawi getirildi.
Şu anda Mısır’ın Devlet Başkanı Tantawi!
Mısır’da devrim mi oldu, darbe mi?
* * *
2) 1996-2002 yılları arasında İhvan’ın liderliğini yapan Da’wa kökenli Mustafa Maashur yazdığı “Tek Yol Cihad!” (1996) adlı kitabında İhvan’a yol gösteriyor ve aynen şöyle diyor:
i) “... Her bir Müslüman’ın kaçamayacağı görev kendisini Cihad’a hazırlamaktır.”
ii) “... Bilinmelidir ki, Müslümanların Allah düşmanlarının yarattığı her türlü zarara anında tepki vermesi gerekmez. (Allah düşmanlarına) tepki şartlar ve olanaklar olgunlaştığında verilecektir.”
Ben sadece 2 basit alıntı yaptım.
İhvan, ama özelikle Da’wa, dünyada İslam’ın tek ve en doğru yorumunu yaptığını 1928’de de savunuyordu, 2011’de de savunuyor.
Mesele zamanlamada!
* * *
Son bir haftada Türkiye’de Mısır’dan fazla “Mısır uzmanı” olduğunu gördük. Zira bizim aydınımız yüzsüz!
İhvan 1928’den beri bekliyor! Mısır’da demokratların ne kadar beklemesi lazım?
Sosyolojiye büyük önem veren Taha Akyol’un esasen bu soruya cevap araması lazım.
Taha Abi’nin bir örnekten yola çıkarak yaptığı gibi İhvan’ın demokratlaşma gayretini genelleştirmek için İhvan’ın kurucusu Hasan el Benna’nın torunu Profesör Tarık Ramazan’ın yazdıklarını dede-torun farkı olarak örnek vermek yetmez!
Yazının devamı...

Mısır nereye payidar? (II)

10 Şubat 2011
Bu unsurlar:

i) En muhafazakâr kesim olarak Da’wa,

ii) Mevcut siyasi yapıya uyumlu pragmatik muhafazakârlar ve

iii) İslam’ın ilerici yorumunu savunan reformistlerdir.

Da’wa tabana en fazla hâkim unsurdur. Örgütün kılcal damarlarını oluşturan mahalle komiteleri, dolayısı ile gençlik ve köylülük onların denetimi altındadır.
Reformistler ise İhvan’ın en zayıf halkasıdır.

Yine dün yazdım. Mısır’ın geleceğini tayin edecek diğer yapı ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını ve ülkede “reformla” tatlandırılmış yeni statükoyu kollayacak Mısır ordusudur.

* * *

Dünyada Mısır ile ilgili garip bir soru tartışılıyor. Mısır yeni dönemde Türkiye’ye mi, yoksa İran’a mı benzeyecek?

Hiçbirisine benzemeyecek ama birisi ile daha yakın ilişki içinde olacak!

Türkiye’nin AKP’si olsa olsa Mısır’ın pragmatik muhafazakârlarına yakın düşer. Herhalde, Mübarek sonrası Mısır ordusunun vesayeti altında kurulacak yeni statüko ile en kolay işbirliği yapacak İhvan grubu da pragmatik muhafazakârlardır.

ABD’nin bu safhada AKP ile yardımlaşma isteğinin nedeni, ABD ve İsrail ile ters düşmeyecek yeni statükoya katılmak için İhvan’ı ikna etme beklentisidir.
Ancak, yukarıda belirttim. İhvan’ın ana ve en güçlü kolu klasik Da’wa’cılardır.

İhvan’ın hâkim öğesi hâlâ katı bir ideolojik çerçeve çizen bu gruptur ve halkı onlar örgütlemektedirler. Türkiye Büyükelçiliği bile Kahire’de bir yere gideceği zaman Da’wa kontrolü altındaki Mahalle Komitelerine haber vermektedir.

Herhangi bir ideolojik örgütte, özellikle dine, hele hele İslam’a dayanan bir örgütte demokrasiye, onun olmazsa olmaz parçası laikliğe yer yoktur!

