Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Yeni Türkiye” ya da “Ortadoğu’nun yalnız Sünni’si”…

Eski arkadaşlarla Beyrut’ta falezin tepesindeki kafeden Akdeniz’in üzerinde oturuyor gibiyiz.

Sağımızda solumuzda genç çiftler. Herbirinin ağzında nargile marpuçları. Arap dünyasında kadınların, genç kızların da nargile tüttürmesi adettendir. Benim yönüm güneye dönük. Güney Lübnan’a doğru, dolayısıyla İsrail, Filistin toprakları yönünde…

Bulutlar koyu, denize doğru değecekmiş gibi alçalıyor. Denizin rengini de sürekli değiştiriyorlar. Önümde Ramlet Bayda’dan Jnah’a, Ouzai’ye, havaalanı doğrultusunda güney yönünde uzanan geniş kumsala yaklaşırken patlayan dalgaların uğultusundan birbirimizi duymakta zorlanır bir sohbeti sürdürüyoruz.

Manzara pek hoş. Ama sohbetimiz “romantik” değil; “realist” siyaset üzerinde cereyan ediyor. Biri, “Körfez Zirvesi’nin bildirisine dikkat ettin mi? diye soruyor; “Çok önemli bir unsur var orada. Mısır’a tam destek vurgusu.”

Körfez oldum olası, Beyrut hayatında mevcuttur. Orada yaprak kımıldasa, Beyrut’tan “monitor edilir”. Türkiye’de konulara geniş pencereden “jepolitik parametreler”le bakma yaklaşımının pek yerleşmemiş olmasının da etkisiyle, aslında Türkiye için de anlam taşıyan gelişmeler, Türkiye’de pek dikkatle izlenmez.

Bizim Beyrut sohbetinde, “Körfez Zirvesi”nin sonuç bildirisindeki “Mısır’a tam destek”te, bizi de “ilzam eden” bir yanı olduğu sohbet ilerlediğinde ortaya çıkıyor.

Ben, “nedenini, nasılını” sormadan, Körfez Zirvesi’nin Mısır vurgusunu anlatmaya koyuluyorlar. “Körfez’in parası var, Mısır’ın adelesi. Koca bir ordusu. İran’a karşı Körfez ülkeleri kendilerini güvenliksiz hissediyorlar. Güvenlikleri açısından, ABD’ye pek güvenmiyorlar açıkçası. İran, Şii nüfuzu için her yönde faal. Bağdat, Şam, Tahran, hatta Babülmendep Boğazı’nı tutacak şekilde şimdi Yemen’in başkenti Sana… “ Dolayısıyla, Körfez ülkeleri Mısır’la çok yakın ilişkiyi zorunlu bir ‘Sünni güvenlik ekseni’ olarak arzuluyorlar.”

Körfez ülkeleri arasına Katar da dahil mi? Zira, S. Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn ve Mısır arasında bir “zımni eksen”den söz edilecekse, buna karşı bir de “Türkiye-Katar ekseni”nden söz edilebiliyordu yakın geçmişe kadar.

Artık değil. Katar, tümüyle değilse bile büyük ölçüde sağındaki solundaki Körfez ülkelerinin ağır baskısıyla, ibresini onlara daha yakın tutmaya mecbur bırakılıyor. Eski ölçekte bir “Türkiye-Katar ekseni”nden söz edemeyiz.

Katar’ı Türkiye’den uzaklaştırıp, “Körfez+Mısır ekseni”ne çekmek için bir “Körfez İnisyatifi” var ve Mısır’ın Katar’la uzlaşmayı “ihtiyatlı” bir biçimde de olsun kabule razı olduğu ifade ediliyor. Bu konuda, Al Monitor’da 8 Aralık tarihinde ayrıntılı bir haber-analiz yayımlandı.

Mısır-Katar ilişkileri büyükelçilerini çekecek ölçüde bozuktu. Bunun en önemli gerekçelerinden biri, Katar’ın ev sahipliği yaptığı Müslüman Kardeşler etkisindeki El-Cezire kanalının Abdülfettah el-Sisi başkanlığındaki Mısır rejiminden “darbeci” ve “iktidarı gaspeden” sözcükleriyle söz ediyor olması.

Körfez İşbirliği Konseyi’nin (GCC), Mısır’a “tam destek”inin tümüyle gerçekleşebilmesi “Körfez saflarına çekilmiş” sayılan Katar ie Mısır arasında bir “uzlaşma”yı gerekli kılıyor.

Mısır, bu konudaki “Körfez İnisyatifi”ni kabul etmekle birlikte, Katar’la uzlaşmak için koyduğu şartların Katar tarafından tümüyle yerine getirilmesinde ısrarlı.

Bunlar, Katar’ın “Müslüman Kardeşler’e desteğinin sona ermesi ve El-Cezire’nin Mısır’a ilişkin dilinin değiştirilmesi.”

El-Cezire, Katar tarafından –kağıt üzerinde “bağımsız” bir yayın organı gibi kabul edildiği için Mısır’ın ileri sürdüğü şartların kabulü kolay değil. Ancak, Al Monitor yazısı, “Siyasette herşey mümkündür” cümlesiyle bitiyor.