Demokrasi sadece iktidara giden bir araçtır.

* * *

Sanırım Mısır’da değişim iki aşamalı olacak:

1) Birinci aşamada askeri vesayet altında, yine pro-Amerikan, pro-İsrail bir yönetim kurulacak. Mübarek’in iktidardan gitmesi kaydı ile İhvan’ın pragmatik muhafazakar kolu iktidara ortak olacak. Bu safhada Da’wa bu koalisyona itiraz etmeyecek. Bazı göstermelik reformlar yapılacak ama gelir dağılımında bir iyileşme sağlanamayacak. Bu arada İhvan’ın en güçlü ve en muhafazakâr kolu Da’wa, İran’ın da mali desteği ile, mahalle komiteleri üzerinden sosyal yardımlara (gıda, sağlık, konut, eğitim) ve ideolojik çalışmalara devam edecek.

2) İkinci aşamada Da’wa reformcuların (yeni statüko) da ülkeyi düzeltemediği tezi ile demokratik yöntemlerle iktidarı ele geçirecek ve bir daha gitmemek üzere başa geçecek. En büyük başarıları, zaten uzman oldukları gelir aktarımı olacak ve İslami rejimi yavaş yavaş hayata geçirecekler.

Laikliğin söz konusu olmadığı bir “demokrasi” maddi ihtiyaçları karşılanan  kitlelere aykırı gelmeyecek.

Bu safhada Mısır İran’a yaklaşacak, Türkiye, hele hele ABD’den tamamen uzaklaşacaktır.

Sonuçta, İran Ortadoğu’yu “gerçek İslam”a kavuşturma mücadelesinde büyük bir adım daha atacak!
Yazının devamı...

Mısır nereye payidar? (I)

9 Şubat 2011
Şimdi biraz hazırlıklıyım. Ben de “Mısır meselesi” konusunda bazı sözler söylemek istiyorum. Bugünkü ve yarınki yazılarımı bu konuya ayıracağım.

Mısır konusunda yapılabilecek tek kesin ve basit saptama Mübarek ailesinin belirli bir süre içinde iktidardan gideceğidir.
Ancak, “Mübarek rejimi yerine demokrasi mi gelecek?” sorusuna olumlu cevap vermek çok kolay değil.
Gözüken odur ki Mısır’ın geleceği üzerinde iki grup başat rol oynayacak:
1) ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını ve ülkede “reformla” tatlandırılmış statükoyu kollayacak Mısır ordusu.
2) Halkın taleplerine ve meydanların örgütlenmesine önderlik eden Müslüman Kardeşler (İhvan).
Mısır Ordusu vesayetinde hareket eden yeni statüko Mübarek tarafından Cumhurbaşkanı yardımcılığına getirilen Ömer Süleyman yönetiminde pazarlık masasına İhvan temsilcileri ile oturunca kaosun yeniden dengeye getirilmesinde rol alacak iki ana unsur resmiyet kazandı.
Bugün İhvan üzerinde duracağım.

İhvan hakkındaki bilgileri büyük çapta ForeignAffairs.com adresinde yayınlanan Carrie Rosefsky Wickham’ın “The Muslim Brotherhood After Mubarak” (Mübarek Sonrası Müslüman Kardeşler) başlıklı makalesinden alıyorum.

Hasan al-Banna tarafından 1928’de kurulan İhvan çağdaş İslami gruplar arasında en uzun ömürlü olanıdır. Bir siyasi parti olarak değil, dini yardımlaşma (Da’wa) amaçlı kurulmuştur. Amacı topluma örnek teşkil ederek; verdiği vaazlarla, yaptığı sosyal yardımlarla İslam’ın güçlenmesini sağlamak olmuştur. İhvan kendisini gerçek İslam’ın tek temsilcisi olarak görmüş ve partileşmeyi milli dayanışmanın en önemli engeli olarak kabul etmiştir. Bütün Mısırlıları Siyonizm ve emperyalizm önünde birleşmeye ve ekonomik kalkınma ve sosyal eşitlik peşinde koşmaya davet etmiştir.

1972’de Enver Sedat İhvan’ı siyasi katmanlar arasında gördüğünü kabul edince terörü açıkça lanetlemişler ve hiçbir zaman teröre başvurmamışlardır. İhvan 1984’ten sonra da Parlamento ve Sendikalara aday göstermeye başlamıştır. Giderek siyasi sisteme entegre olan İhvan 1990’larda “değişim” için örgütte bir tartışma başlatmıştır.
1996’da reformist kanat İhvan’dan tamamen koparak Hizb al-Wasat (Merkez Parti)’ı kurmuştur. İhvan içinde kalan “reformistler” ise partilerüstü bir hareketi başlatarak Kefaya (Yeter!) sloganı ile İhvan içinde değişim hareketine girişmişlerdir. Bu grup çeşitli laik ve demokratik unsurlarla birlikte demokratik Anayasa için çalışmalar yapmıştır.

Bugün için İhvan kabaca üç unsurdan oluşuyor.
1) Da’wa hizbi en muhafazakar kesimdir ve İhvan’ın kılcal damarları sayılan Yol Gösterme Büroları (Mahalle Komiteleri)’nde ağırlıklı olan Da’wa’cılardır. Bürokratik ataklarda ve sosyal yardımlaşmada en aktif kesim bunlardır. Yeni katılımcıları Da’wa yönlendirir, bunun için de gençlik ve köylülük üzerine mutlak üstünlük sağlamış durumdadırlar.
2) Pragmatik muhafazakarlar diyebileceğimiz ikinci grup ise İhvan’ın orta yol hizbidir. Dini muhafazakarlığı “katılımcılık” ve “geçici ittifaklar” ile birleştirmeye çalışır. İhvan’ın en fazla parlamenter çıkaran kanadı bu kanattır.
3) Üçüncü grup ise reformistlerdir. İslam’ın ilerici bir yorumunu savunurlar. Bunlar İhvan içinde kalmışlardır ama fazla bir tabanları yoktur. Hele hele İhvan’ın en önemli örgütü Mahalle Komiteleri’nde hemen hiç ağırlıkları yoktur.
(Yarın devam edeceğim.)
Yazının devamı...