“Katar-Mısır uzlaşması” her yönüyle elde edilmemiş olmakla birlikte, “Körfez+Mısır denklemi”nin kurulmasıyla birlikte, “Türkiye-Katar ekseni”nden de artık söz edilemeyeceği bir zaman dilimine erişmiş durumdayız.

Nasıl, “Erbil-Bağdat petrol uzlaşması”, Erbil’in Ankara’yı Bağdat ile eskisine oranla kesin biçimde “dengelediği”ni ve bunun bir bakıma Kürdistan’da kesinlikle Ankara’ya dönük duran dengenin “Ankara ile Tahran arasında dengelendiği”ni ifade ediyorsa, “Körfez+Mısır denklemi” de, bunun zorladığı “Mısır-Katar uzlaşması” da, ister istemez, “Türkiye-Katar ekseni”nin sonunu ve dolayısıyla Türkiye’nin “Tayyip Erdoğan diplomasisi” sonucunda Mısır’a karşısında Arap dünyasında kaybettiğini ifade ediyor.

Uzun bir süredir üzerinde durduğumuz, altını çizdiğimiz Ortadoğu’daki “güç boşluğu” ve “dengesizlik” hali, birbirlerinden bağımsız, kimi şekilde birbirlerine karşıt bir dizi “aktör”ün sahnede yer almasını beraberinde getiriyor.

Her birinin gücü sınırlı. Bu “bölgesel dengesizlik” ve “bölgesel otorite boşluğu”nun en çarpıcı sonuçlarından biri, kuşkusuz, IŞİD’in bir “Irak’ın üçte biri ve Suriye’nin önemli bir bölümünde” bir “devlet otoritesi” oluşturmak amacıyla sahneye çıkması.

İsrail’i (ve de “yeni olgu” IŞİD’i) bir tarafa bırakırsak, “Ortadoğu sahnesi”ndeki –ve her birinin gücü kısıtlı ve sınırlı- “aktörleri”, İran, Sünni eksen (Körfez+Mısır) ve Türkiye.

Zaten, “eski arkadaşlar”la Beyrut’ta bölgeyi, son gelişmeleri ve “yeni dinamikleri”ni konuşurken, Türkiye’nin “herkesle çelişkisi olan kendi başına, yalnız” bir oyuncu olduğunda hemen herkes hemfikir.

Niçin?

Bu sorunun en basit cevabı, Fehim Taştekin’in dünkü Radikal’deki “Çıkışı olmayan çıkış” başlıklı yazısında “Türkiye yeni diplomatik hamlelerle düştüğü yerden kalkabilir mi?” sorusuna cevap olarak verdiği şu satırlarından almak mümkün:

“Devraldığı dış politika enkazı üzerinde iki güçlü figürün gölgesindeki bir dışişleri bakanı; Hariciyedeyken bıraktığı enkazın arasında kıymetli eşya arayan bir başbakan; Anlık çıkışlarıyla ve kendi kendini imha eden zamanlı deklarasyonlarla diplomatik çabaları geçersiz kılan bir cumhurbaşkanı.”

Bu özellikleri taşıyan bir “yönetici kadro”nun bugünkü Ortadoğu’da Türkiye’yi etkili bir role taşıyabilmesi söz konusu değildir.

Türkiye’nin Ortadoğu’da kendisini içine soktuğu “yalnız kurt” halinin, “yapısal nedenleri” üzerinde durmak gerekir. Bu durumu,bölgede “siyasi İslam’ın yükselişi”nin sonuçlarıyla da ilgilidir.

Siyasi İslam’ın yükselişi, hem Şii (İran, Irak, Lübnan ve bir ölçüde Yemen) ve hem de özellikle “Arap Baharı” sonrası Sünni dünyada (Mısır, Tunus, Libya ve Suriye) gerçekleşti.

Mısır’da Müslüman Kardeşler, Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in Tunus versiyon an-Nahda, Libya’da keza ve Suriye’de muhalefetin IŞİD ve an-Nusra dışındaki kesiminde Müslüman Kardeşler-Selefi hattı öne çıktı.

Bunların tümü çeşitli yollardan iktidardan uzaklaştı. Suriye ve Irak’ta “yeni Sünni siyasi olgu” kendisini “IŞİD” olarak yansıttı.

Iraklı iki Kürt profesör (Kemal Odişo ve Muslih Mustafa) “Bu iki-kutuplu siyasi İslam iç çatışmayı kızıştırıyor. Mezhepçilik, fanatiklik ve dinci otokrasi İD’nin vahşetinde biraraya geldi” şeklinde doğru bir tespitte bulunuyor.

Türkiye, bu işin neresinde?

AKP, iktidarı, “Müslüman Kardeşler yandaşlığı”nı seçerek, kaybeden ve bölgenin “yalnız oyuncusu” olarak kalan tarafında.

Müslüman Kardeşler her yerde iktidardan uzaklaştı ama yandaşları Türkiye’de iktidara daha kuvvetle sarıldılar. Türkiye’deki “Müslüman Kardeşler” doğrultulu Sünni-mezhepçi iktidar görüntüsünün sonucu, “Ortadoğu’da yalnızlık”, “Batı ile bağların gevşemesi” demek.

Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si ile “Ortadoğu’nun yalnız Sünni’si” eş anlamlı.

X