Mehmet Baransu, senin ar damarın çatlamış

8 Şubat 2011
Eline tutuşturulan yarım yamalak bilgileri önüne ardına bakmadan servis etmen ile mücadele edeceğim.
Taraf’taki köşende (01.02.2011) şöyle yazmıştın.
“(Kodaloğlu’ndan toplanan) Bilgilerin askerlere karşı uygulanan psikolojik harbin bir parçası olarak ‘bir kitapta’ kullanılmasına karar verildi. Bunun için uygun bir kişi arandı ve bulundu. Bilgiler Cüneyt Ülsever’le paylaşıldı ve Hacı romanı da böylelikle ortaya çıktı.”
Ben de seni kocakarı dedikoducusu ilan etmiş ve iddianı ispata çağırmıştım. (02.02.2010)
07.02.2011 tarihinde Taraf’taki köşende “İspat mı istemiştin” başlıklı yazında bir masal uyduruyor ve zamanında kamuoyuna mal olmuş bilgileri “yeni belgeler” gibi yutturmaya çalışıyorsun. Bu sefer de yine isim vererek:
“Komiser E, Çevik Bir’in yanı sıra ABD’yle yakın ilişkiler içersinde bulunan aynı zamanda da silah ticaretiyle uğraşan Aydan Kozluca’yı, namı diğer Aydan Kodaloğlu’nu takip ettiren kişiydi... Komiser E, sonrasında dosyayı Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na gönderdi” diye yazıyorsun.
* * *
Sonra da dosya İstihbarat’tan çalınmış ve bana ulaştırılmış!
Mehmet Baransu. Kullanılmakta sınır tanımıyorsun!
Senin özel bilgiler diye yazdığın ve çalındığını iddia ettiğin bilgiler ben Hacı romanını yayınlamadan önce kamuoyuna çoktan mal olmuştu:
“AK Grup firmasının adı, sahibinin isminin baş harflerinden oluşuyor: Aydan Kodaloğlu... Aydan Kodaloğlu, Mark Parris’e ‘yakınlığı’yla tanınıyor. Parris gibi Kodaloğlu’nun ‘sıkı fıkı’ olduğu Alan Makovski ve Richard Perle gibi isimler de Amerikan yönetimine yakın ve etkili çevrelerin önemli temsilcileri olarak biliniyorlar... Kodaloğlu’nun sahibi olduğu AK Grup Danışmanlık Şirketi’nin internet sitesinde, firmanın Türkiye, Ortadoğu ve Kafkaslar merkezli ‘görev alanları’ şöyle tanımlanıyor: ‘AK Grup, Amerikan, Türk ve İsrail firmalarına, enerji, savunma, inşaat, sağlık, bankacılık ve finans sektörlerinde danışmanlık hizmeti sunar.
AK Grup, Amerikan, Türk ve İsrail hükümetleri ve iş çevrelerinde ’üst düzey bağlantılar’a sahiptir’...” (habervitrini.com.-15 Ocak 2003.saat 10.58)
Ben sadece bir örnek verdim. Okur google’a söz konusu hanımefendinin adını girip, bir sürü bilgiye sahip olabilir.
Mehmet, senin hiç mi ahlaki değerlerin yok?
* * *
Ayrıca:
1) Verdiğin bilgilerin bana ulaştırıldığını masal tadında iddia etmen ispat değildir. Komiser E.’nin bu belgeleri bana verdiğini, ilgilenmediğin bir alan olan hukuk mantığı ile ispat etmekle hâlâ yükümlüsün.
2) “Yazışmaların içeriği değiştirilmeden romanda kullanıldı” diye yazıyorsun. Yalan bu kadar hayâsız olabilir. Roman ortada. Yazında neden benim yaptığım gibi ilaç niyetine olsun, bir adet somut örnek vermedin? Çamur at izi kalsın!
3) Ben roman yazarken Emniyet’ten, Adli Tıp’tan, Genelkurmay’dan tabii ki bilgi (belge değil) alıyorum. Kritik bir belge elime geçse neden 500 binin üzerinde satan gazetemde değil de, 10-15 bin satan bir romanda kullanayım?
4) Bana Aydan Hanım dışında da bir sürü insan “Beni yazıyorsun” diye itiraz etti. Bunda ne var? Tekrar ediyorum. Sen haysiyetin gereği dedikodu yapmak değil, belgelerin bana verildiğini ispat etmekle yükümlüsün.
5) Arkadaşım Komiser E.’nin eşi ile evime geldiği doğrudur. Özel hayata girmekten bile utanmıyorsun.
7) Gazetemde açıkça yayınladığım bir başka belgeyi neden şimdi aleyhime kullanmaya çalışıyorsun?
8) Hisarüstü Cinayetleri adlı romanımın da çalıntı olduğunu iddia etmiştin. Bu sefer neden suspus oldun?
Mehmet, eline tutuşturulan iddiaları ispat edemedin. Sen bir müfterisin!
Bu yazı ar damarı çatlamış kişiye son yazımdır.
Yazının devamı...

Zamanın olmadığı zaman!

6 Şubat 2011
Zırva!
Hiçbir şeyin, hatta evrenin olmadığı, bunun için de zamanın olmadığı bir dönem var mıydı?
Stephen Hawking’e göre evren bir zamanlar yoktu.
Yok olduğu bir dönemde bir nokta, tıpkı suyun kaynarken yaptığı gibi, gibi gelişigüzel kabarcıklar çıkarmaya başladı ve kabarcıklardan birisi büyümeye ve genişlemeye başladı. Halen de genişlemekte.
İşte bu kabarcık içinde yaşadığımız evren!
Hatta evrenlerden sadece birisi. Diğer evrenlerde canlı yaşam koşulları henüz oluşmadığı için oralarda henüz hayat yok. Bizim evrende de yaşam koşulları sadece dünyada oluşmuş. Oluşmaya da 13.7 milyar yıl önce başlamış!
Stephen Hawking bütün bu tartışmayı Leonard Mlodinov ile birlikte yazdığı “The Great Design” (Yüce Tasarı) adlı kitabında yapıyor. (Bantam Books Yayınevi-New York-2010)

Evren “ilk nokta”dan çıkan kabarcığın, tıpkı bir mikrodalga fırın gibi, etrafa yaydığı çeşitli ölçeklerdeki ısının kabarcıkta kimyasal oluşumlar yaratması ile oluşmuş.
Hawking “O ilk ‘nokta’yı kim oraya koydu?” sorusuna “Hiç kimse!” diye cevap veriyor. İlk noktayı güney kutbunun bulunduğu nokta gibi düşünün ve güney kutbundan ekvator yönüne paraleller giderek nasıl genişliyorsa, evrenin de aynı şekilde genişlemekte olduğunu düşünün, diyor.
“İlk noktayı oraya Yaradan koymuş olmaz mı?” diye sorarsanız Yaradılış İnancı’na itibar etmiş olursunuz, o zaman ben de size “Yaradan’ı kim yarattı?” diye sorarım diyor.
Aynı soruyu ben Hayrettin Karaman Hoca’ya sorduğumda “Allah’tan öncesinin olmadığına iman edeceksin” demişti.
O da “zamanın olmadığı zaman”a atıfta bulunmuştu!

Stephen Hawking “var oluş”un insan var olduğu günden beri sorgulandığını anlatıyor. Aristo, Pisagor, Arşimed, Euclid, Thomas Aquinas, Kepler, Galileo vb. tarafından binlerce yıldır “gerçeğin” nasıl tartışıldığını bir bir izah ediyor.
Ona göre bugüne dek “bilimsel metodoloji”nin en önemli zaafı etrafındaki fiziki, kimyasal, biyolojik vb. olguları hep tek teori (tek gerçek) ile açıklamaya çalışması!
Halbuki bilimsel çalışmalar bize bir “olgunun” varlığını/gelişimini doğru tahmin eden birkaç teorinin (birkaç gerçeğin) birden var olabileceğini gösteriyor. Basit bir örnek:
Bir uçağın içinde bir topu zıplatırsanız uçak içindeki kişi topun dik bir çizgide zıpladığını görecektir. Gökyüzünde 800 km/s’de giden uçağı yerden gözleyen kişi ise topun düz bir çizgide zıplamadığını, zıplarken aynı anda uçak da hareket ettiği için, yana doğru (yarım V yaparak) zıpladığını söyleyecektir. Ama, iki gözlemci de topun hangi hızla, kaç metre zıpladığını, uçak içinde nereye düşeceğini doğru ölçebilir.
Yuvarlak kavanozdaki balık da insan da aynı şeye bakarlar ama farklı görürler!

Hawking’e göre “var oluşu” bir teori yerine bir sürü model teori (M-Teori) ile izah etmeye kalkışırsak; evrenin gözle görülemediği dönemde Kuantum Teori ile gelişigüzel/kaotik/düzensiz gelişimin (bir noktadan bir sürü evrenin yaratıldığı) anlaşılabileceğini, daha sonra evren belirli büyüklüğe ulaştığında ise artık hâkim olan düzenli gelişmeyi izah eden klasik fiziki kanunlar tarafından anlaşılabileceğini kabul etmemiz gerekir.

Yaradılış İnancı veya Evrim Teorisi, iki zıt “var oluşu” açıklama gayreti bir noktada uyuşuyor:
Zamanın olmadığı zaman da vardı!
Hawking kusura bakmasın. Ben “İlk ‘nokta’yı oraya kim koydu?” sorusuna verilen cevaplarda Yaradılış İnancı’ndan yanayım. Ama, sonraki gelişimi kavramak için Hawking’in M-Teorisi fantastik bir yeni boyut kurguluyor.
Yazının devamı...